19 Mayıs 2006

ey bulutlar

ey martılar

ona sevdiğimi

söyleyin

rüzgârlı bir tepede

yan yana oturdular

adam kadına baktı

yavaşça sarıldı

biraz çekingendi kadın

öylece kaldı

sonra birbirine yaslanan

adaları gösterdi adam

öpüşen martıları

kucaklaşan bulutları

işte her şey böyle dedi adam

uzandılar sonra

gökyüzüne baktılar

iki yaprak vardı üstlerinde

bir değiyorlar

bir ayrılıyorlardı

bak herkes sevdiğiyle

beraber dedi adam

şarap içtiler sonra

yazdıkları şiirleri okudular

bildikleri şarkıları

bir şiir ötekine benzemiyordu

bir şarkı diğerine

ellerini üst üste koydular

adamın parmakları uzun

kadınınkiler kısaydı

yalnız o kadardı benzerlikleri

sonra birbirlerinin

dudaklarına baktılar uzun uzun

gözlerine

saçlarına

çiseleyen yağmura

yaklaşan vapura baktılar

vakit geldi dedi kadın

adam eğildi

kadının gümüş yüzüğünden

öptü

bırak zamanı dedi

biz olmasak

zamanın ne anlamı var

kalktılar sonra

patikalardan yürüyüp

kıyıya geldiler

deniz öylece duruyordu

dünya böyle dedi adam yine

işte aşk böyle

şiir böyle

Nurullah Can

güneşi yolladım bütün renklerle



Taş bir yolda ilerliyorduk ve yaşam bize hiç aldırmadan nasıl da devam ediyordu. Kurumuş, çatlamış, puslu bir bahardan kalma, solgun, gonca renginde dudaklarımda bir mırıltı… Ne me quitte pas… Güze yaraşırdı aslında.. bir kasım sabahına, kavuniçi yapraklarına hüznün ve burkuntularına en derininden ruhun. Bir filmden unutulmaz bir sahne geldi mi aklına? Kim bilir hangi filmdi senin unutulmazın? Kim bilir hangi kareydi unutamadığın? Bir sonbahar filmiydi benimki. Bir kadın ve bir erkek. Kadının üzerinde pembeden kırmızıya dönük, nar çiçeği bir su var, şeffaflığını örtercesine kayıyor üzerinde. Ritimleri uyumlu. Coşkulu bir vals. Ölüme yaklaşmış bir güzelin coşkulu valsi. Ve o müzik… Evet hani bir sabah… Yağmurkuşugillerden biri öterken karşımda, usulca mırıldandığın kulağıma…

Mucize, nerde saklı o? Bulutlarda mı? Yağmurun yağması belki.Goncaların gelin gibi süslenip gül olmaya hazırlanmaları… Erguvanların eflâtuna çalan renkleriyle donatmaları taş kaldırımları. Ya da belki yağmur sonrası bir renk cümbüşü, bir coşku şeridi. Bir gülümseme hayata… Gökkuşağı… Belki de, belki de sadece bir tatta. Dondurma? Onun kadar tatlı ve huzur verici bir şeyde. Belki de kavun kokusu ya da çilek kokusu gibi bir kokuda ya da vişne kızıllığı…

Kalemi oynatamıyorum.

Güneşi yolladık bütün renklerle…

-30.03.2006/ Perşembe – 15.15

15 Mayıs 2006

güneşli günler göreceğiz çocuklar

Hayata dayanmış taşların arasından bir su gibi sızıp geçmek.. Bunu başarabildiğimizde bizde o taşlardan biri olmak için ufak çakıllar arasına gireceğiz...

Anneler gününü geride bıraktık. Anneannemi özledim. O kadar çok özledim ki.. Bu sene, bu anneler günü bence kötü geçti. Annemleydim ve bu bana huzur veriyor. Ama gereken özeni gösteremedim. Babaannemle konuşamadım. Yengemle ve teyzemle konuşamadım. Anneanneme anlatamadım... Anneanneme yazamadım... Anneanneme sarılıp "Bak nerelere geldik gülüm?" diyemedim.. "Kaçarsın sen birine" derdi bana, "Unutursun sonra beni" derdi... Unutmadım seni anane... Özledim ben seni.. O kadar çok özledim ki... Sana o kadar çok ihtiyacım var ki... 8 senedir hiç olmadığı kadar çok ihtiyacım var. Bir yanım uçurum bir yanım sel... Bir yanım hayat bir yanım ateş... Ne olduğu bilinmez bir yolda ilerliyoruz şimdi. Herkesin kafasında milyonlarca soru işareti.. Rüzgarlar bile çaresiz. Özledim seni.. Gül güzeli...

Bugün pazartesi... Sıkıcı bir günü-mumu- üflememize çok yok aslında... Uyumak istiyorum.. Bubahar çarpıyor insanı... Oysaki düşlerim başkaydı... Tılsımını kaybetmiş bir bahar... Şimdi isteksizlik ve bezginlik var ama uğruna yapılacak çok şey var daha. Şimdi hep birlikte kalkacağız ve güneşi o battığı yerden yavaşça göklere kaldıracağız... Gökler kızıla aydınlığa boyanacak yeniden.. "Güneşli günler göreceğiz çocuklar..."

12 Mayıs 2006

7 Hazirandan 16 hazirana kadar Çankaya Dershanesinin sınav programındayım muhtemelen o zamana kadar rapor almam okulda çalışırım. Yani sınavdan 10 gün önceye kadar okul yolları beni bekliyor. Ama belki de alırım...


Bu arada ÖSS'ye Çimentaş Lisesi'nde giriyorum.Orası neresi? Hiç bir fikrim yok...

11 Mayıs 2006

anlaşılmayan şeyler

Kolay bir hüzündür gecenin kovuğundan sarkan
Ellerindeki paramparça geçmişin sığ bir gövdesidir yolun ortasında
Erken bir gülüşe başlarken (tutanabildiğin yalnızca bir gülüş)
Ve sanki (kendinden korkan) bir erken bağlanmışlık varoluş ve tükenişin.
Bir görüntü anlatır (sanki) bir yolun, bir yoğunluğun ortasında bal rengi kanı
Ve ayrılığın ta içinde biriken küllüğüdür özlemin.
Eski, hep eski anlatılmamışlıktır defterlerin.
Kuruyan su.
Kuruyan uykusu.
Ve kan yine de bal rengi derbederliğin.

Murathan Mungan

9 Mayıs 2006

Gülleri Aynı Gün Soldu

"Gülünün Solduğu Akşam" ve "Defterimde Kuş Sesleri" adlı eserlerinde Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan'ı anlatan Can Yayınlarının kurucusu ve yazarı Erdal Öz, Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Arslan'ın idam edilişinin 34. yıldönümünde vefaat etti. "Gülleri aynı gün soldu" (6 Mayıs 1972- 6 Mayıs 2006)


...Arabesk nedir diye düşünmüştünüz:

Şebboy sesli bir cümbüş, eza içinde;
Eşitlik midir komedya, içtenlik mi,
Erdem diye benimsenmesi mi fırsatsızlığın?

Yürüyoruz bütünlemeye kalmış bir sessizlikte
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.

... İki çay söylemiştik orda, biri açık,
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.

