31 Aralık 2010

Hayalinin dudaklarından öp..


Bir cümbüş sanacaklar gidişini, bir yol, bir durak gülümsemek adına ve anı çoğaltmak. Görmeyecekler belki renkleri, geçici manzara betimlemelerinin ve yabancı gözlüğünün ardından. Masallar ve sokağa taşınan hayatları dinleyip unutacaklar belki..
Bense güneşin doğuşundayım ve aldığın soluğun ısısında, nabzının hangi sokakta kaç olduğunda.. Taşlarında adımlarının ve karışlarında duvar pürüzlerini gezen ellerinin.. Ellerinin...
Orada gece saçına ne renk düşüyor ve dudakların hangi kar tanesine aralanıyor.. Bir büyünün hangi tozundasın..
Özlemin, kalp ağrısından sıyrılıp kırmızı kuşandığı zamandayım. Valizini dolduran aşk kokusuyla eğiliyorum omzuna varlığının..
Dalgalanan nice suyun ardından, nehre bıraktığın toprak sıcağı gözlerinin takıldığı kıvrımı merak ediyorum.. Bir büyünün içinde büyüteceğin yaşının, bir çocuğa yol olduğu bu zamanda, senin mutfaklarını doldurduğun bir yarın hayalindeyim..
Ekmek ve kahve kokusunun karıştığı ahşap masalar var mı orada sahiden..?
Ve belki tarçını öperek sokakları dolduran o tutkulu müziği aşk izlerinin..
Özlemin başka türlü bir ülkenin uyanışlarıyla kanat çırpıyor artık, dönüşünden çok kalbine an sayıyorum şimdi..
Beni aradığında.., peçetelerin arasında, bir boya kalemi izinde... Kokusunun tarifi bir hayalin köprücük kemiklerine yazılı..
Sen, ben..;
başka türlü bir gece, başka türlü bir hecede...

30 Aralık 2010

..Bin yıl yaşasam...*

"..Bana ellerini ver,
Hayat seni sevince güzel
Yoluna adadım ömrümü ben
Gel kaçma güzel..."

26 Aralık 2010

Sana yazıyorum, her mevsimin kalbe çaldığı bir zamandan..


Kelimelerin, içlerinde büyüyerek, şehirlere, kalplere ve olmayan dünyaların betimlenemeyen duygularına ilerlediği defterlere inanıyorum nice zamandır. Parmaklarımıza ulaşan yürek çarpıntılarımıza ve burukluklarımıza kol kanat geren, sarıdan sonsuz bir beyaza varan ağaç yapraklarına.. Bizi, sessizliğimizin tortularına taşıyan, gök gürültüsü gibi varlığımızı sarsan harf birlikteliklerine ulaştıran, ciltler ve yollar boyu, gizli kalmışlıklarla çoğalan defterlere..
Uzun mektuplar yazıyorum sana ve adımladığın dünyada, araladığın kapıların ötesindeki renkleri okuyorum zamansızca.. Seni özleten her dize biraz yarım, alabildiğim her soluk biraz şiir kalıyor birkaç mevsimdir; belki sekiz kimbilir dokuz..
Seninle en çok dönmedolaba binmek istiyorum ve bulutları öpeceğimiz mesafeden, turuncu defterime bir kış masalında yazdığın o cümleyi okumak, zamanı dondurmak ve kalbi durdurmak..
Yollara yaraşan müziklere es, şiirlere söz, resimlere iz olmak için, aldığımız nefesin en soluksuz daktilo darbesinden yazmak istiyorum sana; belki o zaman dönüştürebilirim üşüyen kışı, gelincik kızarıklığındaki bahara..
Ben, her mevsimin güzelliklerine inanan bir suyum, sen her mevsim ayrı zerafetle kapıyı çalan güneş..
Yarın başka bir sabah, gece yıldızsız da kalsa bulutlar en yumuşak battaniyenin altında..
Kırılmasın gamzen, kızarmayan kelimelerin gölgesinde. Salıncaklar var gökyüzünün yollarına uğrayan ve defterler..; kalp zamanlarına bilet..

24 Aralık 2010

sen..*


Gökyüzü bir çocuk resmi
Çağla yeşili ve pespembe
Cam buğularının her yerine adını yazdım
Pamuk yumuşaklığında deniz
Güneş sıcaklığında aşkımız
Sokaklara, apartman girişlerine
Kapılara, market çıkışlarına yazdım
Ama sen sorumlusun
Duraklara, kaldırım taşlarına
Defterlere, satır başlarına yazdım
Ama sen sorumlusun
Bir avuç yıldız gökyüzünde
Ayışığı da benden hediye
Cam buğularının her yerine adını yazdım
Alabildiğine yaşama sevinci
Verebildiğine kırılgan sevgi
Cam buğularının her yerine adını yazdım
Pencerelere, bütün aynalara
Gazetelerin ilan sayfalarına yazdım
Ama sen sorumlusun
Denizde, kıyıda, bütün kumlara
Rüzgârda uçuşan yapraklara yazdım
Ama sen sorumlusun
Yolda kirlenmiş araba camlarına
Yeni boyanmış beyaz duvarlara yazdım
Ama sen sorumlusun

Bülent Ortaçgil

23 Aralık 2010

kanatları..


O dönünceye kadar, benim avuçlarımdan kırıntıları tırtıklıyor içimizin kuşları.. Kafessiz düşler sever o, bulutların yolumuza masal olduğu..
Göç mevsimi geç geldi bu sefer, onun kanatları dantel oldu.. Geldiğinde mısralardan örülecek gece, ismine dökülecek yıldızlar.. Sesi, buharına karışacak gün doğumunda terleyen çiylerin.. Bir sonsuzluk tanımından koşacağız yarına, cebimizden şarkılar bilye bilye saçılırken..

Biz, kuşların yakından uçtuğu uykularda buluşuyoruz, sokaklar demet demet mavi..
Renkler diyarından gökkuşakları boya bana, yedi rengin uçsuz bucaksızlığına kulaç atıp..

22 Aralık 2010

gecelerin en uzununda..


Yeniden bulduk tapınağımızı. Başlıyoruz
Çevirmeye ağır ağır sayfalarını günün
Gökte kuş sürüleri, su kabarcıkları gibi öyle, biri çıkıyor, biri
sönüyor ya da yer değiştiriyorlar aralarında
Belli belirsiz
Yüzümüzde düş gölgeleri, menevişler
Kavuniçi ve beyaz, kavrayıcı ve keskin
Gök sırça gibi dökülüyor, omuzlarımıza, havlularımıza,
paletlerimize, güneş gözlüklerimize
Sarıp sarmalıyor bizi
Mimarsın, diyoruz ona, hışımla söylüyoruz bunu, dilimizin
üstünde kaydırarak kelimeleri
Herbiri bir akide lezzetinde
Mimarsın işte, bizim uçsuz bucaksız mavi mimarımız..

