11 Aralık 2017

yenik


Tebessümlerin sonsuza dek kalpteki çerçevelerin içinden güneş sızdıracağını düşünüyorsun. İnatla düşünüyor, inatla düşüyorsun bu inancın uçurumlarından. Hikâyelerin hep aynı yere yuvarlanıyor. 
Yazamıyorsun. Sen yazamıyorsun ve bunu kabullenemiyorsun.

Kırgın, toprağından beslenemeyen, toprağına tutunamayan çiçekleri gibiyim evimin. Neyi büyütemiyorsam ona dönüşüyorum. Nihai son hep bir öfke seliyle yıkanmak oluyor. 
Hissetmediğim ne varsa aleyhimde delil, tartışmadığım ne varsa sözsüzlüğümde avukat, yaşamayı seçtiğim ne varsa cinayete teşebbüs...

Yorgunum. Bir mevsime ilişip kalma arzumun bunca imlâ, bunca özne, bunca yüklem fırtınası arasında perişan olmasından.
Kendi içimin mavisiyle geçirmek istediğim zamanların bunca kalabalık arasında bırakılması, dalga dalga sesimin keskin, metal cümlelerle susturulması karartıyor gökyüzünün sevdiğim renklerini. 
Lavanta kokulu, temiz çekmecelerde düşlediğim dünler, yekten ah...

Üzerime birer birer işaretlenen sıfatlardan arınmak her seferinde bir umut, her yeni gibi görünen hikâyede aynı biçimde imkânsız.
Üzülüyor anılar, anılaşan yolculuklar. Adresler birer birer çıkmaz sokak, dönülmez ufuk, unutulması mecbur bellek.

Naif dünler kumbaramda, birikmiyor hiçbir şey. Her atacağım gökyüzü parçası, şimşeğini gösteriyor.

Yolunu yordamını bilemiyorum, öğrenemiyorum el değmemiş bizliklerin.

Acıyor mevsimlerim.

Suç, akıp gitmiyor üzerimden.

Üzgünüm, üzülmem yetmiyor.

Tarih beni hiç affetmiyor.

5 Aralık 2017

...sandıklar*




Bir "günaydın" saati. Uyandığım bütün şehirlerde.

Kalkıp ilk iş perdeleri, pencereleri açma huyumun ben bile farkında değildim; "Açık havaya bu kadar düşkün olduğunu tahmin etmezdim." diyene kadar birileri.

Bir tomar kâğıt, akşamdan kalma.
Cesaret bulup da kendini yürüyememiş kalem...
Son -mu bilmem- cümle öyle yarım...
Sanki ona bırakmışım, bir şekilde tamamlasın diye.

Nasıl hissetti, bilmiyorum  ama anlıyorum.
Kendi gündüzümden, kendi gecemden.

Galiba büyük enkazların ağır hasarlarına rağmen bizi öldürmeyen şey bu; bu tuhaf bağ.
Kırgın yazların, kâğıt kesiği cümlelerin, acıta acıta yonttuğumuz uykuların ardından yine de başka bir olasılığa ihtimal verememek.
Eylemin karşısında duran, her şeyi yıkıp geçen, yalanlayan o iç ses.
Onun iç sesi ve derindeyken bile duyduğu, bulup çıkardığı iç sesim. Ve bizden bağımsız sürüp giden bir senkron.

Kâğıttan kendi sözcüklerimi topluyor gözlerim:

An an hatırladığım şeyler beni uyutmuyor. Zaten beni bir tek, tarihin bir yerinde yaşadığımızı kanıtlayacak o tek şey uyutabiliyor. Dokunulmasını kesinlikle istemediğim her şey, sadece hafızamda yeşertiyor kendini. 
Şiirden bir kıyı, kendi dizesini bekleyen, düş renkli.
Sonsuz bir beyaz, kimsesiz ve buzdan. Elimde, fırından yeni çıkmış ekmek sıcaklığı.
İliklerime kadar üşüdüğüm bir kasım akşamı. Bir zamanlar evim olan şehrin, artık olmayan birahanesi.
Çarşılar, çaylar, parklar, çocuklar, kitaplar, nehirler. Özlediğim duvarlar.
Gözlerimi çöle döndüren gözyaşları, rakı kadehleri, balık sırtları, sakladığım anılar, büyüten anlar....

