25 Temmuz 2011

Nöbet şekeri

Düşüncemin uykusuzluğu, sonu olmadığına inandığım bir mevsim kokusunun, sonlara sinişiyle tıka basa.
Gün inatla ağarıyor. Bizim sularına renk çaldığımız kıyılar toz toz dağılıyor.
Sanki suyu öpmez gibi, kapağı çatlamış kutusunda, birbirine toz döken boyalar gibi..
Yanaklarım kıskanıyor bazen renkleri; tozlu...
Bazen gerdanım; suyla karışan hallerini.
Mesela, "Öyle kalsın.." denilen bir dağınıklığa olan özlemleri dolduramadığım bir sırt çantasıyla hangi iklime göç edebileceğimi bilemiyorum.
Dalgalanan bir temmuzun, karşılıklı çekiştirilen uçlarını takip edip, birbirimize de varamıyoruz. Belki bırakıp, uçurtmaların peşine takılıyordur biletlerin..
Ben; o genişliğin bir ucuna yetişemediğimden buruşuk kalan bir temmuz dilimi...
Suluboyadan bir gökyüzü atılsa üstüme, ne yanağım ne gerdanım.., hepsi ısıracak gökkuşağının meyvelerini ve ıslaklığı kalacak; soluğundan arta kalan buğunun..
Bulutları hatırla ve üstümü ört.
Mevsim geç değil.

24 Temmuz 2011

Nereye gidiyorsun..

"..Yanlış da olsa fiillerde çekici bir kadınım..."

Didem Madak..

23 Temmuz 2011

Her kalpte...*

son-suz temmuz.


..Ellerimi bahçeye dikiyorum
yeşereceğim, biliyorum, biliyorum, biliyorum
ve kırlangıçlar mürekkepli parmaklarımın çukurunda
yumurtlayacaklardır...

Füruğ Ferruhzad

fotoğraf: #workspaces

18 Temmuz 2011

"..Geç değil, erken değil..."

Uykunun yanaşmadığı bir ev korkuluğuyum. Sessiz, dağınık, üzerimdeki kumaşlar bu coğrafyanın kavrukluğundan tenime kaynıyor. Hiç böyle solgun kumaşlarla örtünmeye alışık değilim düşümde. Örtünmeye de alışık değilim, yukarıda gökyüzü dururken. Çıplaklığımızı beklerken kollarıyla, titrekçe bile sıyıramıyorum üzerimdekileri. Havanın, kıpırtısız bakış atışı bile kesiyor sanki her yerimi. Kumaşın sahiden de ne kadar saçma sapan olduğunu birkaç ay gecikmeyle de olsa idrak ettim, doğru söylemiş. Zaten pek çok şeyi doğru söylemiş. Ve ben de palyaço misali, sonradan öğreniyorum her şeyi. Yine de inanmıyorum bir başkasına, bu gecikmişlikte.
Sözcüklerin, şehirlerin ve tenlerin ıskaladığı, o uğruna bir şeyler adananacak duyguyu ne ile yakalayacağımızı kestiremiyorum. Dudaklarımın kıpırtısızlığının ardında dağlar ve dağlar kuran dolaşık cümlelerime bakma sen istiyorum. Sadece kaçırdığım gözlerimi tut, o yeter belki.
Ne matematiğin çetrefilli yollarına, ne yaklaşık hesaplara yetebilecek kadar netim bu yolda. Birkaç metre, sanıyorum ki yirmi ya da otuzdur en çok. Ama oradaydın. Yerleri süpüren gözlerimin kıyısından gördüm seninkileri. Öylece duruyordun ve çokluk senin gibiydi. Ben küçük bir çocukken -şimdi büyük bir çocuğum- anneannemin hercai menekşeli pencereleri kapanıp da, daha kalabalık ve sokakları daha egzozlu kente döndüğümde, doğruca salondaki üç kişilik kanepenin en ortasına, bütün yabancılığımla, arkama yaslanmadan oturur, gözlerimi halının püskülüne bırakırmışım. Oysa güvensizlik, insanlara hep koltuğun kolçağından destek alacakları tarafı sunar. Öyle düşündüm o tenhalıkta, sen öylece ortada, konuşuyor gibi yaparken ve aslında hiç konuşmazken. Benden tarafa bakmaz gibiyken ama aslında en çok gözbebeklerimdeyken..
Dün müydü, ondan önceki gün mü, belki de çok gün önceydi, bunu ayırt edemeyecek kadar yitiğim affet, çok içime dokunan bir şey okudum. Sessizliği dinlemekten yorulan birinden bahsediyordu. Senin gibi. Ve benim gibi. Aslında bu kadar çok kelime olmasaydı, bunca sessizlik de olmazdı. Tezer Özlü'nün dediği gibi, "..yaşam ölümle, ölüm yaşamla tanımlı..." ne de olsa.
Bu mevsim gitmeyeceğim yerleri seçtim, bir sürü. Çünkü daha fazla şehir, daha fazla hikâye, daha fazla üç noktayı doldurmam için elime verilecek kalem. Geride kalan kaplumbağayı kimse beklemiyorsa da, öyle sessiz, öyle evde, evle. Belki mevsim sonuna varılır, bir başka başlangıca, olağanca bir durgunluğun havai fişekleriyle.
Benim gözlerim ya da sözlerim sadece kendimi doğrulamak için, bunu da biliyorum ama yine de.. Belki.. Bıkmadan.. Asırlar boyu da olsa.. Biliyorsun..; "kapı" demiştim, hâlâ rüzgâr esmedi, kapanmadı.
Ve benim hikâyelerimi sormuştun. Kâğıtlarım hep sarı, el yazım hep aynı imlâya varıyor. Dudaklarım kıpırtısız, içimde hep, o aynı hikâyeler birikiyor. Biliyorsun.., ki bilmesen hangi dizenin, ne kadar... Yankı sonları gibiyim işte. Her yer boş, var olan tek şeyin de sonunu asla yakalayamıyorum. Ama belki şimdi, gün rengine kavuşurken, eksilen sonlardan bir yap- boz yapıp, gözlerin sicim gibi yağmurlarından bir kez daha boşluklara yama yapabilirim...

http://fizy.com/#s/1aif14

15 Temmuz 2011

22.

benim bir sevincim var yüzün artık akşam
bir çocuğun gülüşünü görüyorsun nereye baksam

kıyımız uzak ve kuytuda ellerimiz sanki yok
ellerimiz yok ama senin ellerini bir tutsam

bazı çocuklar doğar bilirim bazı çocuklar doğmaz
doğmayan çocuklar için bilmem ne yapsam

ey çavlan, bitmeyen temmuz güneşi, ey aslan
silkin. sakla harmanını. çocuğunu sakla

ey aslan, suya kaptır kendini ellerin sanki yok
bir güzel günde mızıkalarla bir alanda dursam

sen yoksun gazeteler yok geçmişin razı değil
bilmem ki doğmayan çocukları ben mi doğsam

Turgut Uyar

11 Temmuz 2011

"..Uzaklardaydın, oracıkta..."