Edip Cansever

20 Aralık 2010

yollar boyunca..

Biliyorsun, kirpiklerimi öpmeni istiyorum atlıkarınca döndürürken masalımızı..
Eflâtun, toz pembe, uçuk yeşil, limon sarısı, gökyüzü..; tıka basa gökyüzü sonra...
Ellerimi hiç bırakma..


18 Aralık 2010

Bir Sessiz Geceden...*


........

Sen olsan ne yapardın Turnam
Bir sandala atlamış denize açılmışsın
Yanında ne pusula, ne aş, ne azık
İşte karşında Dübbü Ekber, solunda Demirkazık
Salkımsaçak bulutlar, delibozuk dalgalar.
Bütün rahatlıkları sahilde bırakmışsın
Mor rüyalar asmalarda, pembeleri yatakta
Yola düşüp Huu demişsin, Huu işitmişsin
Arpa boyu, çavdar boyu, minare boyu değil
Tut ki gecelerce mısralar boyu gitmişsin..

Turgut Uyar

15 Aralık 2010

"..Bak nasıl, beyaz keser gibisine yedi renk..."


O sabah aydınlığa iz bırakmıştı kirpiklerim. Gözlerimi açtığımda yalnız gökyüzünü gördüğüm bir odada şiir dökmüştü tarihler. Çarşaf su yeşiliydi, ve birkaç saat sonrası turuncu.. Beyaza portakal kabuğu düşürdü mü kimse, duymadım.
Odalar vardı, mevsim mevsim, aşkları mevsim yapan odalar..; uyunan, uyanılan...
Şehirler, damar damar yürüyen hayallerde..
O sabah aynaları boyamıştık ellerimizle, bembeyaz örtüsüne şehrin gökkuşağından ağaçlar çizecektik. Onun narin parmaklarında saklı kalmış notalar vardı ben dokunduğumda, uykusunda kanadındaki renkleri göstermeye heyecanlanan kelebekler. Yeşili yakıştırmıştım en çok turunculuğunda kokusunun.. Mevsim inerdi o konuştuğunda, üst dudağı alt dudağına varana kadar destan olurdu nefesi.. Dokunmaya kıyamadığımız bir zamansızlıkta, daha önce hiç oynanmamış bir oyunu keşfe çıkmıştık. Biliyorduk, bizim olacaktı, sadece ikimizin; evrenin tüm güzellikleriyle...

Bir gece geçti üzerinden buradaki karın. Benim kalbim beş yüz seksen kilometreye kollarını açan gökyüzünde takılı kaldı...
Her şehre masal yazdıran mevsimler var. Senin evin, içimize hırka bırakan bir kışta.. Çakıl taşları örttüğümüz yatakları var şehrinin park park, yol yol buzlanan utangaç kelimesizlikleri.. Bilinmeyen sıcaklığı çaylarının, buharı, kokusu karlarının...

Yazdığın tek bir cümleyle kaç tarih geçti, kaç beş yüz seksen...
Şimdi bir hayalim var.. Aralarını yaptığımız şehirler el ele yürürken mevsimlerde, gel sen de benim yanıma.. Uykularımız olsun, sabahlarımız.. Yastıktaki izinden çizelim rüyalarımızı.. Biliyorsun, uyanacağımız ilk yazlara hazırlanmalıyım renk renk..
Kış geldi buralara. Tropik kıvrımlarımı bile titreten bir ayaz, kar bile yağdı. Kar bana hep seni hatırlattı. Sen bana masalları... Ellerini özlediğim bir kış bu, uykularını, düşlerini... Nefes nefese kalan heyecanını, vakur sessizliğini, üfleyince dağılan saçlarını, teninde çözünen renklerini..
Şimdi kristallerle oynuyorum ismini ezberlediğim yıldızlar arasında. Gökyüzünde deniz diplerinden çalıntı bir mavilik, enginliği yüreğine benzer... Sen ki ancak aşka eş değer...
Müziği kısalım, soluğunun şarkısını özlüyorum.., dizlerimde kestane sıcaklığı..
Senden uzakta zor geçiyor kış. Sabahlar serin. Karlar gibi şiir dökülüyor yarın saatlerine... Dudaklarımda gerdanından kalan bir mayışık öğle sonrası...

Biliyorsun.., bir tek senin kışında alevleniyor ellerim.., seninle uyandığım sabahlarda ince belli bir buhar dokunuyor burnuma.., ve karlar bana hep seni hatırlatıyor...

12 Aralık 2010

"..Dedem, eller masal anlatır, derdi..."



10 Aralık 2010

en çok sen..


..bir omzuna almış sanki gökyüzünü
dudakları masmavi alsace lorrain
yüzü cermenlerin en eski hüznü
hölderlin bakıyor sisli gözlerinden
ellerini şöyle okşayacak oldum
duydum nabzının gök gürültüsünü

adı yağmur mu akşamüstü mü
uzak bir panayırda ip atlayan çocuklar
dalgalar vurdukça sarsılan mendirek
gecesi kaydı mı nedense beni arar
dilinde özürler bilerek bilmeyerek
zenciler çaldı mı cazın hali başka
oturduğu yerde içtikçe eksilerek
barın camlarına orospular çiziliyor
özlem büyük korku epeyce şaka...

Attilâ İlhan

8 Aralık 2010

geldiğim..


Biz seninle şehirler, sözcükler, geceler boyu...
Sen su altına düşen güneş, kırılması suların..;

mevsimidir gitmelerin, aşklara mevsimdir avucumuza düşen gökyüzü.

Düş renginden döktüğün gece masallarında üşüyen sesin.. Sesini ellerime ver, ellerim senin..

Nasıl hayatım oldun böyle..

Tarihlerden akan; tadı başka..


"..yaşadığımızın adı nedir diye sormaktansa, sana geldim..."

5 Aralık 2010

Derinde bir şey var..*


Başka
Senin için üzüntüm
Herkesten ve her şeyden fazla

"İyiyim," diyorum, soran olursa
Kimseler bilmesin
Evimde ağladığımı arkandan

Her gün kalktım yataktan bir duayla
Bu defa duracağım sapasağlam ayakta
Hava açık ve her şey normal
Ama gözlerimde durulmuyor sular

...

