28 Aralık 2009

"..içinin seslerini, dünyanın seslerine feda ediyordu..."


"...
- Çıplak mısın?
- Üzerimde geceden başka bir şey yok!
- Demek gecenin elbisesi üzerinde.
- Evet.
- Çıkar onu.
- Gel sen çıkar.
- Çıkarırsam ışık olur.
- Olsun.
- Olursa bedenim kalmaz geriye.
- O zaman gece elbisesiyle gel!..."

12 Aralık 2009

yankı.



Ele gelmez olur gece... Dolunay zayıflar kaybettiği kanla. savaş yeri, gölgelerin ardı lacivert saatler.
Sorgusuzum nicedir, hapsedemediğim soluklar acır...
Tütsü yanmaz turunculuğunda alev seherlerin, kokmaz vals...
Ruh yok olur. Saklambaç yorgunu, menekşe tutuşlarım tebessümlerini..
Yolcuyum bu haritalarda, tozlu şarkılar arkamdan su döker..
Acıyan sevda kırıntılarıyla yıkandım sabaha karşı..
Ben hep gün doğumuna yakın buluşurum suyla. Su, günahkâr... Günah, rengi yitik portakal...
Kış başlangıçlarından kavanozlara dolduruyorum manzaralarını donuk sahillerin, pamuk helvacı yaralıdır.
Çocuksuz parklar koydular şehrime. Aitlik ekleri güler cümlelerime.
Zavallı bir kalem şimdi dudak izim... Unutulmaya meyilli aydınlıklardan doğanım, ölümüm kanda kızılcık şerbeti.
İncirsiz yazları doldurduğum bavulları attım taş sokaklara, buz kattım yokluğuna, çakmakta alev, ben öldüm. Yeşilsiz ve grisiz. Üç kere saydım adını.. Beşte üç tuttu oyun, kumarbazı oldum rakamsız gün islerinin.
Dağıttım saçlarımı, yandı deniz. Şehir. Sokak. Taş.
Soğuk yandı.
Ruhun odalarından seslendim, daha sonra, dedin.
Ben de uyudum, uyandım, öldüm sonra.

11 Aralık 2009


İnsanlar yaşamaktan bahsediyordu:
Portakal dalından,
Kuş kanadından,
Meyhaneden,
Hatta denizlerden.

E.Cansever

2 Aralık 2009

gece...


Saten rüyaların döküldüğü gerdanını, geceye boyadım dudaklarımla. Kaldık. Kar- an-lıkta buğusuyla iğde gözlerinin, kalakaldık. Kadeh kırdık kadife ılıklığına kelebek öpüşlerimizin. Sırtımdan belime inen, düzensiz kahve çekirdeği dalgalarımı imzalayan tırnaklarının hissi, seherde çiy... Döküldü. Sustu. Sessizlikte buldu. Yolu uzun mesafesizliklerden seslendim. Yankılandı çelimsiz duvarların ortasında, yakut mevsim. Gün batımında sarı tül bakışlarımdan kanatlanan dsoluğuna takılı kaldım. Rüya geçitlerinde çıplak bilek, dantel yaş... Kördüğüm bu değirmen saatleri... Uçuğa tuz bastı gidiş. Turuncunun bekâretini suya bıraktığı kramplarda doğdum. Var oluş, avucunda kelebek. Avucun, incir kokulu bahçeleri, hayalinde, ekmek kokusu... Yeşerik duruşunun yanında yetim bileklerim. Kanın damarı zorladığı inatla tut. Çarşafların dağınık, tenin sıcak olduğu serinliğinde, nakarat gibi yağmur baskını... Çek tetiği, namlusu ağzımda korkusunun lacivert saatlerin... Yastık izi suretim, öksüz; nefessizliğinde zamansızlığın... Tenhalara kurulmuş semt pazarlarından çaldığım çilek kokusu boynundan uçar, ikindilerinde masalların.. Güz isimleri sıraladım mısralarına, gonca gamzelerinin, elmacık kemiklerinden gölgelerini döktüm gökyüzü renklerinin... Şimdi mücevher bakışlarını çerçeveleyen siyahların dağılmış koyuluğuna eklenen kumru renklerine, akdenizin turunç kokusu siner... Kobalt maviliklere bırakıyorum biletini yalnızlığımın, deniz düşlerinin kıyısında mercana çalınmış dudakların, çatlaklarımı doldurur... Kadehime dol gecelerde, sonra da bırak gerdanından nefes nefese...

1 Aralık 2009

aralık öpüşü*


"...ve gelinciğin ikinci tadına benzemeli..."

28 Kasım 2009

göç...


Karanfilin açtığı yer, kirpiklerinin gölgesi...
Erguvanî kanıma karışan dudak izin, katmerli bahar...
Bak doğuruyor sokaklar, avuçlarındaki topraktan; kenti...
Ve hayallerin ceplerinden saçılıyor, bu çocukluğunun izdüşümü ışık yansımalarına..
Solmuyor seninle mektuplara değen mürekkep.. Ve kokusunda baygın hanımelleri...
Kadeh kadeh taşıyor gerdanından kızılı yıldızların, ayışığına nazır soyunan...
Çıplak taşlar yıkanıyor, ahşaplar yanıyor bakışlarında... Ah kıvılcımında alevlenmek vardı bu kış öncesi gidişlerde...
Yolcusuz seyahatlerle kanatlandırıyorum haritaları..
Coğrafyama kokun sindi.
Kaybolalı parmak uçlarının notalarında, on bir ay, yirmi sekiz, gün altı saat.
Buğusunda eriyorum soğukların..
Karla karışık kahve kokusu şimdi zaman.
Karakalem çizgilerle ıslanıyorum, güz sonu renklerinin ardı sıra...
Özlüyorum... Kanatlanıyor gece gerdanından..,
özgürlük, teninde salkım salkım...

