10 Ekim 2017

..değişmeyi ve nehirleri*


Biraz zamanla, biraz hayatla, biraz var olanlarla yan yana durma, dururken etrafımızı çevreleyen sessizlikle barışık olma vakti belki.

Yürüdüğüm yolların tozunu silkinip, buharlı sıcak bir duş sonrasında sabitlemek mevsimi.
Kestaneye, tarçına, balkabağının kavuniçiliğine iltifat edip, genzi yakan baharatları günlere saçmak...
Meçhul bir hayalin belirli belirsiz duyulan ayak sesine takılıp, acaba'larla çok da yormamak ağrıyan omuzları..

Belki'ler tükenmedikçe, bitmiyor bir şey. Bir şey bitmedikçe, umuda da silip götürmüyor.

Farklı yerlerde, uzak uyanışlarla kurduğumuz benzer günler kendini yürüyor. Aynı ya da farklı zamanlara doğru.

Bir buluşma düşlüyorum. Mevsimlerin birbirinin içinde eridiği, kirpiklerimizin gölgesini bile duyumsayabildiğimiz, yazlarında derimizin balıklardan ayrılmamacasına; yakamoz renklerinde pullaştığı, ayın güneşle öpüşüp narenciye kokuları akıttığı, sedirlerde uyuyakalan yalınayak bir saatsizlik. Rüzgârı, ömürde çamurlu teker izleri değil de iyot ve çimen kokusu bırakan...

Bir yer var, biliyorum...

Belki de sadece o an için, şimdi kendine dönme, biraz soruları sorguları rölantiye alıp, yaprak çıtırtılarını kucak kucak toplayıp, mutfak pencerelerini çay kokulu buharlarla kaplamak daha iyi..

Belki..

22 Eylül 2017

kozalak


Müziği kapatma ve saate bakma.
Işıkları sarı şehrin, ne tuhaf. Bize bunca düşman etmeye çalışmalarına rağmen sokakları, gece sararıyor lamba diplerinde, yağmur birikintilerinde. 
Sonunda sonbahar geliyor ve köşe bucak tarçın taşırmaya hazırlanıyor evler, kapısından ayaz sızan balkonlar.

Bu mevsimi en çok arnavut kaldırımlarında ve ıslaklığıyla koyulaşan ağaç gövdelerinde izlemeyi seviyorum. Yağmurlu şarkı listelerimi saklıyorum ve çoraplı akşamlarda dergilerden kek tarifleri kesmek, kaneviçe iğnesini parmaklarıma alıştırmak için gün sayıyorum. 
Mahallede yaşlı amcaların salep yapmaya başlayacakları gün için kurabiye tepsileri hazırlıyorum.
Avuçlarımızın leblebi karasıyla yıkanacağı, serin akşamlarda uzun ve sessiz yürüyüşler yapacağımız zamanlara yer açıyorum yünlü hurçların yanında.

Erik rengi bir rüzgâr dolanıyor şimdi günlerin etrafında. Biraz poz yapar gibi, gözlerini devirirken yanağımızdan makas alır gibi, kibirli ama çekici, baharatlı ama evcil.

Mevsim geçişlerinde iyice sabırsız bir kadına dönüşüyorum. Yola çıkacak gibi, vapurlara yetişecek gibi, kaçırmama ramak kalmış gibi, sana bir şey söyleyeceğim deyip yok olanları arayışım gibi. Bir anın gerçek mi rüya mı olduğunu kestiremeyip etrafı telaşla arşınlamam gibi.
Yaklaştıkça daha çok özlüyorum. Özledikçe kavuşmak için daha da sabırsızlanıyorum.
 
Sevdiğim şehirlere giydirip çıkarıyorum renklerini kapıdaki mevsimlerin.

Geçen sene bu zamanlar, kocaman bir pencerenin önünde yavaşça renk değiştiren,  bir sonbahara varlığını adayan yüzlerce ağacı izleyerek geçmişti. Yaşıyorsun demişti ağaçlar hep bir ağızdan, bak neredesin, bak nasıl da karşı karşıya birbirimizin değişimine şahit oluyor, kuruyor ve yeniden yeşermek, doğmak için yaprak döküyoruz..

