17 Ağustos 2017

az kaldı..


Bu yaz güneşi dilimlemek, o dilimleri gökyüzüyle deniz karışımı kadehlere atmak için biraz zaman geçti. Ne haziranı duydum, ne temmuzu gördüm. İçimizde yüzdüreceğimiz gemiler hep karaya oturdu.

Biraz ıssız, çokça yalnız masalardan kalkıp yolladık yorgunluğumuzu eve. 
Bu yaz şehre yakışmadı. 
Camlardaki yansımalardan, yüzlerdeki derin hayat oyukları birbirine çarptı.

Omzuma tutunup kalan bu ağrı da mavisizlikten, hissediyorum. Sarıp sarmalayan, kumlu ve sıcak günler çekiyor canı. Biraz işsizlik, biraz sessizlik, biraz tanınmamak. 
Kendiliğinden varılacak uykuların günü idare etmesini değil, iliklerime yerleşip bedeni, ruhu, zihni yeniden doğurmasını beklemek her yeni günde.

Bu yaz kalbim karalama defteri. Ritmini bulamadı. Etrafına  egzoz yapıştı kaldı. Ağustos böcekleri bile sustu gümbürtüsüne; darbeli bir yaz bu. Nemli. Bıkkın. Hesap yapmaktan, hep alacaklı kalan. Gözlerimi kapatsam kirpiklerim batıyor o kısacık aralığına ömrün, hiç durmadan yürümeye kalksam bulutlar fırça kayıyor ayağına bağ oluşuma. 

Uzağa halat atmak istiyorum, boşluğa demirlenmek. Sularda çözülmek. Çözüldükçe kemiklerimin arasında sıkışan tozu dumanı bırakmak. 
Tutup tutup içimde yaşlandırdığım o derin nefesi, öyle tek bir anda ama uzun uzun, bitene kadar bırakmak. Soluğumun serbestliğine sevinmek sonra, sevincin, dinginliğin gözyaşıyla yıkamak yüzümü. 

Gökyüzünün en sevdiğim rengine çadır kurmak istiyorum. Ne önüme, ne ardıma bakarak bir sonsuzluk anında çerçevelenmek.
Bildiğim her şeyi unutmak. Bir anı gibi, sadece hatırlandıkça var olmak. Anılaşmak tüm hareketin içinde.

Sadece duyumsamak istiyorum yapraklarını akşamların, ufkun sesini, rüzgârın dudaklarımın aralığından sızıp, içime akışını..

Bu yaz biraz yaşlandım, çokça ağrılı uykudan uyandım, zamanın terazideki ağırlığını yüklendim dünya parçası üzerinde kapladığım alana. 
Bu yaz çok yordum yolumu. İrili ufaklı taşlarla kat çıktım sıkıntıya.

Şimdi ellerimdeki bu tarifsiz sızıyla, hiçbir şeyi kavrayamıyor, göğüs kafesimden damağıma, oradan göz boşluklarıma yürüyen ağlama hissiyle bir adım ilerleyemiyorum.

Şimdi başka hiçbir şeye dahil olmaya isteklenmeden, kendi sayımımdayım. Biraz bırakmak, öylece kalmak, susmak, durmak, yıkanmak, uykularımı ağustosa öptürmek için.

Yaz bitmeden, kalbime mavi bir valiz hazırlayıp, güneşi ısırmaya bir bilet..

8 Ağustos 2017

kıyısız, kayıtsız..*


"Yaşadığımızın adı nedir diye sormaktansa..."

Sesin, sözün, yakınlıkların, tanıdıklıkların, saatlerin, kalabalığın, art arda çekilen içlerin ve bir yere varmayan cümle yığınlarının yorgunuyum.

Bildiğim her şeyi unutmak, saklamak istediklerimi kendi ihtimal cennetime ayırmak istiyorum. 
Üst üste biriken yolların sonunda, gölgesinde dinleneceğim o ağaca varmaktan başka bir düşüm yok. Avuçlarımda meyve lekeleri, saçlarımın arasında otlarla, hiçbir şeyi beklemek. 
Kimseye açıklama yapmama gerek olmayan bir yerde, sadece içimden taşanı hesapsızca bırakmak. Arzularımı terazi kefelerinde tartmadan, tarihlerden korkmadan, uykulardan kaçmadan..
Rüzgârın göğsüme, kemiğin ete dayanacağı, oluk oluk, salkım salkım dökülen, zamansız bir aralıkta takılı kalmak.. 
Bir cümlenin yüklemsizliğine bağdaş kurmak.. Kurallar soyunmak istiyorum. Hiçbir şey taşımamak. 
Şehri, şehirli gamlarıyla ardımda bırakmak. 
Issızlaşan dilimdeki bütün nefes alışlarımı dinlemenin yeter olacağı o kucağa uzanmak ve bir fazlasını dahi almamak uzun bir yol için.. 
Ardımda bırakmak istiyorum kendimi. 
Huzuru çerçevesinden çıkarmak, sesi notalarından, olması gereken ne varsa gerekliliklerinden sıyırmak. 
Kendimle ve seninle, utançtan uzak bir yerde, yeni defterlerle.. 
Pervasız mevsimlere kendimi sunmak arzusu..
Bitmeyen kadeh, sonsuz bir sonbahar, koordinatları bilmemenin özgürlüğü, bizi bize bırakan bir gece, bir gece daha, ve bir gece daha; sadece canımız istiyor diye; canımızı dinlendirmekten daha önemli bir şey yok diye..