"İyiyim," diyorum, "sadece uykum var."
"Uyuyunca geçip gider."
Gitmiyor ne orada ne burada...


Melis Danişmend

2 Aralık 2010


sevişmeyi öğreteceğim sana,
geceleri büyüyen gizli ellerimle
dal budak saran seni: filizlenen geceyi.

Gözlerini aldım senden,
karanlığa bakma ve korkma diye,
koyu bir karanlıksın şimdi sen
dünya, içine kıvrılıp gözlerini yumar.
Uyanma diye, ve hatırlayıp ağlama
kurumuş bir kabuktur hayat
görünmez bir elin soyduğu
özünden daha yumuşak.
Ama her şey ağlar yitip gidenin gecesinde.
Emmeyi öğreteceğim sana
toprağın sütünü
kabardığı an koyu uykusunda
kesilmeden dünya düşleriyle.

Kör bir kaplan gibi çırpınsan da,
kollarımda tutacağım seni,
kemiklerinin kafesinden kurtuluncaya değin.
Dağ rüzgârlarıyla, azar azar, yitip gidene değin.

Aslı Erdoğan

30 Kasım 2010

Bir gün, kapında...


Sana büyük bir sır söyleyeceğim
Zaman sensin
Zaman kadındır ister ki hep okşansın
Diz çökülsün hep
Dökülmesi gereken bir giysi gibi ayaklarına.
Bir taranmış
Bir upuzun saç gibi zaman
Soluğun buğulandırıp sildiğin ayna gibi.
Zaman sensin, uyuyan sen
Şafakta ben uykusuz seni beklerken
Sensin gırtlağıma dalan, bir bıçak gibi...
Ah bu söyleyemediğim işkencesi hiç geçmeyen zamanın
Bu mavi çanaklarda kan gibi
Durdurulmuş zamanın işkencesi
Ah bu daha beter işkence hiç mi hiç giderilmemiş istekten
Bu göz susuzluğundan sen yürürken odada
Bense bilirim büyüyü bozmamak gerektiğini
Daha beter seni kaçak
Seni yabancı bilmekten
Aklın ayrı bir yerde, gönlün ayrı bir yüzyılda kalmaktan
Tanrım ne ağırdır sözcükler
Asıl demek istediğim bu.

Hazzın ötesinde sevgim
Hiçbir zararın erişemeyeceği yerde bugün
Sevgim
Sen ki benim saat- şakağımda vurursun
Boğulurum soluk alıp vermesen
Tenimde bir duraksar ve yerleşir adımın.

Sana büyük bir sır söyleyeceğim
Her söz dudağımda bir dilenen zavallı
Acınacak bir şey ellerin için, kararacak bir şey bakışının altında
İşte bu yüzdendir sık sık seni seviyorum deyişim
Boynuna takabileceğin bir tümcenin o parlakça kalp kristali
Kaba konuşmamdan gücenme benim
Bu konuşma
Ateşte şu tatsız cızırtıyı çıkaran sudur o kadar

Sana büyük bir sır söyleyeceğim
Bilmem ben
Sana benzeyen zamandan söz açmayı
Bilmem senden söz açmayı, bilir görünürüm
Tıpkı uzun süre garda
El sallayanlar gibi, gittikten sonra trenler
Bilekleri sönerken yeni ağırlığından gözyaşlarının

Sana büyük bir sır söyleyeceğim
Korkuyorum senden
Korkuyorum yanın sıra gidenden, pencerelere doğru akşam üzeri
El kol oynatışından, söylenmeyen sözlerden
Korkuyorum hızlı ve yavaş zamandan
Korkuyorum senden.

Sana büyük bir sır söyleyeceğim
Kapat kapıları
Ölmek daha kolaydır sevmekten
Bundandır işte benim yaşamaya katlanmam
Sevgilim..

Louis Aragon

28 Kasım 2010

"..Ben yanmasam, sen yanmasan..."


Haydarpaşa garında
1941 baharında
saat on beş.
Merdivenlerin üstünde güneş
yorgunluk ve telâş
Bir adam
merdivenlerde duruyor
bir şeyler düşünerek.
Zayıf.
Korkak.
Burnu sivri ve uzun
yanaklarının üstü çopur.
Merdivenlerdeki adam
-Galip Usta-
tuhaf şeyler düşünmekle
meşhurdur:
“Kâat helvası yesem her gün” diye düşündü
5 yaşında.
“Mektebe gitsem” diye düşündü
10 yaşında.
“Babamın bıçakçı dükkânından
Akşam ezanından önce çıksam” diye düşündü
11 yaşında.
“Sarı iskarpinlerim olsa
kızlar bana baksalar” diye düşündü
15 yaşında.
“Babam neden kapattı dükkânını?”
Ve fabrika benzemiyor babamın dükkânına”
diye düşündü
16 yaşında.
“Gündeliğim artar mı?” diye düşündü
20 yaşında.
“Babam ellisinde öldü,
ben de böyle tez mi öleceğim?”
diye düşündü
21 yaşındayken.
“İşsiz kalırsam” diye düşündü
22 yaşında.
“İşsiz kalırsam” diye düşündü
23 yaşında.
“İşsiz kalırsam” diye düşündü
24 yaşında.
Ve zaman zaman işsiz kalarak
“İşsiz kalırsam” diye düşündü
50 yaşına kadar.
51 yaşında “İhtiyarladım” dedi,
“babamdan bir yıl fazla yaşadım.”
Şimdi 52 yaşındadır.
İşsizdir.
Şimdi merdivenlerde durup
kaptırmış kafasını
düşüncelerin en tuhafına:
“Kaç yaşında öleceğim?
Ölürken üzerimde yorganım olacak mı?”
diye düşünüyor.

Burnu sivri ve uzun.
Yanaklarının üstü çopur.
Denizde balık kokusuyla
Döşemelerde tahtakurularıyla gelir
Haydarpaşa garında bahar
Sepetler ve heybeler
merdivenlerden inip
merdivenlerden çıkıp

merdivenlerde duruyorlar.

Nazım Hikmet

27 Kasım 2010

Parmak uçlarında örülürken gün...