Tüm bunların kıyısından olta atmışken kendime, sabah oluyor. Kıpraşıyor misina. Hissediyorsun ve biliyoruz işte;

"Hiçbir şey göründüğü hatta yaşandığı gibi değil, her şey hatırlandığı gibi..."

Hatırladığımız şeyler bir mi, gerçek mi derken pencere önü saksılarının diplerinden patlıyor tomurcuklar; fuşya.

İç organlarımın arasına sızıyor yaşamışlığımın kanıtı hatıralarım, hatırladıklarım.

27 Kasım 2017

-se eğer?


Kalabalıklar, sicim gibi yağan hayatlar...
Akıyor zaman, herkesin yelkovanı birbiriyle yarışta. 
Geçiyor salılar, perşembeler...
Bir cumartesiyi yediverenlerle donatabilme ihtimali için yaşanıyorlar, "bitsin" diye diye..

İçine uyandığımız bir gün için sabırsızlanalı uzun zaman olmuş gibi. 
Fotokopiden çıkma haftalar peşi sıra ekleniyor yaşımıza. Mevsimleri kaçırışımı manav tezgâhlarından izliyorum. Pencere önünde, bir inat yaşatmaya çalıştığım sklamenlerin tomurcuklarına tutunduruyorum yarını.

Dengesiz bir masada, karşıma oturup alın çizgilerimden, dudak kenarlarımdan bir geleceğe yol bulmayan çalışan kadının sesine yaslanıyorum. 

Bitirip başladığımız her yeni gün kendi hikâyesini yazıyor mu, artık emin değilim. Belki bir yerde, bağlamını yitirerek yıllanmak tam da bu inançsızlıktan.

En çok "boş ver" cümlesiyle uğraşamıyorum bu aralar. Günler, öyle kendi kurmacasına sadık ilerliyor ki zaten her şeyi boş vere boş vere, ben hiçbir şeyi boş vermek istemiyorum.

Önemsemek, sulamak, büyütmek. 
Büyütmek istiyorum karşılaşmaları, bekleyişleri, bitişleri, başlangıçları, içine susulan ayları, çok konuşulan yılları, kaçan bakışları, teslim oluşları, olasılıkları, olasılıktan taşmış olanları.

Yaşamayı tercih ettiğin, yaşamayı tercih ettiğim şeyi konuşmak, dinlemek ve sevmemek istiyorum. 
Sevmeyişimi büyütmek istiyorum. Boş verilmiş, yitirilmiş cümleler arasında, kaçırılan bir an, anı olmak değil..

İçime sızan, gerdanımdan düşen, sırtımı üşüten vapur rüzgârından bahsetmek istiyorum. Sevdiğim sokakların değişiminden, bu başkalaşımın içimi üzen renklerinden.
Altını çizdiğim cümlelerin -olur da ararsan- fihristte hangi numaralara denk geldiğini öğrenmeni istiyorum.

Olmuyor. 

Sessizliğin yankısı şakaklarımda patlıyor. Yok saymanın. Boş vermenin normalleşmesinin.

Ne beni, ne seni, ne köşedeki tekeli, ne dün, uğruna büyüdüklerimi, ne vicdanımı, ne iyi biri olamamalarımı, ne sustuklarımı, bağırdıklarımı, hoyratlığımı, dinginliğimle öldürdüklerimi, soğukkanlı bekleyişlerimi, kabına sığmaz heyecanlarımı, aşık olduklarımı, kilitli defterlerimi... 

Hiçbir şeyi unutmak da, yok etmek de, tıp oynamak da istemiyorum.