Benim, beni taşıyacak gücüm yok-
sa da ilk kez zayıflığımda, düşüncesiz, hoyrat ama kırılganlığıyla güçlenen bir kırıntı hissediyorum. 

Bırakalım mı yağmurlarımız karışsın, kendi yerini kendi kendine bulsun..
Bırakalım mı her şeyi kendi yoluna, usulca..

1 Ağustos 2017

buralardan'


Uzun uzun gitmek istiyorum. Bir dönüş biletine yaslanmadan, bir şey umut etmek zorunda hissetmeden, sesimi sözümü bir ağacın gövdesine bırakıp, rüzgârların uykuma, uykumun mavilere karışacağı bir yere.
Yalnızca beyaz bir yaz elbisesinin içinde, yalınayak, daha önce hiç duymadığım şarkılardan kumdan kaleler yaparak... 

Zamanın bileğimde ve günlerde ağırlaşmadığı bir boşluk arzusu... Yitirmek bilmediğim tüm ölçüleri, hep uzak daha uzak bir yere, bağlarımı ata ata gitmek...

Sanki sevdiğim ne varsa çoktan gitmiş benden önce, kalanlar da kendini ağlıyor. 

İçimin yağmurlarla yıkanmasına, sahici bir yaza, koordinatlarını bilmediğim bir yerde denize ve gökyüzüne yakın durmaya, susmaya ve uzun uzun uyumaya çok ihtiyacım var.

Sonra eylül omzumuzu öper belki...

27 Temmuz 2017

bakır cezve


Bir merdiven kenarında durmuştum. Gönülsüz bir hoşbeşin kıyısında, uzun; çok uzun; şehrin kocamanlığını anlayacak kadar uzun bir yolun başındaydım. Ne dünümden bir farkı vardı, ne de öngörebildiğim kadarıyla yarınımdan. Öylesine, günlük iş listelerine çarpı ata ata gittiğim bir çarşamba, belki de perşembe, kimbilir salı. 
Uyuyabileceğim, ama çoklukla uyumadığım bir yatağa varmak için her gün harcadığım yüz elli- iki yüz dakikanın birinde seslendi bana; merdivendeki bıkkın duruşuma. Belki orada ilk defa, sonra da hep günün herhangi bir yerindeki öylece duruşuma seslenmeyi sürdürdü. 
Sonradan anlattığı manzaraların hepsinde ya caddelerde yürüyordum, ya vapurlara biniyordum, ya yemek yapıyor ya da sevdiğim bir şarkının sıcağında öylece oturuyordum. Söylediğim veya yaptığım özel bir şeydense pastane vitrinlerini izlememden hoşlanıyordu. Her acıktığımda yeni kavrulmuş leblebi istememden. Kedilere pahalı yoğurtlar ve peynirler almamdan. Çayı kahveyle aynı bardaktan içmeyişimden. Cumartesi sabahları gözlerim açılmadan çikolata arayışımdan. 
Üzerine düşünmediğim ne varsa, ondan. 
Evde çiçeklere bakmanın normalliğiydi bana kıvrılan yolu. 
Galiba bu hikâyede en çok içime dokunan bu oldu:
Baktığı yere, düşünmeksizin yerleşiyor olmak.
Bir de.. gittiği günden beri kapıda tek gözlü kedisinin nöbet tutması...



"Yalın şeylerin arkasına gizleniyorum beni bulasın diye;
beni bulamazsın, eşyayı bulacaksın,
elimin dokunduğu şeylere dokunacaksın,
parmak izlerimiz karışacak birbirine.

Ağustos mehtabı ışıyor mutfakta
kalaylanmış bir tencere gibi (sana bu söylediklerim yüzünden 
öyle görünüyor)
boş evi ve evin diz çökmüş sessizliğini aydınlatıyor -
sessizlik hep öyle diz çökmüş gibi kalıyor.

Her sözcük bir geçittir
bir buluşmaya, çoğu zaman vazgeçilen,
işte o zaman doğrudur o sözcük: buluşmakta direttiği zaman."