Bir sır gibi geçmişti geçen sonbahar.

Şimdi yeniden hazırlanıyor gövdelerimiz; ıslanıyor, koyulaşıyor ve yapraklar...

Bu kez bir başka coğrafyada öpüşelim.
Çünkü telefon kulübeleri var.*

14 Eylül 2017

çok yaşlanana kadar..*


İşler hiç yolunda gitmiyor Julia.
Yoluna koyduğumu düşündüğüm tüm nabızlarım, yenilediğimi sandığım tüm hücrelerim hemen, acilen zayıflıyor. Beklemediğim kadar hızlı.
Yaz diyorum, uzak diyorum, tenhalık iyi gelecek diyorum, gölgeyi bile alevlendirebilirim sil baştan bir başlangıçla diyorum, tüm inancımı yüklüyorum, tam gaza basmışken, bir lodos. Her şey darma duman, iç, ağrıdan sızıdan geçilmiyor.
Rüyalarımı değiştiremiyorum Julia.
En sevdiğim şehri, içimdeki özlemin bozkır coğrafyasını, ağlatacak kadar güzel kışların bembeyaz hatrını değiştiremiyorum. Üzerine yeni bir güzellik edineyim diyorum, uykusuzluğum çelme takıyor. Uykudan rüyaya yürüdüğüm yolu unutamıyorum.
Orada bir yerde, hâlâ kavuniçi bir dairede birileri yaşıyor. 
Kırgınlıklarla bir yarın kuramıyorum Julia. 
Korkaklık mı, çaresizlik mi, neyse. Başka biri olamıyorum.
Daha cesur, daha dayanıklı, daha tutkulu, daha iyi biri olamıyorum.
Gözyaşlarımı yüklüğe saklıyorum, birikip birikip sel olup taşacak bir gün; onu da biliyorum. Ne var ne yoksa götürüp geriye çamurunu bırakacak bir tek. Bile bile birikiyorum, biriktiriyorum Julia.
Gitmek istediğim yerde bir yarın olsa Julia.. Ah Julia, bir olsa...
O zaman kimseyi üzmeyeceğim. Şu içimdeki zavallı can parçasını da.
Yemin edebilirim buna.
Bana baharlardan, güneşli bir yarın diksene Julia.
Kimsenin üzülmediği bir bahçe gerdanıma, kendimi bulduğum, kendim olduğum, ve o bulduğumla kalbimin eşitlendiği bir mevsim boylu boyunca..
Yorgunum Julia. Gelmekten, gitmekten, gidememekten, kalamamaktan.. Gittikçe ve kaldıkça hırpalamaktan.
Deniyorum, yıkıyorum, üzüyorum, okşuyorum sonra, kırıyorum, düzeltiyorum, değişiyorum, değiştiriyorum, sahiden çabalıyorum;
olmuyor olmuyor olmuyor.
Aldığım her nefesle bir şeye ihanet ediyorum; inandığım, sevdiğim, istediğim, olduğum ne varsa..
Olmadı Julia.
Ne sen olabildim, ne de rüyan.
Okuyup da okumamış olmak istediğim bir şey kâğıt kesiği gibi acıttı ömrümü geçen akşam.
Ben öldüm, sen ölme Julia...

