28 Şubat 2015

ayın devrildiği yer



"Şiirdi bir çeşit:
Yüreğin yaban argosu."

Geçiyorum; gecelerden, gecelerin ağır aksak sessizliğinden, puslu ıssızlığından, boş sokak yankılarından. Yansıyan hiçbir şey yok günden, dünden. Zaman eklerini bulup buluşturup iki kadeh yarın dikeyim diyorum; yokluk sınayıcı. Bir mevsimle ölçülebilir zaman. Mevsim eklerini de yettirebilir kadınlar ve adamlar sarhoşluklar için. Ama bulamıyorum. Balkonlara açılmayan pencereler ardında bir şubat tüketmeye çalışıyorum. Ocak gibi ve belki mart.

Gözlerimin süpürdüğü çamurlu kaldırım kenarlarında parlak bir bakış arayışındayım. Geçerken düşürmemiş kimse. Kimse, hiçbir yere, hiçbir şeyini düşürmüyor artık.

Sevdiğim bir semtin yokuşlarında dolaştırırken bedenimi, üzerime bulutlar düşüyor. Müteahhitler yine işe yaramazlar kadrosundan dahil oluyorlar hayata. Bir bulutu taşıyamayan gökyüzü delici binalar. Devril dünya. Bir buçuk metreye yüklenip de kendini taşıtabilecek kadar hafif kalpleri yok bulutların. Nasıl taşıyacağım? Kendiminkilere bir metropol bulamıyorum. Tam görür gibi oluyorum kalabalıklar arasında, trafik yine sıkışıyor. Müziği duymak istiyorum, kornalar dolaşıyor elime ayağıma.

Sevdiğim şairleri emanet edeceğim hayata, hayatla karışık birilerini arıyorum. Fazla su verip çürütmeyecek, unutup da çölleştirmeyecek adresler sevgilerime.

Bir kenarına ilişmek geçiyor içimden kulenin dibine. Vapurlarla mavi saçlarını taramak sudan şeylerin, düşüp de rüzgârla kanatlanmak. Sarsıcı bir eylemsizlik meydanında devrim bekliyorum. Manifestolar döktürüyorum kalbe tutuklu arkadaşlarla dilsiz sofralarda. İnanmak mümkün mü olmayanlar çağında beklenenin geleceğine? 

Aralık her kapıyı gümbürtüyle çarpacak çok fazla kaba ruh var. Oysa zarif ağrılar da yerleşebilir sıkıntılı boşluklara. Öpülünce geçecek, öpülünce unutulacak, öpülünce boş verilecek gözyaşları olmalı. Hiçbir şeyi çözmeyecekse bir öpücük neden var etsin ki kendini bunca soğukta? Dudaklara özen gösterilmeli bu devirde. Ağza konulacak nefes bir felakete yuvarlanacaksa, bu ciğerde zambak açtıran bir hastalık olmalı. Başka türlüsü kabul edilebilir bir afet olmaz. Aşksızlık olur. Aşksızlık enkazdır. O yüzden çiçekli hastalıklarla, bahardan bir ölüm dilenmeli şayet yaşamak susacaksa.

Keyfe keder bir çarpışı var mı kalbin? Yirmi yedi, belki sekiz gündür buna demir atmış vaziyette bekliyorum. Şubat yüzünden hep. On dört, belki on üç gece önce içtiğim çok şarabın tek kadehinde yüzdürüyorum sesimin yabancısı olduğum ağrılı yüksekliğini. Bazı sorular çok paldır küldür taşınıyorlar şu soldaki eve. Afallıyor kırmızısı sarhoşluğun. İkâmet edenleri değiştirmek çok resmi evrak gerektiriyor. Emin misiniz; penceresine ne zaman, hangi mevsim düşeceği belirsiz bu yerde yaşamaya? En mevsim uçlarından gaz, en sarı sıcağından elektrik, en teni savunmasız bırakan sıcağından da su bağlatmanız gerekecek. Sözleşme imzalamaya hazır mısınız iki kalp boyu? Komisyon olarak da birkaç dize talebimiz var. Velhasıl kelam taşı(n)mak bakım gerektiriyor. Bakalım mı biraz..?