22 Temmuz 2017

ortaköy- yaz '17


Göğsüm duman duman. Bilmek istemediğim şeyleri bilmenin, emin olmak istemediğim şeylerin netliğinin altında yanıyor kemiklerimin arasını dolduran can.
Can...
Avuç içinde öpülüp koklanabilen, cayır cayır yanan can. Ne büyüklük.. Hep kendisini iyileştirmesini beklediğimiz, hep iyileşen... Hem perişan olup, hem sonsuz yollarda koşmaya her zaman mecal bulan..
Yetmedi. Gözyaşlarım.. Sanki biri tam şu sol yanımı hedef alıp ateş edecek ve göller, nehirler, denizler boyu gözyaşı içinde, oracıkta vereceğim o canı.. 
Onu yitirmeyi becerememek de çok acıtıp güçsüzleştiriyor. Nereye gideceğimi, kime bırakacağımı bu dumanı tüten köz kalbimi bilmiyorum. 
Vapurlar geliyor, vapurlar geçiyor. Denizin çalkantısı dalgaya, gökyüzünün rengi eflâtuna, şu yavru martının su sevinci, bir kıyı bulmanın huzuruna dönüyor. Benim içimdeki taş bir santim kıpırdamıyor. Taşıyamıyorum. Artık bu enkazlarıyla birikip yolumu yollandıran hikâyelerin zaman eklerini taşıyamıyorum. Ve artık sahiden falımda çıkacak bir başka şehir yok. 
Kahve çarpıntı yapıyor.
Çarpıntı öldürmüyor.
Ölmemek süründürüyor.
Neyse ki yine akşam oldu.

20 Temmuz 2017

"bulutsa, tozsa, uçarsa..."


Gerçeğe taşımaya korktuğum bir rüyasın; yitirmeye, unutmaya...
Büyülü bir uyku sonrasının buz kesmiş sabahında, aklımla kalbim arasında genişleyen bir tonunda gökyüzünün, bir başımayım. 
Bile isteye, kanaya ağlaya. 
İçimdeki mecburiyetlere cevap vermemenin enkazında kalırım korkusuyla, bir koca şehrin altında can vererek..
Hüngür hüngür bir yaz bu. Öyle dik durmaya çalışırken içten çürüten..
"Kuru toprak gibi acıyan..."
Zamanın doğrusu yok. Hiçbir gün, hiçbir yıl, hiçbir şey. 
Kalbini tanımamanın telafisi yok. 
Ölmeye, öldürmeye, heba olmaya zorundasın sanki.
Güzel olan bir şey sadece güzel diye peşinden gidebildiğin gün ortalanacak o temmuz, biliyorsun işte. Biliyorsun, gidemiyorsun.
Ah diyor yirmi sekiz yaşım, ah...

Kuledibi

17 Temmuz 2017

15.07


"güzelleşip bir sevginin göğsüne yatmak biraz
biraz yorgun, biraz korkak bir insan sevmek biraz..."

13 Temmuz 2017

"..yaklaştıkça mavi.."


Kaleme dolanıp da mürekkebini dökemeyen bir sonsuz cümle..
Kendini göğsümden dışarı atabilmek için kanatlarını, etrafında sınır olmuş gövdeme çarpa çarpa kanatan bir yazık kuş...
Bitmeyen gece, susmayan dakikaların ağırdan alışı karanlığı..
Başlangıcı ve sonu olan şeylerin sonunda durmanın yüklediği hikâye ağırlığı..
Eşyaların durup durdukları yerde, sahip oldukları anlamların ötesini giyinmeleri, aniden..
Sokakların bitimsizliğine inanma ihtiyacı.
Dünyada kapladığın yer küçüldükçe, ağırlığının katbekat artışıyla yuvarlanmak boşluğa..
Dağıtamadığın sigara dumanlarından naaşının kalkması..
Alışmak, belası gönlün. 
Çarşaf izlerini gerip gerip yok etmek, ütülenmiş gibi yapmak tiyatro belki. 
Hiç koklamamışsın, hiç yalın ayak kalmamışsın, hiç ana karnından çıktığın andaki kadar bilinçsiz ve temiz olmamışsın gibi devam etmek..
Bir zamanı eskitmek; kahvesi yarım fincanları toplamak, uyumayı tekrar tekrar baştan öğrenmek, kendini baştan tanımak, tencereleri şimdi kimi doyuracağını bilmemenin yetim şefkatiyle kaldırmak, yeni bir frekans edinmek uyandığın radyo dalgaları arasında, aynaya baktığında yeni bir sen, büyümüş bir ben görebilmek için makyajınla oynamak, o koltuğa değil bu koltuğa oturmaya başlamak, yalın bir hayatın uzantılarında kilometreler yapmak. 
Belki kapının kilitlerini iki değil üç kez çevirmeye başlamak, ve geriye kalan senle yola devam etme zorunluluğunu kavrayıp onu güçlendirmek, zoraki ve keyifsiz.
İçimde, dağılmış pazar yerlerinin hüznü var, üç gün beklemiş çay deminin koyuluğu, kıyıda kenarda açıkta kalmış fotoğrafları nereye koyacağını bilememenin avuç teri, çekmecelerde rastgele karşılaştığın paket servis mendillerinin kurumuş baygın kokusu.
İçimde, göğsüme sıkışıp kalmış o küçük kuşa yardım edemiyor olmanın burukluğu, çaresizliği var.
Eskimeye yüz tutmuş bir hikâyede onu yalnız ve yaralı bırakmanın sızısı..