27 Kasım 2009

mim*


"Unut" dedi, "Korkma".
Korkma unut.
Tükenir mi ayışığı, içmeden günah tepsisinden suyu?
Kentsiz kalırsın en fazla...
Saçlarından korkularının gölgelerini akıtırsın, kırmızı dualarla örülü sancılarını...
O yazı unutalı ne kadar oldu..
Belki de hatırlayalı mevsimleri...
Kabuksuz yaralarım, tuz içinde yankılanıyor.
Beklediğim yollar tükeneli ne kadar oldu. Soldu.
Çığlıklarımı kilitledim, kilidi kırık sandıklara. İğne oyalı eşarplarla sarmaladım kesilmiş saçlarımı, tutam tutam, gonca kokulu zamanlardan...
Kırık vazoda solgun gül şimdi bileğimden akan.
Bileğim, yükü avucundakilerinin..
Geçmiş zaman kelimelerinden çıkamadığım labirent; adresi ölü güvercin...
"Güzelsin" dedin. Yalanın durmadığı dudaklarından kaydı.
Sen bana hiç yalan söylememiştin.
Toprak parçalandı renkleriyle, kara büyünün..
Yosma şehrin kayıp soluklarının arasına karıştım. Kayıp yosma.
Damarımda büyüttüğüm dumanlı hayalin sızlatıyor kaç gecedir.. Kusamıyorum ismini.
İsminin harf sayısını unuttum, suretin aklımda...
Bir bavul hazırladım kendime, garlarında unutmak için soğuk şehirlerin, bir kaç kağıt biraz da uyku, gözlerime hiç denk gelmeyen...
Sahi,... gözlerin... Bakıp da görmediğin mavilikten mi çıkardın beni, şu hiç sevmediğin...
Tenimde haykırıyor saati silik tarihler.
Yanlışların doğruları götürdüğü yerde bekliyorum seni. Sola dön, köşedeki merdivenden at kendini,
ordayım..,
mavi ölümün olsun.
Artık yalan söyleyebiliyorsun;
deniz.siz.

15 Kasım 2009

çöl.

İsteyeceğim her şeyi tükettim seninle; düşlerim ve masallarım, arkasından seslenebileceğim dizelerim... Kendi kendimin rüzgârında infazımı gerçekleştirdim, sokak boştu, ismim ıssız, kalbim kırık kapı... Yel değirmenlerine vurgunumu bıraktım, duymadın şah damarımı sızlatan yağmuru... Kesik boynum. Yıldız.sız. Duasız girilir benim yatağıma. Rüya değmez yastığıma. Uykularımı kısa keserim, soğuk yorgan, buzdan ten... Ilıklığa alışmaz bedenim, duvara değen sol yanım sıvasız günah.. Yorgunum bu gece, ellediğin gökyüzü solar, ırzına geçtiğin ayışığı sızlar.. Şehir sulanır. Çıkmaz sokak olur gün doğumları.. Ötenazisiz ölümlere gebe gecem, sularım çekildi, kurak deniz.

11 Kasım 2009

"sokaklar uyudu..."

"..sar bedenimi; kitabımdaki son paragrafta uyuyayım. O senin en sevdiğin kitap olsun. Bırak o korkunç şiirler okusun alnımızı. Bu kadar kırılmışken ve hala kırılabilecekken bırak sayfalar onarsın bizi. Hala ilk günkü kadar yakınım sıcak mürekkebe. Aşk senin kadehinde bakışımı delip geçerken anladım..............camdan bulutlar altında yattığımızı.., yağmur yağarsa ölebileceğimizi...., artık....."

8 Kasım 2009

gecenin aruzu.


















Kahve kokusu sana çıkan sokaklar..Ben kadehinden damlayan bir avuç deniz.. Denize karışan sıcak suda, dua olan adın.. Biraz nemli biraz yitik bir yol sırtımdan inen, gözyaşlarına benzer.. Gözyaşların dalgalarımdan süzülür, parmak uçlarında taşıdığın yıldız tozu.. Köprücük kemiğini ayışığı kıskanır.. Ayışığı menevişlere sarılı.. Suda adın dua.. Duada tanrısız gölgeleri inancımın.. İnancım, üç noktaya sığan ibadeti aşkın... Biraz sen, biraz sen, daha çok sen... Aruza varan
denizlere duracaksın, kıyısız adıma tutunarak...













5 Kasım 2009

memory of the loss of wings*


I need you to hold on while the sky is falling*

3 Kasım 2009

öpüşünde.


"..Güneş var..." dediğinde, tenimde buzlu yalnızlığın ürpertisi kol geziyordu...
Varlığımı titreten kadifeliğin, adım başı papatya mevsimi... Dün düşündüm, yeşiller arasında uzanan bileğinde metal, parmağındakine akar, parmak uçların seher rengi... Doğumsuz günlerin çizgili zanlarından sıyrılagelen tebessümün, bileğinin dansından dökülen çizgilerle şehvet mimarîsi..
Gözbebeklerini dolduran yaş, deniz kokulu...
Defterini tutmadığın buğularında camların, kelebek öpüşü.. Yıldızların sıralandığı pencerenden akan yağmur, pamuk mevsimiyle dirilir. Döner gece... Gündüze varamadan canının cananına süzülür.. Gecedir. Üçtür.
Başlarsın yeniden dumanında boy vermeye sevdanın, dudağının kenarından tütün kokusu havalanır...
Tenini sarmalamayan beyaza karışır yanık şeker dokunuşu.. Kalbinin ağırlığında kağıttan gemiler yüzdürür yel değirmeni bekleyişler...
Fikrinden tomurcuk veren hayat, gözlerinden taşar mevsim mevsim...
İncecik ipliğe sarılı nefesin duvarlarımı yıkar...
Dokunamam saatsiz yelkovanlara, bakışını gözlerim kıskanır...

1 Kasım 2009

içime sinmiyor...


Düşüncemin üzeri tozlu sis...
Yıkık dökük binaları arasında ilerliyorum gece ayazının...
Elim tutmuyor, bileklerim sızlar sensizlikten..
Büyütemiyorum nicedir, pencere önü çiçeği..
Rüzgârlardan tutamıyorum saçlarını 'dize'lerimin.. Nefessiz şiirlere dudaklarım kanar oldu son üç gecedir..
Değmiyor tenime kırmızı.. Tutunamıyor soluğuma ılıklığı üç harfli heyecanlar...
Benzeştiremiyorum kokunu, mevsim: güz sancısı...
Yanıyorum, küllerim avucundan dağılıyor..
Özürlü sözcükler bile yetim bırakıyor, kirpiklerimin değdiği masalları...
Haritasız çıkıyorum seyahatlerine mazi yaralarımın...
Benim de dizimde morlukları hayatın..
Akşama vardıramıyorum saatleri.. Kara çalınıyor düşlerime...
İmzamı atamıyorum gün doğumu vapurlarının altına, dalga kokusu,bileklerim ağrıyor...