Hangi sokağın nereye çıktığını bildiğin zaman biraz oralı oluyorsun. Hangi sokağın, nereye çıkmasını istediğini bilip oralara yollar yaratıyorsan, kalp kimliğindeki coğrafi koordinatlar olarak not düşülüyor hanene. Bildiğim yollar var. Unutmak istediklerim. Unutmaktan korktuklarım. Öğrenmek istediklerim. Öğrenemezsem diye korktuklarım. Bütün bunları bir araya toplayınca seyyah olmuyorsun. Ama seyyah tanıdıklarım var. Pusulama sahip çıksınlar diye rica edecek olursam diye. Yönünü bilsem yolumun, kuzeyin yardım edeceğinden kuşkum yok. Ondan hep.

İç ağrılarımın tozunu ala ala bitiremedim. Sanırım yeteri kadar ıslatmıyorum yeni gün bezlerini, ve yeteri kadar kurutamıyorum dünden akanları. Sahici yağmurları var oysa bu şehrin. Her şeyin rengini değiştirmekte de bir hayli usta. Beni de değiştirsene köprülerinden toz akıtırken? Benim de çorak toprağımı sulasana erguvan mevsimin kapıdayken? Beni de yıkasana duygudan dikili caddelerinle, bulvarlarınla birlikte..? 

Bir masal sözünü tutabilmem için mevsimlerden zamanlara, zamanlardan yenilerine ihtiyacı var gibi şurama sinmiş şeyin.

Ömrümü tutup öpmeyi denesene.
Belki şiir bile olur dize dize dokununca.

Bir ihtimal dahi olsa..?

27 Şubat 2015

dilek tutmak; ama neden.


Bazı şeyler anlatmak istiyorum. 
Anlatacak bir şeyin olmaması bunu birazcık zorlaştırıyor.
Hissettiğim şeylere tekabül edecek sayıda kelimeyi barındırmıyor olabilir dağarcığım.
Bu da bir zorluk.
Zorlukları aşmak istiyorum.
Sadece gözlerimi bırakarak yeni bir dil öğrenebileceğim, var olanın eksiklerini tamamlayabileceğim bir şey.
Sessiz ama geveze bir şey.
Başka türlü bir şey.

Belki böyle aşabilirim.

25 Şubat 2015

şarkıdaki balık.


Günün ilk saati.
Bütün sorular bana yönelik.
Canım acımazsa ve sürem yeterse cevaplarım.
Bütün hoşluklarını, iç burkmalarını, kış içine sızan usul sıcağını, yarım kalanları ve dahasını.
Belki de eksiğini.

22 Şubat 2015

diş izleri bu yüzden Doktor.*


"Koşuyorsan... Gövdenin içinde hangi organlarının kaldığını bilmiyorsan ve aslında bunu bilmediğini bile bilmiyorsan ama sonra biri gelip sana bir kalbin olduğunu hatırlatıyorsa ve hatırladığın anda kalbin çarpıyorsa ve o öyle çarpıyor diye korkuyorsan... Korkmuyorsan! Başka şeylerden çok fazla korkmuşsan ve artık sadece bundan korkmak istiyorsan yani korkmamak gibi bir lüksün olmadığının farkındaysan ama artık korkularının ismi değişsin diye yalvarıyorsan ve kime yalvardığını bile bilmiyorsan ve bunu umursamıyorsan çünkü hiçbir yalvarışın işe yaramadığını görmüşsen ve görmez olaydım demişsen ve artık gözlerinden vazgeçmişsen...

Hiçbir yalan seni ikna etmiyorsa ve seni ikna edecek bir yalan bulmak için canını vermeye hazırsan ve yani sen de bir can taşıyorsan ama bunu bir türlü ispatlayamıyorsan ve zaten ispatlamaya da çalışmıyorsan çünkü yorulmuşsan ve faydası olmadığını anlamışsan..."

Aylin Balboa

18 Şubat 2015

Şehirde. Gece yarısı.*


Sevdiğim, sevebildiğim şeylerden bir akşam. Bir kış manzarasının içinde oturduğu bir İstanbul kartpostalı. Her şeyin başladığı yerde başlayan başka hikâyeler. Sofraya müziği düşen insanlar var. Geceye de nefesi. Tekeri döndükçe kelimeleri yakalamak istediğin yollar. Geçen yollar ve mola vermeye razı olduğun duraklar. Belki de "iyi ki" duraklar. Razı olmak değil, bile isteye "Elimi tut ve bekleyelim gelecek otobüsleri" dediğin. Hiç değilse diyebileceğin. Beğendiğimiz yerleri seçmemize olanak tanıyacak haritalar ve geri dönmemekten gocunmayacağımız duraklar. Belki zamanla durak olmaktan çıkacak koordinatlar..