Geceyle gündüz arasında, gökyüzünün en sevdiğim rengini unutmanın imkânsızlığıyla..; bir tek böyle açılır şimdi pencereler, ve havalanır belki ömür, 
belki...

10 Temmuz 2017

son,


O beni sahilden, kendimi gömdüğüm, sertleşmiş ıslak kumdan aldı,
elledi.
Ben, bana düşen acıyı da neşeyi de yaşamıştım, diye
                                                                             [düşündüydüm.
İçimdeki zayıf hayvan çok olmuştu öleli.

O beni sahilden...
Yani yoktu sedefimden başka şeyim.

Derin denizlerle, soğuk denizlerle
tuzla, dalgayla boğuştuydum ben, ve hayvanım çıkmıştı benden.
Kendi içine kıvrılmış, rüyasını unutmuş
soğuk taş değil miydim artık ben?

O bana bir rüya verdi, inanamadım.
(Bademin neşesi, dedi, al bak, dedi, kısacık, dedi.)

O benim sedefime elledi.

Birhan Keskin

6 Temmuz 2017

gün batmadan'


Üzüntümü koyacak yer bulamıyorum. 
Gidecek deniz.
Ağlayacak omuz.
Elime kalem alacak güç.
Giyebileceğim bir yaz beyazı.
Dost sofrasına atılacak iki cümle.
Perdesi açılacak bir yarın.
Nişane gibi taşıyacağım bir dün.
"Yerini yadırgayan eşyalar gibi olmak"; ömür dönüyor dolaşıyor, buraya geliyor.
Seslerin, sözlerin ve susların ardından yine kalbim kendi sesinden sağır olmak üzere.
Yaklaştığım tarih neye benziyor bilmiyorum.
-Varsa- cesaretimin neyi yıkacağını da.
Olmayan arzularımın neyi kuracağını da.
Bilmemenin açık adresiyim, yine ve hâlâ.
Bu aralar ne kedisi var içimin, ne mor yansıması gecenin.
Huzur denilen şey kenardan kenardan sökülüyor ve dikiş atmak konusunda pek başarılı değilim. Ne huzura, ne kumaşa, ne yaraya.
Bir şey istememek, herhangi bir şeye karşı arzu duymamak sağlıklı bir durum değil diyor Celine. Sanırım oradan içime yerleşmiş bir kabulleniş bu. Celine daha pek çok şey söylüyor, sol yanımın kendi kendine bağırdıklarına çok benziyor, o söyleyince duyuluyordur belki. Ben Deniz olarak biraz da dilsizim, anlatamadıklarım, anlatmayı beceremediklerimle. Bir film olsam anlaşılırdım belki. Buraya şimdi "olamamak" gelecek.  
Okumadıklarım ve yazmadıklarım büyüyor. Sanki geviş getiriyor yaşım bazı eskizlerini planlarımın. 
Adım atacak bir yol bulamıyorum.
Arzulayacak bir temas.
Ezberleyecek bir şarkı.
Bir yere ulaşacak bir mektup.
Konuşacağım ve anlaşılacak bir duygu.
-Rahatça- kavuşulacak bir şehir.
Dokunmayacak bir sonsuz kadeh.
Gökyüzüne sabitlenecek bir gün batımı.
Beni içine alacak bir gökyüzü rengi.
Hayal edilebilecek bir fotoğraf karesi.
Can sıkıntımı koyacak yer bulamıyorum.
Sevdiğim şiirleri çıkaracak ve bırakacak bir yer de.
Unutuşu ve asla unutmayışı.
Sakladığım her şeyi.
Hiç kimseyi.
Nefesimi bulamıyorum.
Öyle büyük bir kayboluş ki, 
ellerini bulamıyorum, sözlerini, 
bulmak da istemiyorum belki yitip gitmek varken.
Aklıma rüyalarıma benzeyen parça parça görüntüler geliyor. 
Sanki bitiyor gibi geliyor sonra, her şey bitiyor.
Belki de bitiyor.
Yine de böyle sökük, böyle bitap, böyle çırpınarak olmasaydı diyor içim.
Bir şey isteyebildiğime mutlu oluyorum.
Herhangi bir şey, 
Şartı olmayan şu dilek kipimi kucaklayasım geliyor.
Yaşam sevinci bundan fazlası olmalıydı.
Belki.
28 bunun için uygun değildir, 27 gibi.