Siz, birlikte pişman olacağımız sözleri susuyorsunuz. Benim nefesimi tutup, yalnızca üçe kadar sayabildiğim hayat ertelemelerimden mefruşatçılar kuruyorsunuz; kumaş kumaş, tül tül, aba aba...
Oysa ben solunum konusunda epey beceriksizim, belki de üç adımlık soluksuzluğuma adadığınız aşkınızla, şimdi beni öldürmek istiyorsunuz üç asır boyunca...
Çerçeveleri resimsiz kalmış bir odada radyo dinliyorum. Radyo dinlemeyince sessizliğin renginden sıvaları akıyor bu duvarların. Ben yaz gelince hiçbir frekansta sesinizi bulamıyorum. Şiirler hep adresler yazıyor avuçlarıma. Birlikteymişiz gibi terlemiyorum ama gözyaşı da karıştırıyor mürekkebi. Ben size, okunaksız adreslerden, çıkmaz sokaklardan, terlenmeyen sevişmelerden geliyorum...
Bu şehrin tenimde emanet gibi bıraktığı neme dokunup, turunç gibi kokan, çıplaklığını sevilen repliklere, sahnelere, kitap sayfalarına sunan bir odaya çalıyorum.
Şarkılara çok kırılıyorum, en çok sizin sevdiklerinize. Soruların sel olduğu, üçer dakikalık müziklere değen kelimelerden, çöl gibi bir cevapsızlığa düşüyorum.
Kimileri bilirlermiş de saklarlarmış hikâyeleri. Rakı sofrasına oturulmamıştır beraber, ondandır diyorum, ama hikâyeler bizim kalemsizliğimizde söylenildiğinde kırıcı oluyor, biliyor musunuz...?
Sahi bir defteriniz vardı. Kalem tutuşunuz sonra. Hangi sessizliğin imlâsına düşüyor uykusuz düşünceniz..
Sevdiğiniz hiçbir şeyden geriye, yarım bir umut bile kalmıyor. Oysa ben sizi, paylaşılacak birkaç not, puanlanacak birkaç soru arasında değil, iki basamağın kenarında, atlamadan, kelime kelime aradığınız bir heyecanın kıyısında tanıdım. İsimsiz. Tokalaşmadan.
Şairin dediği gibi; "Siz bir başlangıç bile değilken..."... Ve siz şairlere inanırdınız, belki de tam da bu yüzden her şeyi onların eline bırakıp, yakın olmanın uzak durmakla mümkün olacağını, bile bile sustunuz.
Siz hep sustunuz. Benim susuşumdan başka türlü sustunuz. Sessizliğinizden sağır oldum, öyle sustunuz.
Gideceğinizi bile bile şehirlerden ışıklar kestim, ceplerinize doldurdum. Hangi suya baksanız, hangi kayıp çocuğa düşürseniz kadeh sonlarını, "Belki..." diye...
Sileceğinizi bile bile kazıdım anahtar metaliyle, elinizin değdiği ahşaba, hüznünüzün dudak kıvrımını...
Şimdi içimin boşluklu ezilmişliğini raylara bırakıyorum, öldürmek için bile bir başkasını seçmişsiniz. Üfleseniz kalmayacağım oysa..
Siz hancı olun ben yolcu olayım istiyorum, olmuyor ne yapsam. Siz hep gidiyorsunuz avucuma kilidi bırakıp. Üstelik, başka kapıların kederinden de pas tutuyor anahtar, dönmüyor öyle sola, soluma...

Varmıyor ki nefesiniz ne soluğuma ne cam buğusuna. Tek kelime olup düşmüyor.
Şirazem atıyor, bulup da söylemediğiniz renklerin sabrında. Şairlere sığınıyorum, size bakınıyorum, öyle görünmezsiniz ki, kör oluyorum...
Siz hep öyle, bahçedeki hanımelinin baygın kokusunda, porselen gibi dokunuyorsunuz sesinizle; ama mevsim yaz, radyo frekanslarına karıncalar düşüyor.
Nefes aralıklarınızdan düşüreceğim bir "sen" yaratamıyorum suskun sizsizliğimde..
Ben her mevsim öylece kalıyorum, oysa...
"Şimdi sen kalkıp gidiyorsun. Git.
Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar. Gitsinler.
Oysa..."

10 Temmuz 2011

belki de alara...*

"../kimsenin içine girmek için anlatmıyorum ben. akıp gitsin de istemiyorum. boğazınızda kalmalı. dilimin tutuk müziği, itmeli. akıp gidiciliğin uyuyan ritmi değil uygun olan. biz ölüyoruz. size bunu anlatıyorum. akıp gitmesi gerekmiyor. bu dilin, hep tökezleyip düşmesi gerekiyor. çünkü biz, tökezleyip düşüyoruz/
...

seninle ikimiz yani. ne kadar "ben" diye başlasa da cümlelerin, aslında anlatmak istediğin ikimiz oluyor. çünkü biz, birer serseri ekiz. bir yapıya eklenerek yok olmaya çalışan ekleriz biz, alara. anladın mı, biz yaşamak değil, iki kişi ölmek istiyoruz..."

4 Temmuz 2011

Çocuk- su.

Çağlayanlara karışan bir tondum; güzel bir arkadaşım gökkuşağının sekizinci rengi de diyor, küçüktüm ama balık pulu gibi göze değen çocuk sevinçlerine kapılırdım.
Oysa büyümek, vapurda içeri oturmakmış, balık pullarını, ayın suyla flört edişini görmeme ihtimalini kabullenmekmiş.
Büyümek, güzel giysilerin ütüsü, makyajın akmayışı, saçın dağılmamasıymış. Yalın ayak olmanın ayıp olduğu yermiş.

Ben büyümeden hemen önce, ya da şöyle demeli; büyüme taklidi yapmadan hemen önce, parmaklarıma rüzgârlı sarmaşıklar dolayıp, suya dokundum. Dizlerimi evle ıslattım. Uzak vapurlara gözlerimi yaslayıp, rüzgârın canı güneş çeksin diye, öylece tenimi teslim edip bekledim. Yanıma, bileğine şapkasını tutturan, üfledikçe dalgaları çözülen bir nilüferden başka bir şey almadım. Belki suyunu bulsun diye, belki de çocuk halimi duyumsayayım diye..

Susarak anlatmak masalları.. Benim bir masal dağarcığım yok; birisi sormuştu bunu. Hiç olmadı, masallar akılda tutulmuyormuş, bunu fark ettiğimde kırıldım büyümeye bir kez daha..

Kırgın ve içimizi gücendiren ne çok şey var.. Kelimelerin masumiyetlerini yan yana gelerek bitirişleri ağırıma gidiyor. Böyle gözyaşı dökmek, üzmek var olan tebessümü.. Aşk olsun harfler, kelimeler, diller...; aşk olsun..

Dilime, kaleme dargınım çok. Dağınığım da çok. Aynı anda hem çağlayan, hem kıpırtısız koy olmak zor.. Kırgınken umut giyinmek de.. Yalnızken kalabalık görünmek de..