..Ben seni özlüyorum. Her yoklukta ve her var olanda. Gözlerimin değdiği her yerde biçimleniyor çizgin.. Dağınık kelimelerim var benim, taranmayan dalgalarım, ağrılı ellerim, ve omzuma değen saçılmış düşüncelerim...
Sen gel, gideriz sonra. Gittiğimiz yerde kuş isimlerini öğreniriz ve en baştan yıldız masallarını. Rüya görmeyi bile yazabilecek hale getirir beni şehirler ve kanat takar mevsimler düşlerimize.
Kalemlerin kollarımda gezinir, o en sevdiğim mavilikteki gibi. Birlikte buluruz tenimizde kalacak olan noktaları, virgülleri. Saçlarımı örerim belki uzun uzun, sen geceye yayılan sonsuz karanlıkta çöz, çözdükçe masal kalelerine çık diye. Senin gamzelerine dokunuruz belki, bir mutluluk anının ölümsüzleşmesinin kanıtı gibi. Kese kağıtlarından dökülen tatları avucuna bırakırız, müzikleri ve kokusunu güneşin. Köprücüklerin parmaklarımdan dökülen yürüyüşlere yer olur, hayat veren kuşlara kanat, dudaklarıma yatak...
Bir gün buranın nemi karışır oranın ayazına, belki başka bir mevsimi boyarız beyazlıklar içinde. Başka bir sokakta kendi şiirimizi okurken kayboluruz. Güleriz, sonsuz bir caddenin yeşil ve kırmızıdan başka renklerle konuşan ışıklarında, ismini değiştirerek dünyanın. Başka bir yerde ancak böylesine biz oluruz.
Düşünmeyiz o zaman, anahtar nerede ve yatak toplu mu diye...

24 Kasım 2010

..Üstümüze yağanlar...*


Sana bir boyun atkısı gerek. Çünkü kış geldi.
Ve sular bir uzun geçmişe hazırlanır. Nerdeyse.

Bir çocuk ölür. Bir kadın hastalanır. Odalar

bulutlanır.

Su içmekten. Uzak. Bir köfte kokusundan

İnsan
uzak

bir memleket havasından.
Belli belirsiz bir şeylerden utanır.

Yapışkan ve dayanıksız bir vidanın eşliğinde

Gece.

Hatırlarız bir günlerde üşümediklerimizi.

Üşümeyeceklerimizi.


Kimilerine bir şarkı gibi gelir bütün bunlar. Oysa.

Bir kez daha söylüyorum üstümüze yağanları.

Uzuneski.

Olumsuz. Güneşe aykırı.

Haziran mintanları. Kopkoyu kent garları.

Alınıp götürülenler. Yerlerine konanlar.

Anladığımız ve.

Şaştığımız kalabalıklar. Bir korku

aşka benzer yalınlığı. Bir korku.

Kuduz korkusu gibi sudan.

Bir korku.

Semercilerin. Bakırcıların. Nalbantların. Arzuhalcilerin.
Kantarcıların ve demircilerin ve çilingirlerin.

Parmakçıların dinsizlik korkusu. Takunyecilerin.

Bir odada kalanların ölüm korkusu.

Bileycilerin, bezzazların ve ölü yıkayıcıların.

Ve pazarcıların. Gökyüzü korkusu.
Bütün garipliğiyle esnaf çarşılarının

ve uygunluğuyla ve yenilmişliğiyle

bir sancı gibi dolanır içimizi.

Yarı aç yarı tok dolaştığımız bir Ankara'da
Bir haşhaş gibi sanki. Bir acı su.

Bir yağmur cömertliğiyle Anadolu'dan

dolaşır içimizi.

Onların akşamları.


Yaralı olmak

yerinde olmamak

uzun gecikmesi son kesinliğin

bir sabah biliyoruz elbet neyi bölüştüğümüzü

göz göze

bakışınca. Biliyoruz

neyi bölüştüğümüzü.

Konuşmasak da.


Şimdi tutalım bu diriliği artık. Zamanıdır.

Zamanıdır. Neredeyse kar başlar. Küçük kuşlar ölür.

Semerciler ve dilsizler ölür.

Seninle ben kalırız. Yeni bir yaşamaya.

Gökler ve kentler ufalır. Seninle ben kalırız.

O şarkı sanılanlar bir kavga halini alır.

Neredeyse kar başlar.

Birini düşünür gibi oluruz. Biliyorum

Ellerin de üşür. Biliyorum ama

Isıtabilirsin onları. O ateşte.

Hazırsın da. Biliyorum. Ama

sana bir boyun atkısı gerek. Kış geldi.