3 Temmuz 2017

temmuzda'


"Güzel sev beni kibar sev usul usul belli etmeden sev gizlice ama anlayarak sev ben olduğum için sev beni tüm bilginle geçmişinde biriktirdiğin ne varsa ve gelecekte kim olacaksan öyle sev bakarak sev görerek sev duyarak sesimi duyarak söylemediklerimi aklımdan geçenleri dokunarak sev en dokunulmaz yerlerine içimin bilerek sev kimi sevdiğini beni sevdiğini her an her uykuda ve her bilgide sev yemek yerken kitap okurken işinde arabada en zor anında en kolay halinde sev beni şiddetle sev hırsla sev kıskançlıkla sev yanarak sev kokunla sev her şey çağırsın beni sana öyle sev gelmek için ve hiç gitmemek için tenhada sev uluorta sokaklarda caddelerde insanların bilinçlerinde sev beni sen sen sen sev beni seni sen yapan ne varsa hücrelerin kanın aklın ruhun çocukluğun yediğin tokatla sev beni o gün o tokadı yerken hissettiğin yalnızlıkla sev o yalnızlığı büyüt içinde benim için o günden şimdiye ve bul beni öyle sev korkunla sev beni en derin en derin kimselerin bilmediği kendinin bile gömmeden gizlemeden alenen ve benden saklamayı düşünmeden sev beni insanlar içinde sev beni binler içinde milyonlar içinde hisset orada ve bak ve gör ve öyle sev beni cesur sev beni ya giderse diyerek ve bunu derken sev beni ya o böyle şiddetli sevmiyorsa diye yanarken için ve bu duyguna sarılarak sev beni yüzleşerek sev seni hiç sevmeme ihtimalimle yine de sev beni canın yanarak kızarak hınçla en korkunç yanlarınla sev beni içindeki canavarlarla sev beni içindeki umutsuzlukla delirerek ve çok isteyerek ve özleyerek ve görmek için kilometreler kat ederek ve görmeyerek bir an bile öyle sev beni acı içinde sev beni gebererek acıdan vicdansızlıkla sev bencilce bir erkek gibi sev beni sadece çiftleşmek için sev tekleşmek için seninle olduğumu hayal ederek ya da hiç dokunmadığını dokunsan da dokunmasan da sev aleladelikle sev öylesine can sıkıntısıyla tedbirsiz sev soğuk kuzey denizlerinde donarak sev derinimi incinebilen kalbimi sev en sefil halimi görerek ve merhametle sev yanında uyurken sev rüyamda sev bambaşka bir yerde senden çok uzakta sev çirkinliğimi sev kibrimi korkumu aptallığımı seni incitirken sev seni severken senden kendimi gizlerken ya da açarken sev ben neysem gerçekte sanki insan tek bir gerçeklikmiş gibi zihninde kimsem öyle sev sandığın ve olduğum arasındaki farkla sev saçlarımı sev ellerimi gözlerimi sev öfkeyle baktığında bile kinimi sev özür dileyişimi sev yemek yapışımı çay demlememi içtiğim kahveleri en mutlu halimi sev en rahat en emin en tasasız ve bu yüzden savunmasız kendimde sevmediklerimle sev kendimi sevişimle sev seni sevdiğim için gamsızlığımı oburluğumu küfürlerimi hırçınlığımı sev gülüşümü sev ve uzun süre gülemeyişimi bazen sessizliğimi sev gürültümü aklımdan geçenleri sev kalbimin senin için yanışını sev donukluğumu sev coşkumu sonra bir dengede duramayışımı sev arayışımı sev ağlarken dokunarak sev sevincime bakarak sev ruhumu koklayarak sev gövdenle sev ellerinle sev teninle bakışınla aklınla kalbinle sakallarınla dudaklarının kıvrımıyla sev beni yaşarken senden kaçarken sev senden çok uzağa sonsuz uzağa bir daha asla ve asla yan yana duramayacağımız yere vardığımda sev.

Ve şimdi göm karanlığa."

21 Haziran 2017

kokusundan geç'


Bir sürü şeyden sonra ve tek bir şeyden önceydi. Bilmediğin şeyler çok değildi ama vardı. İsmimin bütün olanaklarını taşıyor, ne varsa attıkça atıyordum. Mavi bayraklık bir deniz değildim ama sınıfı geçer notlarla illa ki geçerdim. 

Mağrur ama kırılgan duruşum tuhaf bir zorluk katardı hayatıma, 5 yaşımdan bu yana. İte kaka geçirdim zamanı, bakma nefes almak uzun sürüyor, vermek daha da uzun... Biraz otobüs bileti, biraz bozkır dayandı geçmiş görüntüme, ya da ben onları seçtim. Kalbin coğrafyası seçilir ama değil mi Ahmet Abi? Şimdi bu iklim, bu boğaz havası mı mahvediyor beni böyle? Hep bir, boşalmış salıncak zinciri kalbim.

Göç mevsimini bir türlü unutmayan bir evsizlik büyüyor içimde. Eski hayatımda neymişim de şimdi böyle mürekkeple gözyaşı döker olmuşum bilmiyorum. Ama bu tavrım anneme benzemiyor, onu biliyorum. Annem neresiyle ağlıyor hayata? Onun gözyaşları mı birikip böyle deniz olmuş acaba? Bilmiyorum ki, belki de Ege'den Akdeniz'den başka, öyle bir duygunun ilhamıdır. Üzerine çok düşünürsem korkunç bir şeylerle karşılaşmaktan korktum şimdi. 

