8 Şubat 2012

Sende farklı mı zaman..? *

Bazen üstü örtülmüyor gecenin. Yıldızlar sağa sola kaçışırken, lacivert akmıyor tenin beyaza kesen serinliğine.
Bileklere kelepçe atan bir esareti var mesafenin, sızlayan elleri öpmeyen, kuş kanadında cumartesiler... Kaç cumartesinin narenciye renklerini doldurdum yastık kılıflarına; sen orada, ben burada...
Üzerime geçirdiğim hırkalardan şubat dökülüyor, boş terliklerin arasına. Pencereyi okşayan damlalarından yağmurun, isimler yıkıyorum ya; sel olup, sularıma karışıp yalnız bu coğrafyanın kıyılarını zorluyorlar çalkalanıp. Bozkırlara taşmak istediğim şu sahilde, sek-sek kutularından bile taşırmadığım adımlarım takılı kalıyor. Sanki, o cumartesiler de yokmuş gibi...
Her uykunun karanlığını yosun yeşili bir ses yırtıyor, saatleri etrafımdan uzak tuttuğum, metalde yankılanan ağlamasıyla gökyüzünün, yitiriyorum yorgan altı mayıs düşlerini.
Nicedir buruşmuyor kendimi bırakmaktan kaçındığım şu çarşaflar. Uykularımla birlikte, varlığımın o somut hissi de ufalanıyor gibi; yatak büyük, gece uzun, çarşaf soğuk ve bir söz bekler gibi; davetkâr çocukluk...
Ürperiyor göz kapaklarım, kapanmamak için direnirken geceye, pes ettikleri saatleri çıplak ayaklı özlemlerin yorgunluğuna bırakıyorlar.
Sol omzumdan buzları dökülüyor şu kimsesiz kışın. Sol elimin, sokaklar boyunca sıcaklığının eldivenini giyemeden çatladığı şu zaman, sanki hiç cumartesi uyanışlarında terlemeyecek gibi...
Vücudunun haritasındaki güneyi özlüyorum. Oraya bir türlü varamayışım, küstürüyor tenimi diğer yazlara da. Sanki hiç aralamayacaksın o iki adımı engin çarşafların ortasında da, sanki hiç mora düşmeyecek iç içe geçmiş yürüyüşümüz şu hayatta...
Tomurcuk patlatan fuşya, bahar çığlığı yeşil, alkolden fışkıran mavi dökülmeyecek sanki perdelerden birbirine yaklaşan iki çift bakışın, sevişerek beraber yansımasına...
Parmaklarım sanki sonsuzdan geri sayımda, şunun şurasında kaç devir kalmışken yollara... Kirpiklerinin ucu baharken o bozkırlarda, ve gecenin ayaklarıyla içimin sokaklarına adımladığın yaza şunun şurasında kaç yıldız düşürmek kalmışken...

6 Şubat 2012

kuzey defterleri*

"..kuzeyliydin...
sende kendini
dünyadan, benden, her şeyden geri çeken bir şey
vardı. ben sende akdenizden bir şeyler bulmaya
çalışıyordum. dağınık saçlarını, karmakarışık
sakallarını, disiplinsizliğini akdenizliliğe
yoruyordum. atina'lı değildin sen oysa...
grote markt'tin, ispirta'ydın.
atina'lı değildin sen.
felemenk yollarıydın, cafe falstaff'tın.
gent'te bir kanaldın, kanalda bir tekneydin...
atina'lı değildin sen..."

5 Şubat 2012

İkimiz'lerin ardışığı.

Gün tükeniyor, geceleri uyanık kalanların sayısı birer birer azalıyor. Ömrüme dolanan uykusuz kayıplarının kaçıncısı, saymıyorum. Gecenin üçünde birbirine değinen kalplerin üzerini karla örtüyor mevsim, baharda toprağa karışıp, gelinciklere yatak olacağız, ve temmuzlar boyu kavrulacağız ayrı zerreler halinde.
Birkaç semt uzağımda, benimle atan bir kalbe hazırladığım çift fincanlı kahveler şimdi kavanoz diplerinde kalıyor. Kimbilir kaç şehir oluyor, semtlerin kederi birike birike...
Evimin duvarlarına asılı adresler, bantlarını gevşetiyor yokluğumda, ömrümden demir alan bekleyişler gibi; biraz ısınmak yetecek genleşmesine duvarların, ve düşecek onlara giden yollar, benim gidişime nispet yapar gibi...
Oysa şarap kadehinin, ekran ışığıyla aydınlanacağı o odada, keşfine çıkılacak morlar taşıyordum, cümlelerine koyduğun gibi... Zeytin yeşili bir kadife koltukta, portakal kokan uykusuzluklarını düşünüyordum çocukluktan kalma yatak örtüsüne gülümseyerek... Uyuyabiliyor musun artık hikâyeleri ekrana koymadan, gözlüksüz...
Öyle gecelerin üç halini, bıraktık deniz sokak yokuşunda...
Birbirine dolanmış bir çift soru işaretinin kapıyı çalmasını beklediğimiz seneler bitti, büyümek dediğimiz ardışık kütlelerde sek sek oynarken gönülsüz.. Kapı çalındı, kaybettiğimizi sandığımız ömrün yarısı, şaşırtmayarak; sabahın ilk ışıklarında, öyle kendini temize çekerek geldi yeniden; aynı sessizlikle. Kendi sesimden yorulup, sıkıldığım o sonsuz suskunluğuna "buradayım artık..."ı ekleyerek... Gecenin üçüne karamel tadı çalarak... Uykusuzluğundan emin oluşumu, şefkât ihtiyacına sarmalayarak, varlığımdan şüphe etmeksizin, imlâ işaretleri arasında rüya görerek...
Neyi, nerede bıraktık, bırakabildik mi... Bir üçün bilinmezliğinde kalıp, kutsallaşan bir bekleyişe devam ederek...
Telefonların açılmadığı üçleri bıraktık hayal kırıklıklarından yap-boza dönmüş bir ömrün yalanında. Ne kırmızı kızardı bir daha öyle, ne de yatak çarşafları şahit oldu eskimesine gençliğin... Güveni soyunup da baş ucuna bırakarak gözyaşından adresleri, kapıyı çekip çıktık; utancımız üzerimizdeki her şeyi eğreti kumaşlara döndürürken...
Bak, gece üç oluyor, üçü geçiyor çokça. Köprücük kemiklerinden inci düşüren o kadın nerede yıkanıyor...
Şiirler hangi dizelerini ödünç veriyorlar üç hikâyelerine...
Arkada bırakmaya zorlandığım ne varsa, bir- iki- üç gözyaşı damlasıyla mürekkep dağıtıyor kâğıtlarda. Çok kırmızı, çok mavi, çok turuncu cümleler dağılıyor sayfa kenarlarında.. Söylenenler gölgede kalıyor söylenmemişin ağırlığıyla... Yaşanılanlara, ihtimaller ekleniyor rengini senelerce öğrenemediğim uykusuz bir hikâyede. İhtimaller, şehirlerden topluyor soru eklerini... Onlara rağmen, bütün üç insanları eksiltiyorlar dağınık düşüncelerini gecemden...
Bir yanım hep aynı kırık şarkıyı söylüyor. Sesime varamayan, içimde ezberini büyütüp duaya dönüşen o şarkı... Hep yarım kalan bir şeyler arasında, gecede üç kere kanatıp, üç kere öpen şarkı...
Yine uykusuzluğuna yaslanıp, gecesine inandığım o çocuğun hatılattığına dayıyorum kan revan içindeki yitirişleri; "güneş varken..."...
Geriye gecenin üçü hep kalıyor; öyle bâkir, öyle bozguna, vurguna temizlemiş kendini, öyle bir başına, öyle sen, öyle ben, öyle "üst üste üç kere deniz, üç kere çınarlar..."...