Cemal Süreya


8 Mayıs 2006

Bizim Masalımız


Bir varmış bir yokmuş. 3 yıl önce Özel Ege Lisesi Krallığında prensler ve prensesler buluşmuşlar.Altı güzel prenses ve beş prensin yolları krallıktaki son senelerinde kesişmiş. On bir yıldızdan ilki güzel prensesimiz, Rapunzelimiz, nazlı kızımız, saf, masum bakışlı ışıl ışıl yürekli, dinginliğin egemen olduğu bir zekanın ışıltısında gülümsemesiyle bizlerle olan Nazlı Gönülşen…

Krallıkta günler kimi zaman vals yaparak kimi zamansa şarkılar söylyerek geçiyordu. Güneşli günlerin ışıltısıyla yaşam devam ederken on bir yıldız arasındaki bağ daha da kuvvetleniyordu. Engin denizin kızı, Çılgın dalgaların renkli sörfçüsü, “amin” leriyle herkesin en sadık duacısı, güneşin hayata yansımalarından en renkli olanı, tartışılmaz bir soluk, alevin en kızıla çalan bölümü ve cennet prensesi yıldızımız Nil Osmanoğlu…

Gündüzler geceleri, günler ayları kovalarken, yıldızlar bulutlara göz kırparken, pofuduk pembe gülücükler krallığın etrafında dolaşırken, melodilerin çevrelediği, renkli rüzgarların doldurduğu krallıkta, prenseslerden pofuduğumuz, cincin pemboşumuz da şarkısını söylemeyi sürdürüyordu. Al al yanaklarıyla, kocaman masmavi cam gibi gözleriyle, İzmir masallarının sevdalısı ışıltımız Eda Kaymakçı…

Günlerin getirdiği sürprizler ve renkler yeni ışıltılar saçıyordu on bir cincinin üstüne. Mevsimlerden kış: bembeyaz on bir kar kristali. Bahar: on bir kızıl, kan kırmızısı gelincik. Yaz, ateşten bir güneş dilimi, mavinin her tonundan dalgalar. Güz: sararmış, kavuniçi yapraklar. Gökkuşağının alacasında yeni ışıklar. Bu yansımalardan bir neşe patlaması, kahkaha tufanı, dans kraliçesi, heyecanın ve coşkunun, gülümsemenin hüküm sürdüğü bir coğrafya Yasemin Çalışkan…

Bu dinginliğin arasında eğlence, coşku tabii ki krallığın vazgeçilmeziydi. Herkesteki heyecanı yaratan, gülümsemelere sebep, çocuksu neşesini, pozitif enerjiyi aşılayan, coşkusundan hiçbir olumsuzlukta en ufak bir şey kaybetmeyen krallık soytarısı on kişinin de kalbinde taht kurmuştu. Araba sevdalısı, başkanımız, şanımız, gülüşümüz, “Şoförsen bas gaza, aşıksan vur saza” sloganıyla her daim yanımızda ve gönlümüzde yeri başka olan yıldızımız Efe Ersoy…

Bu coşkuya, bu mutluluğa tek düşen gölge ÖSS adlı alevler püskürten ejderhaydı. Bir anda valsleri yarıda bıraktıran ama umut kıvılcımlarını söndürmeye gücü yetmeyen bir canavardı. Melodileri tüketmeye alevleri yetmese de kara bulutları üstümüze toplamayı başardı. Kıvır saçlı, sevimli, siyahın karanlığı, beyazın aydınlığıyla dengeyi kurmayı başarabilen, araba sevdasını krallık soytarısıyla da paylaşan kardeşimiz, yıldızımız Melih Öztekin…

ÖSS canavarının gazabı krallık üyelerinin üzerinde hüküm sürerken, tüm krallık başka krallıkların ‘test’ kağıtlarından geçilmez hale gelmişken, 11-C krallığı farklı kişiliklerin oluşturduğu enteresan manzaralara sahne oluyordu. Bunlardan en görülmeye değer olanı da, krallığın bilim sorumlusu, teknoloji uzmanı, aslan ünvanıyla krallığa her türlü donanım ve desteği sağlayan, efendi görünümlü yıldız Adem Elgit...

Krallık bilimsel gelişmelerle güç kazanıp, teknolojik donanımının doruklarında dolaşırken, ÖSS mücadelesi canla başla devam ederken, silahlarımız, testlerimiz krallığımızı çevrelerken müziğimiz hala içimizdeki varlığını koruyordu. Ortalarda dolaşan bir tombik pisi, kalem- kağıt sevdalısı, incik- boncuk süslemeleriyle krallığın yazı işleri sorumlusu, derin suların maviliği, renk düşkünü, krallığın tahtasını boş bırakmaya gönlü elvermeyen yıldızımız Deniz Marmasan…

Zaman zaman krallığın on bir yıldızı, canavar ve savaştan yorgun düşüyor, isteksizliğin kıyısında oturup, birbirlerine umut ve güç aşılamaya çabalıyorlardı. Böyle zamanlarda güneş yeniden doğuyor, çiçekler yeniden gelin gibi süsleniyor, içlerindeki umut alev alev oluyordu. Farklılığıyla, ani tepkileriyle, aynalarla olan arkadaşlığıyla, saçıyla olan kavgasıyla, tarih sevdalısı, sarı- kırmızı suların kızı, lezzet düşkünü yıldızımız Mahmurcan Akdaş…

Krallıktaki on bir kişi arasındaki bağ zamanın yıpratamadığı, olayların aşındıramadığı kuvvetli bir sevgiye dayalıydı. Zorluklar karşısında birbirlerinin yolunu aydınlatan on bir meşale olmayı öğrenmişlerdi. Ne düşmanlar, ne karanlıklar, ne ÖSS ruhlarındaki ezgiyi, zincirin on bir halkasını yok edemeyecekti. Bu on bir halkadan biri vardı ki, krallık feylesofu, mükemmel ışınlanma üstadı, sürekli düşünen sürekli yazan adam, ömrü saat saymakla geçen aziz, krallık derslerine giriş-çıkışları meşhur olan yıldız Remzi Serhat İşbecer…

Bugün bizi bir araya getiren ve birlikteliğimizin kanıtı olan bir gün. Son değil, başlangıç belki de. On bir farklı coğrafyaydık biz. Bir araya geldik bambaşka bir sentez oluşturduk. Eşsiz bir lezzet, benzeri olmayan bir renktik. Dostluğun, kardeşliğin, ‘aile’ kavramının temel olduğu bir zincirdi bizimkisi. On bir farklı ruhtuk, sonunda bir bütün olduk. Biz birbirimizi gerçekten çok sevdik, gelecek için sözümüzü verdik.. Masalımız devam edecek. Krallığımızı sağlam yapan kişi, ağır abimiz, öfkeli babamız, sert ama samimi, daima sığınabileceğimiz limanımız, müziğiyle bizi biz yapan kralımız, Sinan Biçer…

akrep yelkovanı yakalarsa


"Herkes ne zaman ölür
Elbet gülünün solduğu akşam..."