Turgut Uyar

23 Kasım 2010

İçinden doğru...*


Yüzümüzü nereye dönmüştük, bilmiyorum. Belki gecenin güneşine.. Kentler geçiyordu etrafımızdan, bizi doyumsuz ışıklarıyla bir çember içine alarak. Dönmedolabın gökyüzüne en çok yaklaştığı noktada, biz hep el ele atlamayı düşünüyorduk, sevdiğimiz sokakların, yazar isimli köşelerine.
Onun üzerinde, söğüt ağacından ödünç aldığı, diri bir yeşillik vardı ve değirmenlerin dokunduğu saçları, gözlerine buğu bırakan bir sonbahar rengindeydi.
Mayısı bekler gibi duran yalnızlığına sözcükler arıyordu ve bir şehir.. Çocukluğundan taşıdığı valizden çıkmayan bir mevsim. Nasır tutmayan incecik parmakları, dokunduğu her soluksuzluğu biçimlendiriyor ve adeta bir öpüşe çeviriyordu Anka kanadına değen. Renklerin doğurganlığını ve rüyalarına düşüreceği masalları arıyordu dalgalar arasında. Sessizliğini karıştırdığı şekerli kokularla müzik yapıyor ve kırılgan bileklerini portakal kabuklarına sürüyordu. Bisikletlerin vardığı ülkelerde, ahşabın ve sarı ışıkların yakıştığı sıcak salonlar düşlüyordu; mevsim kış, gözleri temmuzda nar çiçeği..
Kalbinin evindeki tenhalıktan taşan dizeleri tek tek diziyordu raflarına uykularının ve kadın bir dokunuşla yıkıyordu zamanı. Zamanı yıkıyordu..
Düşsel bir boyutun kırgın patikasında yürüyoruz birlikte. Dünyanın bize değen yerleriyle acıyan yanlarımız, karşılıklı bir sessizlikle birbirine varıp toza dönüşüyor. Masallar var, birlikte, kalemsiz yazdığımız hikâyeler.. Ve göz buluşmaları...
Üşüyordu ve ellerimin sıcak olduğunu söylüyordu; ama unutmadım. Onun sırtına serili güneşi, karla kaplanmayan içini, o soğukta unutmadım..
Benim ellerim sıcaktı ve gözlerim kapalı. Onun her yeri, tüm güzelliğiyle mevsime açtı, titrek serinliğinde içine yerleşen güneşi, avuçlarının arasında tutmayı ve çırılçıplak gözleriyle, görmeyi diliyordu.
Raylarla hatırlamak isterdim hep, o Anadolu'nun bozkırları yüklenen koynunu. İsmimi bilmediğim yıllarda, demiryollarına bırakarak gelirdim kırmızı masalları. Sonra suya bakan yanım, asfalta alıştı. Derin bir hüzünle, asla bitmesini istemediğim o tenha yolculuklarda öğrendim, alıştım; varacağım yerden korkuyordum.
Kokusuz bir kentin, renksizliğinden ve sessizliğinden belki. Sessizliğinin içinde büyüttüğü karanlık kalabalığından. İnsanı ürküten kelimesizliğinden ve neşteri teninde hissettiren ayaz bakışlarından.
Onun başkalaştırdığı bir bulvarda öylece durmuştuk. Dünyanın dönmesini yadırgayan yanlarımız iç içe geçmişti ve sonsuz bir beyazlıkta kayboluyorduk, ilk kez doğru adreste.. Sonra sordu. Ben hiç unutmadım. Bizim tedirginliğimizi ateşe vermeye çalışan bir yüreksizliği vardı yolların ve herkesin bakıp da gördüğü, gerçeğin uzağındaki dünyanın. Kaybolmadık. Korktuğumuzda sığınacağımız gözlerin yol tarifini öğrenmiştik. Beyaz göz alıyordu, ama sıcağı duyuyordu tekilliğimizin yankısı. "Ben"den "biz"e varıyorduk..
Yaralıydık, belki kanadık.. Kalanlarımız arasında iskeletlerini kırdık yüreksizliğin. Güneş vardı, kim bilir belki de bizi, birbirimiz içinde eriten, gündoğumlarının öncesi, gecenin güneşli yüzüydü.
Kentler geçiyor, yollar, kalabalıklar şimdi..
Beni bildiğini biliyorum. Ve tuttuğum günceye mavi sözcüklerle sesleniyorum. Niye yazmaktan vazgeçiyor insanlar, günlerini? Hatırlamak mı acıtıyor içimizi bunca, yitirmeyi göze alacak kadar çoğalıyor muyuz yoksa... Büyüdükçe ve sertleştikçe hayat, vazgeçiyoruz kentlerden, mevsimlerden, bir pazartesi sabahında damağımıza tutunan çay buharından. Belleğim kimi zaman tetiğini çekiyor ve ötenazim kesik soluklarla, yitirişin avucuna düşüyor.
Günleri yazıyorum artık sana, haftaları yediye, ayları otuza bölenlerin zamansızlığında. Çünkü ben hiç unutmadım. Dünyanın döndüğü ve bizim o an başka bir evrende birbirimize karıştığımız o gün batımını...
Ve ardından bir saman kağıdına yazdığım o cümleyi..
Beni korumaya çalıştığın kalabalığın, uğultusunun ardından sorduğun o soruyu hiç unutmadım;
Hayır, korkmadım...

21 Kasım 2010

ben, senin avucun içindeki..*

Boynundan masallar döktüm gece renginden. Gün doğuyordu şiir uyuduk, roman uyandık.
Sana anlatacak çok hikâyem var.
Gelirken bir şey almadan gel, sesin kanadında güvercinlerin, gamzen güneşin kollarında, ellerin.. Ellerin sular altında nasıl olsa...
Tenimizin tuzunu denizinkine karıştırmaya gel, köprücüklerinden tozları dökülürken sonu mutlu masalların..


Şu senin bulutsu sesin var ya
Uçtan uca ters yüz ediyor geceyi

Yataklar var konuşmak için
Öpüşmek için telefon kulübeleri

Güneşler var, yıldızlar, samanyolları
Karpuzlar, gümbür gümbür kapılarda.

..

Şu senin tutkulu sesin var ya:
Ortak güzellik artı yara izi.

Tutar ellerinden kaldırırsın
Adı kötüye çıkmış tüm sözcükleri.

Yeni törenler gerek bize
Yeni törenler kimi zaman -en eski.

..

Şu senin dolayık sesin var ya...

Balkon demirine dayalı bir arka kadar şakacı,
İlk doyumdaki bir yeşil elma tadında.

..

Şu senin alçaktan sesin var ya
Pencereler var burnumun kemiğinde sızı

...

Cemal Süreya

19 Kasım 2010

..incir kuşları...*


...

Zambaklar en ıssız yerlerde açar
Ve vardır her vahşi çiçekte gurur.
Bir mumun ardında bekleyen rüzgâr,
Işıksız ruhumu sallar da durur.
Zambaklar en ıssız yerlerde açar.

Ellerin, ellerin ve parmakların
Bir nar çiçeğini eziyor gibi.
Ellerinden belli olur bir kadın,
Denizin dibinde geziyor gibi.
Ellerin, ellerin ve parmakların.

...

Sezai Karakoç

18 Kasım 2010

düşler sokağı*


Olmayan bir yerdeydik. Yer sanki göktü, ve gök sanki deniz. Kalemin peşinden sürüklediği zamanlarda her soluk bir günceydi. Sonra ciltleri kayıp bir orman gördüm aynada. Ebatsız düşlerin enginliğinde sen saçlarıma üflerken, gün dalga oldu, dalga yol, yollar renk.
Sana koyduğum nice adın hepsini yastığımın altına koymuştum, geldiğinde gözlerine yansıyan maviye eklensin diye. Bu şehirde sen yankısını duymasan da, seni bekleyen banklar var ismime nazır, ve yeşillikler.., en sana yakışan tonuyla. Şehrin küskün elbisesine boncuklar diktim mevsim damlalarından, geldiğinde gamzene dokunacaklar beklemede..
Sen gel, kalem bileklerimi sıkar o zaman ellerin gibi.., güncelere doldururum, birbirine geçmiş zamanını solukların, yastığımın altından dökülür yediverenler, rüyalarımı tutmak için gel; vapurlar da gelip geçerken...