3 Şubat 2012

Hareket yanılsaması.

Kederin renkleri ağır ve karanlık. Bir su kenarında, incecikten öten kuşun gagasına ulaştığında lâl bırakıyor onu...
Yorgunluğun kokusu yüklü. Dünü üzerinden sıyırıp, tertemiz bir yarın edinmek, her uyanışın rutini değil.
Dünyanın dönmekten usanmadığı bir ekseni varken, insan nasıl tükeniyor öyle kolay...
Bir şeylere inanmak ve tutunmak nasıl büyüyor ilmek ilmek de kalbe oturuyor çözülmeyi bekler halde..
Bir yerde kalmak, bir insanla eş zamanlı, eş sebepli gözyaşları taşımak, dönüş biletlerinin koçan sayısı, ayların birbirlerinden bağımsız hükümranlıkları, bir ufacık mutluluk zerresi görebilmek için dağ gibi efkârı oynatmak yerinden...
Gözlerimden akan siyah, ellerimden gitmeyen sızı, ısınmayan ayaklarım, dinmeyen özlemim, çok yıllık bekleyişin kutsallaşıp ömre dökülmesi, ismimden umut yolları, sıcak çikolata, her zaman yerimin hazır olduğu evler, hep kalan tarafken tekrarlanan "gitme sakın"lar, ironisi evrenin, kendini sevdirmeyen kediler, özlenmeyen bir şehir, özlenen başka bir şehir, mimarlar, mimarlar, mimarlar...
Birisine tutulan boyalar, değişmeyen posta adresleri, telefon numaraları, bekleyen çocuk itiraflar, fırınsız kurabiye pişirme olasılıkları, yaşanılanın yanına eklenilen ihtimaller cümleciği. Kartlar, zarflar, kâğıtlar. Frank Sinatra. On yıl önce verilememiş bir söz. On yıldır değişmeyenler. Yine de gözler. Yastığın boş kalan kısmına düşürülen koku. Ten sayıklaması. Ruh ağlaması. Tek Şubat. Çok mevsim. Aydın. Kim bilir, belki de Artvin. Uykusuz gece. Savaş okuması. SS. Daha 23 değilim. Paul Auster'in gelmeyişi. Yine, mor. Dudak çatlakları. Büyük yatak. Boşlukların dolmasına 8 gün. Ankara'sız kış. Kardeşsiz kaç mevsim. Gece hep uykusuz. Kadehte kırmızı ruj izi. Fransız kadınlar. Güzel sanatlar. Heykeltraş unutuşu. Çanakkale. Kırmızı defterin. Şiir okuyanın şiirsiz emrivâkisi. Bu sabah ne var İzmir'de. Bir kadın; dönüş biletli. Kolların. Beşiktaş. Şiir var öyle; mutsuzluğa davet eden. Mimarlar, mimarlar...

1 Şubat 2012

Song of Myself *

Sekste her şey vardır
Bedenler, ruhlar, anlamlar, kanıtlar, safiyet, zarafet, ilanlar...

Walt Whitman

31 Ocak 2012

Günlerin getirdiği...*

Evde olmanın kırıcı yanına son durak hep; vapurlar...

Avaz avaz çığlığın korkutmadığı sese sahip tek canlı; martılar...

Ölüme en çok yaraşanlar; doğumunu haklı çıkartacak kadar hayat edinip, onu güzel renklere, verilen sürede boyayabilenler...

Mutluluğa en çok yaklaştıran; plastik birkaç hortumun ucuna bağlı hayat savaşını, tüm hortumları kopartacak bir güçle ayağa kalkıp da bitiren zaferler...

Huzurun kendisine en çok ev edindiği yer; uykularını bildiğin birinin kollarının arası...

Eve gelmeyi, göç yolundan ayıran yegâne kokular; anne teni ve tarçın...

Güne, giydiği renkler arasında en çok yakışan; aynaya güneşin düştüğü andaki tebessümünün tonu; çoğu zaman gün batımı moru...

Canını acıtan sokaklarda, yaralarına en etkili merhem; yumuşak sokak kedileri...

Paylaştıkça çoğalan, çoğaldıkça güzelleşen, güzelleştikçe büyüyen hayatların orta yerinde, en çok ihtiyacımız olan; bir minicik günaydın...

Bin beş yüz altı
Bostanlı- Üçkuyular Vapuru

29 Ocak 2012

Gecenin Uzun Söylevi- II.

Gece. Zaman ihtilâli. Kurşun geçirmez yüreklerimiz. Yani uzatmalı yasakların konakladığı o mağrur suskunluk. Kuşatmalardan arta kalmış yaralı insanlığına kefil yürek. Şimdi gecenin uzun söylevinde yaşanan dilsiz şiirlerin yitik kafiyelerine ayak uydurmaya çalışıyor. Yetim kalmış çarpıntılarına; yaralarını sararak. Geveze dilsizliğin ikilemini yaşayan kafiyelerin küçük, ürkek adımlarına. Sessizliklerinde dingin bir barışıklığın büyüsü. Hangi büyülerle onarmaktayız kendimizi, bir parça daha yaşamak için.
(Kıyılarımızda suskunluk. -Ellerimizin bizle birleştiği yerde- Biz lisanı bilinmeyen rehin bırakılmış bir coğrafya atlası.) Oysa deniz biziz. Kıyı biz. Sevişmek, bir gençlik karantinası.
Ve uzun kalemlerin gölgeleri dolaşıyor yaralı duyarlıklarımızın üzerinde.

Biz gündüz sürgünleri!
Yazmakla tamamladık mı kendimizi?
Yazmakla tanımladık mı?
Kalemlerimizin uçları yine de nar çiçeği...

Murathan Mungan

27 Ocak 2012

Acil hayat.