27 Ekim 2009

rotasız.


Duysuz ampul gölgelerinde, kalp ağrının ayak sesleri... Ortalıkta kol gezen mecalsiz duman kaplıyor hecelenen ismimin kayıp maviliğini...
Kumru grisi yalnızlığıma batırıyorum; altın suyu, kum akıntısı... Limansız şehirlerin gebe kaldığı aldatılmalarla çevrili ışıkları, kirli ve mağdur...
Yol kenarı aşklarının dökülmediği kuytular sızlıyor, varlığının görüntüsüz öpüşüyle..
Baskına geldiler, güneş közlendi kış arifesinde.
İçimde yükselen depremi bozgunun sadece bir susuşla aklanır...
Seni özleten yağmurlar, bulutlara kelepçeli bu aralar... Şehrine uğrayan soğukla uyanıyorsun şimdi, yolculukların sonu sokakların.
Aitlik eklerinin maske gibi durduğu yerlerde yürüyeceksin... Rüzgârınla dalgalanandan uzak...
Özleyeceksin... Özledikçe affedeceksin dünsüz yarını. Bağı çözülen dizlerinde uzanacak dalgalar... Dokundukça denizlere dönecek kuraklığın.
Özleyeceksin, özleneceksin; ismin yağmurlarla dayanacak camlara..
Yağmur akıtması gözyaşlarıyla bekleneceksin...
Bekleyişler kimliklere eklenecek güneşle..
Dalgalanacak yalnızlık..
Denize varacaksın...

22 Ekim 2009

bağımlı opal.


Battı gözyaşı...
Kuyusuz avlularda bıraktık saklanmışlığını, çıplak, çocuk terlemelerin...
Dudağının kenarından sızan kana 'aşk' demeye başlayalı altı yıl iki ay...
Kireç lekelerinin kamp kurduğu lavabolar, bileklerinden arta kalana yatak..
Sandık lekesi çeyiz, damarından akan kir...
Gömlek geçiremediğin günlerin girişi sehersiz, rüzgâr terki..
Diş izlerinin kaldığı çarşafta durmayan lavanta kokusu, çürümüş hayal mezarlığı...
Yorgun, puslu, kirli öpüşlerde sus.
İmzasız dilekçesi ömrümün, sana tutuklu kader...
Arabesk ışıklar taşırıyorum tenimde, parçalanır gülüş.
Gecelerinde susuşlarının...
Sustalı yalnızlıkları bıraktığın raylarında demir yollarının, ayama saplı güneş;
Güneşe su-s-arsın...

16 Ekim 2009

ekim bak.

Tenden dökülür, sudan doğan gece...
Vicdanı yitik, tarih çizgisi kayıp, soluğu suret aşklarla aydınlanmaz gölgesi, sınırsızlığın söz vermiş hali...
Avuçlarımdan kanayan ismine mum dikiyorum, selvi yaprağı, dikiş tutmaz yara...
Uzatmaları oynayan turna uçuşu, düş kapısı...
Sarı hastalıklara yatalak ellerim.
Ve felç geçiren körlüğü, kalbin...
İç acıtan başkaldırılardan yorgun susuzluk, bileğim kızıl güneş..
Dudak kenarı çizgime boyuyorum imzayı, tensiz dua ayinlerine bakarak...
Kirpiklerimde nöbet tutan sisten dökülmeyen ışık, trafik kazası kayboluşlarım...
Denize karışan ada doğuruyor, özgürlük kadar güzel omzunu, gecenin...
Silemediğim işlemler, kurşun kalem izi yanaklarım bu akşam...
Tel örgüler zorlar, boynuma dağılan ipeğini var oluşun... Ve alay fenerleri kırılır seherde...
Maziye düğümlü bir isim şimdi sol bileğimdeki ağırlık.. Taşıyamadığım zaman göstergelerinden doğumgününü çaldım bu sabah, sabahlar sancılı güz yaprak intiharları...
Zincirsiz esaretlerle boyuyorum ellerimi, erguvan..
Kanım, erguvan...
Uykum, tetikte asker...
Kayıp yol.
Ulaşılamayan çamur suyu maziye vurgun-sun; yangın yeri bu ikindiler...

13 Ekim 2009

çıkmaz sokak


Günahımla öpüyorum gece bitkilerini, yarım gülüş, çıplak gamze...
Hayallerimi topladığım bavul saçıldı, gar kalabalığı , hazan gövdesi saatim...
Seni unutsaydım beklemezdim düş bozumu, hayalet gemileri. Ellerimi çamurlarla kaplayıp öz suyunla yıkanmazdım üçe beş kala...
Ellerim ağrılı, mevsim güz..
Tenimdeki tuz yağmur emaneti.
Bu sabah.. Vapurun taşıdığı bedenim dillenmiyor dalgalı anılarımdan, ceset gibi yıkıldım.
Öykü yazmak zor, ama iki kelimeyle başlıyor, sen. ben.
Yolculuklar yakıştırırım yeşerik parmak uçlarına düşlerinin..
Sızın damlıyor kirpiklerime..
Pranga.
Metal tadı, soğuk kadın imgeleri, gölgenden sapacak sokak yok bu akşam...
Yorma beni,
Susma...
Sessizliğin, gümüş hançer...

9 Ekim 2009

"..bir göl gezintisine çıkmıştır/ kelebek ölülerinden bir ırmakta..."

Kovulmuşken hayatın bir yerinden
Yalnızken, umarsızken
Öfkeni dillendirecek bir eylem ararken kendine
Diyelim gecelerin o tekin olmayan serüveninde
Paranoya kıvamında ilişkiler yaşarken
İmtiyazsız karanlıkların suçlu zevklerine
Yasağın büyüsüne, hayatın ve gündüzün
Öte - yüzüne sığınırken
Ve intihar manifestosu gibiyken bütün duyarlıkların
Ansızın bir dize gelip takılır diline
Bir can simidi gibi en kurtarıcı keyfiyle
Bir zaman seninle kalır, yanıbaşında,
Zaman içersinde yer değiştiresin
Diye kendisiyle bir gönül erincini,
en düpedüz anlamıyla yaratmak eylemini
Yaşarsın bir dizenin dizlerinde
Sonra uzaklaşır senden,
Gözden kaybolur
Büyümüş, çoğalmış bir şiirin derinliklerinde
Ne senledir oysa, hep senledir oysa
Gecelerin ötesi dediğin şey
Kendin için yaşadığın sinema

M.M

7 Ekim 2009

serinliği.


