6 Kasım 2010

piyale


Sıra hep son kadehe geliyordu
Dudakların başkalarının masasında lâle
Ben boynumdaki ipe bir düğüm daha atıyordum
Peşinden başka gidecek yer yoktu
Seni artık hiç sevmediğim halde

Senin o eskisi olmamana imkân yoktu
Ama inadından yapıyordun bunu Cemile
İnattandı hep o içip içip gitmeler
Bense boşalttığın kadehleri satın alıyordum
Enayilik ettiğimi bile bile

Hele o çıkışın yok mu kapıdan
O Allahın belâsı herifle
Başkasının olmayı bir türlü beceremiyordun
Millet arkandan gülüyordu
Düştüğün hale...

Cemal Süreya

5 Kasım 2010

dalayaz..*


Kalemin lâl olduğu saatler geçmiyor. Varlığımın sonsuz esinde, atladığım ipler kesik, avuçlarımı kanatıyor. Ege'de kasımın kendine güvenmeyen iklimi ismimi heceliyor. Kalabalık sözcükler ve cevabı olmadığından emin olduğum sorular arasında, reçetede oksijen tedavisi yazıyor. Bileklerim saat metaline bile bırakamıyor kendini. Kırmızı geçmişimin soluksuz evrelerine isim verilemiyor. O, başkasının çocuğu. Ben kağıttan gemilere kalp ağrılarımı doldurup içimin sularına bırakıyorum. Çizgisiz ve imlâsız bir metin gibi akışıksız ve hastalıklı bir aşkın, enkazının tozuyla gürültüye teslim ediliyorum, yarım yamalak öykümle. Harfler biçimsiz ve rüyalar imgelerden uzak sürüyor. Sık sık uyanıyorum, soluk soluğa ve kan ter içinde bir korku değil bu, ayazda yürek ağrısı...
Teslim etmek istediğim ellerime dayanan sızı, kansız bir yara. Dayanağı olmayan yaşanmışlıklarım var, tanıksız aşklarım ve güncesiz uyanışlarım... Ölümler faili meçhul olalı asırlar geçti.
Çocuklar var, kimin bahçelerinde oynayan. Salıncaksız parklar kurulu belleğimin, temizlenemeyen büyük adımları, tahminsiz yarınları. Çocukları, benden daha çok sevmesin. Benden daha çok renge değmesin. Gözlerine mi inanıyorsun, düşlerine mi o yokluğuna inandığımın? Ben düşüyorum çocuk; senin ağlamanı beklemeden. Kutup yıldızından ayağım kayıyor ve "Denize yakın oturalım" dediğin günlerimiz katmıyor beni içine, sen o kareyle tarihe atılmış sahte bir imzayken..
Avuçlarımda mavisiz dünya, zinciri ayaklarıma dolanmış. Şehirleri düşünmüyorum artık senin atlasında. Işıklarına katılamadığım nicesi renklerini üzerime savururken, korumaya çalıştığım mercanlar kırılmaya yüz tutuyor. Eski anılar var çağıran, yeni korkular, kabuk bağlamayan aylar... Geçecek diyor dünya, monologdan diyaloga geçemediği sahnesinden, ben uyumak istiyorum. Yoksunum çocuk, bir masalın hiç köşesinde, kimsenin görmediği; kederi üzerine rüzgârın yazdığı şifon elbisemle, ayakkabısız oturuyorum. Desensiz kumaşlara sarınan bedenim yaprak yaprak dökülüyor. Güze ilişmeyen bir mücevher gibi kadifesinde bekleyen zaman, benim dışımda; dünyaya çok yakın bir yerde uyuyor.
Ayın giyinişini ve soyunuşunu merak etmeyen insanlar arasında senfoni yazmaya çalışıyorum. Belki de tek perdelik bir oyunun, başrolü yitik figüranını oynuyorum...