Anı biriktirilen, birikilebilen zamanların yıl hanelerindeki ardışıklık çok çabuk ilerliyor.
Büyümek ve yaşlanmak arasındaki farkın netliğini yitirdiği bir algıda eve dönüş, gözlük numaralarını oynatıyor.
Tüm kavramların birbirine pasladığı değerler, hiç yerine oturmayacakmış gibi hareket eden yap- boz parçalarına benziyor.
Büyüdükçe, geçmişe kırgınlık yavaşça yerini bir alaycılığa bırakıyor. Çocukluğun peşinden sürüklediği bir iyimserliğin yerini, sokaktaki savaşın gerçekliği...
Tuhaf ve eski bir sıcaklıkla karşılandığınız o kapıdan, tuhaf ve yabancılaşarak ayrılmayı hisseder ve planlar hale geldiğinizde, kışa turunç renklerini artık başka evlerin yatak yaptığını görüyorsunuz.
Gidenler, kalanlar, istisnai dönüşler..
Bu şehre ait bir kız çocuğunun, bu şehre sığdırdığı diri heyecanlar, genç bir kadına dönüştüğünde şehre sığamayan bir dinginliğe yerini bırakmış.
Doksan saati aşkın süredir küskün olduğum bir şeyler var burada. Birbirimizi affetme aşamasındayken tökezleyip, davayı ileri tarihe atan bir şeyler...
Belki ömrün kısalığına şahitlik gerektiren o ameliyathane, ellerini iki yana açmış otuzlu yaşlarda bir adamın, inancına, kutsallığına eklenen tıbbi cihazların soğukluğu. Taşıdığın torbanın içerisinde ilk kez fiyat etiketi değil de hayat taşıyor olmak.. Bir bebeğin kan kaybettiğini, çamurlu seramikler, yanıp sönen kırık florasan lambalar, metal yığınlardan kırık sandalyeleri yatak bellemiş, bir umutla bekleyen bekleyen bekleyen insanlar arasında öğrenmek.
Çocukluğunu en çok ne zaman düşünür insan..? Annesinin yanındayken mi, şehrinin sokaklarındayken mi, oyuncaklarının ortalığa saçılmış renkleriyle karşılaştığında mı, eğri büğrü çizgilerle anlatılan büyüme telâşında mı... Hangisinde? En çok, çocukluğundaki tebessümler arasına virgül koymanı sağlayan insanların gitmesi söz konusu olduğunda..
Rakının, ellerinden çıkan mezelerle biçimlendiği, muhabbetiyle dünyadaki tüm mutfakları tattıran bir adam gitmeye kalkarsa ne yaparsınız? Banka hesap defterlerini mesai çıkışı bırakıp da, bagetlerini kapıp, dünyanın nabzını o apartman dairesinde ve kendinden 20 yaş genç insanların bulunduğu yerlerde davuluna vurarak attırdığı bir adam gitmeye kalkarsa..? Motorsikletin tepesinde aştığı coğrafyalara, bıyık altı gülüşünü ve manzaralı sofraları ekleyen bir adam..? Hep orada olduğunu bildiğiniz biri..?
Bir çocuk ne yapar, ona hayatın sınır tanımazlığını öğreten bu adama torba torba hayat taşırken.. Ne haddimeydi ona hayat taşımak, o bu kadar hayatken.. Bazen ne had kalıyor, ne bir şey...
Erteliyoruz İzmir. Bu sefer saçlarımın dalgasını karıştırmak geçmiyor içimden sularının dalgasına. Biraz sessiz, kimsesiz şu günler. Çokça geri dönüş bileti arattıran..
Bu kış, soğuksun. Bu kış, dinmeyen yağmurlarına söz vermiyorsun. Belki de büyüttüğün kız çocuğunun edindiği kardan masalları bozmak istemiyorsun, içine su katıp. Ama ayazın keser teni de, içi de; bilirim.. O soğuk yoğun bakım beyazını dayama kışlara..
Ben seninle kalmak istemedim bu gelişte.
Belki de avucuma mandalina soyup bırakan o soluğun kıyısında, serinliğinden bile bahar dökülen kimi zaman yeşil, kimi zaman kavuniçi duvarlı evlerde olmak istedim. Hayat kokan, sıcak, çocuk ve şefkâtli bir çift kolun arasında.
Bana hayatın o cesur ve deli dolu yanını, sadece nefes alarak gösteren o adama borçlusun; ona nefes ver, ona hayat ver, bu şehrin yağmuruyla yıka onun üzerinden karanlığı, güneşini ver..
Yok eğer böyle kış, böyle soğuk, böyle beton kalacaksan, küsüyorum; boz.

25 Ocak 2012

Kesişim kümesi.

Zamanın esnekliğini, kendini oradan oraya atan günlerin haftalara sıkışmasını, haftaların yedilik bölümlerle bir parmak sayımı döngüde tek tek tükenmesini duyumsamak zor bazen. Sabırsız bir gün atımı dizisine tabi olduğumuz şu süreç, belki yeniden keşfine meydan verecek karşı karşıya, yan yana düşen solukların. Belki bir başınalık çoğalıp, renk kusacak günlere, gecelere.
Sonsuzluktan neye çizik atıyoruz, kestiremiyorum. Bir yanda tüketmek istediğimiz günler, bir yanda sabitlemek istediğimiz dakikalar...
Bir insanı tanımak, zamanın mevsim halinde saklı. Kumların üzerine uzanmadan tenden kayan beyaz kumaşlarla, ve koşmadan gelinciklerin arasından beyaz bulutlar altında, turuncu yapraklara katmadan esintinin beyazını kavuniçine çalıncaya dek, ve kaplamadan geceyi karın engin beyazlığıyla.. Nasıl..
Bir insanı tanımak, ancak dört mevsimde..
Renkleri mevsimlere bölmeden, mevsimleri renklerle yıkayacak gülüşü bulup çıkarmak beyazın peşinden, ama birlikte...
Her mevsimin sabitlenen o ortak sıcaklığını beraber bulmak. Tenlerin birbirini tamamlayan diyaloğuyla.. Düşürdüğün kelimeleri, tutup da kaldıran öpüşlerle. Alevlenen ve buz kesen mevsimlerin teni dönüştürmesine inat, her seferinde iki ten arasında, o hiçbir mevsim değişmeyen ve her mevsimin doyumsuzca şahit olduğu tek ısı.. Sahiplik ekinin eklemlenirken en utanmaz olduğu çoğulluk..
Özlediğim şeyler var. Mevsimlere birlikte şahit olmayı istediğim özlemlerim...
Uzaktayken, bazen bir başına üstesinden gelmekte zorlandığım zamanları var mevsimin.
Ve biliyorsun, benim ayaklarım hiç ısınmıyor.
Hele ki uzak, sahiden uzaksa...

23 Ocak 2012

(...)

"İnsan en çok sabahları arar sevdiği kadını"
diyor birisi, katılıyorum o sabahlara
öğleler kaba yaşanır, kalındır
akşamüstleri ince hüzünlü
çiçekler alınıp verilebilir
sabahtır yalnızlık...