Turgut UYAR


Bir kanat çırpıştı, zorlayan bir koşu belki de. Akreple yelkovanı üst üste getirme oyunu. Seksek oynar gibi adımlar, dakikaları tüketmeye çalışırken ömrüm. Hani bir şiir vardı sıcak, puslu bir yaz sabahından kalma... Cemal Süreya'nın kaleminin dudaklarımıza değdirdiği...
Yaz çocuklarının (Bew abla özledim) oyunuydu bulutlardan masallar yazmak. Salıncaktayken bulutlara karışmak. Yeşille masmavinin ortasında yorulmak. "Vazgeçmek birden bire herşeyden vazgeçmek..."
Bir şarkının titrek bir kaç cümlesi çatlak, rengi belirsiz dudaklarımda "Ve yaşam bize hiç aldırmadan nasıl da devam ediyordu... Taşlar yuvarlanıyordu... As tears go by..."
Bir köşeyazısına mı gizliydi aşk? İçini titreten yalnızca bir ölüm haberi miydi? Ne olduğu bilinmez bir kaç boş durak mıydı? Bugün günlerden pazartesi,. Bir başlangıcın simgesi. Okul dedikleri düzenin ortasında bedenimi çevreleyen beyaz-yeşil kumaşlar içindeyim. Özgürlüğün kıyısında oturdum, ağladım. Kağıda inen darbeler bir şenlikti. Ağıdın şenliği olur mu bilmem ama olmuş işte. Kırmızıyla mavi karışınca mor oluyor. Kadınla erkekten bebek oluyor. Mevsimlerden kışla yaz karışınca bahar oluyor. Oysaki ben birleşmeyeni sentezlenemeyeceklerin noktasındaydım.
Ve hayat bize hiç aldırmadan nasıl da devam ediyordu... Taşlar yuvarlanıyordu... As tears go by...
Yutkundum belki söylenecek sözler uçar gider diye, olmadı. Üşüyorum, kışın üşümediğim kadar çok üşüyorum. Zor bir soluktu hayat. Shape of my heart Leon'un soundtrackiymiş. Nasıl hatırlamam? Ben oraları gördüm bu arada. Kimse sevmedi ben sevdim. "Unutmak" demişti Hüseyin Hocam "İnananlar için Tanrı'nın en büyük armağanı, inanmayanlar için doğanın en büyük armağanı..." Unutmak.. Ben güneşi yolladım bütün renklerle. şimdi onu çamaşır makinesine atıp yıkamam rengini soldurmanın anlamı var mı?
Ay'a dokunmanın tam zamanıdır.
En küçük bir ses bile sanki gök gürültüsü
İçim kıpır kıpır
Deniz kıpırtısız...
İçim bulanıyor, oysaki beni deniz tutmaz. Ama belki hıçkırıklardır bulandıran., içimi birbirine katan, denklemimin derecesini arttıran... Her soru çözümlüyse eğer, benim labirentiminçıkışı görünüyorsa karmaşık diye bir şey olmazdı ki.. Demek ki çözümsüz soru işaretlerinin varlığına olan yenilgimizi kabul edemiyoruz. İnsanın kendisiyle barışık olması bu 'galip gelme hastalığından' kaynaklanıyor olsa gerek... Yoksa bir insan kendisiyle çatışmadan nasıl durabilir? Akrep yelkovana yetişemiyor. Sonsuz bir uyku isteğinin kıyısındayım. 5 kişinin soluğunun karıştığı bir odada bugünün bana düşündürdüklerini yazmaya çabalıyorum. Bir kaç denklem uçuşuyor ortalıkta., bir de ne olduğunu anlayamadığım bir makine sesi.. Üşüyorum. Göz kapaklarım okulda olduğumun farkında değil. İsteksizlik = çaresizlik = kötü bir şey...
Ufalanıp, yok olup gitmek istiyorum...
"Gece iki adım arkamda, kızarıyor kanım güneşe..."

Bugün için ruh dinlendiriciler: Enya- A Day Without Rain
Yann Tiersen- Goodbye Lenin
Eric Clapton& Sting& Billy Joel- Tears In Heaven
Sting- Mercury Falling
Simon&Garfunkel- The Boxer
Celine Dion- Andrea Bocelli- These Are Special Times
Koray Candemir- Sade
Nil- Peri

Bugün için gülümsetici: Ahmet Ümit- Masal Masal İçinde

7 Mayıs 2006

yardım etti...

Ne istediğini bilmek... Çözüm burada gizli...
Kan dolu bir kuyuya attıkları kayalar kesti içimde tekrarlayan "nakarat gibi yağmuru"... Suyumu içtiler, kanımı donduran soğuğa ölümü işlediler. Çözülmemiş bir buzdum, şimdi buharlaşmış bir yokluk... Kızılımı aldılar, çıldırtıcı beyazlıklar içinde kaldım. Bir kasap gibi etlerin arasında, kanı yok olmuş cesetler arasında kaldım. Cehennemin bir ucu yangınmış, sürünerek varılan. Taş duvarlardan kıpkırmızı bir sıcaklık akarmış, damarlarımda kaybolana benzer. Sessizliğinde çığlıkların bir inmiş dizelerin kanat gerdiği. Karanlık bir girdaba benzer pergelin birleşmeyen iki kolu, bizim yaklaşamadığımız koyuluğumuz. Tiz bir çığlıktı suskunluk, ben sustum senin kızılın cesetlere makyaj oldu...

06.05.2006 - 10.50

5 Mayıs 2006

havadan sudan...

Havalar nasıl sizin orada? Burada kendini bilmez bir ege yaramazlığı...

Hıdrellez bugün, mayısın 5'i.. Rahmetli anneannemin doğumgünü, toprağın altın olsun meleğim...

İşte ben böyle bir hal içindeyim aslında derin keder içindeyim...

"Oyuncağını kendi saklayıp, 'kaybettim' diyen çocuklar gibi..." O, öyle dedi...


4 Mayıs 2006

peşi sıra giderken birden perşembe

Coşkulu bir kalabalığın içinde parlak bir kırmızı... Sönük olup olmamakta kararsız.. Parlaklığının ardında gizli bir kan gölü... Kelebeklerinin ölümünün ardından hayalleri öleyazmış bir küçük kızıl gelincik, kanayan...

İçimde dolup taşan bir ağrı
Sana akan kanın için bir karalık
Hani gelinciklerin dibinde olur ya inceden inceden
Karanlık

Bugün de işte öyle bir gün.. İçimde dolup taşan duyguyu tanımlamaktan korkar bir halde devam ediyorum soluğuma.. Bugün perşembe.. Perşembeleri sevmem.. Yine de gülümseyebilme saadetini yaşamak.. Güzel bir gün olduğu inancını taşıyabilmek..

Baharın getirdiği hafif serinliğe bırakmak düşlerini ve geleceğin kaygısından çok geleceğin ümidini düşünmek..

Geçmişin hesaplaşmasından çok geçmişin tatlı anları usunda, ılık sularında kalbinin yol verip yolculara bir ufak tebessümle...

Bugünün yeni bir soluk olacağına dair düşlerimle...

3 Mayıs 2006

cemre suya düştü mü?

Bugün Lokum Hanım'ın doğumgünü :) Yanında olsam "Uçur beni Deniss" derdi.. Tombik Defne Hanım :) 3 yaşına hoşgeldin lokumum :)

Bugün okuldan öğlen çıktık Nil, Yasemin , Atalay ve ben. Dershaneye sınava gittik, geldiiik. Yarın okula gitmiyorum.

Plan yapmaktan nefret ediyorum, çünkü fark ettim de geneli gerçekleşmiyor.. Ama hayal kurmak güzel bir şey, elim de değil...

Benim canım sahile çıkıp çimlerde yatmak ve mümkünse bir kaç ay yatmak istiyor... Hayal etmek gerçekten güzel, "daha çok beklersin" cevabının gelişinin 1 dk. gecikmemesi de çok sinir bozucu...

Şimdi ne istiyorum?

Uyku
Dondurma
Deniz
Kitap
Boya
Arkadaş
Kedi ya da köpek timsah olabilir belki zürafa
Lunapark
Salıncak
Kum
Tolga'nın gitar çalışı
Cansu'nun keman çalışı
Deniz'in piyano çalışı
Birilerinin güzel bir şeyler çalışı...
Kuşadası
Cunda
Boş geçen kaygısız dersler (ÖSS'siz günler diyelim)
Kazanılmış bir üniversite
Gerçekten isteyerek gittiğim bir üniversite
SEvdiğim şehirler
Sting * 24
5m
Babamla yelken dergilerine bakmak
Babamla Foça'ya gitmek
Babamla resim yapmak
Annemin kucağında yatmak
Anneannem....
Sevdiklerime sevgimi dile getirebilme şansı
Umut
Güven
Pozitif düşünce
Renk
Huzur
Uyum

Aslında ben bunları istiyorum ve bir çoğuna da sahibim.. Bunlar istediklerimden çok sevdiklerimin kısa bir listesi diyelim... Belki daha sonra sevdiğim şeyleri tartışa tartışa yazarım...