4 Kasım 2010

armut ağacı*


Siz ne iyisiniz, ben sizi bir şeylere benzetiyorum
Bilmem bir testi, bir bakır sahan kolay mı sizinle
Çok rahat bir gökyüzü mü var sizinle
Güneş bir pazartesi olarak mı duruyor burnunuzda
Yoksa bükülmüş bir nehir gibi mi küpelerinizde
Siz küçük adıyla mı çağırırsınız sessizliği
Öyle mi, ya kim uyandırır sizde
Bu sevişme dalgalarını, aşk seslerini
Bak'ları, duy'ları, okşa'ları, evet'leri
Hele bu elleri, ayakları bu
Gözleri gözleri.

...

Siz yok mu, sizin her yeriniz şaşırıp kalmaya istekli
Bir bakın, uyanıp kalkınca çocuk olmalarım var benim...

Edip Cansever

31 Ekim 2010

29 Ekim 2010


İçimin de dışımında olmadığı, ya da içimi de dışımı da bilmediğim bir dünya zamanıydı;
sanırım 8-9 yaşlarındaydım.
Acıyı, kederi, neşeyi henüz ayrıştırmamıştım.
Hayattı, yekpâreydi. Her şeydi, bir şeydi.

Sokağın sonuna doğru uzayıp giden bir tepenin ağzına oturmuştu.
Yüzünde yaz esmerliği, ağzını rüzgâra karşı açmış; mırıldanıyor muydu yoksa rüzgârı mı yalamaya çalışıyordu? Anlamamıştım.
Beyaz bir yaz günüydü. İlk o gün görmüştüm onu.

Mevsimler birinden öbürüne devrilirken, elimizi arı sokarken, bisikletten düşüp
dizlerimizi kanatırken canımıza bir şey olurdu; hissederdim. Ama acıya dahil değildi yine de bunlar.
Hayattı, yekpâreydi işte.
Zaman, hayatı parçalara ayırıp "parça parça" görmeye başladığımızda, acı, o yekpâreliği yitirdiğimizde oluşacaktı.
Şimdilik dünya geniş ve ılıktı. Biz kendi ılık dünyamızın içinde salınan, uçuşan perilerdik.

Gün ortasında yazlık sinemanın arka duvarından atlar, orada kurardım hışırtılı sessizliğimi. Sayamayacağım kadar çok sayıda, yeşilli mavili tahta sandalyelerin
arasında, geceden kalmış ve öğle güneşiyle gevremiş milyonlarca çekirdek kabuğunun ortasına yayılır, ılık güneşin ensemi yalamasına göz yumardım. Nereden
geldiğimin, niye geldiğimin sorusunun olmadığı zamanlardı.
Biz periler o zamanlar en çok ılık, beyaz yaz günlerini severdik.
Kış mart demekti; ve mart hakkında hiç de iç acıcı olmayan bilgilerim vardı.
Mecaz bilmezdim. Annem mart dokuz donludur derdi.
Yazın ilk günleri benim "öylesine oluş"um gibiydi. Ilık ve uçucu, yekpâre ve sonsuz ve doya doya beyaz gün.

Periliğimin yeşil vadisindeydim, uçuşmaktaydım ama sanki vadi bitmekteydi.
Gözüm kendi içime ve dışıma bakmaya ayrılmaktaydı.
Sanki dünyaya "yayılma hali" çatlamaya başlayacaktı.

Bacak boyumun yetmediği bir bisikletle bisiklete binmeyi öğreniyordum.
Bir öğretenim yoktu, karar vermiş kalkmıştım, o kadar...
Boyumdan büyük heyulayı sürüyerek dışarı çıkartır, bahçe duvarına yaslar, ayağımın altına yerleştirdiğim yüksekçe bir taş yardımıyla atlardım bisikletin tepesine. Pedallara bastığımda, duyduğum tek kuralı uygular, önüme değil ileriye bakardım. Sokağın sonundaki bayıra dek giderdim böylece. Ama sokağın sonunda, her seferinde düşerek inerdim durdurmayı bilemediğim o koca tekerlerin üstünden.
Kaş, kafa, diz filan yarardım. Kaşım, kafam, dizim filan acırdı, ve bunların hiçbiri acı değildi.