Turgut Uyar

22 Ocak 2012

1/3

Çıplak tene, kışı bütün buz kıran haliyle bıraktıran bir haresindeyiz dünya dönüşünün.
Yaşadığımızı tüm varlığımıza hissettirecek bir sızı bırakıyor gökyüzü. Ayaklarımızın altından kayan bir şehir var. Nehri donan bir şehir. Sokaklarındaki buzların birbirine kesiştiği bir şehir.
Apartman girişlerine buz batıran, evlerin içini sevgili koynuna çeviren bir şehir.
Gitmek istemediğim bir ılımanlığın kıyısında, bu şehrin ayak izleri taşıyan kardan kıyafetine dokunuyorum. Pencerelere yaklaşıp gözümü değdirdiğimde utanmayan kadın ve adamların, iki öpüşme arasında kışa düşürdükleri bereler renklerini saçıyorlar. Bu mevsim bu şehre her şeyiyle yakışıyor.
Yolculuğun öncesinde ve sonrasında değişiyor kentler. Birileri ekleniyor, birileri eksiliyor, kimileri değişiyor. Biraz bahar çalıyor. Daha fazla kış düşüyor. Yaz çekiliyor. Kent, yokluktan çokluk çıkarıyor.
Öğleye yaklaşan saatlerin turuncu ılığında, birkaç metrekareye sıkışan çay buharına yaslanan günaydınlardan, sıcak ekmeklere yayılan salçanın kırmızı ev kokusundan, birlikte aynaya bakarak birbirine uyma heyecanındaki gözlerden, kapüşonlu ve kesik eldivenli yürüyüşlerin parmak ucu sıcaklığından, ürkekten çok, korkak kedilerin üşüyen miyavlamalarına acıyan çocukluktan, kadınlığın ve erkekliğin birbirinden taşıp, tene döküldüğü uyumdan, bir poğaça mutluluğuyla başlayıp taze sebze bulmanın ferahlığından, aç olanların isimlerini de sofraya dahil edip beraber doyabilmenin huzurundan birazcık uzaklaşacağımız bir kentin insanlarıyız şimdi.
Kendi evlerimize yüklediğimiz başka anlamlarla örtmek istemediğimiz bir tabloyu, fırça darbelerimizden dökülen renkler oturup, yerlerini bulup kurusunlar diye bırakıyoruz bu tarihte; biraz yalnız başlarına...
Emanete ihtiyaç duymadığımız bu şehir donan suyunu döküyor arkamızdan; buz kırarak, kristallere ayrılarak.
Evlerimizde bizi bekleyen yağmurlar tozumuzu alacak şimdi; kara daha kendi rengimizde dönebilmemiz için. Yağmurları ve denizleri olan şehirlerin büyüttüğü çocuklar olarak, biraz yosun, en çok anne kokusu, birkaç dal zeytin, biraz üzüm, rüzgâr ve yalın ayaklığı valizlerimize doldurmaya gidiyoruz; kışın üçte birini başka coğrafyalarda yaşamaya. İliklerimize işleyen bu şehrin soğuğuna beraber dönmek için, şimdilik gidiyoruz. Isınmanın tüm mevsimlerini buradaki beyazlıkta yeniden inşa etmek için.
Yol, gitmek, dönmek, araçlar, garajlardaki insan manzaraları, evdeki yemek kokusu, kilometrelere düşülen notlar, birkaç bakışımlı tanıdık karşılaşmaları büyüdüğün semt sokaklarında, nereli oluşumuza eklenen sofra eksilmezleri, büyüdüğün evdeki çarşaf kokusu, anne kokusu, dönüş biletleri, kavanozlanan memleket tatları, içine işleyen denizin adımladığın yollara karışan sesi, bekleyenler, gidenler, kalanlar, yolculuklar.
Bu mevsim, belki de gitmek gerek. Dönüşe yaklaşmak, yakınlaşmak için...

19 Ocak 2012

On dokuz Ocak

"Vurulduk bir tane, olduk bin tane..."

15 Ocak 2012

Evde, bizken...

Uyanılacak bir sabahın üç kulaç gerisindeyim. Pencerede tıka basa bir beyaz, evde yalın ayak ve ateşe varan bir rengin iki ara tonu..
Cam kırıklarıyla örtülü bir eşikte, gün dönmeden önce başlamış bir ruh sevişmesi, avuçlarımız kesiksizken uyandığımız yeni günler, kırgınlığı altına süpürebildiğimiz renkli halılar.. Mesafelerden ürküp, yeniden evde olmanın bütün şefkâtini giyindiğimiz şu mevsim, kapı komşularının yataklarından düşenlerle yankılanan dün sızıları.
Kaplansın istiyorum gece, karla kaplansın, bu kadar çıplakken bir tek o yaksın teni sarmalayıp. Fazlasından yorgunuz, yağmurlardan geliyoruz, tene de, sol yanımıza da kumaşları yapıştıran, üzerine de yarının ayazını bırakan ıslaklıktan..
Birlikte alışveriş listelerine portakal yazdığımız bir kış var burada, beyaz bir kış. Kara turuncu düşürmek için göğüs kafesime çocukların kelebeklerinden bırakan bir mevsim.
Kanepede, kokusunu sevdiğim kumaşlara sarılı bir soluk var. Gözlerini uzun süre kırpmadan durabiliyor, ve bazen tüm dünya ışıklı bir lunaparka dönüşüyor şehrin sokaklarında beraber adımlarken puslu insan manzaralarını.
Çok uzak değil, benzeşikliğinden mutluluk çıkardığımız yosun kokulu hikâyelerimiz var, iki sene aralıklı. Aşık olduğumuz suyun uzağında birbirine düşen iki mavi.
Dışarıda kar var, içimiz denizleri taşırıyor.
Soluk kesen pırıltısı var gözlerimizde, evlerimize değinen sudaki menevişin.
Özlediğimiz uzakları, yakın eden bir akıntı,
Vurguna kaç var...

"Haritada unutulmuş bir düşüşü işaretliyorum; birlikte hatırlayabileceğimiz bir sır. Bu gece belki de hayatımın en olmadık işini yapıp sana yazmaya çalışıyorum. İfade edilmemiş ve bu yüzden kutsal kalan pek çok şey gibi; ifade edemediğim duyguların, sana nasıl ulaşırımların yanıtsız kalan tuzaklarına saplanmamaya çalışarak. Ve biraz utanıyorum; ismini yazamıyorum sayfalara. Kırık sözlerin, ellerimi sıkı tut düşüyorumların ülkesinde sadece dört dakikalık bir mektup. Ellerin oyalansın, gözlerin oyalansın, dilinde yeşermeye canlı bir tat bıraksın diye..."

13 Ocak 2012

Hepsi tek hece...