Dön diyememem sulardandır... Akşam güneşi gerdanından doğarken, kirpiklerimle sevişen rüzgâra emanet dalga dalga heyecanı gecenin...
Üçe epey vardı, kamçılı yalnızlığımın avucumda kök salan sürgün tellerinde öleyazan kan-dır, rengim...
Sol omzumda ağırlaşan dudak izli uyuşukluk, renk sıyrılmasına hasta... Refakatçim göz pınarlarımdaki yağmur olsun...
Sokaklardan akmamış dudağıma değen kızıl şerbeti cansunun...
Gamzesiz bahar gelmez.
Güzümün donuk olduğu yanda sandık kokusu bu akşam...
Kasımpatılar arasından üflüyorum gecenin yıldızlarına.. Yastık iziyle ilerlediğimiz haritaya bir de kimliğimi ekliyorum; kızıl düş, yaldızsız öpüş, gökkuşağı...
Kanat çırpmayan özgürlükle doluyor ciğerim, gözlerim kapanıyor mayıs esintisi dolunaylara... İşaret parmağımın ucunda gezen menekşe kokusuyla kadifeleniyor dişi mevsimlerim...
Ve bir dans şimdi, senden imzalı tebessüm, dudak kenarı, şiir dizesi derbederliğim...
Tutamadığım kalemlere saklıyorum uğuldayan varlığını iklimlerimin. Seni sayıklayan renkleri katıyorum adımlarıma...
Ah geçmiyor kahve kokusu, şarap kızılı, bir de serinliği özleminin...

3 Ekim 2009



Derman değilim güneşsiz yaz sonralarına...
Yağmurla katmerlenen dalgalarımdan doğuruyorum yediveren düşlerini ve kalem kırdığım gece nöbetlerinden öpüşler taşıyorum delik ceplerimde...
Yıldızlarla oyaladığım saçlarıma değen nakış göz, kahve kokusu, biraz deniz tuzu...
Sarmaşık alevlendirdiğim bahar, tenimin döngüsü, mevsim ortası... Parmaklarım toprak, saat dokuzu itekliyor, silkeliyorum eteklerime sarılan kumral tozunu hasretinin...
Yastığından kaldırdığım saçlarım, köprücük kemiğinin yuvasındaki sıcaklığa sokulur... Dokunur eflâtun düş, mavi gök, kurşunî ağırlığı gitmelerin...
Bileğimde yolculuğu bekleyen biletlerle, ağrılı vedalar, omzumu açıkta gören avuçlarının derin su sesi...

27 Eylül 2009

vuruverir...*

" Ne ansızın yağmur ne gökkuşağı
Ne dipdiri sabah, gözyaşı "
...

24 Eylül 2009

benim adım...*


Düşsüz yağmur sokakları...
Sokaklara prangalı aşk...
Düşüm aşk... Aşkım düş...
Bir masal şimdi denize çıkan sokakların kokusu... Masalımdan kanatlanan adından dökülen ışıltı, yıldız alacasından çalıntı...
Seni sarmalayan bu papatya uykularda, saçların gülüşünü kıskanır. Kıvrımlanır gece dudağının kenarında...
Gamzenden taşar düş...
Düş... Sokak sokak... Adını döktüğüm çiçek tohumları filizleniyor bu bahar girizgâhında güzün...
Toprak kokuyor yüzün...
Yüzün mektup mektup sararmıyor bu yaprakların ardı sıra...
Sokak; deniz kokulu...
Dalga seslerini iliştirdiğim eteklerimi değdiriyorum rüzgâr öpüşüyle, turunç düşlerine...
Düşlerin; çocuk...
Gözlerimden akıttığım gece, avuçlarında kum, gülüşünde kanat çırpan yitik yaz...
Yeşilin değdiği tenime, turuncular akıtıyorum..
Gece ıssız, sokak; toprak kokusu...
Yağmur sonrası bekleyişlerimde deli mavi heyecanlar bu gece...
Üzerime geçirdiğim soluğundan taşıyor şehir ışıkları, kimsesizlik renkleri, tortusu yalnızlığın...
Kanatlarıma dokunan parmak uçlarında; mevsimler kadın, kentler kokusu, gerdanında salınan güzün...
Yorgun zamanların aynaya bakan kanatlarıyım bu eylül sonu nefeslerinde...
Sözlerin kırık bu hazan, baharı sayan heyecanlarımda nazlanması yarınsız havalanışlarımın...
Katmerlenen düş; portakal kokusu...
Dizlerimden bırakıyorum salıncak, kalp çarpıntılarımı...
Duasız geçirdiğim günler, ertesi gün tesellisi sevdamın...
Bulutlara karışıyorum, denizlerden tuz aşırıp saçlarına takıyorum sonsuzluğu...
Kanat çırpıyorum, gün düşlerine gecesiz yanmaların...
Boyuyorum portakal ağaçlarını, renk aşırıyorum şiir kokan dudaklarından...
Müziğinden taşıyorum, ıslanıyorum gözlerinde, savuruyorum iklimleri avucuna, bu tenimi yalayan rüzgârla öpüyorum tutuşlarını çocukluğun...
Kanatlanıyorum sana en yakın dünden...
Mesafedeki tek gerçeklikten doğuyorum gece üçe varırken... Gerçeklik gerdanında salınan tebessümü gökkuşağının...
Güneşin portakal kokmaya başladığı saaatlerde, basıyorum kuma ve gecenin yıldızlarını saçıyorum kadın masallardan...
Benim adım,..
..Kelebek...

23 Eylül 2009

gülüşün; soluğum...