Son birkaç günün serinliğinde omzuma şal atan ne kadar sıcaklık varsa, denizlerden topladığım dalgalara kattım. Belki üşümesi geçmez ayın, su öyle düşünceli, kıpırtısız yatarken.. Balık pullarının renkli öpücüklerini göstermezken..
Belki çok susarız, suya bunca yakınken.. O zaman ne kalır deniz kenarından bırakılmış avuç içi sıcaklıklarından başka geriye..
Büyümek, renksiz bir tablo yapmakmış; çerçeveli ve eksik.
Büyümek, vapurda içeri oturmak, bozulmayan saçlarla, gözleri sulandırmamaya çalışmakmış.
Büyümek ne anlamsızmış, suya bu kadar yakınken, suyken, su bizken...

29 Haziran 2011

Yaz..*

Sen bir karanfilsin, delisin
İçlisin de, bükersin hemen boynunu
Mendilimin içindeki kirazdır
Mendilin içi kiraz
Bilmem ki, ne desem, yaz mutluluğu.

Nasılız ay ışığındaki dostum
Bütün bir gecenin uykusuzluğu
Bak şimdi her şey bir dengeye uydu
Bir domates, birkaç domates hemen tartıldı
Bir sancı gibi yerleşti şuramıza özgürlük
Kirazlar kirazlar
Gözyaşları günbatımının
Karanfilin kokusu.

Demiştim, evet
Söz haziranın
Şurdan burdan bir vapura binildi
Gümüş kafesinde denizin
Bir sürü kuştan geçildi
Sevgilim, canım mendilim.

Bir karabatak sürüsü dadandı bordamıza
Dadansın iyi
De bana kim bulacak denizin kalbini
Yeşimden oyulmuş ağaçlar
Kıyılarda
Kim bulacak kıyıların kalbini
Hepsini anlat, hepsini.

Anlat ki,
Güneşli günler de sıkabilirmiş insanı
Bir rastlantı gibi gelen mutluluklar da
Susarsak susarmışız da, ölçemezmiş kimse derinliğini
Kim bulacak derinliğin kalbini
Sana kızar mıyım hiç
Bana bir gül ver.

Sevgilim, canım mendilim
Mendilim kiraz dolu
Anlatamıyorum galiba
Hüzün değil yaz mutluluğu.

Edip Cansever

20 Haziran 2011

ve yazlar hatıraya..*

Yazlar rüya mı gördürür, gündüzlerde üzerimize atılmış bulutsuzlukların altında..
Senden öğrendiğim bir şey bu; bulutlardan yaptığımız resimleri suluboyayla boyar gibi, sonra öyle avuçlarımızın içi güneş kokar gibi..
Bisiklet tekerinde dönen bir tekerlemenin son hecelerindeki gülüşmeli aksaklıklar ve sokak kedilerinin kalkık burunlarına değen pazartesi güneşi..
Her şeyin denize doğru koşarak soyunduğu bu mevsimde, öyle dikensiz, öyle kilitsiz; öyle siz öyle biz..
Masallardan kestiğim renklere değecek tene kurulu bahçeleri coğrafyanın, birden yakın ikiden uzak, üçü öptüğümüz yerde kalacak gökyüzü..
Bağışlanacak toplanmış saçlar, affedilecek gündelik telâşlar, biliyorsun; "..bir baş dönmesi gibi sürüyor hayat..."

11 Haziran 2011

zaman.sız-lar..

Bizim, üzerimizden akan yağmur yalnızlığımız var, taş sokakların kaldırım diplerinde çoğalan canla umut arttırışımız, çocuklara..
Bizim, gökkuşağından rujlarımız var, tadı portakal likörü. Çilek kokulu avuçlarımızla dokunduğumuz gecelikler var, ayın üstünden dökülen saten karanlıkta...
Yorgunluğun yemek ısınması bekleyişinde taşırdığımız kahve köpüğü heyecanları; birden ikiye, üçten sekize..
Şarkısız kalmayan resimler var, aradaki o misinamsı düğümde.
Düğümlenen bir şey var, tutam tutam tek seferde..
Düğümlendikçe denizlere halat atan..
Bir şey var; harfleri sessiz, yankısı avaz, aramızda, bizim...

9 Haziran 2011

dağınık yeşil.

Pencerem sanki yıllardır açıkmış ve kanadı bugüne kadar hiç kapanmamış gibi öyle duvara yandaş. Yaprak oynatmayan bir rüzgârsızlık var, oysa sahil sözcüğünü duyar duymaz esintisi de gelirdi beraberinde. Durgun yaz, çok beklenmiş yaz... Belki de bu kadar beklendiği için tuhaf bir renksizlikle tablolaştı pencerede. Öyle, beklenmeden, aniden tenimize düşüp de kavurmadı. Uzun yağmurları vardı bu kışın, baharın... Hep o yağmurlar altında gülümsemeye ve ağlamaya alıştık belki, güneşi unuttu bir yanımız. Şimdi baştan öğreniyor sanki ağaçlar doğuracakları meyvelerin renklerini, ağırlıklarını. Deli deli sallanmıyor hiçbir kiraz, zaten sevişen de yok dolu dolu.
Burada hayat tuhaf bir hızla, sanki kitap yaprağı çeviriyor gibi geçiyor. Okuduklarımız yanımıza kâr, hızla geçtiklerimiz hafif pişmaniye tadında. Sonrasında ağlatacağından emin olduğun bir şeyi neden yaparsın, onu bilmiyorum.
Ben sürekli bir bankta unutmak istiyorum kendimi, anısı olan her bankta ömrümü geçirmek istediğim gibi. Sonra üzerine başka anılar kazınan, belediye zevksizliğindeki banklar. Genelde yeşil, hiç olmadı sevdiğimiz ahşap renginde. Belki biraz gecenin denize karışan neminden sisli, puslu.
"Birkaç bankımız oldu." diyorum sık sık, en azından o kadar anı toplayabildik. Kestiremiyorum, ne kadar baktığımı gözlerinin ahşap tonuna. Ama sanki biraz daha baksam, ormanlar kıskanacaktı boyayacağım dünyayı. Mütevazilik olsun diye gitmediğini biliyorum, belki de ağaçlarımızın gövdelerine başka çalılar değdi, başka kuşların sesi yaslandı dallara. Bilmiyorum, sen söyle. Ya da yine bırak, ben söylemediğin kelimelerden en istediklerimi seçeyim.
Her gün yolumuzun düştüğü bir yerde, birisi bana yeşilliklerden söz etti. Ve senden. Hakkı yoktu senin renklerinden konuşmaya. Ben bile konuşacak vakti bulamamıştım. Neden öyle yaptı, doğru mu söyledi, söylemeseydi ben senin yeşilini nasıl tanımlardım bilmiyorum. Yani neden avucumla ağzını kapatmadım ya da kulaklarımı kapatmadım veya orayı terk etmedim, bilmiyorum. Senin bir renge değişinden bahsetti, ben de sustum. Zaten böyle anlarda ben hep susarım. Konuşmam gerektiğini hissettiğim her yerde şöyle bir durup, susarım. "Aferin!" derim sonra "Ne de güzel, her seferinde yeni baştan, ne de güzel pişman oluyorsun!"
Bir de konuştuklarım var, onlar yeşil değil, maviye çalıyor sanırım, kimi zaman kırmızı olsun istiyorum, en çok da gecede patlayan tomurcuk moru.
Bugünlerde neyi sevmesem karşıma çıkıyor, neyi sevmeye biraz meyillensem içimin kaktüs dikenleri inceden inceden birkaç terk ediliş öyküsü hatırlatıyor. Dost arası kahve fincanlarında kalabalıklar çıkıp, sokaklar boyu yalnız bırakıyor. Bir yanım gece bitkilerini severken ötekisi pencere önü çiçeklerinin tenhalığından dem vuruyor. Sonra senin sevdiğin şarkılardan yap- boz yapıyorum. Teknoloji bunu yapmama olanak tanıdığı için ürkütücü biraz. Sana ilk söylediğim şeylerden birini hatırlıyorum buna yenik düştüğümde, sonra yüzünün aldığı şekli anımsayıp tebessümümü ıslatıyorum. Belki yanından geçerken tutmasaydım o yağmurunu içimin, gözümün bebeğinde, sen de bu kadar insafsız olmazdın.
Her gün "belki bir dönemeçte" diye başladığım günler "nasıl olsa yok" dağınıklığını aldı. Aynaya bile bakasım yok, baksam da göreceğim bir renk yok. Belki de her gün yolumuzun öylesine düştüğü o yere gidip, güzel şeyler söylemeye çalışan birisinden seni dinlemeliyim. Ben hiç sormamıştım oysa seni, telefon defterlerimizdeki ortak düşen harflere bile, şimdi böyle, oluyor mu hiç, oluyor mu böyle.. Senin sesin bu kadar güzelken, başka seslere renk düşürmenin ne alemi vardı, aramızda bir gökyüzü kalacaktı kalsa kalsa, bunu bile bile ne gerek vardı...