Biraz yalnız geçti yirmi sekiz sene. Belki o da birilerinin yalnızlık genidir. Aile bağları pek ilgimi çekmiyor, o ayrı. İlgimi çeken şeyler vardı bir zamanlar. Beklediğim zamanlar, büyümek telâşına takılan hayaller kurardım. Kimse yoktu, ama pazar akşamları babamın dizleri vardı. Yelkenler açtığımız yarınlar. Beklenecek şeyler, yürünecek yollar ve muhakkak eşlik eden bir incir tadı.
Sonra bir şeyler oldu; yavaş, sessiz ama büyük. Tüm gidenler gibi. Anneannem gibi. Anneannemi tanısan çok severdin. Anneannemi kim tanısa çok severdi. Ama ben büyüyünce anneanne olmayacağım. İnsan saçma sapan bir kesinlikle, çok büyük bir kuvvetle seziyor bir şeyleri. Ne kötü. Sürprizler de her zaman iyi değil ama umutsuzluk öldürür.

"Yedi kat yerin altından" diyor, "örgütlenip, takıldım saçının arasına" Sevdiğin bir çiçek olmak mucize olurdu. Bir bitki gibi yüzünü güneşe dönmek, öpmek toprağını. Yaprak yaprak açılmak günlere, sarmalanmak gökyüzüyle, sonra kucak kucak bahşedilmek sevilene.

Yorgunum Ahmet Abi. İnsan olan yerlerim çok acıyor. Omuzlarım sızlıyor, ensem üşüyor. Ellerim.. Ellerimi sorma.. Sol yanımda bir hayat bitiyor. Neye yanaşsam bir tuhaf temas. Dokunmadan da yaşanmıyor. 

Bu aralar küstürüyorum kendimi her şeye. Bir yaz daha yarılanıyor. bir yaş daha yükleniyor ömür, yine otlar sararıyor, Kadıköy'den vapurlar kalkıyor, annemin çarşafları deniz, babamın balkonları çam kokuyor. Yine kalbim ağrıyor. Yerini yadırgayan eşya halim geçmiyor. Evlere giriyorum çıkıyorum, duvarları boyuyor, bakkalımı değiştiriyorum, barışıyorum her seferinde yaşamakla, yine de göçebe duruşumu bırakamıyorum kenara. 

Yaşamak haziranı ağlıyor penceremde, uykum kimde.
Geçmiyor Ahmet Abi. 
Bir başka mevsimi bekleye bekleye yol bitiyor.

20 Haziran 2017

canımın kuşları*


Biliyorum zor olacak. Biliyorum sokaklar daralacak, göğüs kafesime sıkışıp kalacak günler. Her kurduğum cümlenin ardından, bilincim tutunacak anılar bulup çıkaracak. Biliyorum, daha az konuşup daha çok uykusuz gece geçireceğim. Ama bir yandan da biliyorum; zaman yazlık, çiçekli bir elbise gibi okşayarak değecek yanıma yöreme, kendiliğinden ve kaygan. Sınırlarından kurtulacak düşünce ve kaygının ağırlığı altında ezilmeyecek yarın.

Sakınmasız olmak için. Sevgiden bağımsız, tutkuya hasret.
Yeni bir sayfanın boşluğundaki ağırlık bir yana, türlü türlü çizgiye, boyaya, sözcüğe açıklığındaki özgürlük. Biz'in önüne ben'i geçirmenin mahcubiyeti bir yerde geçecek, bir şekilde. İkiyi bir yapamıyor olmak da affına sığınacak. Ya da affedilmeyen bir hikâye daha eklenecek kişisel tarihimize.

Fallar kapatıyorum, planlar yapıyorum. Programa bindirilebilecek bir şey olmadığını bile bile haftadan gün seçiyorum. Hafife alır gibi, sanki her şey kolaylıkla olacakmış gibi konuşuyorum. Kimsesiz kalmanın ihtimal olmadığı bir yerden cümleler kuruyorum; hiç edinemediğim yüksek mi yüksek bir özgüvenle. Belki de gücüm, taşımayı istediğim, arzuladığım gücüm görünür olursa daha kararlı, daha dik olurum diye.. Belki olurum, belki de olamam. Belirsizlikten ürkmek mi gerekir, bilmiyorum ama bir şeye saplanıp kalmak korkutucu.

Hani "yüklerimle gelemem" dediğim yerdeki gibi; yüklerimle kalamam da bir yandan..
Kalbim alışık olduğu şeylere meyillenirken, var oluşumun zihni sızlıyor.
Bir masal aramıyorum. Belki yerleşikliğinden korkuyorum bir şeylerin. Kedim gibi. Özen gösteremeyeceğimi hissettiğim yerde gitmek istiyorum. 
Yok benim de bildiğim bir yer, sabit bekleyen bir adresim. Her sokağım çıkmaz oysa, göstermesem de öyle. Bilinmezi öğrenmeye kalkışacak bir sürü sorum, telâşımdan başka hiçbir şeyim yok. 