Bu yaz akşamına özenen güz ışıltısı, eylül kız...
Yeşerik düşlerimi bırakıyorum avuçlarımın arasından, yağmurla kadın olan deniz çalkantılarına... Menevişli geceler, toprak kokusu, su dokunuşu...
'Hoşçakal'sız vedalara alışık benim gitmelerim. Terk etmediğim aşklarımı kaldırıyorum çeyizlik sandıklara. Eski sarı, eski şarkı, aynı gün... Gün, geceden arta kalan dilek ağacı, rengi...
Rengimde gülüşün, gülüşünde gökkuşağı... Mevsimsiz aşklar yaşıyorum nice zamandır...
Karını güneşle bileyip, yağmurunu ayazlara katıyorum... Ah ellerin, mevsim döngüleri gibi haşmetle avuçluyor sevdamı... Sevdasız şarkılara katıyorum oluk oluk, kana kana bahçelerini buselerinin... Bir delifişek şimdi zaman turunç turunç akıyor çehrenden sabır...
Gün doğacak ve yenilenecek umut, katmer katmer yıldızdan doğacak maviliği denizlerin...
Bir yanım sen bu akşam, ötekinde ellerin...
Ah eylül akşamlarının nar çiçeğine sarılı kokusu...
Büyüsüz mucizeler gibiyiz, gözyaşıma dokunsan yağmur yağacak, gökkuşağına hasret...

15 Eylül 2009

eylülün aşk hali*


İçimde filizlenen kelebek kanatlanışı, uykularının en yeşerik anından tebessüm... Üzerime bir şal gibi attığım bu güz yağmurlarındaki bekleyiş, avuçlarından akan sıcaklığa hasret...
Altına sığamayıp kenara attığımız şemsiyenin, rüzgâr tokadı yemiş telleri gibi yalnızlık. Yalnızlığım, kırık dökük...
Akşam güneşi perişan, deniz fenerlerinden ırak...
Gönlümü çelmeyen sokakların çocuk gülüşünden bilyeler topluyorum... Havanın ışıklarını söndürdüğü saatler, taze biçilmiş çimen kokusu başlangıçlarım...
Gözlerime uzun süredir değmeyen denizi aşırıyorum, işaret parmağımın ucundan göz kapaklarıma.., durak; uyku saklayan kirpiklerim...
Çoğu kez sesini dinliyorum kalabalığın ve pek çok kez bulamıyorum masalını kaybeden çocuğu, aya uçmuştur belki görünmeyen yazda...
Garın önünden geçmiyorum nicedir, o eylül akşamını takıyor saçıma, bir de uçuşan etekleriyle ilk aşkı...
Sinema salonlarından taşan kalabalık görünmüyor, gündüz rengi kahve kokusuna.. Gitmez oldum sevdiğim, saklayıp sana göstermek için can attığım sinema biletli salonlara...
Yarınımın broşunu düşürdüğüm salonla, boynundan küpemi bıraktığım salonu öpüştürüyorum düş sokaklarında... Fiyat soruyorlar bir iki parça yitik öpüşüme; sahibinden aşka kiralık...
Bir de ölümler var, hazan..; rengi ebruli ölümün...
Kuş ölümleri acıtıyor bakışımın değmediği toprağını tenimin... Sulamaz oldum gece bitkilerini, sabah olmayan mevsimlerde...
İklim iklim döndürüyorum şimdi rüzgâr güllerini heyecanımın...
Camı öpen kaşık sesinde arıyorum sıcak çay şefkatini... Şiirsiz uyuyamadığım gecelerde, heykel çizgilerini sayıyorum... Kelimesiz romanlar gibi derin varlığın, sessizliğin, bahar senfonisi...
Nane, buram buram.., damağımda limon, dudağımda adın var... Müziksiz konserler gibi sayıklıyorum adını... İki hecelik destan...
Usulca bırakıyorum yıldızını gecenin, o unutulmaz yazdan...
Yazlar yıldız alacası, söz ver yine o eylül akşamından...
Seni ...

12 Eylül 2009

gül(üş)üm gül...*


Zordur durmak bazen uçurum kenarı, kağıt kesiği... Gülmek tek kayda değer soru, gerisi gülünesi bir sorgu... Çabalıyorum güzelim, tutunmaya yağmur davetlerine, toprağın şehvetli yediveren çağrısına, perdelerimi dans ettiren imbata... Bir öğle vakti başını koyup, kokunu sindirdiğin yastık izine... Kalemler tükeniyor yazmalarında sevdanın.. Yolunu gözlüyorum gökkuşağı yansımalarının, ay taşı küpelerime... Doğacak yeniden bir kasım sabahı... O zaman sarı tebessümler takınıp alevlendireceğim, kızıl şarabını.. Bazı mevsimlerin uykusu ne uzun, şu kelimesiz kalem sesleri... Durakların bekleyişlerine, bir peçeteye yazıp avuçlarına sıkıştırdıkları telefon numaralarıyla cevap veren otobüslerin şuh uğrayışları, eski bir şarkının en huzurlu notasından sığıntı... Aşk şimdi, gri ışıltılarından dökülen; gülümseme, arifesinde isminin... Avuçlarında dalgalanan sularımdan taşıyorum. Yağmura karışıyorum, gözlerimden sana akıyorum... Seni bekliyorum güzelim, seni bekliyorum... Kadehimden ve dudağımdan 'kırmızın' döküle döküle...

9 Eylül 2009

Zeval...*


Duasız dudaklarımı araladığım gece öpüşlerinden sıyırıyorum, avuçları taş kesiği düşlerini...
Güzsüz mevsim tablolarını ezber ettiğim yıllardan kaçarken, yağmur ikindisi bu sonbahar...
Senin gözlerin; arifesi, aşk kokulu toprağın, uykumla birleşmesinin...
Kurtarmıyor bu gece beni poyraz. Bu güz, geç haykırır sanmıştım. Denizlere boşalan yağmurda ismim yitik fener... Sancısız anılarının enginliğinde, taktığım çelme kalp ağrına...
Mısrasız akşamüstü sohbetlerinden, demli geceye vasiyet bıraktığım kararmış gümüş tokada, tazyikli su izi..
Susuz yaz. Yaz. Yaz.. Güz...
Laciverdini yitirdiğim gecede şölen.. Ah şu badem ağaçları...
Rengin içimi dağlıyor bu aralar.. Dudağım pudra, uykular kefen...
Çâr-çeşm ile bekliyorum min-el ezel kehribar akıtması, mercan düşlerini...
Afak aşırıyor gamzenden kızılcık şerbetini...
Dayanmak zor bu yağmurlara,şiirsiz...
Eylül başı igyam saatlerinde dolduruyorum gökyüzünü ciğerlerime... Mücerred sağanak yetmiyor akıtmaya memnu kalem zevrlerini...
Kuyusuz kahraman gülüşlerinden denizler taşırıyorum, kıyısızlığıma yol katmak için... Toprakta meserret, suda meftun...
La'linden damlayan seherde bahr fusûl...
Üfle şem' e, gece yansın... Berklere ilişsin alev, güz penceremde lerzan soluğuna bulaşsın... Gisûm çözülüyor inci taşan gerdanında...
Zor bu yağmur ikindileri...
Ah bir de badem ağaçları...