Kelimeler var. Dışarıdaki bir şehir boyu ayazı, içerinin tutuşma eşiğindeki kibritlerine yaklaştıran.
Sonu gelmeyen, yan yana noktalarını bağladığı sessizliklerden şiirler kuran kelimeler.
Şiire inanmak içsel bir devrimken, iki kişi şiire inanmak çoğul ve örgütlü bir aşka dönüşüyor. Şiirin kendi gücüne güç kattığı salaş meydanlar var. Buğulu bir şeye yaslanıyor korkulukları. Bulutlu bir tınıyla, usuldan yürüyor. 

Sonra sokaklar unutulmuyor mesela. Unutulmuyor ve unutmuyor. Aynı sokaktan her seferinde farklı bir anı dikiyorsun kalbine, belki de hiç ısınmayan o avuçlarına. Bunu yapabiliyorsun. Şaşırıyorsun sonra, tozunu aldığın dünlerine. Dünün yarınına el koymuyor bazen. Koyduğu zamanlara kırılıyorsun, buruluyorsun buna şahit olunca.
Bazen de yapabildiklerin, yapabileceklerine "acaba"lar ekliyor. Sevmiyorsun o zaman geride biriken şeyleri. Bazen kendi kendine, her birini yürekten sevdiğin, üst üste dizdiğin o taş kulesine tekme atmak istiyorsun.

Neyin çelme taktığını bilmediğin saatler de oluyor. Öyle akışındayken, öyle sol kolundan ağırlığını çıkarıp atmışken, bir de bakıyorsun tersine akmaya başlamış sular. İsmine dönüp, kaderini incelemeye koyuluyorsun yine.

Bir gün anlam veremediğin bütün şeyleri birbiriyle öpüştürdüğünde, anlamlı bir ortalama, izi kalan bir sevişme olacak mı bekliyorsun.
Bekliyorsun, bekliyorsun, bekliyorsun.
Sabretmediğini söyleyen her sese, minicik ve kaçması çok mümkün anlardan bahsede bahsede karşı duruyorsun.

Gülümsemesinden hoşlandığın insanları kaybetme korkun bazen bir hayatı devirip geçiyor, farkında mısın. Ama gülümsemek ve o gülümsemeyi uzun uzun seyredebilmek anları belki de bir hayattır zaten..? Düşünmüyorlar mı bunu? Kırılıyorsun bu işe.

Güzel ve küçük yutkunmaları toparlayıp, onlardan sekseğine taş yapmak istiyorsun.Yolunu biliyorsun da, kan revan içinde kalmış dizlerini güzel bulmadığın geliyor belki aklına, epeyce eskimeye yüz tutmuş bir yerlerden.

Korkunun üçüncü şahıslara vardığını söyleyen şeyi boşveremiyorsun. Gönül bağının kopmasından mı korkuyorsun? Yenisini bağlayamamaktan belki?

Her şeyden ne de çok korkuyorsun.

İçinin savaşlarında yenilen hep de senken, daha neden bu kadar korkuyorsun.
Kendi kanını, kendi uykusuzluğunu, kendi ağrılarını, kendi veremediğin, ciğerine sıkışan nefeslerini o şiirli meydanlarda nasıl da ezber ettiğini çok çabuk unutuyorsun.

Şimdi o çok sevdiğin "Yol varsa yürünür" cümlesini hangi kalbin için bekletiyorsun..?
Yazılmamış mektupların hitaplarına takılırken, "belki"siz mümkün olmayan bir yarın için, bugünü sakınıyorsun, ve bununla bir de gurur mu duyuyorsun?

Belki de gönül bağının düğümünden ve hem çözülmesinden hem de iyice sıkı sıkıya bağlanmasından ürküyorsun.

Kendini kendinle tehdit ettiğin bu şehirde sen vapurları hep beş dakikayla kaçırıyorsun.

7 Şubat 2015

kırmızı defterli çocuk ve güvercinlere seslenmek


Sokakları koşa koşa aşıp, ziline basmak istememe sebep olacak bir mevzu var. Bir haber. Bir şey.
Sokakları aşıp...
Artık şehirler var oysa.
Yapabildiğim şeyleri yapamıyor olmak zoruma gidiyor.
Büyüyen odalarda, kalabalıklaşan yollarda, çoğalan trafikte yiten bir şeyler var.
Uzağı yakın edememek çok can sıkıcı.
Ama daha çok canımı sıkan bir şey var:
Seninle paylaşamayınca mutluluğu hüzne dönen şeyler.
Yarım kalmak.
Bir elmanın iki yarısından birinin ötekini kaybetmesi değil.
Organlarından birinin yok olması gibi.
Yarın -hayır, bugün- iyi bir gün olabilir.
Ama sen iyi değilsen, ve bundan da haberdar değilsen,
ne önemi var ki..?