Aldığım nefesin, aldığın nefes olduğunu boş vermeni, boş vermek istemiyorum.

Rüyayla gerçeği birbirine geçirdiğimiz şu ömrün ağaçlarını saymayışımızı da...

Bazı şarkılar, sözcükler, bazı yollar, pencereler, eller, uykular, biralar, garlar ve çatılar boş verilemeyecek kadar doluysa ve ben bunu görmezlikten gelemiyorsam, sen de gelme, o da gelmesin ve hiç kimse.

Zaman dar, günler kısa ömürlü, dün gerçek.
- belki de rüya..
Rüya da bir gerçek-

20 Kasım 2017

mare nostrum*


Biraz geriledim. Tozlanmış bir takvim yaprağına üfledim. Bir zamanlar kendi damarlarımı patlatan nabzımla karşılaştım, elim ayağıma dolaştı. Telaşımı nereye koyacağımı bilemedim. Oluk oluk, sözcük sözcük döküldü her şey. İyelik eklerinin merkezinden kaçışım yok.

Gecelerin gündüzlere karıştığı, gündüzlerin gecelerle var olduğu, beklenenin hep gece geldiği, geceyle bütünleşik ve günün tüm zamanlarını oraya çeken bir yangın yeri. Unuttuğumu mu sandım..

Sokaklara adanan şiirler, kokusu olan şarkılar, tütüne yaslanan fesleğenler, kendi kendine yazılmış hikâyelerin koyununda öyle "ben" kalmalar...

Tam da en korkak olduğumu sandığım anda kapı zincirlerini çekip çekip gidişlerim, kalbimin bütün ağırlığıyla koca bir şehrin, sonsuz olasılıkta rüyaların -kabus ihtimalini umursamadan- karşısına dikilişlerim, korkusuz kalışlarım, arzunun yörüngesinden çıkamayışlarım.
Geceyi giyinip, tekinsiz mahallelerde, biçimi anılarımızdakinden çokça biçim değiştirmiş caddelerde, kendime en güveneceğim anı beklemeye yatışlarım.. Yangınıma yuva buluşlarım...

Büyüdükçe körelen cesaretimle, öyle savunmasız, öyle karşı karşıya kaldım ki şu iki adımlık mesafede..
Çekip çekip giderken, koşar adım gelirken, koşulsuz kalırken, hiçbir şeyi sakınmak nedir bilmezken, saat sonsuza dek aksa bekleyebilecek yüreklilikteyken..kaçak bakışlarla örttüğüm bu yaşlanma içimi yordu.

Temkinli olmaktan, güvenli bölgede nefesimi tutmaktan, bilmediğim sokakların başından düşünmeksizin geri dönmekten, birkaç sınırlı cümlenin arasında kendimi sektirmekten, görmemekten, duymamaktan, söylememekten bitkin düştüm.

Bu yok halim yeryüzüne bir nefes bile bırakmaya mecal ve cesaret bulamıyorken tüm açık adreslerim kendine kilit vurdu, ve belki de bu yüzdendi. Kendini bir kenara kaldırmış eski eşya halim yüzünden, unutulmaya yüz tutmak...

Hiçbir zaman ılıman geçmeyen kalp iklimimi, her mevsimin normaline sabitleyişimle pas tuttum.
Sonra bir şey oldu. Altı üstü susmak olmayan bir şey. Bazı şarkılar dolaşımın müzik kutularına sığmaz oldu, daha fazla söylenmemeyi göze alamaz.. Her günümün yolu, o kalp çeperlerini zorlayan takvim yaprağına çıkar oldu; kendiliğinden...