5 Haziran 2011

'87

"..Eğer sonuna kadar yaşamak olmasaydı, tanımazdık birbirimizi..."

2 Haziran 2011

pelargonium..*

Her şey sen gittikten sonra tuhaflaştı. Ya da tuhaf olan ne varsa, senin gidişin yüzünden oldu. Başka bir şehirde, gözünü başka bir maviliğe değdirirken bile, tozundan sıyrılamadığım zaman, gökyüzünün deniz olduğunu düşündürtüyor. Her şey saçılsa da aramızda, gökyüzümüz değişmiyor.
O yüzden sana renk sormakta cimriyim belki bu kadar. Ya da hayallerinde yüzen balıkların yollarını, akvaryumlara çıkarmaktan korkuyorum çokça. Senin özgürlüğün... Hayır özgürlüğün değil, başkalarının iyelik eklerini tutkulaştıran özgürlük isteğin, bir bisikletle sonsuzluğa yuvarlanan bakışımlı dünyan... Öyle yakın ki güneşe, ürküyorum düşlerinin bileklerini tutmaya, hangi sözcük kaç nefesse...
Penceremin önündeki saksıları hiç değiştirmiyorum ve latince isimlerini fısıldamayı sevdiğim çiçeklerin, günü öpen renklerini yazların uykusuzluğuyla suluyorum.
Son zamanlarda hep, ilk okuduğun kitabı düşünüyorum. Seni bugüne yoğuran, dünde ıslatan hikâyeyi. Paralel kahramanlıklara hâlâ inanıp inanmadığını sormak istiyorum, sessiz ama. Kulağına üfleyerek.
Kelimelerimin böyle savruk ve fiili, yüklemi bol hallerinde kaybolduğumu hissetsem de, örülü bir tutam saç içim; düğüm- boğum- sicim.. Çözmek için, ellerin, en çok ellerin...
Sen, beni bu yaz da bağışla..
Terk eden her halkasıyla zincirin, sana varmaya çalışan bir yol boyamaya, sözler kesip, biçip, dikiyorum.
Avuçlarımda yaldızıyla izinin, kabuğundan taşıra taşıra, bir küçük salyangozla uyanıyorum..
Kulağımın ardında mürekkebin, soluğundan bir fazla, ama ellerin, yine de ellerin...

29 Mayıs 2011

tek kelime-siz.


Bir boşluktan ötekine..
"Vedasından korkulan ne çok şey..." derken, hiçliğin kıyısından kirli bir çalım düne hatıra kalacak olan.
"Sen acının sınırları olduğuna inanır mısın?"
Gündüze vardıkça, tortunun şakaklarımıza topladığı karanlıklar haziran yasından renk çalıyor.
Korkum damlayamamaktandı, bir dalgaya karışıp kendi suyuma varamamaktan...
Bana değen fırçanın tellerinden senin gün doğumların devrilmedikçe, dünkü kışın ayazında birbiri içinde eriyen sözcükler sakatlanıyor.
Ben neredeyim, sen neredesin?
Bu insanlar ne konuşuyorlar,
izin verdin; ölmeme, öldürmelerine senin sözcüklerinle.

24 Mayıs 2011

Salı

birden karışmış gördüm. -karışmış olduğunu gördüm-
otobüs duraklarıyla reklâm levhalarının
tutunduğum bir sarmaşık değildi
bir kayıştı otobüste

güdümlü bir sağnak saat beşleri beklerdi
yaz kış herkesin elleri suda
dizlerime tutunup kalktım.
bir ses değişmesinin en güzeli vardı göklerde
dizlerime tutunup dizlerime
attım pazartesi alışkanlığını
bir vurgunum, ve aşkı
yeni yeni tanınıyordu suların göke
birden karışmış olduğunu gördüm, bildim
kadınla erkeğin, emekle evrak çantasının
bir yarı karanlıkta

..........

vakit akşamdı. ikinci gün
vakit akşamdı.
birden bazı yerlerde ışıklar yandı
ayrıldım.
eve döndüm
evi buldum.

Turgut Uyar

23 Mayıs 2011

Saati gelsin...

"Sabah erkenden çıkalım. Daha seslerimiz geceden çıkmamış olsun; kırık, kekre...
Şehrin son evleri geride kalıncaya kadar konuşmayalım hiçbir şeyden...
Aldırmayalım... Yetişmeyelim bir yere...
Sonra yavaş yavaş bahsedelim. Hiç bahsetmediğimiz seslerimizle birbirimizden, kendimizden, olup bitenlerden, tanıdığımız insanlardan...
Yolda duralım yerli yersiz...
Meyveler alalım, şehvetli meyveler...
Şehir bizden akıp gitsin..."