2 Eylül 2009

güz yaşı...*



Kelimesizim bu eylül başı, yağmur arifelerinde... Solgun gül demetlerinden damlamayan kızılı, gökte arar durur yıldız yıldız, kanayan avuçlarım...
Ciğerime dolan denizde yıkayamıyorum, saklanmış gazete kupürleri gibi; geçmiş zaman olur ki...
Açelyalar ilişmeyen saç tellerim, çarşafında, dudaklarım kayıp yastık izi...
Yaldızlı jelatinlerle paketlediğim yalnızlığım duruyor tozlu rafta, sana hediye edilmek üzere...
Her yeni gün, gece akıtıyorum kirpiklerime, yıldızlar avucunda boy veriyordur belki...
Ve gecesinde saçlarımın örgüsünü bozup, küpelerimi komidine bırakıp geliyorum yitikliğin koynuna...
Masa başı mesaileri dolduramıyorum sesi olmadan ispinozların ve fitillenmeyen kandillerin gölgesi saklanmışken... Akvaryumunda güzümün... Sararmış fotoğrafları eşliyorum ağustostan öksüz, kuru yapraklarla... Guguklu saat döngüsünde ineceğim liman, kız çocuğu...
Genzime sarılıp, soluğumu yoklayan düğüm gibi uzak sevdan...İçimde yükselen sarmaşık, nabız ritmimin şüpheli adımı, bir temmuz öğle saati kanımda eriyen...
Sayamadığım mevsimler boyu bekliyorum, dağların gelinlik giymesini, denizlerin güneşle sevişmesini, kiraz ağaçlarının tomurcuklanmasını...
Çiçeklenmeyen baharlarda doğuruyorum seher renklerini parmak uçlarında... Tan sabırsızlanıyor, dudağından öpmeye düşün...
Alazlanıyor ismim dudaklarında...
Şerbet akıtıyorum gecenin surlarından, enginliğine uykularının...
Ab-ı bâde-reng döküyorum, nevşah bakışlarına...
Dinmiyor... Mesken tuttuğum bahçelerde incir ağaçları, şahikasız gecelere gebe...
Zorlayamadığım kilitlerden ten masallar duyuluyor. Metal dönüyor boş..
Bir tersine serzenişte kaybediyorum yolunu hükümsüz yarının...
Tutuşmuyor içinde kırgınlığı, cesedi eflâtun bakan sazlıkların...
İvmesiz kaydıraklardan bırakıyorum dolunayı; hanen yangın yeri, yüreğin sel..; denize seslen...

30 Ağustos 2009

ağustos gelinliği*


Bir hafta daha evlendi.. Ada yolları, gelin teli... Çocukluğa kesilen bilet... Bugün yeşermiş otlar arasından, pembe gonca giydim... Yeşilim, pembeyim. Biraz önce sana da söyledim, yanıma bana aldığın kolyeleri aldım. Gençliğe öpülen düş... Sonra ellerin geldi aklıma, özledim.. Emniyet kemeri boynuma dayanıyor. Acıyor. Turuncu kalem, pembe sedefli ojeli parmaklarımın arasında durmuyor. Bileğimi zorluyorum, virajlarla... Nefesim tarçın şerbeti bu akşam güneşinde. Elbisemin askısıyla birlikte, ağustos düştü. Ayaklarıma sarılan zehir yeşili ayakkabıyla çıkıyorum, sarmaşıkların gökle buluştuğu durağa.. Pembeyim, yeşilim. Hem zehirim hem panzehir.. Dudağımdan akan, şeftali suyu... "Eskiden buraları hep şeftali bahçeleriydi Deniz." Bu da öyle bir şey işte.. Bahçeleri yakıp, yere düşen son şeftaliyi dudağıma iliştirdiler.. Yaralarım geçeli oldu epey. Oysa dizlerim yarılmıştı, şimdi yeri kurumuş otlarla kaplı çocuk parkında... Suyunda boğulmuştum, annemin suyu gelmişti yeşil yapraklı pembe zakkumlarla dolu bahçeli evin mermer merdivenlerinde... Halam zakkum yutmuştu. Ben en çok halama benzerim. Gördün mü? Yeşil yapraklı, pembe zakkum oldum işte.. Zakkum, zehirlidir.

*resim: Ayşegül Yıldırım

29 Ağustos 2009

idyllic position of the transgression*

"..Hayatımdaki o işaret kayıp gidiyor gökten; gündüze karşıysa yapayalnızım. Parlak bir hediye paketine sığdı kalbim. Çocukluğum, pabuçlarıma bulaşmış mürekkep lekelerini çıkarmakla geçti. Ayakkabılığa atılmıştı mucizem... Ona da sordum; ancak bir anı yanıt verebilir diye. Ama, bir anının yatışmamış öfkesini buldum.
...

Kırmızı. Sana, sadece kırmızı demeliyim. Ben başaramıyorum kırmızı. Hatırlamak dışında bir mucizem yok. Bir şeye inandım. Bir şeye ve sadece bir kere ağlayarak dans ettim. Oysa hayata bağlanmak için ayağa kalkmıştım..."

Umay Umay

"şüpheli film aşkları"



Yağmurlu havalarda uğrardı bana.
Bebekti.
Delikanlı bir bebek.
Mevsimler geçti.
Herkesi şaşkına çevirebilecek güzellikte mevsimler geçti.