Çoğu zaman karanlık günler ve gece erken iniyor şairin kederi gibi.
Gece, karanlığıyla çalıyor kapıyı, teklemeden.
Bir yerlerde unuttuğumuz o kış güneşi, biz harita üzerinde saklambaç oynarken unutturdu kendisini, artık her sıcaklık bir rüya kenarında, köşe kapmaca.
Sadece, "var olmaya" varmaya çabalanılan bir kentin, bütün şehvetini oluk oluk akıttığı o gece, o beyaz; bir o kadar da kırmızı; koyu kırmızı gece ne rüyaydı, ne de ayazı gerçeğin.
Uykuyla uyanıklık arasındaki o büyü rengindeki baş dönmesinin düştüğü toprak, gelinliğini giyindikçe, sil baştan bir hayat ve mavisi yeni boyanmış bir deniz; yolculuk sonu, kalış başlangıcı...
Buradaki yerleşikliğin hırkasını giydiğim bir kış gecesi; sahici bir kış gecesi..
Varlığımdan taşıp, birden iki olup, ikiden kocaman bir evrene yayılacak kadar engin bir renk eksilmesi doğada.
Ağaç dallarının birbirinden damar damar ayrılıp, hepsinin kendi ömürlerini tek bir gövdenin kaynaklığına boyun eğmeden ayrı ayrı sonsuzluğa taşımaları...
Ve karla kaplanan uçlarıyla, acıtmadan bulutları... Şeftali kıran gecenin, ardı kızıl örtüsüne yayılan o tek ve kesintisiz bulutu...
O gece, en yüce şeyin koynundayken, nefesimi, izimi, sözümü soyundum.
En sessiz, en beyaz, en inanmaya meyilli mevsimimde...
Adımlarımı takip etti, ve birlikte, hayvanların buz tutan titrek tüylerini aşığ, sonsuzluğun biz haline varmak için tüm dünyalı giysilerimizi o parkta bıraktık. Üstümüzü örtüp, içimizdekileri şehvetle sıyıran karın şehri kavurduğu geceydi.
Her sözcüğün, dudaklarının kıyısından derinime düştükçe yankısının duyulduğu o engin beyazda, evrenin en el değmemiş kıyısındaymış gibi; belki de aşka yeniden inandığımın itirafında..
Kar yağıyordu, parmak uçlarımız yandıkça...

9 Ocak 2012

Ten Summoner's Tales*

Zamanın akışkanlığı, ona olan inançsızlığımın üzerinden durgunlaşmayan sular gibi akıp gidiyor. Koşup da eteğinden yakalayamadığım bir kız çocuğu gibi; mucizelerine inanmak için tesadüfleri, yer ve zaman uyumlarını, çoğu zaman uyumsuzluklarından dökülen tuhaf kıpırtıları seriyor önüne. Pembeden kırmızıya dönük şeyler oluyor. Günler, unutulmaya yüz tutmuş şeylerin üzerine tozlarını süpürmüyor umudun. Unutmadığımız güzellikleri silkeliyor balkonlardan, yağmurun yıkadığı sokaklara. Sokaklar cümbüş. Yağmurdan kara yuvarlanan gündüz düşlerimizin aralığında eski tenekelerde güneşe dönen çiçeklerin renkleri yatıyor sere serpe.
Büyüdüm, demek istiyorum yüzüne bakıp, en çocuk halimizle, yeniden, sınıf sırasında dururken sağ elimizle sol dirseğimizi tutuşumuza öykünerek. Rüyalarını hatırladığımı söylemek belki. Ya da hala "Ne dinliyorsun?"a verilecek, değişmez yanıtımı ayak ucuna düşürmek.
Saymak istiyorum seneleri, olmuyor. Matematiğim her şeye küsken, bu kadar kırgın bir şeye nasıl olmasın. Bana soracak ne biriktirdin, bilmiyorum. Benim soracak hiçbir şeyim yok. Okuduğun kitapları, çizdiğin karikatürleri ve resimleri, çözdüğün şifreleri, iskelelerde her pazar sabahı vapur bekleyişini, kapıdan kapıya fırlattığın gülümsemeyi, küçücük halimizle koca okulu korurken(!) düşürdüğümüz aile hikayelerimizi, mahalledenmiş gibi okul sonrası yeniden buluşup sahilleri aşışımızı, büyük bir hovardalıkla ertesi günü beklemeden ev telefonunun saatlerce sizinkine adres oluşunu, ve diğer şeyleri ben hiç unutmadım. Soracak bir şeyim yok, senin sorularını cevaplayacağım bundan sonra. Sen konuşmaya karar vermişken, belki de artık beni korumanı gerektirecek bir şey kalmadığından, ya da insanlar gittiğinden, ben sahneyi sana bırakacağım bu sefer.
İlk kez sen geldin, ve ben bıraktığın yerde hep aynı şeylerle oynamaya devam ettim büyürmüş gibi yaparken; bir gün gelirsin diye. Umutsuzca. Kendime bakıp gülerek. Gelmeyeceğinin ezberini yaparak.
Ezberlemediğim yerdensin yine, her zamanki çizgi dışı halinle. En zorlu sınavımsın, belki de geçeceğim tek sınavım.
Şu hayatta senden kalmak istemiyorum.
Bir daha gitmeyeceğine söz verdin.
Lütfen tut. Bu sefer, lütfen...

http://fizy.com/#s/1dekei

6 Ocak 2012

denizi aradım...*

Bazı geceler uyumamak, inadına uyumamak için...
Senelerdir beklenen bir selamın, sabaha varan zaman algısı yitimine şahit olmak için..
İlk kez sinemaya yalnız gittiğim tarihte, eski bir ara sokakta bıraktık biz ihtimal hikâyemizi.
Birlikte vapura bindiğimiz o tek gün...

O, baykuşun önünde yarım cümlelerle, bir şeylerin sonuna benzeyen sessizliği sustuğumuz gün...
Çocukluğun o saklı kalan en güzel yerinden, büyümenin gürültüsüne inatla içimde büyüttüğüm yokluğun..
O, birbirine sarılmış iki soru işaretini yıllandırdığım yapraklar arasında geçen görüntüsüz yorgunluğun...
İnatla uyunmaması gereken geceler vardır,
Bir yerlerde yarım kalan hikâyeler gün gelip bir sabaha karşı yüreğinizden öper.
Bir daha gitme dedim,

"Tamam dedi.. Giderek küçülerek..."

4 Ocak 2012

Bir şarkı vardı; kışlarda bile güneşe inandıran..