Biliyor musun ben kitap okudum, bitirdiiim, çok mutlu oldum. Çünkü kitabı çok sevdim. Ama Kumru'yla Sultan öldü :(

Hayatın yansımalarından biriyiz hepimiz.. Onlar da öyle... Şimdi ne yapıyordur diye düşünürken belki benim eflatunum onun beyazına mavisine yeşiline çalıyordur....

"İkinci cemre de suya düştü"

2 Mayıs 2006

hayat zor bir soluk

Bugün Vildan Hoca tahtaya yazdığım bir şeyi benimle tartışmak istedi ve tartıştık. Bugün beklediğim gibi değildi..
Hayat hiç beklemediğin bir anda kapıyı yüzüne kapayıveriyor.. Elinde olmadan kalakalıyorsun gözünde yaş olması kimsenin umrunda olmadan...
3 yıl geçti gitti.. Bu gün tahtaya bununla ilgili bir şey yazmıştım. Andaç yazılarının düzeltmesini yapmıştık benim zaten moralim biraz moralim bozuktu Yasemin'le konuştuk bende öylesine yazdım.
3 yıl geçti gitti. Şimdi mezuniyetten filan keyifli keyifli konuşsak da aslında perde arkasında ne olduğunu ve birbirimize çaktırmamaya çabaladığımızı biliyoruz. 163'e ve Yasemin'e onlar bana sarıldıklarında "siz yanımdayken bile sizi özlüyorum" diyemedim biraz önce. ÖSS'ye ya da eğitim sisteminin sunduğu diğer sınavlara rağmen, bize formüllerle öğretmeyi beceremediğiniz bir şeyi biz kendimiz başardık: Birbirimizi sevdik...
Bununla ilgili tartışıldı.. Neyi tartışıyoruz? Kimi tartışıyoruz? Kalbimizin dur diyemediği insanları mı? Saplanıp kaldığımız ders kitaplarını ve eğitilmediğimiz eğitim sistemini mi? Arkadaşlığımızdaki masum ufak detayları mı? Hayatta başarabildiğimiz nadir şeyleri mi? Küçük mutluluklarımızı mı? Birinr "kardeş" demeyi mi? Okulun "arkadaş" kavramını yok edişini mi?

Ben bugün ağladım.. Hayata aktı gözyaşları.. Pencereden damladı gitti. Ne içindi? Kime idi bilinmez.. Belki ona belki buna... Geride bıraktığımız yıllara.. Seksek oynamadan geçirdiğimiz küçük kız yıllarına.. Dondurmasız mevsimlere, sevgiyi dile getiremediğimiz arkadaşlıklara, değerini bilemediğimiz dostluklara, avucumuzdan kum gibi akıp giden zamana.. Şimdi yol belli yol belirsiz.. Gidiyoruz.. Kim olduğumu kavrayamadan benliğimden bir şeyler vermeye..

Bir sevdam vardı.. Saklanmış taş duvarlar arasına, kağıtlar kapatmış, mürekkepler dökülmüş... Yolunu kaybetmiş bir sevda.. Şaşkın bir sevda.. Sarhoş bir sevda.. Nerde o sevda?

Zor bir soluktu hayat. 17 yaşımın bana düşündürdüğü en önemli şey bu oldu.. Sınavıyla, duygularıyla, yaşadıklarım ve yaşayamadıklarımla, tercihlerim ve geride bıraktıklarımla, zorunlu olduklarımla zor bir soluktu hayat.. Derin bir soluk...

gözyaşlarım içime kanıyor...

alışmanın ötesinde yaşamak lazım...

30 Nisan 2006

kaybolmuş cevaplar

Bugün İzmir'de hava yağmurluydu.. Yağmur yağdı mı yağmadı mı bilinmez ama keyifsizdi işte İzmir... Ben de keyifsizdim. Bu haftasonu beklentilerimi karşılamadı sanırım. Pek bir şey kestiremiyorum. Cumartesi günü sabahın kör bir saatinde Özge Ablamın nişanı sebebiyle kuaföre gittim oradan koşarak K.yaka'ya gelen çok sevdiğim yazarlardan Ahmet Ümit'e koştum, oradan da vapura, yani dershaneye. Çıkışta salına salına eve geldim Merve'yle. Anneannemin 1960'lı yıllardan kalma bir elbisesini giyip Özge Ablamın nişanına gittim. Nişanla ilgili yorum yapmayacağım... Bugün öğlen Merve'yle buluşup salına salına vapura gittik, vapurda kitap okuduk. Vapurdan inerken Sinem'le karşılaştık. Dershanede sınava gireceğimiz sınıfları öğrendik. Gözde, Merve ve ben aynı sınıfta yanyana sınav olduk. Gerçekten çok zordu. Sınav çıkışı Sinem'le 120'ye bindim ve K.yaka'ya evime geldim. Test çözdüm, bilgisayarla ilgilendim, tv izledim, vs. Oysa düşlerim başkaydı birdenbire yarım kaldı.. Gayet normal ve sıkıcı bir haftasonuydu. Yarın gereksiz bir şekilde din sınavı var. Hiçbir şey bilmiyorum. Öğrenmemekte ısrarcıyım. O adamdan nefret ediyorum. Muhtemelen o da benden.. Derdimdi.. Yarın Merve Ve Sinem, Sinem'lerde olacak. Kader işte.. Akşamüstü kurs var.. Pazartesi.. Sevsem mi sevmesem mi karar veremiyorum. Ama sevgisizlik ağır basıyor.
Bugün kitap fuarının son günüydü. Emre'nin de yarası ya kaldık işte öyle bu yılda kitap fuarsız. Napalım..
Bu arada eğer rapor alırsam 2.deliği deldireceğim.. İnatçıyım işte..
Bu aralar aşırı dersecede rüya görüyorum. Yetti artık. Görmek istemiyorum. Uyumuyormuşum gibi geliyor. Aksiyonlu ve abuk subuk rüyalar fazla oldu.. Saçma sapan şeyler...

Her yerde savaş var..
Aklım nerde?
Rüzgâr küstü mü?
Güneş kayboldu
Dostlar gitti
Deniz maviliğini yitiriyor sanırım...
Oysaki eflatun bir ışıltıydı..
Menevişleri yitirmek...
Başımı omzuna koyup ağlamayı özledim..
Başım omzunda koluna sarılıp denizi dinlemeyi özledim..
Bunları yaşamadım
Nasıl özledim?
Kocaman bir of çekip
Yine isteksizliğin kıyısında
Oturdum
ve unutmayı seçtim...

28 Nisan 2006

bize bir masal gerek...

Birkaç gün öncesinden...