Sevdiğim yerlerde sevdiğim şeyleri yapmaktan vazgeçmek demek bu. Ama sen bu kadar olmamalısın. Belki derdim bu. Daha büyük bir şey olmalı. Nerede, nasıl, ne şekilde olursa olsun, olmaya and içmiş bir his. Ama bulamıyorum..

Kendi kendime mi yıktım kaleleri, yoksa gelen dalgayı, rüzgârı mı hissedip önce davrandım bilmiyorum. Dürüst olmadığımı hissetmenin yorgunluğunda eziliyorum sadece. Kendimden yorgunum, bu kadar çok sorum, kaygım, acabam olmasaydı..

Savaşamıyorum kendimle.
Şimdi değilse, ne zaman?

13 Haziran 2017

olmadığı kadar



Herkesin bir hikâyesi var.
Herkes birbirinden habersiz.
Herkesin gördüğü denizin rengi birbirinden farklı.
Herkesin cumartesisinin adı aynı, içi biçimli.
Bir kadeh şarap eşliğinde Boğaz'a yalnızlığı yaslamış adam,
karşısındaki sandalye kediye ayrılı, işine dalmış genç,
güzelim kızıl saçlarında yüzdüğü kıza bira kaldıran, dumanına neleri kattığını bilmediğimiz çocuk,
kadınlar, kadınlar, İstanbul.
Herkes bir şeylerin başlangıcında ve bitişinde.
Ama hep birlikte bir ara renkte.

İçime rüzgâr kaçıyor, kuşların kanatları nabzımı hızlandırıyor.

Bir zamanlar masalını yazmak istediğim şehirde, sessiz bir kıyı bulmanın huzuruyla kalp ağrımı okşuyorum şimdi. 


Kabataş-

3 Mayıs 2017

mayıs-sız..*


Darmadağın aklımın salonu. Vücudumu kanepeye komutsuzca bırakamadığım gibi, zihnimdeki tortuları da bırakamıyorum gelişigüzel. Her sabah uyanıp da yüzümü çarptığım suyla aynada beliren suretler, sokaklarda köşe kapmaca oynadığım adımlar, bir şarkının iki ucunda durduğumuz nefesler...

İçime sığdıramadığım her şeyi kucaklayıp, hiçbir yere bırakamayışım.. Kollarımı güçlendirmem yetmiyor bu ağırlığa. Bu tıklım tıkış halimle neyin, nasıl elinden tutacağım.. Bu bulanıklıkla yol bitiyor. Taşıyabilme gücüm, karşılaşacağım güçlüklere karşı direncim..

Durmak istediğim yerle, bulunmak istediğim yer arasında yine milyon kilometre.. Kendimin sınırındayım, ya tek seferde atlayacağım ya da ayağımın altındaki toprak kendi kendine ufalanıp beni düşürecek. 
Önümde bulutlar uzanmıyor, hissediyorum değil; biliyorum. Tekrar tekrar yaşadığım bu filmin sonunu değiştirmem gerektiğini ya da anlamlı bir senaryoyu kabul etmem gerektiğini.. Kendi hikâyemin kaderini iç sızıma, kolay yanıma, dudak kıyıma bırakmamam gerektiğini...

Çiçeklenen günlerin hatrına diye diye yarını üzüyorum. Bugünkü tebessümlerin uğruna bir yerde gözyaşı biriktiriyorum, sele çeyrek var.

Alev zayıflıyor. Görünmüyor. Görünmezliği hem korkutuyor hem de yürümem gerekip de çakılı kaldığım o koordinatları yüzüme yüzüme vuruyor. 

Bir şey kırıldı. İnce bir dal. İnce ama hayata bağlayan, ona..
Bundan birkaç tutam mevsim önce olduğu gibi. Sesini duydum. Sessizliği getiren o çatırtıyı.

Gözlerimi kapatmam yetmiyor. Kapanmıyor bir şey. Bakışlarındaki o kucaklamayı, ıssızlığı, liman rengini, lütfeni, nedeni göremeyecek kadar kör olamıyorum. 

Kötülüğümü, acımasızlığımı kabul etmesini bekliyorum mayısın, kendiliğinden.. Ama her gün başka renkte bir çiçek açıyor, her gün dalları tomurcuklandırıyor. Varlık sebebi baharlar yaratmak gibi. 

Korkuyorum. Oysa cesurken değiyor yaşamak hayata.
Göze almalı, yola bakmalı..
Yoksa uzun, çok uzun sürecek bir intihar başlangıcına mecbur bu bahar..

31 Mart 2017

krıılma noktası



Tuhaf bir koordinattayım. Durmaksızın hareket halinde olma ihtiyacı, ağrıyan sızlayan alışkanlıklara inat zamanın üzerinden koşma isteği. Değişme, değiştirebilme gücümün varlığını özümseme. Dışarı çıkmayı bekleyen o şeyin kapı eşiğinde olduğunu hissettirmesi..