Bütün rüzgârları kendi tozlarına, dumanlarına bırakmaktı huyum. Benim huyum, uykusuzluktan ağırlaşan kirpiklerimi geceye batırmaktı sadece; tek zorlamam. Yoksa yol, herkesin önünde uzayıp, biçimlenen bir şey.
Mücadele alanına dönüştürdüğüm ne varsa diziyorum şimdi matruşka bebekler gibi, puslu düşüncemin bulut perdesi altına. Akan mevsimlere karışıp gitmek varken, dünyanın dizginlediği nabzım, her yerin savaş alanına dönüşmesine olan öfkemle koşmayı unutup yürümeye başlıyordum. Yoksa mor akıyordu turuncu çiçeklerin kalbine, saçılıyordu baharlarda gelincik kırmızısı sonsuz yeşile.
Geldiğinde mevsim akıyordu, vapurlar kendilerine beyaz köpüklerden gelinlikler giydiriyordu.
Savaş yoktu; senin isminde savaş yoktu. Anlattığın hikâyeler hep güvercin kanadına takılarak bitiyordu. Belki de bu yüzden; senin hikâyeciliğine bunca inandığım için, senin barışına varabilmek için bunca savaş verdim. Binaların içerilerinde, sokakların köşelerinde, şehirlerin sınırlarında, kağıtların keskinliğinde, göz pınarlarımda tuz kütleleri oluştura oluştura..
Aslına bakarsan hâlâ inanmıyorum senin bir kız çocuğunu ağlatabileceğine.
Ben deniz kıyısı çocuklarının birisinin gözlerine kıyabileceğine inanmıyorum.
İsmim yüzünden mi bunca yakıştırdın tuzlu suları bana, bilmiyorum.
Koridorları birbirine katıp, bankların güneşten solmuş yeşillerini anahtarlarla kazıdıktan ve her günümü üç bilemedin beş kelime için eve koşarak geçirdikten sonra, tarihlere olan inancımı her mevsim diri tuttum. Geçti bak; kıştı, bahardı, yazdı, güzdü. Sen gittin, dinlemek istemediğim bir masalı anlatmaya başlayıp, tam da inanmanın eşiğindeyken yarım bırakıp.. Ben koştum, bütün ormanları aştım, bütün dereleri, tepeleri. Sen biletler keserek giderken ben her gün aynı manzaraya uyanarak, aynı yoklukla, beklemenin yaşam biçime dönüştüğü şekilde.. Her özel ve genel günde, her sevdiğimiz insanın selamında, her gecenin en dokunulmaz o saatinde, her dizenin içerisinde sana evrilen kelimede.
Şimdi gittiğin bir hikayenin yağmurundan bahsediyorsun bana, dağılmış mürekkeplerin ardından, zorla ettiğin bir teşekküre dayanıp da geçirdiğim zamansızlığın ardından, bana söyleyeceğin ilk şeyle bir kez daha öldürüyorsun. Öldürüyorsun evet, acımasızsın. Barıştan, varılacak güzelliklerden bahsederken, yanıbaşındaki denizin kıyısından geri döndüğün için. Oysa masalları vardı sevdiğin ülkelerin, sevdiğin suların, sevdiğin o güzel yüzlü yetim çocukların.
Ben biriktirdim senin sevdiklerini, sen bırakıp gittin.
Döndüğünde söyleyecek tek şeyin bu muydu.. Daha kaç mevsim öldürmek istiyordun beni...
Hâlâ cesaretin yok, bıraktıklarını gelip bulacak, dağıttıklarını toplayacak kadar. Cümlelerin yüklemlerini getirip de noktalarını cebinden çıkaracak kadar. Vardım ben oysa ki, yanlış yerlerde de olsa o tek noktaları üçe çıkarmaya...
Bu kadar boşluğa fırlatmasaydın, bir ses, bir soluk, tek bir kıpırtı olsaydın ben mevsim mevsim, şehir şehir, tarih tarih..
Sen yoksun. Ama güneş vardı.. O varken de, ...

31 Aralık 2011

Kaçıncı son.

Ara sıra uğranılan bir dost evi oldu aile yanı.
Çocukluğumun sokaklarına bakmaya kıyamıyorum artık, bu "geçerken uğradım"larda.
Vapura binerken yanımda kız kardeşim olmayınca kumrunun da anlamı azaldı. İskelede boyoz yedim ben de.
Sahilde yürürken, küçüklüğümde ayda bir kez pazar günü çıktığımız yemekler geldi aklıma. Çarşının içinde, bir elimle babamın kocaman ve sıcacık elini tutarken, diğeriyle o ana göre belirlenen dürümü veya incir ezmesini kavrayışım...
Cami dibinde sevdiğim kediye de sinmiş midir karşıdaki ekmek fırınının sıcaklığı?
Esnafı özlemek, tatları özlemek, kışa düşen nergisleri özlemek...
Denize düşen serinliği, yüzüne sürmek istemek...
Başka bir şehirde, özlendiğini öğrenmek...
Birbiri içinde eriyor şehirlerin anlamlarını değiştirdiği kalpler.
Pasaport kahvelerinde oturan atkılı kadınlar ve Kordon'da çimlere devrilmiş liseli bira şişeleri...
Karşıyaka'dan havalanan güvercinler ve unutulmaya yüz tutmuş bir ilçenin kıyısından, yürek çarpıntısı dönüşleri...
Tanıdık yüzlerin izini düşürme çabasında bir bugün.
Şu şehrin sokaklarında yirmi iki yıl.
Yirmi iki yılın son gününde sadece birkaç kadeh şarap içip gideceğim.
Kaçıncı sevişmemizde sindi kokusu üzerime bu coğrafyanın, bilmiyorum. Geçmiyor.
Biraz daha kalırsam bağışlanmaktan korkuyorum. Aşk öyle bir şey.
Cinayetleri affedebildiğin tek meydan.
Bu yılın son gününde körfezi çalkala içimde, sonrası kar, sonrası kış...

27 Aralık 2011

estoy bien aqui.

İspanyolcayı unuttun.
Çamaşır iplerini dinlemek isteyen o kadını,
varlığına meydan okuyan kitapları anlatan adamı,

Diyarbakır'daki o kız çocuğunu,

Evini bile unuttun.
Sen her şeyi unuttun.

Şimdi neredeki ayna, sana seni gösterecek, hangi gözün merhametini dileneceksin.
Her şeyi unuttun.
Erguvanların Aşiyan'da açma mevsimini bile...


Mayıslardan,

kırmızı ulaşım araçlarından,

anısı varmış gibi topladığın şarkı sözlerinden,

kahvesi çok, sütü az fincanlardan,

kırık sokak taşlarından,

neon ışıklarına yaslandıkça başını döndüren otobüs duraklarından,

temmuz başlarından,

masaldan biçimlendirdiğin şehirlerden,
ve evinden...

Sen, her şeyden korktun.

Kaçmak, terk etmek, belki de aldatmak adı altında ismini bile soyunup fırlattığın o odanın beyazlığında sığındığın, koçanı koparılmamış biletler, bir dünyaya bedel sadakatinin en büyük yalanlayıcısı şimdi.

O güzel gözlü kadın hatırlatana kadar bilmiyor muydun tükettiğini ömrünü, adımladığın her coğrafyada tek yumurta ikizi gibi; adımlar, adımlar...

İllâ garları, illâ iskeleleri ve illâ insanları mı katmalıydın tükenişine...
İşlediğin cinayete tutulacak aynadan kaçıyorsun.

Ayakkabının toprağa bıraktığı izi yağmur yıkar diye bekledikçe, çorak için, kendi kahkahasında boğuluyor.

Hangi tarihi bekliyorsun çatlak dudağına o ruju sürüp,

hangi adamı,

hangi kenti,
hangi denizi,
hangi sen olmayan.....


Seviyorum dediğin bir kentin, bir dersliği- Saatlerden bin altı yüz kırk.

26 Aralık 2011

Yine, yeniden, eskidikçe..