Bugü 24.04.2006 Pazartesi. Gerçekten sıkıcı bir gün. Umudunu kaybettiğin, umudumu kaybettiğim, kaybolduğumuz.. Umut.. Galiba onu bile yitirdim. Neye umut? Kime umut? Var mıydı? Yok muydu? Başım zonkluyor, midemde savaş var. Karşımda integral soruları. Bülent Ortaçgil'in bir şarkısı vardı "integralimi al abi limit sıfıra gider istediğini yap bana sessizlik sonsuzda nasıl olsa..."
Kusmak istiyorum! Hem galiba artık pazartesilerin tılsımı kaçtı.. Kaçmış, pazartesilerin tılsımı kaçmış. Tılsımsız, büyüsüz, yoksul kalmış haftanın başları... Şimdi sokak çocukları da açtır. Sinema salonları boş. Kediler köpeklerden kaçıyordur, ağaçlar sıcağa teslim kavrulurken... İçim sıkılıyor. Olmayan masalların kahramanları neler yaşıyorlar büyülü, sonu gelmez diyarlarda? Bir devle bir perinin aşkının ortasına bir kurbağa düşüyordur belki pembe bulutların arasından...
Ben inanmıştım sonu mutlu biten masallara... Bana, bize masallar gerektiğine. Külkedisine, kurşun askere...
Çizgi romanlara ve mutlu hikayelere...
Yeşilin mavi, kırmızının pembe olacağına. Denizin derinliklerinde, balıkların oynaştığı menevişli sulara...Özleyebileceğim uzaklıklara... Dünyanın adımlarımızla aralanacağına...
Şimdi hava sıcak. Şimd hava soğuk. İsteksizliğin kıyısında oturuyorum, bi yanım bulamaç dünya...
İzleyebileceğim bir oyundu sahnede dünya. Tiyatroya giremedim. Sevdiği yanındayken yakasına gül takılmış gibi olan adamı tanımayı isterdim...
"Çok yaşa" dedik şimdi gül bahçesine benzeyen kıza. Çok yaşasın, yaşamı masallardaki periler gibi olsun. Mutlu sonu olan bir masan olsun engin bir Deniz'le paylaştığı...
Şimdi tarihlerden ne?Gün sarı... Sarımtrak bir günün peşindeyiz... Bir kaç renk darbesi ruh dökmüş mavi örtüye. Ayışığı vurur mu gece dalgalı örtüye? Vurursa göz kırpar dalgalardan ışıklar çapkın çapkın...
Aşkam sefaları yazın habercisi..
Hüsnüyusuflar bahar sonu...
Mozaikten bir bahçe mevsimlerin getirdiği...
Körfezde yalnız bir vapur, vapurda bir kalabalık, kalabalığın arasını kaplayan boğuk, yoğun, beyaz bir sigara dumanı, hafiften bir çay kokusu, denizde ufaktan yoksul bir köpüklü çalkantı... Bir zamanlar mide bulantısı yapardı gemiler, artık yapmıyor. Engin mavi sular, keyif bahçesi, uzaktaki iskelelerle... Tepemizde tepemize kadar martı. Çığlıkları tıka basa.Bir hatıra Halikarnas Balıkçısından...
Sonsuzluğa uzanan bir uyku isteği, isteksizlikten kurtulma çabasında...

24.04.2006 - 26.04.2006

aşk rüzgârın söylediği bir şarkıdır...

"Rüzgâr tıpkı bir insan gibi aniden ölüverir."

İnancım yok, rüzgâr ölümsüz olmalı... Ya değilse?

her yerde savaş

Çok iç sıkıcı bir haftaydı... Tam olarak nedenini bilmiyorum demekte ısrarcı olsamda kafamı bulandıran türlü soru işareti arasında sıkışıp kaldım. Bunun beni duvarlar arasına sıkıştırması çok bunaltıcı.. İçimden sürekli oflayıp, puflayıp, uyumak geliyor. Evde canım sıkılıyor, okulda canım sıkılıyor, dershanede canım sıkılıyor.. Belki de havalardandır diyerek kendimi kandırmaya ya da olayı buraya çekmeye devam edeyim en iyisi.. Hem belki gerçekten ondandır.. O kaya kımıldamıyor. Kımıldasa da rahat etmiyorum zaten. Son günlerde aşırı bir sabır mı geldi üzerime yoksa aşırı bir sabırsızlık mı onu dahi çözemiyorum. Kesin çizgileri bile ayıramıyorum. Galiba göz numaram gibi duyum eşiğim de ilerledi mi noldu off bilmiyorum...
Bugün sınıfa diploma törenindeki anonslar için yazı yazdım. Bu tür şeylerle ilgilenmeyi seviyorum ben. Sevdiğim bir şey bu. Sevdiğim insanlar için bir şeyler yapmak.. Hem yazdım az da olsa rahatladım sayılır.
Bu haftasonu nasıl geçecek bilmiyorum. Çok yoğun geçecek. Özge Ablam nişanlanıyor. Bir kitap fuarı daha bitiyor ve ben gidemiyorum... Kader.. Pazar günü dershane sınavım var. Bu hafta öğlenciyim. Mezuniyet elbisesi tadilattan alınacak oooof... Ben bu arada kaçacağım.. Az da olsa 15 dk. bile olsa.. İçim sıkkın.. Neden? diye sormasınlar, bilmiyorum çünkü.. Belki de saymaktan yorulduk hep birlikte... Bu oyun yordu bizi... Uyumak istiyorum uzun bir süre de uyanmamak... Artık tatil istiyorum ben... Mümkünse uzaklarda... Sakin bir yerlerde.. Ve kaygısız ve dingin....

23 Nisan 2006

Satır aralarında, sessizlik nöbetlerinde çözdüm bulmacamı...

22 Nisan 2006

uçur beni deniisss

22 Nisan 2006 Cumartesi
06.00'da gün başladı
Uyku Uyku Uyku.. Yalvarıyorum azıcık daha uyku...
Bomboş bir iskele
Çözelim çözelim test çözelim ÖSYM'ye lanet edelim...
TED'den arkadaşım Emre geldi.
Vapurdan bayrak sayımı yaptık
Pasaport iskeleden düz git sağ dön solda Hilton arkası dershane :(
2 koskoca felsefe- ama mantık- O kadını sevmiyorum. Ertuğrul Hocamı özledim..
Türkçe DKS
Sonra sonra sonra sonra sonra sonra...
Konak- Bostanlı- Karşıyaka
Yeni yollar
Yeni kitaplar
Yeni kuçular
Yeni çizgi romanlar
Yeni testler
Yeni programlar
Yeni hayaller (bkz. çatı katı ev, kuçu, bol miktarda kitap, vs.)
Sessizlik...
23 Nisan'ın getirdiği coşku
Sıcak bir İzmir
"Emre & Çelik( Arçelik) : Aşk teknik bir hadisedir :)))) "
Şinasi çevirilerini Tercüme-i Manzume'de toplamış, fabl çevirileri yapmış La Fontaine'den.
Emre - V for Vendetta
Siboş Hanım Didi'ye türk ve dünya edebiyatından eser sınavı yapıyor
Cırcır böceği - kurnaz tilki
her dondurma vişneli midir?
bazı vişneli olmayanlar dondurma değildir.
yarın ne olacağımız belli değil...
elimi bırakma...