Yorgunluk ağırlığının hazzına keskin iğneler çakmak. Mevsimi bekleyen, çatlamak için gerinen tohumların acıyan derileri gibi hem bedenimin hem ruhumun yüzeyi. Beni dibe çeken ne varsa, ve yükselten, ayrımını yapamadığım o sis dağılıyor. Yorgun ama uzlaşmacı bir tavırla buluşuyor içim.

Bir şey bekliyordum; büyük bir deprem, sel, felaket.
Oysa yollar kendi kendini yürüyüp bitiriyor bazen.

Diyor ya;

"Acısını çektiğim şey, bana aittir."

Öyledir.

23 Şubat 2017

--



Sonsuz olan bir şey yok. Büyü rengindeki her şey soluyor. Gölgede bile 33 derecede kalan bir hiçbir şey yok. İnandığım tüm manzara parçaları ufalanıyor. İçimin şiirinde dizeler kırılıyor.
Tutunmak.. ama nasıl..
Yine günler sonsuzdan geri sayımda. Sözcükler itip kakıyor, öyle hoyrat geliyor ki gece... İçimin kuşları üşüyor. Şubat sahiden bitmiyor.

En son ne zaman böyle bir bahara ihtiyaç duymuştum.. Evde ve yalınayak ve yaz tatilinde gibi sıkılacak kadar saatsiz. Pencereleri ardına kadar açmak, toprağımın rüzgârında dağınık oturmak istiyorum.

Çok güçsüzüm. Bu kışlarda, bu sessizlikte, bu limansızlıkta, bu yaşama telâşında.. Ellerimden kayıp gidiyor bir zamanlar sevdiğim ne varsa. Öylece izliyorum, uzaktan, bir başkasının gibi...

Ne sevinç çiçekleri ne de umut üzümleri doluyor kucağıma...
Daha iyi bir insan olabilseydim... Yolu düz kurabilseydim.. Belki başka bir yer ve zamanda..
Böyle közlenmezdi içim. Sırtım böyle dağlar taşımaz, göğsüm böyle dikenlerle çevrilmezdi.
Perişan dolu her şey. Ve bitmiyor. Kaldıkça bitmiyor, tükenmiyor. 
Bir mevsim parçasında kül olmayı becerebilsem.. Oluk oluk kırgınlığı, yorgunluğu üfleyebilsem ovalara..

Yeterlik fiillerinden başka gidecek yer yok.

1 Şubat 2017

düğün ve


Ezberimde hiçbir şiir yok.
Ve hiçbir sözcüğüm, hayatımın başrolü için yeterli repliklere varmıyor.
Hep eksik, hep fazla.
Kuzey kuşları dönüyor etrafımda.
Buz yağıyor yarına.
Yine olmayacak sulara dökülüyorum.
Yine rengini alamayacağım tonlar karıyorum.
Yine birilerine, bir şeylere mutsuzluk olmaya hazırlanıyorum.
Sürekli bir mahkeme provasında geçiyor hayat.
Hep savunmadayım, hep ceza alacağım kesin, hep yetmeyeceği belli cümlelerimin..
Olduramamak üzerine bir anabilim dalıyım.
Ağrılarımın boşluklarını iltihaplı imlâlar dolduruyor.
Devrilse de bitse, diyor içimi yiyen kemirgenlerden biri.
Devrilmeyi bile beceremediğimi görüp kör oluyorum.
Ellerim ağrıyor, nefesim ağrıyor, ağlayamayan gözlerim ağrıyor.
Kendimi kendimden azad edemiyorum.
Hiçbir zaman, attığım her adımın düşeceğini kestiremiyorum. Daha kaç kere olması gerekiyor öngörebilmem için...
Çiçekler alıyorum rengârenk, kucaklar dolusu, ve hiçbirini yaşatamıyorum.
Bir çiçek mezarlığı ömrüm.
"Sen öleceksin" diyerek nasıl yaşatılır bir çiçek...
Şimdi kendime bunun yollarını arıyorum.
Arıyorum, arıyorum, arayıp arayıp bulamıyorum.

18 Ocak 2017

'lm


"Birden çıkıp gideceğim işte. Bir yüzün kristal bir işarete dönüştüğü saat olacak. Kumla boğulan bir evi hatırlatacak size anılar. Çiçeklerle, bambularla, mumlarla, geçmişe dönük aynalarla aydınlatılmış bir ev. Sinsi bir hastalık sarmıştı o evi ya da bana öyle görünüyordu. Düşüyordum, düşüyordum o evde. Neyse ne birden çıkıp gideceğim işte. Çünkü siz hepiniz aynısınız. Öylesine bırakmış olacağım her şeyi ve çıkmadan önce inci rengi bir elbise de giysem, inciler kentinde ölmeye de gitsem, evin içinde kalan siluetlerimin üstünde tek bir deniz kabuğu bulunacak. Yine de birdenbire çıkıp gideceğim işte bir yılın bir başka mevsimi."