Dünya küçük ve bazı sarsıntılar sadece o küçücük dünyayı  yerle bir etmeye programlı. Ve iyi ki dedirtiyor; iyi ki ufalanıyor ayaklarımın altında şu dünya. İyi ki, o unutmaktan da yaşamaktan da korktuğum rüyayı görüyorum yeniden. Rüya olduğuna inanmadığın her şey şimdi tüm gerçekliğiyle karşında işte. Başını çeviremeyeceğin kadar orada, sen oradasın, ve olmuş olan her şey orada. Zamanın göreceliği, sende sabitleniyor. Kıskanç ve sadece senin bir his yerleşiyor an'a.
Anımsamayı rafa kaldırdığın bir kasılmayı hatırlatıyor sana ve mahcubiyet boylu boyunca. Farkına varıyorsun her şeyin, farkına varıyorsun neyi unutma ihtimaline izin verdiğinin, farkına varıyorsun bazı şeyleri asla unutmayacağının, farkına varıyorsun senin yüzünden ve sana rağmen olan her şeyin, ihanetinin kendine..

Kendine çektiğin dikenli teller şimdi kanlı bir dün seriyor önüne. Nereye koyacaksın şimdi o tozlarını üfleyip yeniden yaşatmaya hazırlandığın davetkârlığını nefesinin.. Cesaretinin kendini tüm enkazların altından yeniden inatla çıkarışının coşkusunu hangi gökyüzüne salacaksın... İçinden boşanmaya hazır seni hangi denizle buluşturacaksın...

Marmara demişti ya bir radyo frekansın, belki de İstanbul ağlıyorken...

Bütün bağlarına sadece kendinle düğüm ata ata, yeniden kendin ola ola, her şeyini bıraka bıraka, yol yine nereye çıkıyorsa, rüzgârla, rüzgârla...

17 Kasım 2017

konuşmalar'


"Biliyor musun (biliyorsun tabii), ben içimi seyretmekten hiç vazgeçemedim, bundan çok sıkıldığım halde, bazen kendi kendime katlanamadığım halde. Bazen içim şişiyor, tıpkı bir balon gibi, şişip şişip patlamak ve ağzımdan burnumdan kaçıp gitmek istiyor. Gözlerimi kapatıyorum, başka manzaralar görmek için. Televizyonu açıyorum, unutmak ve izlememek için. Bazen oluyor, bazen de... İşte o zaman o kadar sıkılıyorum ki kendimden. İçini izlemenin sonu yok çünkü. Var, hiçlik. Sonu hiçlik. Anlamsız bir boşluk. Dün okuduğum kitaptaki şu cümle diye düşünmeye başlıyorum, hayat böyle bi şey miydi gençken diye devam ediyorum, kadınlık- annelik- yaşlılık diye uzatıyorum içime bakmayı, hayallerim ve hayatım noktasına geldim miydi aklımın alamayacağı kocaman bir boşluk gelip dikiliyor karşıma. Güm! Bir gün hepsi bitecek. Ne ben, ne hayaller, ne şu kafamın içini patlatırcasına dolduran düşünceler, kalbimi delip akacak gibi kuvvetle akan duygular, ne ben, ne hayat, ne ben, ne hayat... Ya sonra? İliğimi kemiğimi ısıtıp beni keyifli  bir kedi gibi miskinleştiren bu güneş yine doğacak, bu insanı deli eden mehtap yine göz kırpacak karanlığa, sıcak bir bardak çayın buharı kızarmış ekmeğin kokusuna karışacak... Bense yok olacağım. Yığılıp düşecek gibi oluyorum o zaman. Kalbim hızla çarpmaya başlıyor. Dur. Tamam, artık düşünme. Bitti Ne yapıyordum ben, şu böreği fırına atayım, bir de kakaolu kek yapayım bari..."

3 Kasım 2017

iç mevsim*


Gözlerim direniyor.
Işığa,
karanlığa,
çöllere,
sel olup gitmelere.

Sızısını çekirdeğinde saklayan iki küçük küre.
Rengi koyulmamış, tanımlanmış.