Düşünsene şimdi çatı katında olduğumuzu?*

3 Şubat 2015

açık adres


İzi kalıp da canımı yakan şeyler var. Tek dileğim senin içine işleyenlerin bunlardan farklı olması. Canını yakmadığım anları ceplerine doldurmuş olman. 
Ağır günler yaşıyorum. Sana öfkeleniyorum.
Kullandığın kelimeleri beğenmiyorum. Sesimi çıkaramıyorum.
Gitmek istiyorum. Daha ne kadar gidebileceğimi bilmiyorum.
Yolda bir tanıdıkla karşılaştığımda, onun gözlerinden sana yol arıyorum.
Selamı mı aldın mı..?

Bu şehirde kaybolmadıkça, her şey çok gerçek.
Yoksulluk çok gerçek, kalabalık çok gerçek, kir sahici bir kir.
Dün mendilci bir çocuk "Abla karne hediyem olsun hadi n'olur" dedi.
Aklıma o an bana birkaç kez söylediğin bir şey geldi.
Hiç olmayan bozuk paralarımın hepsini verdim.
Yerıne yenilerini koyacak birisi olmasın istedim.

Zaman geçiyor, yeni aylar geliyor, mevsimler dallarını kırıyor anların.
Planlamadığımız bir şeyleri izliyorum kapı aralığından şimdi.
Dahil olmadığım kadehlerin buğularına uzatıyorum dudaklarımı.
Böyle olsun istemezdim. Cümlelerinle bu kadar kan revan içinde kalmak da istemezdim.
Kendimi uzağa, çok uzağa atmak da istemezdim.

Yapmaya çalıştığım şeyi büyük bir ihtimalle anlamsız buluyorsun.
Anlamlı bulduğun bir takım şeyler moralimi bozuyor.
Ve maalesef bunun da artık bir önemi yok.
Dün sevdiğin birayı içip, sevdiğin müzikleri dinlerken fersah fersah uzağında hissetmek içimi sıktı.

Etrafımdaki insanların kalplerinde güzel bir şeyler oluyor.
Ben mutluluğu bile paylaşamıyor muyum artık, bilmiyorum.
Hislerim öyle darmadağın ki.
Öyle, bir şeyleri yerden kaldırmaya, tozunu silkelemeye yetmez bir halde ki...

Bir şeyler arıyorsun gibi geliyor.
Bunu kıskanıyorum.
Kıskanmak. Bu çok sonradan öğrendiğim bir şey.
Kapatamadığım defterlerden içime kaçan bir toz belki.
Neyi kıskanacağımı dahi bilmeden yiyorum kendimi.

Hayat hiç yolunda gitmiyor çocuk.
Kalp hiç yolunda gitmiyor.
Arzularım yolunda gitmiyor.
Bir şeylerin varlığının veya yokluğunun yansıması daha gümbürtülü olmalı değil mi.
Olmuyor. Mekanik bir şeyler dönüyor içimde.
Bütün hücrelerimi uyuşturmak istiyorum.

Seni duymak da iyi gelmiyor. Cümlelerini kelimelere, kelimelerini hecelerine, hecelerini seslere ayırıyorum. Topluyorum, çıkarıyorum, çarpıyorum. Sinirim bozuluyor. Her kurduğun cümlede, aldığın nefesin biçiminin nasıl olabileceğini düşünüyorum. Öfkemi gör istiyorum ama öfkeli olduğum için de kızma istiyorum. 
Ben bu isteksizlikte senden niye bu kadar çok şey istiyorum.

Sahiden yok olmalıyım belki.

Alışamıyorum.
Alışamıyorum.
Alışamıyorum.

Kendi kazdığım kuyuya düşüp de boğulmayı bile becerememek canımı sıkıyor.

Sen canımı sıkıyorsun.

Bu uzaklık.
Bu zorunluluklar.
Bu hayat.
Bu yokluk.
Bu tercih edilmemiş mutsuzluk.
Canımı sıkıyor.

Sen canımı sıkarken inatla güzel olma.
Hiç değilse...