16 Kasım 2010

.. gülü ... *


Önümden çekilirsen İstanbul gözükecek
Nerede olduğumu bileceğim
Sisler utanacak eğilecek
Ağzının ucundan öpeceğim
Saçına kalbimi takacağım
Avcunda bir şiir büyüyecek
Nerede olduğumu bileceğim

Bu çıplak geceler yok mu
Bu plak böyle ağlamıyor mu
Camları kırmak işten değil
Delirecek miyim neyim
Kirpiklerimden mısra dökülüyor
Kenya'da simsiyah yalnızım
Yoksul bir şilepte gemiciyim
Malezya'da yük bekliyorum
Önümden çekilirsen İstanbul gözükecek
Nerede olduğumu bileceğim

Gözlerini söndürme muhtacım
Ben senin aydınlığına muhtacım
Yepyeni bir ilkbahar harcayıp
Bir yaz boğup sonbahar harcayıp
Rüzgâr gülümü arayacağım
Oran'da Pernabouc'da Tombuktu'da
Vinçler yine akşamları indirecekler
Yine karanlığa bulaşacağım
Gözlerin rüzgârda savrulacak

İkimiz iki sap buğday olsak
Sen benim olsan ben senin olsam
Bir gece vakti aklına gelsem
Uykunu tutsam bırakmasam
Seni kucaklasam kucaklasam
Birbirimizin kalbini dinlesek
Büyük ateşler yaksalar
İki güvercin uçursalar
Nerede olduğumuzu bilsek

Attila İlhan

*tasarım: Eva Menz

13 Kasım 2010

kuşlar vardır...*


Ateşler içinde kıvranıyor bekleyiş, renkler düşürüyorum sevdiğim çiçek isimlerinin üzerine.. Sen neredesin? Bak mevsim değişiyor bu topraklarda ve tomurcuklar başka patlıyor ayaz gölgesinde. Saçlarıma değen körfez yansımasıyla dalgalanıyorum, gece yakın, ellerine hasret, kirpiklerin yıldız kayması... Masal anlatmayı özledim sana ve kelimelerin zincirlenerek yataklara düşmesini.. Şimdi boğazımda ağrıyan tatlarla seni bekliyorum, belki limon belki karanfil..; gel...

9 Kasım 2010

çocukluk parkları.


Rüzgârların savurduğu yer, halısı turuncu yaprak sokak. Basmaya kıyamadığım taşın ılıklığına karışan kedi dokunuşları; çıtırtılarla yürüdüğümüz mevsim.
Sorgu odalarında esir dostluklar var, unuttuğumuz zaman ve gülümsediğimiz dalyalar. Vaktinden önce büyüyen kadınların ihmal ve pişmanlık tümceleri arasında uçuşan mevsim, söz verdirtir gibi kasım işte. Kırgınlıklar var soru işaretleri herkeste, faili meçhul demek istediğimiz ağırlıklar kalbimizde, isimleri dünden yazılı yatağın dayandığı duvar diplerine.
Sana küsüm; uzun, kara saçlı kız. Gözlerine küsüm, kaçıp kaçıp giden bakışlarına, kalbine..; kardeşsiz çocukları özlemeyen... Artık tahmin bile edemediğim gidişlerine bir de beni eklemene.. Issız kıyılarımdan ürkmene, başka şehirlerdeki korkularımı büyütmene... Panzehri var mı bu ıraklaşmaların, yoksa üstü çizilen bir alınacaklar listesinden arta kalan mıyım?
Yaşıyorum, son gördüğün sokakta, hiç görmediğin geceyle...
Sen günsüz, sen başka.
Ara(ma)san..; kayıp lunapark saatlerimi...

7 Kasım 2010

..günlüğü*


Pazartesi

benim adımı bağışla
........

"sabah uyandırıldığında pazartesiydi
bunu iyice bildi, ağzı çirişli
yersiz, ürkek, yeni yaratılmış gibi
....

yenilmenin tohumunu taşır her pazartesi
çünkü yoktur dağların ve yaratılışın öncesi
insan uzatır ellerini bir perdeyi çeker

ve pazarsızlık kişiyi şaşkın eder
siner buğular gibi düşüncemize
her şeyin en haklısı en incesi

beklemek bir tepenin mutluluğunu
bir acının yakıp geçmesini beklemek..."

benim adımı bağışla
ben iklimler coğrafyasının ta kendisi
sanırım suyum başkalarınca ısıtılır
pazartesi
(...)

aldım pazartesi akşamı bir okka sucuk
öncesiz ve beceriksiz geldim odama.

Salı

birden karışmış gördüm
- karışmış olduğunu gördüm-
otobüs duraklarıyla reklam levhalarının
tutunduğum bir sarmaşık değildi
bir kayıştı otobüste
(...)

vakit akşamdı. ikinci gün
vakit akşamdı.
birden bazı yerlerde ışıklar yandı
ayrıldım.
eve döndüm
evi buldum.

Çarşamba

...
hiçbir şeye hazırlıklı değildik
oyunlar oynandı, gökler kapandı, yenildik
...

O zaman şehre çıktım bir elimde fırça
...
kim varsa gelsin artık yeniden oynayalım
hızım bir araba dolusu aşk gibidir
gölün rengiyle asfaltı karıştırıp
kızım, ne varsa yeniden boyayalım.
...

üçüncü gün. yorgun
ev aklımda. gitmeyi unuttum.

Perşembe

...
yersiz bir hamaratlı, bir görev duygusu
bir sarı lale kadar makbulse
akşamüstü bir kadına sunulan
...

çaresizlik değil yenilgi. (sonradan övülecek)
herkesin içinde yürekle buluştuğu bir yerdi
...

durduk ve yenilgiden umutlandık
başkaları başka şeyleri seçtiler
seçsinler

...
çarşamba günü sanki her şeyimiz tamdı
motorlar sirenler gidip gelişler
koyduğunu koyduğun yerde buluşlar
belki güzel bir takım şeyler
ama artık vakit akşamdı.


...
perşembe.
bir uzun ses bekledim. oturmadım

...
sabahı bekledim. cumayı

Cuma

ne söylenebilir! tam çağıydı, olağandık
sabahlarda süzgündük, ancak akşamlarda vardık
...

ne söylenebilir! her şey düzeliyor sandık
odalarda çok geniş alanlarda dardık
...

ne söylenebilir! tam çağıydı. belki aldandık
otlarla yeşerdik, güllerle sarardık

gücüm tazelenmedi, suratım eski. yırtık.
her şeyleri bıraktım, geniş kıyılara dadandım.
aik diye geçen geceleri çözümledim. aldandım.
...

Cumartesi

yarın pazar
yarınki pazarların sessizliği

Pazartesi
...

kanatır akışını akarsuların çıplak şimdiki
başarılmamış bir geçmişten arta kadar şaşkınlık
şimdiki çıplak. yarı aydınlanmış bir duvardaki.
bir yenilgiden çıkarılmış bir deney. bir yaşlılık
soluğunu ağartırdı bir altın damlanın
...

seven, saygı duyan, yaslanan sana
mermerden yanılan, pelikülden, insan onurundan
mermere yenilen, peliküle, insan onuruna
seçim sandıklarından otuzüç dönülü plaklara
yenile yenile şaşkın, şimdiki çıplak
bir yaşlılık
ağartır soluğunu bir altın damarının
yenile yenile şaşkın
arta arta kendi diline aktardığı
sıkıntısına
...