Pazarlar cumartesileri sürükledikçe, tozu bulaşıyor sol yanımıza zamanın. Ağır, gri ve bulutlaşmış tozu büyümenin. Açık adreslerimizin kapı aralıklarından esen ürkek heyecanlar, pencerenin kucaklamayı bekleyen açılmış koynuna doğru hızlı adımlarla ilerlerken, gümbürtüsü var cereyanının minik de olsa başlangıçların. Kırgın cumartesilerin bağlandığı pazarların güneşi hep biraz gölge bırakıyor kirpiklere.
Yeni yılın eşiğinden değil, her uyandığımız, çoğunlukla uyumadan vardığımız yeni günün kıyısında dilenmiş, iki soluğun çarpışıp da ısıttığı yataklarda renkli kumaşlara yazılmış umutlar var yine de gelenekten de olsa.
Zamanın beklemediğine olan inancımın üzerine süpürdüğüm takvimler boyu başı boş rakamlar ve sayılar, hazır ola geçiyorlar yeniden.
Özeti yine kırgın 365 döngüsünün.
Kalbi zorlayan iklimleri giyindi, soyundu dört mevsim. Bir bir yırtıldı, söküldü, dikiş tutmadı yaralar.
Artık saymaktan vazgeçtiğimiz birler ve onlar basamağı kendi ardışıklığında mutlu mesut ilerlerken, aklımıza düşen dünlerden kış manzaraları en çok, gecelerde içimize yaslanan. Bütün ağırlığını bırakan üşümeleri tenlerin... Ten ısınıyor da, yıllar geçerken hangi denizin suyu kaç derece kestiremiyorum, burada eksile eksile mevsimin anormalliğinden bile çıkıyor bir deniz.
Bir zamanlar konuşulan dalgalar vardı, onlara varış biletlerini başka sulara verebildiğin. Mavi miyim, mor mu, yoksa gamzenin önüne düştüğü o turuncu mu. Ben hiç deniz oldum mu, dokunup da üşüdüğün, dokunup da serinlediğin, vurgun yediğin..
Bir film sahnesi var aklımda. Karadeniz'in kaşlarını çattığı, gökyüzünün denize, denizin gökyüzüne öfkesini karıştırıp o yalnızın adamın ömrünü dalga dalga tokatladığı... İskelenin ahşaplarının her dalgada, sevişemediğin o kadının kasıklarına dayanan hüznün ve zamansızlığın gerginliği gibi birbirine yakınlaşıp uzaklaştığı ama ayrılamadığı...
Bu yıl neredesin. Ve bir sonraki yılın bir anlamı var mı yollar bile yüzüne titrek bir gaz lambasının kederinden ötesini düşürmemeye başlamışken..
Bir teşekkür borçluyum geçtiğimiz yıla. İnançsızlığın kavimlerinde bir daha alabora olup da yeniden bir suya, küçük de olsa bir birikintiye varacak gücü verdiği için bana. Sesine eklenen kaleminin silmediği bir umudu, uykulardan vazgeçerek de olsa taşımama neden olduğu için. Bu acı için bir teşekkür borçluyum. Aynı o akşam üzeri, ben o kadar morken ve bir o kadar da turuncuyken gamzeni bile sakınarak dudağının kıyısından çıkan o cümle gibi: "Teşekkür ederim." ...
Daha fazlasına gerek duymadığın için, kendi dalgalarımın arasında boğulurken adımlayabileceğin o tek sokağın isminden ibaret olduğum için. Onu aşmamayı tercih ettiğin için.

Daha fazlası olamadım. Teşekkür ederim...

23 Aralık 2011

gece yarısından sonrası

Sevdiğim filmleri tekrar tekrar izleyip izlemediğimi sorduğun günden beri, hayatı sürekli başa sarıyorum.

19 Aralık 2011

hatırlarsın belki ismini..*

Bir sayfanın sonundan başına, yarıda kalmışlığın gözyaşı var.
Mürekkebi dağılan kaç bininci sayfa...
Başı,
sonu,
gözyaşı,
hep unutuldu.

16 Aralık 2011

Sabah 6.

Zamanın ötesine geçen yalnızlıkları, mekânlardan taşarak hisseden başka yalnızlıklar var. Birbirleriyle bir başınalığı paylaşmaya değil, kendi zerreleri dışında kalan o kocaman hayatın hareketine, anlamların yer değiştirdiğine ve benzeşiklik noktalarının birbirlerine çarparak soluk aldığına beraber şahit olmak için yan yana düşen var oluşlar...
Düzensiz olanın içine yerleşmiş nizamla birbirini bulan sözcükler, birbirlerini tutan imlâlar, birbirlerinden taşan bakışımların keşfi var.

Temmuzun orta yerinden açılıp da denize ve karaya dökülen iki çığlığın, tarihlerin tozuyla seslerini yitirip, göğüs kafesini sızlatarak biriken pusla birbirlerine yuvarlanışını görmek var. Sesi, birbirlerinin yitikliğinde yeniden anlamlandırmak... Belki de din gibi inandığın müziğin bir parçası olmak, kalplerin el tutuşlarıyla.
Çok uzaktaki yerlerin getirdiği, çok yazlar var sol yanımızda. Dokunmadığımız bir Akdeniz'in çocuğu olmak gibi bu. Ruhundaki o nemi hissedip, turunç reçeline batan çocuklukları, masaldan sahici bir kimlik ekine dönüştürmek...

Hep geç kalmışlıklar üzerine yazılan tesellilerin yanına düşen, doğru yer- doğru zaman düzenleri de vardır belki. Bir şehri özlemenin kemikleşen sızısını yitirmiş gibiyken, yere düşen bir çift mücevher yansımasıyla öze dönmek, onu içine katmak var.
Kaçış diye eyleme döktüğün bir şeyden geriye özet, kaçtığın yere özlem duyan birinin bu kadar içinde olmasıysa, belki de resim yapmalı insan. Kalemlerini dolaştırmalı birbirine, boyalarını, ve ojelerini.
Ne de olsa konuşulmadıkça büyüyen güzellikler hep aramızdaki o kadın kalan şeyde..

13 Aralık 2011

Savruk af..