11-c kedisi

19 Nisan 2006

Günaydın Edebiyat- Mehmet Eroğlu- Kitap Fuarı- Deniz'den 24 Saat

Sıkıcı bir hafta.. Aslında değişik.. Bilmiyorum tanımlaması zor.. Beni mutlu eden pek çok şey oldu ama bunun yanında kaygılandıran şeyler de oldu. Bugün Günaydın Edebiyat'ın ödül törenine gittim. Beklediğimden iyi geçti :) En azından Bekir Yurdakul'la konuştum kokteylde mutlu oldum. Ödüllerin veriliş kısmı sıkıcıydı biraz, çok uzun sürdü ama bitti sonuç olarak. Kokteylden kaçtım zaten. Hüseyin Hocasız zevkli olmuyor ki.. Ama onun salyangozu şans getiriyor bana :) Özledim hocamı.. Mehmet Hoca (Eroğlu) 'nın yolladığı kitaplar geldi dün, çok mutlu oldum:) Bütün gün zıplaştım sınıfta! Artık arkadaşlarım ya da çevrem diyelim anlıyor beni mutlu eden şeyleri.. Manasız gelmiyor, ne istediğimi biliyorlar, hangi kumaştan olduğumu (Hüseyin Hocamın dediği gibi) biliyorlar.. Bilinmek böyle zamanlarda güzel bir şey..
Ödüllerin en güzeliydi, mutlulukların en büyüğü Mehmet Eroğlu'yla iletişimde bulunmak..
Cumartesi günü Kitap Fuarı açılıyor bakalım ne olacak bu sene? Bekir Yurdakul bekliyor beni, bende Mehmet Hocamı :) Oya Baydar da tekrar gelir mi acaba bu sene? Of şu ÖSS de olmasa.. Kitaplara hasret kaldım.. Geçen gün Emre'yle onu konuşuyorduk. Şimdi gideceğiz oraya kitap alacağız ama okumadan olmaz ki! E Öss ne olacak?! Bu eğitim sistemine artık yapacak yorumum kalmadı.. Of of of... Hayat bize rağmen, Öss'ye rağmen akıp gidiyor.. Bugün zevzeklik havamda değilim... Oysaki söylenmeye değer çok şey var kuytularımda bir salı akşamından kalma..

16 Nisan 2006

Deniz sadece denize alışık...

Dudaklarına çizilmiş karanlık bir çizgi var, dışarıda tekrar eden yine yeni yeniden tenini döven yağmura inat bir çakıl parlıyor kullanmayı öğrendiği gözlerinde... İçinin sevdasız köşelerinde ilerliyordu bir yabancı, yakalayamadığı, sayamadığı ritimlerle. Kuytularındaki erguvani morluklar yakmıyordu artık canını. Güneş kızarıp kanına karışıyor muydu, soğuk donduruyor muydu damarlarından akıp giden kırmızıyı? Unutamadığı bir cümleden emanet bir betimlemenin kıyısında hayatla oynaşıyordu "dışarıda nakarat gibi bir yağmur"...
Şeffafın tanımını arayan, rengini kaybetmiş, parfümlerin dansını yaşatan bir coğrafyada karanlık bir gülümseme delik deşik ediyordu içini ve içinde kırılarak Newton halkaları benzeri renkler yaratan kristalleri.
Adı yoktu. Adsız, tanımsız. Olmayı beceremediği şeyleri taşımamayı tercih ediyordu. Ona kimse bir ad koymamıştı. Bir koyun yeşiliydi belki, bir koyun koynunda sevişen renklerin kıyısında...
Yarıda kalan ünlemdi onun derinliklerine taşıdığı..
Bir açık pencereden kendini aşağıya bırakıp, 'zeytinlerin kokusunu duyarım' umuduyla seksek oynayan, orası burası hayat çarpmalarıyla morarmış bir küçük kız çocuğu...
'Ol'manın ne olduğunu bilmeden 'ol'maya, es deyip hayata bir mola vermeye çabalayan... Olmakla ölmek arasında kavrulan. Bir kış gecesinden kalma buğulu camlara olmayan adını, ölmeyenini ve dirilmeyenini yazmaya çabalayan. Tanıdık bir şehrin adını duyduğunda kalbi çarpan bir sıcaklık, kağıları zorlanan bir soğuk hissizlik...
Coğrafyasında kaybolmuş Deniz'e uzak, denize yerli bir kalp...

14 Nisan 2006

güneş kızarıyor kanım karışıyor...

Yazmak istiyorum. Elime kramplar girene kadar yazmak istiyorum. Beyazın üzerinde ruhumu görene kadar yazmak istiyorum. Söyleyecek sözümün ne olduğunu bulamıyorum. Labirentte kaybolmak gibi ya da tam tersine Cumhuriyet Maydanı'nda boşlukta kalmak gibi... Hayat dün bana göz kırptı. Şu hayatta en çok isteyebileceğim şeylerden biriyle başbaşa bıraktı beni. Güneş kızardı dün. Ve ben ömrümde en özel yerlerden birinin sahibine bir adım daha yaklaştım. Belki artık ona "Hoca" diyebilirim.. Hep hocamdı, belki şimdi daha da yakınımda... Çok garip bir duygu. Tarifi yok. Haber beklemek güzel. Amaçlı bir bekleyişin baş rolünü oynamak güzel..
Yazmak istiyorum. Gündüz olsun, geceler dolsun.. Kalemimi sarmaşık güller çevirsin.. Kelimeler dolsun söyleyecek sözüm olsun, dudağımdan dökülecek dizeler...
Kanım ortak olsun güneşe o da kızarsın güneşle... Kalemime yol versin kalbim...
Çizmek istiyorum.. renklerime dönmek istiyorum. Gökkuşağının alacasında Deniz'in menevişlerinde kaybolmak istiyorum.. Gırtlağımdan kopup varamayan melodiler, yarıda kalan sözlerle... Şairini bilmediğim bir kaç mısra.. Yazarının biyografisini ezberlediğim kitaplar... can acıtıcı cümlelerini seçip renkli odamın renkli cephelerine kazıdığım, kapılarına mutlak bir şekilde kalacak şekilde yazdığım kitaplar...
Bugün yağmur yağdı belki taş sokaklarda rengarenk Newton hareleri olmuştur, ayışığı usul usul gösteriyordur o renk büyüsünü sokak kedilerine...
Yazmak istiyorum, kelimelerimi arıyorum...
Çizmek istiyorum, çizgilerimi arıyorum...
Yazarımı biliyorum, seviyorum, ona "hocam" demek istiyorum.... Çünkü o, yazar tanımının, yazar tanımımım tablosu... Sizi seviyorum, görmesem de özlüyorum...

"...Kimsenin görmediği, görse de farkına varamadığı insan manzaralarının ressamı olmak. İşte benim yazar tanımım..." (Mehmet Eroğlu)

13 Nisan 2006

Bu ses emanetin gibi sanki.. Seviyorum, hissediyorum bu sesle... Aramızdaki sır gibi bu müzik. Bir sandığın anahtarı, bilinmeyenin şifresi gibi...
Örümceğin ağını ördüğü gibiydi aramızdaki örgü. Kimi sen, kimi ben ve ağ tamamlanır. Tamamlanır mı? Taşlar yerine oturup, sular kendi kollardından akmaya başlar mı? Her adım, her ritim birbirinin aynası mı olur? Yap- boz bitince biz olur muyuz Çözülmeyen bir labirentin iki ucundayız. Çıkış yolunu bulursak labirentimiz n'olur? Yok olur, sen olmaz, ben olmaz... Yağmur yağmaz, gece olmaz, denizin sularında meneviş kalmaz, mehtap doğmaz... Çözümsüzlüğümüzün haritasında ilerliyoruz, soluk almaktan korkuyorum. Karşımda dağlar geriniyor ve senin kulağında bir ezgi dudaklarından dökülmeye hazır: Tomorrow we'll see...
"Şaşırman çok doğal ben uzun süredir bir şeyler yapmak istiyordum ama korktuğumdan erteliyordum. Tesadüfler üst üste gelince zamanın geldiğine karar verdim."

"Sanırım doğru zamanlama..."

"Sevindim:)"

"Biz neyiz, ne konuşuyoruz, bilmiyorum" dedim. "Onu da konuşacağız." dedi. İçimdeki ısrarcı çığlık büyüyor. Sessizliğim hoyratlaşıyor. Ve hayat bize hiç aldırmadan nasıl da devam ediyor. İçimdeki taşlar yer değiştiriyor. Bırakamıyorum akışına, gitmiyor...
Mutlak hüzne geri dönüş bu. 10 ay önceki Deniz'e dönüş. Onun dalgalandırdığı Deniz'e... her seçiş bir vazgeçiş. Deniz vazgeçebiliyor musun? Sanırım bir kez daha...
Varmışsın gibi... Olmanı ya da olmamanı istediğimi bilmeden...
"Konuşacak çok şey var" dedin ya, çok şey var, konuşalım ve çözülsün bu düğüm...