"kutsal yenilgi!.. şimdiki.
o'na bağımsızlığını hatırlatıyorsun şimdi
her şeye yeniden başlamanın
kanattıkça"

Turgut Uyar

peride..*


Dönüşsüz biletlerin rüzgâra karıştığı, ayazın tenimi yaktığı mevsimden üflüyorum yüzüne. Yüzün asırların mektuplarını taşıyan bir zümrütlükte yuvarlanıyor gözlerine. Gözlerinden döndüğüm bir yolculuk sabahında, kuşlar arıyorum pencerede. Soğuklara az kaldığını seslenen masallar düştü çantandan bej, tozu lacivert halının üzerine. Müzikleri kanatlarına takan çocuğun adem elmasında sabahlayan bir yutkunma şimdi adın.
Çağırıyor gece, saçıyor peri ışıltısını gökyüzüne avuç avuç. Bulutların nü olup öpüştüğü saatte ıslanıyor sokak sokak güzellikler. Bu şehre bekliyorum ben seni, söyleyemediğim her şey için, her sözcüğümün sessizliğine saklanarak. Kendimden bile kaçırarak tutkularımı, yalnızlığımı senin bavullarına katarak. Renklerini merak edip de, ellerini tutana kadar dişlerimi geçirerek her tonuna kırmızının. Kuşlar göç mevsiminde uğruyorlar, dalga boylarından dökülen manzum hikâyelerin kavuşmayan sağlı sollu boşluklarına lambalar dikiyorum kanat çırpışlarında. Sen, gece rengine yansıyan, uykusuz turna...
Ahşap kutularımı kaybolduğum bir zamanda açmaya yeminli olduğum saatlerdeyim şimdi, biraz sonra omuzlarımdan ip kadar ince çizikler geçecek, parmak uçlarının rüyasında. Sen beklediğim bir trenin en art vagonundan seslenen ebediyet, son bulmayacak uçuşlara doğru ilerleyen su; söyleyip de anlatamadığım bütün şiirlerin gizli öznesi, gün dönümüm, susup da yutkunamadığım, beklediğim, şehre, şehrimin rengine, beşinci mevsimi boyamaya...
Kuşlar var, penceremde kış, renklerden deniz ötesi...

6 Kasım 2010

piyale


Sıra hep son kadehe geliyordu
Dudakların başkalarının masasında lâle
Ben boynumdaki ipe bir düğüm daha atıyordum
Peşinden başka gidecek yer yoktu
Seni artık hiç sevmediğim halde

Senin o eskisi olmamana imkân yoktu
Ama inadından yapıyordun bunu Cemile
İnattandı hep o içip içip gitmeler
Bense boşalttığın kadehleri satın alıyordum
Enayilik ettiğimi bile bile

Hele o çıkışın yok mu kapıdan
O Allahın belâsı herifle
Başkasının olmayı bir türlü beceremiyordun
Millet arkandan gülüyordu
Düştüğün hale...

Cemal Süreya

5 Kasım 2010

dalayaz..*


Kalemin lâl olduğu saatler geçmiyor. Varlığımın sonsuz esinde, atladığım ipler kesik, avuçlarımı kanatıyor. Ege'de kasımın kendine güvenmeyen iklimi ismimi heceliyor. Kalabalık sözcükler ve cevabı olmadığından emin olduğum sorular arasında, reçetede oksijen tedavisi yazıyor. Bileklerim saat metaline bile bırakamıyor kendini. Kırmızı geçmişimin soluksuz evrelerine isim verilemiyor. O, başkasının çocuğu. Ben kağıttan gemilere kalp ağrılarımı doldurup içimin sularına bırakıyorum. Çizgisiz ve imlâsız bir metin gibi akışıksız ve hastalıklı bir aşkın, enkazının tozuyla gürültüye teslim ediliyorum, yarım yamalak öykümle. Harfler biçimsiz ve rüyalar imgelerden uzak sürüyor. Sık sık uyanıyorum, soluk soluğa ve kan ter içinde bir korku değil bu, ayazda yürek ağrısı...
Teslim etmek istediğim ellerime dayanan sızı, kansız bir yara. Dayanağı olmayan yaşanmışlıklarım var, tanıksız aşklarım ve güncesiz uyanışlarım... Ölümler faili meçhul olalı asırlar geçti.
Çocuklar var, kimin bahçelerinde oynayan. Salıncaksız parklar kurulu belleğimin, temizlenemeyen büyük adımları, tahminsiz yarınları. Çocukları, benden daha çok sevmesin. Benden daha çok renge değmesin. Gözlerine mi inanıyorsun, düşlerine mi o yokluğuna inandığımın? Ben düşüyorum çocuk; senin ağlamanı beklemeden. Kutup yıldızından ayağım kayıyor ve "Denize yakın oturalım" dediğin günlerimiz katmıyor beni içine, sen o kareyle tarihe atılmış sahte bir imzayken..
Avuçlarımda mavisiz dünya, zinciri ayaklarıma dolanmış. Şehirleri düşünmüyorum artık senin atlasında. Işıklarına katılamadığım nicesi renklerini üzerime savururken, korumaya çalıştığım mercanlar kırılmaya yüz tutuyor. Eski anılar var çağıran, yeni korkular, kabuk bağlamayan aylar... Geçecek diyor dünya, monologdan diyaloga geçemediği sahnesinden, ben uyumak istiyorum. Yoksunum çocuk, bir masalın hiç köşesinde, kimsenin görmediği; kederi üzerine rüzgârın yazdığı şifon elbisemle, ayakkabısız oturuyorum. Desensiz kumaşlara sarınan bedenim yaprak yaprak dökülüyor. Güze ilişmeyen bir mücevher gibi kadifesinde bekleyen zaman, benim dışımda; dünyaya çok yakın bir yerde uyuyor.
Ayın giyinişini ve soyunuşunu merak etmeyen insanlar arasında senfoni yazmaya çalışıyorum. Belki de tek perdelik bir oyunun, başrolü yitik figüranını oynuyorum...