Hiç yağmur yağmıyor bu kente.
Başka tabutta gömülme zamanı.

Küçük İskender

22 Ağustos 2009

"geceler insanlığımız/ insanlığımız yalnızlıktır..."


şimdi güzel bir deniz karşımda; korkunç çırpıntılı, dehşetli mavi bir
deniz tutmuş da bir ucundan b(akıyor) uzaklara...
uzak, uzaklığında
ben kendi yakınlığımda yalnızım
ortalarda olsam da ortalı yalnızlıktır...





/yangınlar ortasında:
notaları kurşunlanmış bir şarkıdır yalnızlık.../


Y.O.

tozdan mektup

Damağımda, sustuğun gecelerden arta kalan yakarış pası var...
Dakika atmayan saatlerin yelkovan gölgesinde, cesedini seyre daldım; suyun kadınlığını zorlayan alevlerin Ege sahillerinden doğuşunu...
Islak kum, bu tan vakti...
Biraz buz kırığı, biraz perçem, biraz buğu...
İsmini işlediğim oyasız güzlerin bekçilerini uyuttum nöbet başı yalnızlıklarda...
Kalemim kırmızı benim.
Rengimin kırmızı olmadığı, yorgun zamanlar, esrik tutuşlar..
Parmaklarımın ucundan ay damlıyor, yol yol dağılıyorum kuşatmasız zaferlerinde...
Damar damar işliyorum şehvetsiz lâl yosmalıklarını...
Biraz gurur, biraz nefret çözülüyorum kadehinde...
Yaslı masallara kaldırıyorum kadehimi, dudağıma iliştirilmiş taze, şuh, mavi, gecelik.. Bir gecelik.. Gece, mavi.
Şerefe...
Nemli teninde, yolsuz gemilerimi yüzdürüyorum..
Gülüyorum, kırık aynada çoğalan suretine...
Odalardan çağıran davetkâr eteklere biliyorum hançerimi, kuştüyü bir yastık şimdi katil kadınlığım...
Saksılardan genzine sürüklediğim zehir, yeşil akıntı... Okyanus sonu, dürbün camı...
Objetiktifinde derbeder ceset izleri...
Yol yorgunuyum bu akşam, bırak dağınık kalsın peri masalı, avcı, ceylan yüreği...
Avuçlarım mahşer yeri..
Garlardan taşıdığım valizler dolusu ıssız çığlık, biraz sadık biraz yosma bakış, kimsesiz eldivenler, bırak dağınık kalsın yalnız dansım...
Işıkları söndür, görünmesin dantel yırtığı, imzasız öpüşüm, kelepçeli bıçkınlığı...
Vişne rengi bir elbise bul bana bu gece, dikişine el değmemiş olsun, benim olsun.. Dokunan yansın, kül olsun...
Alkollü değilim, biraz ölüm kokladım sadece, sokak aralarından topuğu kırık öyküler giydim, romansız yaşamlar içtim... Parfüm şişemi düşürdüm ayağının ucuna güneşin...
Fonda Edith Piaf La Foule'yi söylüyordu, gün doğumu giyen kadın...
Parmak uçlarımdan yükseldim, dünsüz yarınlara.. Aynı şarkıyı söyledim, yağmur toplarken yoksulluğundan...
Sararmış bir mektup zarfı bırakıyorum, toz tutmayan cibinlik ardına, yum gözlerini, zaman körebe şimdi...
Zeytin kokan topraktan seslendiğim adın, kimliksiz güz olsun, sancıyan kanatlarından dökülen bıçak izi hatıram sadece, sadece kenarı yırtık gülüş olsun...

21 Ağustos 2009

dokun(an' ) 'a...

Hanımeli kokmadım baygın, sensiz tenimde yitik bahar... Bahara az kaldı, bu bahar yaz cenazesi...
Bıraktın... Ben vurdum. Namluyu dayadım... Kurşun sıyırmadı mührünü içimin sonsuzluğunun, seninle dolup seninle taşan boşluğun...
Sıradandı tüm gülüşlerim, imzasız.
Soldum. Ben ne zaman öldüm?
Duydum, saçlarına kırık inen güz parlaklığını, damağını yakan deli maviye boyamı kattım...
Alevsiz içtiğin o şaraba, şiirsiz seher bırakmadım..
Sokak lambalarına dayandı soysuz çıplaklığım. Hesap veremediğim vicdan sorgularında kirli bulutlarla yıkanıyorum..
Ben ne zaman öldüm?
Dönüş biletini gece kokan yastıkta unuttun...
Lacivert düşmeden, bakir yıldız ordusuna, ilk güneşle gel bana..
Karpuz kokmayan yazlarda bekliyorum seni, ıslığınla...
Gamzene değdirdiğim bakışlarımı topla avuçlarında, ellerine kızılcık yakışır...
Yüzüğünün sarıldığı yere üflüyorum, ince sızı, derin sancı, çok sen, senden taşan ben...
Sahi, ben ne zaman öldüm?
Kurtlar inmiş miydi karanlıktan?
Nehirler boyunca süründüğüm saçlarının ıslaklığında trenler bekliyorum, olmayan çocukluğa...
Susarak gevezeleştiğim gece nöbetlerini say bu ikindi.. Acı kahvene kalemimi damlat. Kirpiklerime uğra bu gece, betimlemesiz kalan kelimelerimi okşa.
Tatsızım, yaşsızım bu aralar.
Zarlar kırık, gece çalınmış, gündüz tükenmeyen, dilim dilim...
Boynumdan masallar akıyor yara yara, kızıl hançer, ak süt, deli...
En eflâtun geceden düşüyorum, kelimelerim sakat, ruhum kimsesizliğe emanet, tatsızım bu aralar, tadilâta aldım kehribar ışıklarını yazmaların...
Ben ne zaman öldüm?
Senden döndüm, sana döndüm, ölüm bulunamadı, zanlısı bitmeyen gün olsun cinayetimin...

"Ödünç hançer öldürmez beni, ya başka bir bıçak seç kendine ya bırak başkasının ellerine, ölüm aşkın işidir."


"Hayat bazılarına mutsuz olmakla duygusuz olmak arasında bir tercih hakkı tanır, daha fazlasını değil...