-12 Nisan 2006/16.50
Öss'ye 66 gün var. Yani 2 ay. Çok az kaldı. Hayat beni çok şaşırtıyor. Ne olacağını bilmeden yuvarlanıyoruz. Tesadüfe mi inanmam gerekiyor yoksa her şeyin belli bir düzen çinde gerçekleştiğine mi?
Bugün okulda değişiktik. Yani hava değişikti ondan herhalde biraz. İlk ders matematikti. İntegral falan filan. Çubuk yedik, çok çay içtim. Galiba heyecan olunca-ya da panik- çok içiyorum bu kırmızıyı. Felsefede test çözdüler ben resim yaptım. Coğrafyada test çözdük. Tarihte 11-C günlüğü yazdım:)
Bugün canım bir şey yapmak istemiyor. Çünkü ne olduğunu bilmediğim bir şeyler var içimde. Huzursuzum. İnce bir ip gibi seçimler. Bir ip cambazının ustalığını kullanmak durumundayım. Açıklama istiyorum. Olanların nedenlerini, sonuçlarını, arkamda, perdenin gerisinde ne var merak ediyorum. Kim dürüst, kim maskelerle oyununu oynuyor öğrenmek istiyorum.
Düğümlenmiş durumdayım. İçimdeki sesi-sessizliği- susturamıyorum. 10 gün sonra İskender çözecek mi düğümü? 10 gün.. ÖSS'ye 56 gün kala. 2 ay bile değil. 22 Nisan 2006... 240 saat. Yeterince bekledik mi? Peki yaşanılanlar? Bir kalemde silmeye cesaret edebildiklerim. Tuzak. Benim düşebileceğim, hayatımı söndürebilecek...
4 sene.. "Nice 4 senelere" dedi...
Korkuyorum, korkuyor, korkuyoruz...
Galiba yine sessizlik oyununa döneceğiz, hayat akarken, aradan akıp giden elektriğe dönüş...
Dürüstlüğe söz verdim.
Dürüstüm: seni çok özledim...

-11Nisan 2006/ 20.10

26 Eylül 2005

yeni dönem- dil günleri

Çooook uzun zaman sonra tekrar yazmaya karar verdim. Bu arada çok fazla şey oldu mu diye düşünüyorum, bilmiyorum.. Yazmaya başlamadan bunu kestiremiyorum. OKul başladı ÖSS maratonu başladı... Lise-3 olmak aslında hoş bir şey... Herkes size hamile gibi davranıyor çünkü.. İstediğiniz yemekler yapılıyor, haftasonları herkes etrafınızda pervane oluy. Kantin bile kıyak geçiyor. Çıkan yemeklerden ayırıyor.. Herkes gülücükler saçıyor. Neden? "Öss ye hazırlanıyorsun gülüm" diyorlar :))) Eh hoş.. Bir de hoş bir yere girsek daha da hoş olacak.. BU maratonda derslerden testlerden sıkılmadım ottobüslerden sıkıldım! Bütün vaktimi otobüslerde ayakta iki büklüm geçiriyorum. Sabah 8 de çıkıp akşam 21.30 da geliyorum. Özel ders öğretmenlerini annemden çok görüyorum. Testleri eğlendirici objeler haline getiriyorum. Şıklara ışıldayan yıldızlar, göz kırpan güneşler yapıyorum. Matematiğe sempatik bakmak için defretlerimi rengarenk tutuyorum...
Öss den başkaa... Dil Bayramı münasebetiyle İzmir'de Türkçe Günleri ne katılmış bulunmaktayım. Hoş bir etkinlikti. Adnan Binyazar, Hidayet Karakuş, Bekir Yurdakul, Halim Yazıcı gibi isimlerle bir arada olma gibi bir şansım oldu. Büyük keyif aldım.
Sınıfımız bu yıl 11 kişi :) Vee çooook neşeli! Müziksiz bir anımız yok! Sürekli dans edip avaz avaz şarkı söyleyen ellerinde test kağıtlarından mikrofonlar olan kızlar var.. Zeytinler olgunlaşmaya başladı.. Edebiyat öğretmenimi çok seviyorum. Ocağın son haftasına 118 gün kaldı. Daha ne isteyeyim?!
Bu reklamı da seviyorum ayrıca : wake up wake up wake up wake up wake up wake up wake up wake up wake up..... :))))

22 Ağustos 2005

Biz böyleyiz işte.. İsteriz ki özgür olalım hem özgür hem sahiplenilen... Hep çelişkilerin gerçekleşmesidir beklentimiz.. Yağmur öncesi yıldızlı gökyüzü... Şubat ayında açılan papatyalar.. Heyecan beklentisi galiba bu... Çok mu sıkıcı hayat? Zaman zaman... Alışmamışım ben bazı şeylere... Böyle bazen şekil verilmemiş çamur gibi oluveriyorum.. Düşüncesiz, saf, aptal hatta... Özür dilerim, biliyorum gereksizdi söylediklerim.. İstedim ki sonbahar gelmeden döksün yapraklarını ağaçlar, kaldırımlar sararsın... Her şeyi zamanında yaşamak güzelken...

20 Ağustos 2005

İşte erkek voleybol takımına altın madalya getiren annemin şans salonu...
Rusya- İtalya Bayanlar Voleybol maçı- 14.08.2005 Karşıyaka Spor Salonu (bizim salon)

18 Ağustos 2005

Only Time

Who can say where the road goes
Where the day flows, only time
And who can say if your love grows
As your heart chose, only time

Who can say why your heart sighs
As your love flies, only time
And who can say why your heart cries
When your love lies, only time

Who can say when the roads meet
That love might be in your heart
And who can say when the day sleeps
If the night keeps all your heart
Night keeps all your heart

Who can say if your love grows
As your heart chose

- Only time
And who can say where the road goes
Where the day flows, only time

Who knows? Only time
Her gün gelecekti. Her gün gelir. İlk gün soyunur ve yatakta gösterdiğiniz yere uzanır. Uykuya dalışını seyredersiniz. Susar. Uykuya dalar. Bütün gece onu seyredersiniz.
Geceyle gelecekti. Geceyle gelir.
Bütün gece onu seyredersiniz. İki gece boyunca onu seyredersiniz.
İki gece boyunca hemen hiç konuşmaz.
Sonra bir akşam olur o da olur. Konuşur.
Bedeniniz daha az yalnız olsun diye mi ona ihtiyacınız olduğunu sorar size. Kendi durumunuzu anlatmak için kullanıldığında bu sözcüğü pek iyi anlayamadığınızı söylersiniz. Yalnız olduğunuzu sanmakla, tam tersine, yalnızlaşmayı birbirine karıştırma raddesine geldiğinizi söylersiniz, sizinle olduğu gibi, diye eklersiniz.
Sonra, yine bir kez gecenin ortasında sorar: Şu sıra yılın hangi vakti?
Kış öncesi, hala sonbahar, dersiniz.
Bir de bu işitilen ne? diye sorar.
Deniz, dersiniz.
Nerede? diye sorar.
Orada, odanın duvarının ardında, dersiniz.
Yeniden dalar.


