31 Mart 2017

krıılma noktası



Tuhaf bir koordinattayım. Durmaksızın hareket halinde olma ihtiyacı, ağrıyan sızlayan alışkanlıklara inat zamanın üzerinden koşma isteği. Değişme, değiştirebilme gücümün varlığını özümseme. Dışarı çıkmayı bekleyen o şeyin kapı eşiğinde olduğunu hissettirmesi..

Yorgunluk ağırlığının hazzına keskin iğneler çakmak. Mevsimi bekleyen, çatlamak için gerinen tohumların acıyan derileri gibi hem bedenimin hem ruhumun yüzeyi. Beni dibe çeken ne varsa, ve yükselten, ayrımını yapamadığım o sis dağılıyor. Yorgun ama uzlaşmacı bir tavırla buluşuyor içim.

Bir şey bekliyordum; büyük bir deprem, sel, felaket.
Oysa yollar kendi kendini yürüyüp bitiriyor bazen.

Diyor ya;

"Acısını çektiğim şey, bana aittir."

Öyledir.

23 Şubat 2017

--



Sonsuz olan bir şey yok. Büyü rengindeki her şey soluyor. Gölgede bile 33 derecede kalan bir hiçbir şey yok. İnandığım tüm manzara parçaları ufalanıyor. İçimin şiirinde dizeler kırılıyor.
Tutunmak.. ama nasıl..
Yine günler sonsuzdan geri sayımda. Sözcükler itip kakıyor, öyle hoyrat geliyor ki gece... İçimin kuşları üşüyor. Şubat sahiden bitmiyor.

En son ne zaman böyle bir bahara ihtiyaç duymuştum.. Evde ve yalınayak ve yaz tatilinde gibi sıkılacak kadar saatsiz. Pencereleri ardına kadar açmak, toprağımın rüzgârında dağınık oturmak istiyorum.

Çok güçsüzüm. Bu kışlarda, bu sessizlikte, bu limansızlıkta, bu yaşama telâşında.. Ellerimden kayıp gidiyor bir zamanlar sevdiğim ne varsa. Öylece izliyorum, uzaktan, bir başkasının gibi...

Ne sevinç çiçekleri ne de umut üzümleri doluyor kucağıma...
Daha iyi bir insan olabilseydim... Yolu düz kurabilseydim.. Belki başka bir yer ve zamanda..
Böyle közlenmezdi içim. Sırtım böyle dağlar taşımaz, göğsüm böyle dikenlerle çevrilmezdi.
Perişan dolu her şey. Ve bitmiyor. Kaldıkça bitmiyor, tükenmiyor. 
Bir mevsim parçasında kül olmayı becerebilsem.. Oluk oluk kırgınlığı, yorgunluğu üfleyebilsem ovalara..

Yeterlik fiillerinden başka gidecek yer yok.

1 Şubat 2017

düğün ve


Ezberimde hiçbir şiir yok.
Ve hiçbir sözcüğüm, hayatımın başrolü için yeterli repliklere varmıyor.
Hep eksik, hep fazla.
Kuzey kuşları dönüyor etrafımda.
Buz yağıyor yarına.
Yine olmayacak sulara dökülüyorum.
Yine rengini alamayacağım tonlar karıyorum.
Yine birilerine, bir şeylere mutsuzluk olmaya hazırlanıyorum.
Sürekli bir mahkeme provasında geçiyor hayat.
Hep savunmadayım, hep ceza alacağım kesin, hep yetmeyeceği belli cümlelerimin..
Olduramamak üzerine bir anabilim dalıyım.
Ağrılarımın boşluklarını iltihaplı imlâlar dolduruyor.
Devrilse de bitse, diyor içimi yiyen kemirgenlerden biri.
Devrilmeyi bile beceremediğimi görüp kör oluyorum.
Ellerim ağrıyor, nefesim ağrıyor, ağlayamayan gözlerim ağrıyor.
Kendimi kendimden azad edemiyorum.
Hiçbir zaman, attığım her adımın düşeceğini kestiremiyorum. Daha kaç kere olması gerekiyor öngörebilmem için...
Çiçekler alıyorum rengârenk, kucaklar dolusu, ve hiçbirini yaşatamıyorum.
Bir çiçek mezarlığı ömrüm.
"Sen öleceksin" diyerek nasıl yaşatılır bir çiçek...
Şimdi kendime bunun yollarını arıyorum.
Arıyorum, arıyorum, arayıp arayıp bulamıyorum.

18 Ocak 2017

'lm


"Birden çıkıp gideceğim işte. Bir yüzün kristal bir işarete dönüştüğü saat olacak. Kumla boğulan bir evi hatırlatacak size anılar. Çiçeklerle, bambularla, mumlarla, geçmişe dönük aynalarla aydınlatılmış bir ev. Sinsi bir hastalık sarmıştı o evi ya da bana öyle görünüyordu. Düşüyordum, düşüyordum o evde. Neyse ne birden çıkıp gideceğim işte. Çünkü siz hepiniz aynısınız. Öylesine bırakmış olacağım her şeyi ve çıkmadan önce inci rengi bir elbise de giysem, inciler kentinde ölmeye de gitsem, evin içinde kalan siluetlerimin üstünde tek bir deniz kabuğu bulunacak. Yine de birdenbire çıkıp gideceğim işte bir yılın bir başka mevsimi."