8 Eylül 2017

geçişler

  
Çünkü bazen düşmek gerekiyor. İç organlarını ah'la kavuracak kazalar yapmak. Canının kıymetini anlamak için onun varlığını, yokluğunun korkusunu öğrenerek, acı acı yaşamak. 
Bazen yıkım gerekiyor. İyi ve uyumlu ve ana karışık kalmanın işe yaramadığı zamanlar var. Yumruk atılması, darmadağın edilmesi sonra yeniden bulunup buluşturulması gereken birliktelikler.
Dört mevsimin bütün bilinciyle yaşamaya alışkınlığımızla, bir yazı fanusa koyup orada bir ömür boyu mutlu kalmaya gayret etmek beyhude. Boranlar, karların daha çok kenetlediği, yakınlaşmanın buzları çözdüğü aşikâr.
Tutunmak için bir şeylerin gidebileceği, bitebileceği ihtimalini bilmek, bilmediğin yerde öğrenmek gerekiyor. 
Demirbaş gibi tükettiğimiz tüm günlerin sonunda bir şeyler büyük büyük, bazen de zerre zerre yok oluyor.
Yakalayabileceğimiz yerden bir renk, bir koku..
Belki de değecek tek şey bu.
Koşmaktan, düşmekten korkmadan anın tadını kazımak damağa.
Kaçmadan, acısına da razı gelerek..
Yolu bir noktaya varmak için değil, yürürken mevsim geçişlerine şahit olmak için kat ederek..
Belki.

17 Ağustos 2017

az kaldı..


Bu yaz güneşi dilimlemek, o dilimleri gökyüzüyle deniz karışımı kadehlere atmak için biraz zaman geçti. Ne haziranı duydum, ne temmuzu gördüm. İçimizde yüzdüreceğimiz gemiler hep karaya oturdu.

Biraz ıssız, çokça yalnız masalardan kalkıp yolladık yorgunluğumuzu eve. 
Bu yaz şehre yakışmadı. 
Camlardaki yansımalardan, yüzlerdeki derin hayat oyukları birbirine çarptı.

Omzuma tutunup kalan bu ağrı da mavisizlikten, hissediyorum. Sarıp sarmalayan, kumlu ve sıcak günler çekiyor canı. Biraz işsizlik, biraz sessizlik, biraz tanınmamak. 
Kendiliğinden varılacak uykuların günü idare etmesini değil, iliklerime yerleşip bedeni, ruhu, zihni yeniden doğurmasını beklemek her yeni günde.

Bu yaz kalbim karalama defteri. Ritmini bulamadı. Etrafına  egzoz yapıştı kaldı. Ağustos böcekleri bile sustu gümbürtüsüne; darbeli bir yaz bu. Nemli. Bıkkın. Hesap yapmaktan, hep alacaklı kalan. Gözlerimi kapatsam kirpiklerim batıyor o kısacık aralığına ömrün, hiç durmadan yürümeye kalksam bulutlar fırça kayıyor ayağına bağ oluşuma. 

Uzağa halat atmak istiyorum, boşluğa demirlenmek. Sularda çözülmek. Çözüldükçe kemiklerimin arasında sıkışan tozu dumanı bırakmak. 
Tutup tutup içimde yaşlandırdığım o derin nefesi, öyle tek bir anda ama uzun uzun, bitene kadar bırakmak. Soluğumun serbestliğine sevinmek sonra, sevincin, dinginliğin gözyaşıyla yıkamak yüzümü. 

Gökyüzünün en sevdiğim rengine çadır kurmak istiyorum. Ne önüme, ne ardıma bakarak bir sonsuzluk anında çerçevelenmek.
Bildiğim her şeyi unutmak. Bir anı gibi, sadece hatırlandıkça var olmak. Anılaşmak tüm hareketin içinde.

Sadece duyumsamak istiyorum yapraklarını akşamların, ufkun sesini, rüzgârın dudaklarımın aralığından sızıp, içime akışını..

Bu yaz biraz yaşlandım, çokça ağrılı uykudan uyandım, zamanın terazideki ağırlığını yüklendim dünya parçası üzerinde kapladığım alana. 
Bu yaz çok yordum yolumu. İrili ufaklı taşlarla kat çıktım sıkıntıya.

Şimdi ellerimdeki bu tarifsiz sızıyla, hiçbir şeyi kavrayamıyor, göğüs kafesimden damağıma, oradan göz boşluklarıma yürüyen ağlama hissiyle bir adım ilerleyemiyorum.