O günlerden biriydi. Öğlenin ıssızlığı vardı sokakta. Ve ben birazdan düşeceğim noktaya doğru hızla pedal çeviriyordum. Onu tepenin ağzında oturmuş gördüm. Eve, evlere, bahçelere ve hatta ağaçlara olan küsmüşlüğüyle, öylece oturmuş, anneannesi hariç her şeyden istifa etmeyi düşünen yüzüyle karşılaştım. O rüzgârı yalamaya çalışıyordu.
Benimse durdurmayı da döndürmeyi de bilemediğim bisikletten düşerek inme vaktim gelmişti.
Toparlanmaya, bacaklarım ve avuç içlerimdeki tozlu acıyı silkelemeye çalışırken beni seyrettiğini ve bana güldüğünü gördüm. Bir de mahcup oluşu; insanın rengi değişiyor, ısısı artıyordu.

Bu ânı böylesine net hatıra etmiş olan zihnim, sonrasını hatırlamıyor. Nasıl oldu da tanışmıştık, ben mi onun yanına gitmiştim, o mu benim yanıma gelmişti, bilmiyorum. Bildiğim bir yabancıya, ötekine yakınlık duymuştum.
Esmer tenli, beyaz
gülüşlü bir öteki "peri".
En az benim kadar sessizdi. Benden de sessizdi. Kendi sessizliğimi bir kenara koyup, onun bana dokunan sessizliğini kırmaya çalıştım.
Bir şey hoşuna gittiğinde gülümserdi.
Gülümsediğinde dünyada bir beyaz delik açılırdı.
Ben o yaz o beyaz delikten içeri atladım.

Kış (tekrar) gelmişti. İçerilere, yaza benzeyen sıcak odalara, camlarından damlalar süzülen pencere arkalarına geri çağrılmıştık.
Kıştı; büyük sessizliğiydi dünyanın.
Neden, sebep, özlem, isyan tanımazdık. Ve tabii böylece alınganlık ve kırgınlık da. Ne ben onu aradım ne de o beni. Kış gelmişti işte, ve biz çeriye çağrılmıştık o kadar.
Yaz beni kendi vadimden çıkarmış, onun beyaz gülüşüyle tanıştırmış, onunla doyurmuştu.
Ne kıştan yakınacak ne yazı özleyecek sebebim vardı.
Yazlık sinemanın tahta sandalyeleri büyük alanın bir köşesinde üst üste istif edilmiş,
üstleri geniş bir naylonla örtülmüştü.
Hayattı; hâlâ yekpâreydi.
Kış gelmişti işte ve biz içeriye çağrılmıştık.

Birhan Keskin

24 Ekim 2010

..


bir martıyı ağlattın işte
bir çocuk garanti intihar eder artık
kütür kütür küfrediyor gece imanıma
bir yaprak kırılıp suya düşüyor
su yaralanıyor su kanıyor şelale!

ah nasıl titredim tensiz
bir piyanist büküldü sanki
kesişen ayrışık doğrular gibi
çarpışıverdim yüzünle. Yüzün
öyle düzgün suna bir elyazısı
yüzün yüzüme aksedince
yüzün ayna alnımda
yüzün uzun hüzünlü bir alınyazısı!

bitmemiş bir ömrün yalanısın
sen: kâbuslarımın tabiri
çocukluğumun arta kalanısın!
öldüreceğim kendimi dudaklarınla
dudakların etle, şehvetle seferber
sen! bana inen son kutsal kitap
son fakir yatır
son aciz peygamber!

bir martıyı ağlattın işte
bir çocuk garanti intihar eder artık

Küçük İskender

23 Ekim 2010

terk..