Kirpiklerimin duman altı uyuşukluğuna battığı gecelerin ardından saat bileğime ağır geliyor.
Vücuduma batan kışa neyi saracağımı kestiremiyorum ve inanmak fiilinin içe her gün yeni bir kurt düşürdüğü maneviyatın boşlukları dolmadıkça, özgürlüğe atfettiğim ihtişam soyunuyor. Soyundukça, üzerinden bir bir attığı katlar dünkü kıskaçların bıraktığı bereleri düşürüyor.
Ne yeni bir ten, ne yeni bir ruh, ne de yeni bir ömür açılacak kabuklar attıkça. Her doğrumun en azından çift yalanla geri döndüğü hayat karnemde, imlâ yanlışlarına bile tahammül edemezken, kimin doğrusunu yaşama çabasındayım...
Sesim çıkmıyor bozkırda, uzakta bir yerde vapurların körfez üzerine bıraktığı isli nefesten ötesine geçirmiyor beni, iki kişi arasındaki sesler.
Ne kadar yokum, varlığımla... Ve ne kadar çokum, beklentisinde olduğum bir avuç hiç için hikâyelerin eşiğinde...
Susulan noktaların yan yana gelip kedere isim verdikleri yüksek masalarda, sehpa altlarında ve karanlığın örttüğü sokaklarda birbirine değer dirsekleri acının...
Alçalmayan suyun kıyılarımı dövdüğü yerde, önüm, arkam, sağım, solum yitik. Haritasız, pusulasız, Hansel'in ekmek kırıntılarını bile edinemeden yürüdüğüm bir hayatın hangi kırık kaldırımındayım; tüm anların bilekleri burkuluyor...
Yazık bir uyanış yarın, doğumundan neye ümit rengi biçtiğim belirsiz, yeknesak kalp atışları...
Göğüs kafesime saçılan sisin ortasından düşersem maviye diye, belki...

6 Aralık 2011

"..Sen de beni, benim kadar...? "

Mücadele alanına dönüşülen ilişkilerin sarmalında susuyoruz ya, o zaman sessizliğin erdem olmaktan çıkıp göğüs kafesini zorlayan bir ağırlığa dönüştüğünü kabulleniyor varlık.
Bu kaçıncı tıp.
Bu kaçıncı unutuşum sözcükleri kullanmayı.
Üstelik bu kez, kalemin yazmadığı, yazsa da okunmadığı bir yerdeyim. Böyle değildi öncesi. Sesimi kaybetsem de ellerime inanan bir şeylerle yaşardım. Ellerimi tutarak, bütün kuvvetiyle sıkan ve ağrı dindiren süreçler.
Şimdi hissizleşen bir gün sayımı gibi. Sözcükler bu gün atımında bana yanaşmadıkça bütün sokaklarım kime doğru.
Kendime bile seslenmediğim yerdeyim. İçimden geçenlerin sıfatları, zamirleri yitik, cümle yapılarımın kamburluğundan kalbim sakatlanıyor.
Benim ellerim sevilirdi, ben sesleri severdim.
Acıyor sevgim.*
Yelkovan batıyor nefeslerimin aralığına. Asla susmayan tiktaklar asla uyutmuyorlar düşüncemi. Düşüncemin bir sesi yok, hayır; notalardan fa da değil.
Ben bileklerimin, şehirlerde yeniden kurulan masallara dayanmasıyla inanmıştım bir şeylere.
Şimdi bileklerim sadece ince. İnce bir çift bilek, kalemsiz; çıplak. Kalem tutuşunun bir şey ifade etmediği bir yerde, aşktan bilezikler takılmayı bekliyor.
Ne tuhaf, sanki buna inanabilecekmişim gibi. Sanki ihtimal varmış gibi.
Ellerimin sevildiği yerden, sesimin beklendiği yere geldim.
Sözcüklerin anlam bulduğu kalp sayfalarım çevrilmiyor, hepsi birbirinden ağır. Tozlu kapakları ne kaldırır.
Mektup beklemeyen bir zamanın ortasında, neye tutunur masal.
Evden sonra, evdeki son yaşanmışlıktan sonra nasıl boşlukta soluk alış.
Ellerim ağrısa, vapurlara binerken birileri tutup sıkmak istese ellerimi, birlikte yazmak, birlikte güzel şarkılarla...
Sesini özlediğim insanlar var.
Belki ellerimi özleyen...

2 Aralık 2011

Bu su...*

Omzumdaki narla dinleyeceğim bu gece seni.
Ömrümün her anına el koyabilen varlığını soluyacağım.
Henüz ben birileri için hayal dahi değilken, dinlenilen müziğinle bağlanan varlığımı düşüneceğim.
Sen, benim ninnilerim... Sen, benim ilk aşkıma imza, ilk sevişmeme sebep, ilk aldatılışıma tanık, ilk saplantıma sıfat...
Şimdi bak, yine başka bir şehirdeyim, yine sen varsın...
Tenimdeki izinle varsın.. Var oluşuma özet geçen sözcüklerin, içimde akan hayata karıştırdığın sesinle...
Anlamsın.
Ömürsün.
Her kapımı açan tek anahtarsın; zayıflığım ve tüm gücüm...
Sularıma dalga, derinliğime mavi, ismime güzelleme...
Ben sadece, seni bir başkasıyla paylaşmalarına kalbimi zorlayamıyorum.
Tek kıskançlığımsın...
Vermesinler, hediye etmesinler..
Adı aşksa, olmuşsa...
Lütfen, bir tek sen...

http://fizy.com/#s/1aimci

~öp.


"otobüs durağının müphemliği; benim seni her görüşümde ellerimi, kollarımı ve bilhassa avuç içlerimi nereye koyacağımı bilemememden kaynaklanıyor. nasıl bir merhaba’nın uygun olduğunu bilemediğim gibi, vedalaşırken kelimelerim arasında yapmam gereken seçimlere seni seven organlarımın üye tam sayısının beşte üçü bile katılmıyor. aklım ana muhalefeti kalbimin. aklımın iddaasına göre, vedalaşırken, ‘öpüyorum’ diyip öpmemek çok saçma. yine de, bilmeni isterim ki;

seni, izin verdiğin her yerinden / aşk’la, şiir’le öpüyorum."

M.

#oyle.

1 Aralık 2011

Çoğul ekinin tekil hali.

Beklediklerimiz, beklemeksizin bulduklarımız.
Yarattığımız bütün şanslar ve yaratılmayı beklemeden kendiliğinden kesişen birkaç şarkı, iki çift bakış.

Birbirimizden başka seyirciye ihtiyaç duymadığımız bu kaç perdelik oyunda, en çok; birken, çok olabilme ihtimalinin senaryolarını deniyoruz.
İsimler ve bedenlerden öteye geçen tortuları zamanın, zorluyor kalp atışlarındaki düzeni, göz pınarlarında biriken yorgunluğu.

Zamanın değil, ruhun ilaç olduğu yerden bakıyoruz bu aralar dünyaya. Çirkin dünyaya. Dünya sahiden çirkin bir yer. Gürültüsüyle, tozuyla, zalimliğiyle. Çocuklardan sakınılması gereken kadar çirkin bir yer. Kimsenin birbirini dinlemediği bir yerde, masal anlatma çabasındayız.
Yine de kelimeler var, gürültüden sapıp sessizliğin ihtişamıyla destanlar gibi dökülen. Gökyüzünün ve denizlerin ve toprağın bütün kudretleriyle dağlara yaslanan, yağmur olup dökülen, karın kapladığı gönlümüzde açıkta kalan parklardan renkler var...
İnancımızı, içimizi eze eze yok etmeye çabalayan bu karmaşa içinde, ikiden bir, birden iki olmaya; mevsimlerin ve coğrafyanın tanıklığında ruhlarımızı seviştirmeye çıkıyoruz.
Sol bileğimizde atan zamanın sesinden uzakta, çok uzakta...