18 Mayıs 2011

Peşim sıra...*

Kolay olacak demiyorum. Sayıca az, kalp ağırlığında nice hezeyanın ardından hâlâ durmamalıyım belki zamanın bu coğrafyasında.
Sevdiğim şarkıların mübadelelerini gerçekleştirmeliyim ya da.. Sevdiğim... Kalbimin yakınlık kurduğu her sıcaklıkla kışa soyunmam, belki de tenimden silinmeyen ürperti noktalarına hiç ateş değmeyişindendir. Ben yandığım zaman serin dalgalanıyor su. Ben korkunca tüm sandallar çekiliyor sahilinden yaşanmışlıkların.
Hiç utanmıyorum çoğu zaman. Sadece çekingen üşüyüşlerim, paylaşmaya sakındığım ısınışlarım var.
Bir valizin kenarına takılmaktan daha fazla dileğim olmuyor çoğunlukla "yap- boz- yeniden yapma" sevgilerimin ardından.. Kırık bir oyuncağın ahşap damarlarına hangi çocuk dokunur, ben hiç tanımadım. Dokunmuyor güzel olan şeyler. Renginden sıyrılmış tenimle, içimi de çıplak bıraktım sanıyorlar.
Yavaş yavaş soğur ölüm diye düşünüyorum ama tuhaf bir şekilde güneş var; sevdiğim, o her şeye yaslanan. Ve yine tuhaf bir şekilde doğumu var bütün mevsimlerin. Her güzel şeyin bir doğumu var. Doğum öncesinin heyecanı var; titrek ve sabırlı.
Bu kış uzun gözyaşları döktü. Baharını öyle çok bekletti ki, toprağın sabrından çatlayarak papatyaları kucaklayışını bile sabah ayazında gördük. Kadın saçına benzeyen o yağmurlarla öyle çok yıkandı ki birlikte yürümek istediğimiz sokaklar, nice nice denizleri konuk ettiler.
Hâlâ aynı duygudan seslenemediğimi hissetsem de durulmuyor şimdi bahar.
Çok bekledik. Ben, üstümü örten hiçbir gece kalmayıncaya kadar bekledim...
Ilıklığını çekip, kendini gökyüzüne, kaymayan bir yıldız olarak astığın andan beri, pencere önlerinde, kırışmasına fırsat vermediğim çarşaflarda, salyangoz kabuklarında bekledim.
Şimdi, "Kimsin?" diye soracak olursan, ismimin adresinden başka verecek cevabım yok. Gidecek bir yerin vardır elbet hikâyeler boyu ama, biliyorsun; bu su hiç durmaz*...

16 Mayıs 2011

Kendini uyur uykular..*


Dokunmak istiyorum.
Özledikçe, daha çok..;
rüyalarına, bıraktıklarına, ceplerine doldurduklarına,

yarım bırakılmış sözlerin imlâlarına, bulutların denize değdiği noktaya, gecendeki yıldıza, kirpiklerinin battığı uykusuzluğa, yorgun ellerine...

Duymak istiyorum.

Özledikçe, daha çok..;
masallarını, ılık akan soluğunu, mevsimden düşen yaprak çıtırtısını, gündüzüne yaslanan sokak karmaşasını, pencerene vuran rüzgâr ıslığını... link verme uygulaması
Elimde değil,
özlüyorum...*



11 Mayıs 2011

Bulutsu-z..

Basit yaşamalıydım, olduğum kadar; sular akıtarak eteklerimden. Sarı ve ıslak kalarak.
Sevdiğim birkaç cümleyi topladığım akasya dallarını saçlarıma iliştirmeliydi sevdiğim birkaç şair. Ve sevdiğim çocuk isimleri kadar masum kalmalıydı dilimiz. Dilin masumiyetini yitirdiği yerden gökyüzüne seslenemiyorum bu bahar. Kalbimi kıran elbiseler giyiyorsun ve üzerine büyük gelen basmaların renklerinden dökülmüyor oya oya hiçbir beyazlık. Işığını yakmayı unuttukça vadettiğin bahçenin, ateş böceklerini kokluyorum. Benimkine benzemiyor. Ben bu bahar ne koktuğumu bilmiyorum.
Eğreti duran dallar var saçlarımın arasında. Rüzgâra söylememişsin ceplerine doldurduğun dileklerimi, oynamıyor dalgalarla, çekiştirmiyor saçlarımı, düşmüyor kırgınlık diz boyu sulara.
Ben titriyorum şelale. Düşünü kurup, gerçeğini çizdiğimiz basamaklara isminin, gecenin dolunaya vardıkça çoğalan, baş harflerini koyuyorum. Tebeşir tozundan oyunlarımıza tarifini bilmediğim, eski pencere önü kaselerindeki tatlıları ekliyorum.
Senin baygın ve mayhoş rüyalarından, gözlerini kapattığında düşen imgemi çalıyorum, aynalara koyuyorum. Sesin olmadan seni duymaya çalışmak belki, yaseminlerinden zakkumlar boyamak, sevdiğim tüm salyangozlara saçlarından yollar çizmek...
Yüzüne düşen bir güneş olmalı benim bir yerlerde unuttuğum, belki de kırmızı bir garın vitraylarına düşürdükçe...
Biletlerim kesik, limonatadan günler bekliyor pervazlarında gün doğumlarının. Azıcık zorlasan açılacak ardına kadar kapıları çekirdeksiz bahçelerin.
Avucumda dünden kalma bir ruj kapağı, yollar boyu kadın olmanın mevsimlerini doldurduğum.. Dilimde utanmazca soyunan ten masalı.. Masalları taşıyan köprüler gerdanında biçim biçim..
Özlediğim ne varsa, en uzağından bakıyorum. Gözlerim bozuk yarına, yine de güneş öptükçe kirpiklerimi, uyanıyorum yollara, baharlara, delik ceplerimizden başka şehirlerin aynı isimli semtlerinde, sokaklarında düşen bilyelere..
Gülüşünü özlüyorum, gülüşümü özlüyorum. Aynada kırılıyor bakışını okşayan rengi vadilerin, susadıkça rüyaya boyanıyor sular, biliyorum az kaldı; sahillere değecek parmak uçlarına...
Az kaldı oyundaki sıramızın yeniden gelmesine, tebeşirlerin dağılıp yeni çizgilere yer açmasına, dudaklarının bahar dalı rengine, rengine...

7 Mayıs 2011

Kıyılarıma vuran sen misin..*

Bir tek... En çok...

Sonsuzluğun enginliğine özenen bir renkle, dört mevsimde...

5 Mayıs 2011

Sen varsın...


Ben hiçbir şey bilmiyorum, sadece kâğıttan gemiler yapıyorum.
Bugün, kalbimin tutuklu kaldığı güzelliğin doğumgünü. Bugün mayısın da, baharın da doğumgünü. "Bu mayıstan umutluyum.." derken yalan mı söyledim.. Belki söyledim.. Kırık oyuncaklar gibi içimin oyun yeri. Boşlukları doldurmayan bir yağmur var, tene çiy bırakmayan bir bahar.
El yazım titriyor, başım çekip gitmelerin ardında kalan duvarlar kadar soğuk ve ağır.
Büyük bir zamansızlıkta güneşi ve ayı sayıyorum. Oysa ben matematikte hiç iyi olmadım. Sağlaması aksayan birkaç işlemle talan ettiğim kıyılarımda, kumlar bile suyla sevişmiyor ki, mavi ya da yeşil ve hatta turuncu oluşunu seçeyim..
Dudağım uçuklasın istiyorum, dudağıma yayılan sıcaklığı silen bir acı olsun istiyorum.
Mektupları yakarken aralarından kelimeleri tutup köklerine ve eklerine ayırmak istiyorum.
Yürüdükçe yol olan ama hep aynı kalan bu yelkovandan düşmeyi diliyorum.
Bugün doğumgünün. Ama ben ceplerimde biriktirdiğim, tutulmamaya ant içmiş sözlerle ölüyorum anneanne.., mayıs nerede?

3 Mayıs 2011

Bileceklerin

Söylemiştim oysa; ben gürültüde kalıcı değilim.
Yeniden bir ayrıkotu bulmalıyım içimde.
Yoksa kendimi iyiden iyiye kalabalıktan biri sanabilirim.