..ne zaman içime baksam yükseklik korkum depreşir...

başını bekliyorum geleceği olmayan hatıraların..

hayatın öldürmediği bir şey vardı onda..Belki de son darbeyi yememişti daha...

Camsap: Size ihanet etmeyeceğime söz veriyorum. Şahmeran: Gelecekteki sen adına nasıl söz verebilirsin? O başka biri, şimdiki senin tanımadığı biri.

Herkes,bir başkası olmak ister aslında. Bu yüzden kimse kendisi kalamaz.

Kimi insanlar da yüklenemeyecekleri ya da sürdüremeyecekleri masalları yaşamaya kalkışır...

Sahiden içinde her şeyin tamamen bittiğini anlaman için gitmelisin. İçinin bildiği bu gerçeği kendine söyleyemiyorsun çünkü. Tam bir güvenle söyleyemiyorsun. Git ve gör. Her şeyin bittiğini anla, ya da bitmediğini.

Onun da beni unutamamış olmasını dilemekten başka bir şey gelmiyor elimden şimdi.
O gün içim bir kere daha eksildi. Bu kez ona değil, hayata kırılmıştım. Hayat bazı insanların kalbini daha çok kırar.

Herkesin bir geçmişi vardır sanılıyor. Yazık ki, geçmiş bile herkesin değildir. Kimileri yalnızca hatırlar. Hatırlayanlar başkadır, mazisi olanlar başka. Mazi edinilir. Mazi de bir çok şey gibi emek ister insandan. Hatırlamak sanıldığı kadar kolay değildir. Yaşıma göre hayatımı bunca ağırlaştıran şeyin hatırlama gücüm olduğunu düşünüyorum. Kendimi yalnız kendim taşımaktan yoruldum belki.

Bilirsiniz ki kadınlar bazen bir erkeğin omuzuna sığınmak ister. Ama ne yazık ki, başı dolu kadınlar, erkeğin omzuna ağır gelir.

Geçtiğimiz yollarda kaybettiklerimizin bize en büyük kötülüğü, kendilerini tekrar tekrar hatırlatmalarıdır. Bir kere kaybetmekle kurtulamadığımız şeylerdir. Yoklukları hayatımızdaki varlıkları haline gelir. Hep ama hep hatırlarız. Ne biçim kaybetmektir bu?

Hangi aşk mümkündür aşığı öldürmeden?

Kendini sevmeyen tüm çirkinleri seviyorum Din gibi aşk da yoktur kelimeler olmadan Din gibi aşk da kelimelere inanmaktır aslında.."

"o gitti
ya benden kopan döner mi?''


M.M**

19 Ağustos 2009

kirpiklerinde sakla gözyaşlarını...


İçimde ufalanan şeker parçalarını gözyaşlarımla ıslatıyorum, sabah olmadan... Saat; erime vakti. Özetleyemediğim şiirler var dilimin ucunda, hazır olda bekleyen... Sözlerini unutup, yastığıma kokularını sindirdiğim şarkılar... Dizlerimi açıkta bırakan beyaz eteğimden deniz suları saçıyorum, yıldız ışıltılarıyla sevişsin diye... Taptığım ay, dolunay... Uzak şimdi ayın öptüğü denizli geceler... Hastalıklı biletler kesiyorum, peronlarda kırmızı şalımı ara. Bir yırtık kağıt parçasına kodlanmış suretimi... Gözlerim, orantısız dökülmüş, renkli ojelerimin kalan parlaklığından izliyor hayatı. Boyumun yetişmediği raflarda tozlu ciltleri var yalnızlığımın... İçim turunç acısı, yol sancısı... Bileklerimi sıkıp, varlığını kelepçelediğin sokaklardan ağıtlar akıtıyorum, günebakanlar küskün düş bozumlarına... Dudağımın kenarı ıslık mezarlığı bu akşam... Kızarık ay, tütün imzalı... İçime çekerken, nefesini durak bilen bulutlu maziyi, yoktun... Özlemsiz sabahlarındaydın, ağustosta açmayan kar çiçeklerinin... Uzaktım, uzak kaldım. Dinmedi mavi düş, turuncu vurgun... Vurgun; turuncu. Yaz renkleri kavurdu mavsiminde dökülen dalgalarını, öpüşlerin... Mürekkebimin son damlasıyla atamadığım imzamda eksik kalan harflerden masal yazdım, sen koktu, yosun düştü. Yeşildi. Koyuydu. Mercandı. Turuncu. Düş-tü. Yormadım ağustos telaşını, eylül çaresizliğine... Temmuzdan çıkma yıldız seline tutuşturdum damarımda raksa alevlenen renkleri. Her renge ayrı bir gelin teli taktım. Sarı gül anlamlanmasın diye... Gökkuşağıyla seviştirmedim, ayrılık sadece bir sanrı... Yazdı, geceler telli duvaklı... Portakalsız likörlerin, özlemiyle geniz yaktı aşklar, iklimsiz... Sultansız masallardan zümrüt yüzükler çaldım diye tek ayak üstünde, tebeşir tozları dalgalarıma siner... Sustuğum şarkıların nakaratlarını dua diye sayıyorum, başım yastığa düşmeden... Duyuyor musun? Duymak isteseydin, güneşin oynaştığı saçların gamzelerine düşerdi, kirpiklerinin ardı kristalleşir, anka kuşuna hazırlardın gerdanını, inci inci... Boğazımda düğümleniyor şimdi kırıkları, biraz senden biraz benden arta alan sevda masallarının... Ve ellerim... Yaralı... Yaralı ellerim... Durmuyor kalem, yazmıyor kadın kadın... Kalender meşrep, şuh, renk makyözü, yıldız giyinip, gece sürünen, ay kokan kadın kalmıyor gecenin perde arkasında... Esmiyor rüzgâr güzelim... Güzel değilim bu gece. Düşmüyor ateşim, vurgunum dinmiyor, şarap kızılı dağılmıyor değip geçtiğin kaldırımlarımda.. Dua okuyorum. Duanı... Nakaratları ve dizeleri seviştiriyorum, günahkar melek mabetlerinde... Mevsimlerden... Yaz gecesi susuyor. Mevsim alev, mevsim siyah, mevsim dalga dalga... Bozgun yağmuru bu sabah...