Şimdi başka hiçbir şeye dahil olmaya isteklenmeden, kendi sayımımdayım. Biraz bırakmak, öylece kalmak, susmak, durmak, yıkanmak, uykularımı ağustosa öptürmek için.

Yaz bitmeden, kalbime mavi bir valiz hazırlayıp, güneşi ısırmaya bir bilet..

8 Ağustos 2017

kıyısız, kayıtsız..*


"Yaşadığımızın adı nedir diye sormaktansa..."

Sesin, sözün, yakınlıkların, tanıdıklıkların, saatlerin, kalabalığın, art arda çekilen içlerin ve bir yere varmayan cümle yığınlarının yorgunuyum.

Bildiğim her şeyi unutmak, saklamak istediklerimi kendi ihtimal cennetime ayırmak istiyorum. 
Üst üste biriken yolların sonunda, gölgesinde dinleneceğim o ağaca varmaktan başka bir düşüm yok. Avuçlarımda meyve lekeleri, saçlarımın arasında otlarla, hiçbir şeyi beklemek. 
Kimseye açıklama yapmama gerek olmayan bir yerde, sadece içimden taşanı hesapsızca bırakmak. Arzularımı terazi kefelerinde tartmadan, tarihlerden korkmadan, uykulardan kaçmadan..
Rüzgârın göğsüme, kemiğin ete dayanacağı, oluk oluk, salkım salkım dökülen, zamansız bir aralıkta takılı kalmak.. 
Bir cümlenin yüklemsizliğine bağdaş kurmak.. Kurallar soyunmak istiyorum. Hiçbir şey taşımamak. 
Şehri, şehirli gamlarıyla ardımda bırakmak. 
Issızlaşan dilimdeki bütün nefes alışlarımı dinlemenin yeter olacağı o kucağa uzanmak ve bir fazlasını dahi almamak uzun bir yol için.. 
Ardımda bırakmak istiyorum kendimi. 
Huzuru çerçevesinden çıkarmak, sesi notalarından, olması gereken ne varsa gerekliliklerinden sıyırmak. 
Kendimle ve seninle, utançtan uzak bir yerde, yeni defterlerle.. 
Pervasız mevsimlere kendimi sunmak arzusu..
Bitmeyen kadeh, sonsuz bir sonbahar, koordinatları bilmemenin özgürlüğü, bizi bize bırakan bir gece, bir gece daha, ve bir gece daha; sadece canımız istiyor diye; canımızı dinlendirmekten daha önemli bir şey yok diye..

Benim, beni taşıyacak gücüm yok-
sa da ilk kez zayıflığımda, düşüncesiz, hoyrat ama kırılganlığıyla güçlenen bir kırıntı hissediyorum. 

Bırakalım mı yağmurlarımız karışsın, kendi yerini kendi kendine bulsun..
Bırakalım mı her şeyi kendi yoluna, usulca..

1 Ağustos 2017

buralardan'


Uzun uzun gitmek istiyorum. Bir dönüş biletine yaslanmadan, bir şey umut etmek zorunda hissetmeden, sesimi sözümü bir ağacın gövdesine bırakıp, rüzgârların uykuma, uykumun mavilere karışacağı bir yere.
Yalnızca beyaz bir yaz elbisesinin içinde, yalınayak, daha önce hiç duymadığım şarkılardan kumdan kaleler yaparak... 

Zamanın bileğimde ve günlerde ağırlaşmadığı bir boşluk arzusu... Yitirmek bilmediğim tüm ölçüleri, hep uzak daha uzak bir yere, bağlarımı ata ata gitmek...

Sanki sevdiğim ne varsa çoktan gitmiş benden önce, kalanlar da kendini ağlıyor. 

İçimin yağmurlarla yıkanmasına, sahici bir yaza, koordinatlarını bilmediğim bir yerde denize ve gökyüzüne yakın durmaya, susmaya ve uzun uzun uyumaya çok ihtiyacım var.

Sonra eylül omzumuzu öper belki...