4 Kasım 2010

armut ağacı*


Siz ne iyisiniz, ben sizi bir şeylere benzetiyorum
Bilmem bir testi, bir bakır sahan kolay mı sizinle
Çok rahat bir gökyüzü mü var sizinle
Güneş bir pazartesi olarak mı duruyor burnunuzda
Yoksa bükülmüş bir nehir gibi mi küpelerinizde
Siz küçük adıyla mı çağırırsınız sessizliği
Öyle mi, ya kim uyandırır sizde
Bu sevişme dalgalarını, aşk seslerini
Bak'ları, duy'ları, okşa'ları, evet'leri
Hele bu elleri, ayakları bu
Gözleri gözleri.

...

Siz yok mu, sizin her yeriniz şaşırıp kalmaya istekli
Bir bakın, uyanıp kalkınca çocuk olmalarım var benim...

Edip Cansever

31 Ekim 2010

29 Ekim 2010


İçimin de dışımında olmadığı, ya da içimi de dışımı da bilmediğim bir dünya zamanıydı;
sanırım 8-9 yaşlarındaydım.
Acıyı, kederi, neşeyi henüz ayrıştırmamıştım.
Hayattı, yekpâreydi. Her şeydi, bir şeydi.

Sokağın sonuna doğru uzayıp giden bir tepenin ağzına oturmuştu.
Yüzünde yaz esmerliği, ağzını rüzgâra karşı açmış; mırıldanıyor muydu yoksa rüzgârı mı yalamaya çalışıyordu? Anlamamıştım.
Beyaz bir yaz günüydü. İlk o gün görmüştüm onu.

Mevsimler birinden öbürüne devrilirken, elimizi arı sokarken, bisikletten düşüp
dizlerimizi kanatırken canımıza bir şey olurdu; hissederdim. Ama acıya dahil değildi yine de bunlar.
Hayattı, yekpâreydi işte.
Zaman, hayatı parçalara ayırıp "parça parça" görmeye başladığımızda, acı, o yekpâreliği yitirdiğimizde oluşacaktı.
Şimdilik dünya geniş ve ılıktı. Biz kendi ılık dünyamızın içinde salınan, uçuşan perilerdik.

Gün ortasında yazlık sinemanın arka duvarından atlar, orada kurardım hışırtılı sessizliğimi. Sayamayacağım kadar çok sayıda, yeşilli mavili tahta sandalyelerin
arasında, geceden kalmış ve öğle güneşiyle gevremiş milyonlarca çekirdek kabuğunun ortasına yayılır, ılık güneşin ensemi yalamasına göz yumardım. Nereden
geldiğimin, niye geldiğimin sorusunun olmadığı zamanlardı.
Biz periler o zamanlar en çok ılık, beyaz yaz günlerini severdik.
Kış mart demekti; ve mart hakkında hiç de iç acıcı olmayan bilgilerim vardı.
Mecaz bilmezdim. Annem mart dokuz donludur derdi.
Yazın ilk günleri benim "öylesine oluş"um gibiydi. Ilık ve uçucu, yekpâre ve sonsuz ve doya doya beyaz gün.

Periliğimin yeşil vadisindeydim, uçuşmaktaydım ama sanki vadi bitmekteydi.
Gözüm kendi içime ve dışıma bakmaya ayrılmaktaydı.
Sanki dünyaya "yayılma hali" çatlamaya başlayacaktı.

Bacak boyumun yetmediği bir bisikletle bisiklete binmeyi öğreniyordum.
Bir öğretenim yoktu, karar vermiş kalkmıştım, o kadar...
Boyumdan büyük heyulayı sürüyerek dışarı çıkartır, bahçe duvarına yaslar, ayağımın altına yerleştirdiğim yüksekçe bir taş yardımıyla atlardım bisikletin tepesine. Pedallara bastığımda, duyduğum tek kuralı uygular, önüme değil ileriye bakardım. Sokağın sonundaki bayıra dek giderdim böylece. Ama sokağın sonunda, her seferinde düşerek inerdim durdurmayı bilemediğim o koca tekerlerin üstünden.
Kaş, kafa, diz filan yarardım. Kaşım, kafam, dizim filan acırdı, ve bunların hiçbiri acı değildi.

O günlerden biriydi. Öğlenin ıssızlığı vardı sokakta. Ve ben birazdan düşeceğim noktaya doğru hızla pedal çeviriyordum. Onu tepenin ağzında oturmuş gördüm. Eve, evlere, bahçelere ve hatta ağaçlara olan küsmüşlüğüyle, öylece oturmuş, anneannesi hariç her şeyden istifa etmeyi düşünen yüzüyle karşılaştım. O rüzgârı yalamaya çalışıyordu.
Benimse durdurmayı da döndürmeyi de bilemediğim bisikletten düşerek inme vaktim gelmişti.
Toparlanmaya, bacaklarım ve avuç içlerimdeki tozlu acıyı silkelemeye çalışırken beni seyrettiğini ve bana güldüğünü gördüm. Bir de mahcup oluşu; insanın rengi değişiyor, ısısı artıyordu.

Bu ânı böylesine net hatıra etmiş olan zihnim, sonrasını hatırlamıyor. Nasıl oldu da tanışmıştık, ben mi onun yanına gitmiştim, o mu benim yanıma gelmişti, bilmiyorum. Bildiğim bir yabancıya, ötekine yakınlık duymuştum.
Esmer tenli, beyaz
gülüşlü bir öteki "peri".
En az benim kadar sessizdi. Benden de sessizdi. Kendi sessizliğimi bir kenara koyup, onun bana dokunan sessizliğini kırmaya çalıştım.
Bir şey hoşuna gittiğinde gülümserdi.
Gülümsediğinde dünyada bir beyaz delik açılırdı.
Ben o yaz o beyaz delikten içeri atladım.

Kış (tekrar) gelmişti. İçerilere, yaza benzeyen sıcak odalara, camlarından damlalar süzülen pencere arkalarına geri çağrılmıştık.
Kıştı; büyük sessizliğiydi dünyanın.
Neden, sebep, özlem, isyan tanımazdık. Ve tabii böylece alınganlık ve kırgınlık da. Ne ben onu aradım ne de o beni. Kış gelmişti işte, ve biz çeriye çağrılmıştık o kadar.
Yaz beni kendi vadimden çıkarmış, onun beyaz gülüşüyle tanıştırmış, onunla doyurmuştu.
Ne kıştan yakınacak ne yazı özleyecek sebebim vardı.
Yazlık sinemanın tahta sandalyeleri büyük alanın bir köşesinde üst üste istif edilmiş,
üstleri geniş bir naylonla örtülmüştü.
Hayattı; hâlâ yekpâreydi.
Kış gelmişti işte ve biz içeriye çağrılmıştık.

Birhan Keskin