Duyularımın izini sürerek aldığım yaşlar da her gün başka bir yere savruluyor. Çıtırtılarla, dokularla, dokunulanlarla, hissedilemez olanın buram buram kokusuyla... Sanki cebime dolduruyorum, ceplerimden taşanlarla uzun bir yola çıkacak gibi duruyorum, zaman kolluyorum. 
Gökyüzünün tüm renklerine doyasıya sarılma isteğim beni korkunç sınırlı hissettiriyor. 
Sanki karışmam lâzım, toz olup çözülmem lâzım ve ceplerimden taşanlardan biri olmam lâzım ama ellerim kelepçeli..

Bir yer var, biliyorum. Sanki bekliyor. Sanki karşılıklı bekliyoruz, kapısı hafif aralansa kapılıp kapatacağım kendimi toprağına ve nefesim beklediği çiçeklenme için yumuşayıp, kayganlaşıp, suyunu özüne çekecek. 
Geri verecek aldıklarını.

Göğüs kafesimde büyüttüğüm tüm canlılar, meskenlerinden çıkıp, alabildiğine vahşi, sonsuz mavi, kopkoyu ama nilüferlerin aydınlattığı bir geceye doğru soluklarının gücünü bacaklarına ve kanatlarına vererek karışacaklar evrenin bütün yüzlerine; hiçbir şeyin sureti olmaksızın.

Bir müziği var tüm bunların.

Ormanlar boyunca yankılanan. Tüm ağaçları ve tüm yapraklarını titreştiren. Titreşimlerin birbirine vurduğu, birbirinde durduğu, birbirinin olduğu, birbirinde boğulduğu..

Neftiden zehre çalan bir yeşil yürüyecek hayatla gece arasında, bir duvar gibi; bir duvarı yıkar gibi. Ayağımızın altından kayan ne varsa, tutunamadığımıza şükredeceğimiz bir mevsim olacak. Bağlarını atmış, rüzgâra kendini teslim eden, fırtınaya, borana razı gelen.

Zerre zerre yaşamanın, hücrelerinin ayırdına varmanın yüceliğiyle, canlı olmanın canlı tuttuğu bir mevsim.

Ve sonra her şey değişecek. Tüm masallar, tüm aynalar, ve her şey.

30 Ekim 2017

ekim'ler.


Her seferinde büyüyorum. Her yolun başında. Her arkada bırakışımda. Yaş almaktan başka türlü. Kalıcı izlerle, hafızamda yerler aça aça, kalbimin tozunu ala ala.

Şimdi daha cesurum, belki şu otuz yaşımda kuracağım, kurmayı düşlediğim cümlelere yaklaşmaktan, belki unuttuklarımı hatırlayıp, aynada eski bir tanıdığı görmenin heyecanından. 

Belki emin cümlelerin arkasında, nasıl da şüphesiz duruşumdan. Kalmaya mecalsizliğime inat, gitmeye güç buluşumdan. 

Bir barış imzalıyorum kendimle, omuzlarımdaki kanatları çıkarıp kaldırıyorum, dünün renkli yünleri arasına. 

Tüm düşüp kanayışlarım için dizlerimi ve günleri kendi kendime üfleyeceğim bir yolun sorumsuzluğunda, sadece kendime ait olmanın tuhaf rahatlığıyla...

Yol da, yolda olmak da çok güzel, hep. Başına çarpan sümbül kokularıyla da, geceni gündüzünü kanatan perişanlıklarıyla da. Hayatla iç içe geçtiği için, yoldaki her şey güzel. 

Yoldaki her şey, ilerledikçe -di'li geçmiş zaman. Yolun doğasından.

Eşlik etmek, zaman eklerini paylaşmak benzersiz. Ama bazı yollar kendine evriliyor. Ve her ömür nihayetinde hep, en çok kendine ihtiyaç duyuyor. 

Şimdi bütün yolların ve zamanların ve hatıra kazınacak olanların şahitliğinde; gidiyorum, akıyorum;

sular bekler..;

bozkırlar, gök yüzleri, yeşerik nehirler, mavisiyah aralıklı  geceler, içine dönük sonbaharlar, kapısı açık yuvalar, kilitli şarkılar, 

hoşça-kal'lar...