Göçe yetişememiş bir kuş kadar üşüyor sağ elim.
Oysa büyük yüzölçümlü cümleler kurmak için
okyanuslar geçecektim.
Dar odaların oyuncak yaygaralarından çok vakit kaybettim.

İçimin ılık, tanıdık seslerini bastırdı kalabalık.
Ancak tek bir gündüzün hükümdarı kâğıtlar üzerine,
her şeyi biliyormuş gibi yapan cümleler kurmanın bedeli bu.
Oysa hiç keyfini sürmedim ki "biri" olmanın.
Nasıl süreyim? Benimle ilgisi olmadı hiç,
bütün kalabalıkların "iyi"
dediği şeylerin.

Ben hiç "biri" olamam ki! Olup olabileceğim: Hiçbiri.
Söylemiyorum bunu hiç. "İlan ederler" çünkü.
Bunun bile gürültüsünü ederler. Bunu, gerçekten
"hiçkimse"
olanlar bilirler.

Bugün tekrar yüksek ve geniş yaylalara çıkmak
mecburiyetindeyim.
Dar odalarda çürüttüğüm organımı iyileştirmek için
uzun bir yola gideceğim.
Oralara vardığımda hâlâ çıkıyorsa sesim,
sevgili ana dilime, iç dilime, kendime
yeniden kabulümü dileyeceğim.
İçime, kendime giremezsem
-kendinin dışında kalan herkes gibi- biteceğim.

Bu, bir mecburi yolculuk hikâyesidir.
Yolda anlatılacak bir şey olursa eğer, kim bilir...
Belki şeyler, kendini deyiverir.

Ece Temelkuran

29 Nisan 2011

Söz veriyorum; tut, bırakma..

Bu saati anlatmamı istesen "Suda şeftali kırılmış gibi" derdim. Anlatmamı istemeseydin, susuşuma kızılı çok öpülmüş bir pembe koymanı dilerdim.
Bulutların oyuncaklara özenen hallerinden eser yok bu akşam, sanki gökyüzüyle erotizmin tanımını yapar gibiler, öyle karışık, öyle erir gibi, renkleri öyle...
Nicedir söz veriyorum kendime, geceden sabaha giden bir gemi bırakıyorum sularıma ve uykunun günaha döndüğü saatlerde kalemimle soyunuyorum sana. Bazen çocuk kalıyor kelimelerim, okumayı bilmediğm onca halin arasında yazmak da zor, inan. Bazen çok kırmızı ama.. Sezdiğini hissettiren şarkılar var, nicedir şarkılar kutsal kitap gibi duruyor zaten gecelerde.
Tarifini ve çözümünü bilmediğim fırtınalı bir pişmanlığı anlatmak istiyorum sana. El değmemiş bir ıraklığı var bunun benliğimde. Çünkü sözcükler hep haklı çıkmak için konuşuluyor bu savaş yerinde. Oysa ben bahçelere inanıyorum. Güneşin mücevher gibi toprağa değdiği bahçelere.
Burası garip bir yer; aklın sınırlarını zorlayabilecek tek şeyin özgürlüğün coşkunluğu olduğuna inanmak istiyorken, esaretin her türlüsüne kendisini sunan bir coğrafyada, ölüm tanımları yapılıyor. Ben oyun dedikleri bu kandan, kendimi ve evrenin sahip olduğu her güzelliği dışlamak istiyorum. O yüzden gün doğumlarında uyumuyorum.
Başlangıçlara olan inancımı kırgın ve deli, ama en çok affedici, sana yazıyorum. Yazıp denizlere atmak istiyorum, ama senin denizinde boğulmalarını da..; çünkü ellerine inanıyorum..
Senin aşkından kuyruklu yıldız gibi kayan gizli saklılığında çoğaldıkça, gecelere kostüm biçiyorum. Bilmediğimiz çiçek isimlerine özenen renklerle, dışlanmayacağımız bir dünyanın gülüşünü hazırlıyorum.
Hiç sevdiğim şiirleri okuyamadığım tören ezberlerini bozup, en kokusu kalan, yarınlara bakan, dünde kanayan, limana varan dizeleri yorgan altında, önlüksüz fısıldıyorum.
Gidip de dönemeyeceğim şehirlerdeki yataklarımı düşünüyorum sonra, hangi renge çalacağını serin duvarların ve hangi deniz kabuğundan toz üfleyeceğimi kitaplıkların önünden.
Rakımı düşük soluğumun hangi dalgada yokluğa boğulacağını kestiremediğim için pencereden bakıyorum ve tüllerin arasından güneşi kokluyorum; kendime, kaçtığım rüya duvarlarını boyama sözü veriyorum.
Sözlerim Gretel'in ekmek kırıntılarını andırıyor. Yolu bulamamaktan, renge varamamaktan ürküyorum; ben uyumuyorum. Sabah kuşlarının uyanışına ve ötüşen şefkatlerine kadar güneşin gölgesinde nöbet tutuyorum.
Dilime tutunmuş, gündüzle birlikte dudaklarıma dayanan şarkılarında gizli öznelerin izini sürüyorum.
Ben bekliyorum, ilk dördünden son dördüne, yakamozların tutuşacağı baharlara, kavanozlara dolduracağım güzlere dek bekliyorum, çünkü senin mektuplardan köşkün var. Hâlâ...

20.05- 03.30

fotoğraf: Lissy Elle

25 Nisan 2011

Özlenir kokusu..*

"Tren geldi, bindim. Kimse itmedi beni.

Direniyorum. Olmuyor."

22 Nisan 2011

Yüzlerce...

Karıncaların çalışkanlığını eleyip, incecik yollar çizen gölge hangi beton arası yeşile gebe; bir tek mayıs biliyor.. Yakındaki bir coğrafyada rüzgârla varlığı titreyen kan damlası gelincikler, değirmenlere nazır çoğalıyorlar ve oluk oluk kızıl akıyor kadifeden.
Kiretmitlerin arasına biriken çakıl taşları, çok eskide kalan bir çocukluğun mirası gibi usulca birbirlerine sürtünüyorlar, evlerde hâlâ soba sıcaklığı çıtırdarken.
Yuvarlanıyor kestaneler, yerlerini eriklere bırakacaklar.
Gün doğumuna ve batımına ilişen, gerçeğe dokunmasın diye gecenin en bakir anına bırakılan hikâyeler taşıyor şelâle.., akıyor dudaklardan dolunay tadı.
Sonsuz bir yağmura acıkıyor toprak. Kokmak istiyor, çoğalmak, çatlatarak çorağını düşün.
Geyiklerin indiği gözlerine, elmacık kemiklerime yaslanan zakkumlar ekleniyor; zehri kendisini boğar, gözlerine kıyamayan bir pembelikte.. Git gide beyazlaşıyor tutukluk, bileklere atılan halatın örgüsünde, kesiliyor acısı yeryüzünün.
Sancılı bir bekleyişin, biletsiz yolculukları birikiyor defter aralarında, mevsim döngülerinin.
Şarap kırılıyor; kadeh, elimi kanatan duvara çarpıyor. Salkım salkım bir dağılış bu, çıplaklığından taşan bir terk ediş. mektupları var gecelerinin, parmak uçlarının tanımaktan istifa ettiği bir kimliğe ithafen, sularda..
Suya düştükçe ıslanmayan bir ezber yine zorluyor şarkılarını akşamların.
Trenlerin taşıdığı ruhuna yollarken silik bir sabahı vapurlarda doğan, her kelimem sessizlikle sakatlanıyor.
Eflâtun bir ölüm yakıştır bana, üzerine erguvanlar düşen, sonra sus sesinde, ama sonra...