Marguerite Duras, Ölüm Hastalığı, s. 10-11

6 Ağustos 2005

gülümse

Evime dönüşe 2 gün... Kuşadası bundan 5 yıl önceki hali gibi bu sene... Arkadaşlarla, güneşle, denizle, denizin dalgası ve bulanıklığıyla, gazinosuyla, cafeleriyle her şeye rağmen müthiş... İzmir'e dönüş demek ÖSS maraton başlangıcı demek, düzen demek, sıcak demek ama aynı zamanda benim şehrim demek... İzmir'in taşıdığı dinamizmi ve sabahın yorgunluğunu, sıcağın ağırlığını, pisilerin salınışını özledim.. Esmeyen rüzgarı, girilmeyen denizi, gezilmeyen sokaklarını özledim.. Havasını özledim.. İnsanlarını özledim... Eflatununu ve kırmızısını özledim.. Karşıyaka'nın 'karpuz' kıvamı renklerini özledim.. Şimdi İzmir Universiade demek bir de... Öyle bir heyecanımız da var bugünlerde....
Hayat her şeye rağmen her yerde ve her şekilde her renkle güzel.... GÜLÜMSE.....

27 Temmuz 2005

kavun acısı

Gündelik ve güvenilmez
hüzünler içinde
geçimsiz günler
Bir nedeni yok gülmezliğimin
içim kavun acısı
biri bir şey sorsa
ağlayacağım sanki
durup dururken
gözlerimi çivilediğim deniz
sabahın ilk vapurunda
herkes kimsesiz
Istanbul'da yağmur yağarken
dünya daha yalnızdır
her zamankinden
yanık simit, sıcak çay
insanın içini ısıtıyormuş gibi yaparken
köprünün üstünden geçiyor insanlar
çıkmış gibi
Sait Faik hikayesinden
içim kavun acısı
dünden, geceden
Istanbul'da yağmur yağarken
dünya daha yalnızdır
her zamankinden

Bir nedeni yok gülmezliğimin
belki akşama bir şey kalmaz
sabahki halimden
içimde aynı kavun acısı
vapur dağılırken

Murathan Mungan

12 Temmuz 2005

ateşler

Aşk bir cezadır. Yalnız kalmayı beceremediğimiz için cezalandırılıyoruz.
*
Biri yüzünden ıstırap çekmeyi göze almak için onu çok sevmek gerekir. Seni çekebilmek için seni çok sevmek gerek.
*
Aşkımda sefahatin incelmiş bir biçimini görmekten; zaman geçirmek için, Zaman’sız yapabilmek için geliştirdiğim bir oyun görmekten kendimi alamıyorum. Zevk, kalbin son sarsıntılarından çılgına dönmüş motor gürültüsü içinde, göğün ortasında zorunlu inişe geçer. Motoru çalıştırmadan inerken, dua yükselir; ruh, aşkın göğe yükselmesi sırasında bedeni kendisiyle sürükler. Göğe yükselmenin mümkün olabilmesi için bir Tanrı gereklidir. Bir Kadir-i Mutlak’a vücut vermeye yetecek kadar güzelliğe, körlüğe ve sonu gelmez isteklere sahipsin. Daha iyisini bulamadığımdan,
seni evrenimin kilit taşı yaptım.
*
Uzaktan, saçların, ellerin, gülümsemen taparcasına sevdiğim birini hatırlatıyor. Kimi? Bizzat seni.
*
Sabahın ikisi. Sıçanlar çöp tenekelerinde ölü günün artıklarını kemiriyorlar: şehir hayaletlere, katillere, uyurgezerlere ait. Neredesin, hangi yatakta, hangi rüyada? Sana rastlasam beni görmeden geçerdin, çünkü rüyalarımız tarafından görülmeyiz. Aç değilim: bu akşam hayatımı bir türlü hazmedemiyorum. Yorgunum: hatırandan yakayı sıyırmak için bütün gece yürüdüm. Uykum yok: ölüm için bile iştahım yok. Bir sıraya oturmuş, sabahın yaklaşmasıyla
kendime rağmen sersemlemiş, seni unutmaya çalıştığımı kendime hatırlatmaktan vazgeçiyorum. Gözlerimi yumuyorum… Hırsızlar yalnız yüzüklerimize, aşıklar tenimize, vaizler ruhumuza, katiller canımıza göz dikerler. Benimkini alabilirler: ondaki hiçbir şeyi değiştiremeyeceklerine bahse girerim. Tepemde yaprakların kımıldanışını hissetmek için başımı arkaya atıyorum… Bir korudayım, bir tarlada… Zaman’ın çöpçü, Tanrı’nın da belki paçavracı kılığına girdiği saat bu.

Marguerite Yourcenar, Ateşler, s. 78-9.

8 Temmuz 2005

"HERKES NE ZAMAN ÖLÜR
ELBET GÜLÜNÜN SOLDUĞU AKŞAM"
TURGUT UYAR

6 Temmuz 2005

aşk

"Yunan mitolojisinde, Androginos diye, dört kollu, dört bacaklı, iki başlı bir varlık varmış. Her şeyiyle kendine yetebilen, hem erkek hem dişi bir varlık. Bu mükemmel varlığı tanrılar kıskanmış ve kıldan ince bir testereyle ortadan ikiye ayırmışlar dişi ve erkeği...Tanrı onları ayırınca dişiyle erkek birbirini aramaya başlamışlar ömürlerinin sonuna dek. İşte onların birbirlerini buldukları an AŞK çıkmış ortaya..."

5 Temmuz 2005

for my sunshine & water & smile- like a beautiful smile

Shall I compare thee to a summer's day?
Thou art more lovely and more temperate.
Rough winds do shake the darling buds of May,
And summmer's lease hath all too short a date.
Sometime too hot the eye of heaven shines,
And often is his gold complexion dimm'd;
And every fair from fair sometime declines,
By chance, or nature's changing course untrimm'd;
Like a beautiful smile
That fills I know why
Such a beauty won't die
It's eternity's mile
That we walk all this while
But thy eternal summer shall not fade,
Nor lose possesion of that fair thou ow'st,
Nor shall death brag thou wander'st in his shade,
When in eternal lines to thime thou grow'st;
Like a beautiful smile
That fills I know why
Such a beauty won't die
It's eternity's mile
That we walk all this while
Like a beautiful dream
That is just what it seems
We're just floating upstream
On eternity's beam
So long as men can breath, or eyes can see,
So long lives this, and this gives life to thee
Shall I compare thee to a summer's day?
Thou art more lovely and more temperate.
Rough winds do shake the darling buds of May,
And summmer's lease hath all too short a date.
Sometime too hot the eye of heaven shines,
And often is his gold complexion dimm'd;
And every fair from fair sometime declines,
By chance, or nature's changing course untrimm'd;
But thy eternal summer shall not fade,
Nor lose possesion of that fair thou ow'st,
Nor shall death brag thou wander'st in his shade,
When in eternal lines to thime thou grow'st;
So long as men can breath, or eyes can see,
So long lives this, and this gives life to thee

3 Temmuz 2005

güzel bir günn bizim için!

ankaradayım ve güneşim mi doğdu noldu bilmem ki!!!!!!
ayy! like a beautifull smile.....

for who?!?!?!?!

LIKE A BEAUTIFUL SMILE

1 Temmuz 2005

tatill

Gidiyorum. Göründü Ankara yolları.. Yine çekip giden olmak gibi bu.. Tatil bile olsa adı, arkamda hüzünlü bir şehir bırakıyor gibiyim. Yanan, hüzünlü bir şehir... Sanki temelli gidiyor gibiyim... Böyle bazen bir hüzün basıyor yoğunlaşıyor içim... Karmakarışık bir şey bu.. Tatil bile olsa bir şeyleri bırakmak... Alışkanlıklardan kopmak... 3 haftanın ilk 10 günü seyrek de olsa burdayım sonra 13ünden 26 sına kadar uzağım buralardan.. kendinize iyi bakın ve kocaman gülümseyin!