Artık cümlelerim yok. Yitik bir sessizlikte ölüyorum. Suskunluğum yankılanıyor tarih çizgilerinde. Tarihi kayıp bir kadın olmayı diliyorum sık sık. Tenim üşüyor mecalsiz anlar arasında. Varlığıma tokat gibi inen gözyaşlarını silemiyorum. Mürekkepli yalnızlığımı çoğaltamıyorum, odamı hep kırık notalar dolduruyor ve ben bir sebep bulamıyorum artık sonbahar yapraklarını toplamak için. Avuçlarım kanıyor benim, suların tuzunda kavruluyorum. Terk edemediğim bu bedenin içinde çürüyorum, aynalar kırık dökük, sırlarından birkaç kirli sözcük dökülüyor parmak uçlarıma. Her gören yüzümden çalınan pembeliği soruyor, hastayım çocuk. Yıldızlar birer birer kayıyor benim gökyüzümden, mucizeler birer birer bileğime saplanıp , kanıma karışıp, akıyor dışarı. Benimle kalmıyor hiçbir hayat. Nicedir ellerimi kimse sıkmıyor. Bütün güzelliklerim, çirkinliğimi gözlerime bırakıp gidiyorlar, denizlere, aşklara... Ben öyle kendi kıyımda, kendi dalgalarımda, kendi güzüme yenik... Korkularım dinmiyor, kapımı hayat çalmıyor.
Aşksız çok kirliyim, kendime bile dayanamazken;
belki buralardan gitme vaktidir...

22 Ekim 2010

hallerarasılık..*


"..bir denizaltı konuşması gibi/ artık kimsenin dinlemediği iki insan arasında/ boğulmamak için denizin dibinde konuşmaya çalışan..."

Lale Müldür

16 Ekim 2010

tavus..*


İçimin sonbaharı demiştim, henüz çiçekler tohumlarını yeni yeni patlatmaya başlamışken... Sonra bahar geçti, erguvan mevsimi İstanbul'a değdi geçti. Aşiyân'ı düşündüm, şiirleri unutan belleğimi sulara koydum. Pek çok şeyi unutmaya çalıştım mevsim döngülerinde, sonra bahar geçti. Ben bu bahar papatya mevsimini kaçırdım. Ellerimin ağrısı duraklarda beklerken, yeşiller beyazlara aktı, güneş damladı içlerine, ben yoktum. Yaz derken, yeni renklere tutunmak istedim, biraz kılıksız biraz gözü yaşlı, sana çokça uzak, sana en yakında geçti yaz. İstanbul mor salkımlar halinde döküldü yollarıma, suların yeşerikliğini bilyeler halinde bıraktım gökyüzünden, duymasan da kalbimden ismin geçti. Sonra şaraplar düşünüldü, güzel müzikler, sıcak mevsimleri buharlaştıran çay kokuları, sevdiğimiz kitaplardan yükselen saman kağıdı kokusu. Küllendiriyordum seni kalbimin coğrafyasında, başka bir iklimin başka bir gökkuşağında valsleri kırıyordum. Kuleleri, köprüleri, eğimi göğüste bir nefeslik sıkışıklık yaratan caddeleri aştım. Renkli boncuklar ve kumaşlarla tebessümler yarattım. En çok çayına şeker atmama izin veren insanlarla olmak istedim. Pek çok şey, İzmir trafiği gibi geçti. Bilirsin; gereksiz bir yavaşlıkla ilerliyor burada hayat, hayatı saçmalarcasına ağır çekime bırakan insanların, oksijensiz altın günleri gibi. Senin ve benim olanları bırakmaya çabalıyorum nicedir. Uzaktan izliyorum pek çok güzel hikâyeyi. İçine dahil olamadığım tüm güzellikler gibi, hikâyeleri de... Güzel insanların sesleri vardı o şehirde, güzel insanlarla paylaşılan çay muhabbetleri, güzel sokaklara yer etmiş kedi sıcaklıkları, sokakların sesi, seslerin sokak sokak birbirine çıkışı. Şaşırdım çok, senelerini verdiğin kentten kendini bunca kovmana. Seneler boyu bana anlattıklarının ötesine bir şekilde geçebilmiş olmama. Bilirsin; benim "öç" kavramım böyledir, mevsimi yaşarım, renklere dokunurum. Senin gözlerinin ve teninin ötesinde bunu yapabildiğimde hırsımı alırım. Hırs demek doğru değil aslında buna, yalnızca bir şeye tutunmak belki. Artık üzüldüğüm şey, başka bir kadının gülüşü değil, senin zamanın dışında oluşun. Niye öylesin ki... Belki sulara gerçekten değebilseydin ve inanarak renklendirebilseydin sevdiğin dizeleri, ve belki gerçekten unutmasaydın sahiplik eklerinden sevgine ördüğün masalı.. O zaman gerçekten minnacık da olsa tebessümle bakardım başkası için çarpan kalbine. Müziklere en çok, aylarını sayamadığım yıllara.. Tarihlere tutukluyum ben biliyorsun, sahi kaç yaşındasın şimdi? Ben epey yaşlandım tüm bu işaretsiz sorular ardında koşarken. Güzel değilim ve her adım attığım masal "kapandık" levhasını çeviriyor yüzüme. Omuzlarım ve ellerim... Belki bir gün, Ege ve Marmara'nın birbirine karıştığı bir suda yıkanır ömrüm, o zaman belki sen başka bir coğrafyanın ayak basılmamış bir köşesinde yeniden şiir okursun, karşındaki kadına ağlarım belki, belki kendi hayallerimin kırık "Dize" sine...