19 Nisan 2011

Öylesine *

"..Kal demiyor; söz vermiş susuyor
Kelimeler düşmüyor
İçinde salınıyor..."

15 Nisan 2011

Islak çöl.

Hiçbir şey yetmiyor gözlerimi çoğaltmaya. Sürekli beklediğim bir şarkının nakaratı gibi adımlarım; hep yarım, hep beklenti halinde. Ne çok sevgisizlik kaleleri diktim kumlarından sahillerin, sularım yetmedikçe yıkmaya... Kurak bir maviliği taşıyamayan kollarımla, her gece sağanağını bekler oldum bulutların. Yaprakların yırtılmadığı bir tarihte yaşadıkça, içim ölmeye yatan bir çift kanat.. Sığınamıyorum kağıtlarına, üstümü örtemiyorum meyve ağaçlarının yeşillenen yapraklarıyla. Ben ne zaman, hangi trenle yolcuyum kestiremiyorum, ama gitmesem tüm mevsimlere yazık olacak sanki.. Kendi ıslığımdan düşüyorum, beni ne çağırır kesiği derin, merhemi uzak kalplere... Ben tuzlu, çok tuzlu... Her sabah ayrı puslu.

11 Nisan 2011

Veda Busesi *

"..Sevdiğim şarkılar çalıyor ve her an ağlayabilirmişsin gibi geliyor bana. Orada keşke deniz olsaydı, diyorum.

Ayrılırken sana hiçbir şey anlatmadım.

Duracak ve bir kadeh gibi kırılan kalbini hissedeceksin, direksiyona yapışan ellerimden kayıp, gözyaşlarını yollara dökeceksin diye...

Acımasızlığını son patikada bırakmıştın, durgun bir nehir için her şeyi unutmayı seçtin. Bir gün sadece seni öpmeyi unuttuğum için geri döneceğim. Sana devrim için söylenmiş en güzel şarkıları söylemek için.

Şaşırıp yine acımasız ve çocuk olacaksın..."

10 Nisan 2011

Gelip gittikçe, geçip kaldıkça...

Okuyorum; tekrar tekrar, kelime kelime, her imlâda dakikalarca duraksayarak.. Şu heybetini göstermeyen, alkol mavisi dağlara yerleştiriyor gözlerim sözcüklerini. Kaybettiğim zamana katarsam dilini, çoğalır mı özgürlüğü kuşların..?
Boyuyorum; her saati. Ellerimin yaşlandığı bir zamandan, boya düşüren masallar topluyorum.
Kalemini sesine çalıp, bilmediğim her kuytunda filizlensin diye iyot tohumları atıyorum.
Bulutların rüyana ne renkte girdiklerini bilsem belki... O zaman sözcüklerini, gecenin yıldızları gibi serpiştirirdim dalgalarını bile sakınan suların üzerine...
Okuyorum; kuşlara ne kadar inanıyorsa içimin esir rengi.. İşte öyle, çaresiz inanıyorum...
İsmime sesini karıştırdığın geceler düşüyor uykusuzluğun şeffaf bulanıklıklarına.. Sonra erken bir sabah. Hiç geçe düşmeyen bir sabah..; eski bir vapurun, hüznünü ahşap titremelere bıraktığı...
Kirpiklerimizi kırpış sıklığımıza göre değişen suların rengi duruyor gözlerimde o sabaha yaslandıkça...
"Ömrü geçirdiğim sahilleri taşıyabilecek bir valizin var mı?" diye soracaktım belki, parmağımın ucunu öperken yaka, kendi cümlelerimi taşıyamadığım o yorgunlukta..
Ben gelemiyorum, gölgemi koynunda saklar belki, yağmur ardı gökkuşakları.
Bir öğleden sonra barışırsın belki de ismini kendin koyduğun kelimelerle, bağışlarsın şehri ismimle birlikte..
Rüzgârdan tokasını atan saçlar gibi uçuştukça sesin gecede, okuyorum; nota nota, okuyorum zamanını; zamansızlıktan taşan..
Yine yeni yeniden...

"Artık özgürüm, öyle yalnızım ki........"

08.04.2011- bin dokuz yüz on dokuz
Konak- Bostanlı Vapur*

6 Nisan 2011

Taşarsa yarına köpüğünden...

Kimsenin bana seslenmediği bir yerden sordum. Ne soğuk bir Nisan akşamı, ne dışına atan bir gece. İçimin bütün odaları, çocukluğumun duvarları buz kesmiş arka odalarına özenmiş halde. Papatya mevsimi yine kaçacak gibi, ve sonra çimler... Sanki kavruk bir yazda yanan otlara karışmayı bekler gibi varlık. Varlık ne çok yokluktaysa, o çokluktayım. Belki de şefkatli olabileceğini düşündüğüm sonsuzluktan pek mektup düşmüyor yastığıma. Hep sol gözü sulanan kız çocuğuyum, hep sözcüklerin keskinliğinde ölen kadın. Güneşin doğmasına çok saat var değil mi güzel nilüfer... Sulara teninin kokusunu çalıyorsan yarın vardır belki. En yakın deniz manzarasından intihara meyilli bir düş gördüm. Korkum bir kedi grisi, tehdit ediyor beni her yaprak sallantısı. Bahara varmadan güzü mü gösterecek bu tufan? Çantamı toplayıp kütüphaneler boyu yürümek, sesine dayanabildiğim akşamlardan kart yazmak geliyor içimden. Sayfaları kırışmış defterler topluyorum, hiç okunmayacak, belki mürekkebi uçacak. Hâlâ şah damarıma yıldız çizmek istiyorum, bileğime 3. Sonra kulağımın ardına, senin kaleminle... Deliren manzaralar eşliğinde başımı düşürmek istiyorum kumsallara, sonra sandalların çarpacağı dağlara bağırmak en sessiz şiirleri. İsmini bilmediğim içkilerle genzimi yakarken, belki bir bitki düşer dilimle biçimlenen karanlıklara. Bir bitki, kokusunu sen seçersin. Yakıcı bir karışıklık, nevrotik bir sabaha dökülür belki. Saçlarım boğazıma dolansaydı, nefesimi de boğardı belki. Kesilen saçlarımla çıplak bile değilim. Oysa "soyuna soyuna koşmayı seviyorum ben..." Bu zamansızlık, bu kolumdaki ağırlığı yelkovanın, bu göğüs kafesimden taşan lavı eskimeyen kanların.. Ellerim ağrıyor...

5 Nisan 2011

Acıyor..

Mutsuzluktan söz etmek istiyorum
Dikey ve yatay mutsuzluktan
Mükemmel mutsuzluğundan insansoyunun
sevgim acıyor

Biz giz dolu bir şey yaşadık
Onlar da orada yaşadılar
Bir dağın çarpıklığını
bir sevinç sanarak

En başta mutsuzluk elbet
Kasaba meyhanesi gibi
Kahkahası gün ışığına vurup da
ötede beride yansımayan
Yani birinin solgun bir gülden kaptığı firengi
Öbürünün bir kadından aldığı verem
Bütün işhanlarının tarihçesi
Bütün söz vermelerin tarihçesi
sevgim acıyor

Yazık sevgime diyor birisi
Güzel gözlü bir çocuğun bile
o kadar korunmuş bir yazı yoktu
Ne denmelidir bilemiyorum
sevgim acıyor
Gemiler gene gelip gidiyor
Dağlar kararıp aydınlanacaklar
Ve o kadar

Tavrım bir şeyi bulup coşmaktır
Sonbahar geldi hüzün
Kış geldi kara hüzün
Ey en akıllı kişisi dünyanın
Bazan yaz ortasında gündüzün
sevgim acıyor
Kimi sevsem
Kim beni sevse

Eylül toparlandı gitti işte
Ekim filan da gider bu gidişle
Tarihe gömülen koca koca atlar
Tarihe gömülür o kadar

Turgut Uyar

4 Nisan 2011

Yanık şeker kokusu

Ben her köşebaşına bir sokak lambası çizerim. Sarı ılıklığı, gece düşen saçlarına aksın, kumrallığına eklenip güneşe yol olsun isterim. O sokaklar ki, taşlarının arasındanki nemden cılız ve fosforlu gece bitkileri biter. Parmak uçlarımızda yürüdüğümüz dünya döner. Sen dönersin, ben dönerim, birlikte başımız döner.
Bir hafta başı sıradanlığıdır her sabah ritüeli. Hem de her hafta başının vadettiği gibi, açılmayı bekler tomurcuk heyecanı gizli. . Kahvaltılar varken hangi salı, çarşambaya varmaz istemez ki?
Yarın sabahki ayna buluşmama sakladığım su yeşili bir pantalon, sazlıklarda paçalarını kıvırdığım ve hep, senin boyalarının üzerine damlamasını istediğim...
Tarama saçlarımı, yüzüklerin dolaşsın, ağustos böceklerinin titreştiği dalga aralarına. Bahardan artakalan bir yaz çizelim gökyüzüne; pembe mercan, serinliğiyle poz versin suların yansımasından.
Ve bir fırça da tenimize değsin, hazlardan ve acılardan örttüğümüz kalp koordinatlarımıza.
Aya salıncak gerdiğimiz nice gecenin hatıra defterinde bir kameriyeden bahis açılsın; koyu maviden siyah çalınmış sular üzerinde. Yeşilini ve üzerine atılan kırmızı japon güllerini unutmasın rüya ressamı, bir de mutfağının uçuk yeşil tül perdeleri arasından düşen kokuyu.
Avuçlarına limon değdiğinde nasıl biçimleniyor o koku ve hangi şekere değiyor serçe parmağının ucu...
Şimdi, bir haftanın arifesinde ve baharın tebessüme inatla meyilli olduğu ilk ayında, kiraz mevsimini beklemek düşüyor şiire; sevdikçe, sevdikçe...
Yasak olan ne varsa kırıyor zincirlerini defter arası notlarla ve dağılan mürekkebe kalıyor imza; gün geçtikçe, geçtikçe...

2 Nisan 2011

Fırtına


"..Geçse de yolumuz bozkırlardan
Denizlere çıkar sokaklar..."

1 Nisan 2011

"..Yalnız bir mısra mıyım, ıslanıyorum..."


"Sağda solda ipuçları, ipin ucunu çekersen düğümdür çıkışları..."

Günlerin hep geceyi öpen üçlerle başladığına inanan, uçuk mavi belki su yeşili bir kuş tüyüne takılıp rüyaların hudutlarını kırmak isteyen bir suydum, ki senin en sevdiğin şarkıda kendime özet geçmeyi mevsimlikleri çıkarır gibi iş edindim kendime.
En çok neyi seversin hayatta, sorusunu bekledim her çarpıntının ardından ve hiç sorulmayan bu soruya yanıtım hep avaz avaz gökkuşağı yağmuru oldu. Bu soruyu bana bir sen sordun, sen sussan da ışığın kızıydın, renklere hep soru... Bir şarkıyla buluşup, kaç şarkıya konu olduk, kaç şarkıdan yorgan çektik üzerine soğukların anımsamıyorum.
Seni tanıdığım mevsime yaraşır bir beyazlığın vardı, ve seni sevişime, çok sevişime yakışan bir turuncun, Akdeniz kokulu. Gamzene ilişen güneşe kaç yol çizdim parmak uçlarımla ve kaç sabah anlamını buldu ayandaki çizgilerle, çok saydım.

Burada şehrin ışıklarından çok düşeyazdım, teleferik kapatmalarında yeşillere suluboya kattım. Gelişini müjdeleyecek turnalara haber saldım, kırık camların kızıl renklerini çala çala beyaz pamuk helvalara çaldım.
Bir düştü, çoğu zaman bir güzdü düş. Kalbin keman titrekliğinde, ileri geri yaraya tuz basan zamanlardan mayısa çıkılan saatler vardı. Ellerimizde büyüyen uyku odaları, gerdanında yer bulan nilüfer ılıklığı. Senin gözlerin vardı kapanmayı bilmeyen, benim anahtarını senin cebinde bıraktığım kapılarım. Kese kağıtlarında çilek vardı, bir kedi sarılması, bir yıldız yağmuru, bir ahşap kokusu, gitar teli, çay buğusu. Ne çok şey vardı, ben salıncaktan düştüm.
Çelme takan her şeye inat gelinciklerin bittiği bir sol sızımız, ki ufku ağaçevlerde öğle sonrası..
Ben en çok, bana kanat takışını sevdim. Sonra üzerimden tane tane kırmızı döküşünü. Anlattığın dönüşüm gibi, ve yarı resmi kimliğime el yazınla işlediğin isimlerim gibi; hayata tutunuşum öyle yalın, öyle sen gibi, rasgele bir şiir molası nefesin gibi...
Değişenin ne olduğunu sorgulamaktan çok, belki de yan yana düşmekti rüya; toprağın doğurganlığına kanıt imgelerle, aramızdaki incelip kopmayan öpüşlerle...
Kim vardı, yokluğun coğrafyasında. Yok olan neydi bizliğin sonsuzluğunda.
Kırgınlığımızın dağ eteklerine yakamozları gönderiyorum, senin gözlerini kapatsın ay diye, gecem ol, gecem kal diye..
Oyukları var düşlerin, ama derin ama alçak, ama en çok çarşaf serilen rengârenk. Bir yer yatağının başucuna yasladığımız büyük tuvallerden dökülen şarkılar var, her şeyden çok, belki dize* belki yaz*...

Biliyorum yine de, gecelerde, uzun uzun, sevdiğimiz kitapları okuyacağım mumdan fazla olmayan ışıklarda, yalnızca gözlerindeki hikâyelere vardığım ve biliyorum sonrasında yerleşeceğimiz yer olacak, çocuklara masal boyayacağımız pencere dipleri..
Sormuştun..; cevabım hâlâ; Yasak Sevişmek.
Ben hâlâ...