12 Ekim 2010

..Solgun balmumu çiçeğinden o hiç anlatılmayana...


...

 Kimselerden öğrenmediği bir gülüşle
Böylece, insanın en müthiş bir yerinde, insanın
Başkalarınca işitilmedik bir yerinde
Acısızlık açınca ölmemekteki renklerini...

Edip Cansever


*fotoğraf: Henri Cartier Bresson

10 Ekim 2010


Bu vakitsiz giden yaz, erken inen akşamla, 
Kapanmış pancurlara dayıyarak başını,
Dinle solgun bahçenin kalbe anlattığını,
Ağacın yaprak yaprak, havuzun damla damla.

Kuşlar sanki yaralı, benzin sararmış gamla,
Duymak güneşin, rengin bize bıraktığını.
Günler günü vefasız leyleklerin akını
Ah uzak palmiyeler... Kaçmak, seninle, yazla.

Çardak altları bitti, bitti üzümün tadı,
Artık ihtiyar çamlar, selviler saltanatı,
İşte bir kere daha haraboldu bahçeler.

Ürperen vücudunu yavaşça koluma ver.
Gözlerinde okunan bütün hüznü eylülün,
Karanlıktan, geceden, ölümden korkan gönlün.

Ziya Osman Saba

3 Ekim 2010

suların yarısı..


Üzeri üzerine eklenen kumlardan saçılan zerrelere isminin bağlandığı yazlardan artanım. Suların diş geçmez maviliğini oluk oluk akıttığım düşleri, tozdan pembeden rüyalarına saldım. Yol kenarlarında sulanmayı bekleyen hercaî menekşelerin harelerinden yuvarlanan kestanelere, mor duruş ekleyen mevsimde, eylüllerden kumdan kaleler yaptım. 
Beklediğim vapurların şaşmış tarifelerine uyup iskeleler boyunca yürürken, vardığın limon kentlerinden düşen, ruj kokusunun sindiği kartpostal; kalbim.. Onu söken şarkılar var, bildiğin, hissettiğini bildiğim. Gölgesiz uykuların üzerine pike çekilmiş saatlerde... Turnaların hasret, rüzgârın, maziden ellerin sıcaklığını taşıdığı gün doğumları...

27 Eylül 2010

düşen sesten sonra..


Çok ses var. Duvarlara tokat gibi çarpan sesler. Çok gürültülü bir monoloğun en durgun yerinde, silah seslerinin yankılandığı sağırlıktayım. Anahtar kayıp. Sursuz kalelerin rakamlarının yitik tarihlerindeyim. Bekliyorum; gelecekten haber. Mührü bekliyorum mürekkebi dağınık. Çok gürültü var, lâl olmuş susuyorum. İçimin seslerine kurban oluyorum. Sonsuz, karanlık bir boşlukta, hitapsız mektupları yakıyorum. 
Bir ses var, susuş gibi. Şelâle renginde ve bir kibrit. İçimin odalarını aleve boğuyorum. Mavi. Daha çok yeşil. Düşmediğim merdivenlerden mandalinalar yuvarlıyorum. Sobanın üzerinden tüten kabuklarının kokusuna karışıyorum. Güneşte kavrulur gibi turunç döken mevsim. İzini hissediyorum, yarım kalmış bir resimde tonunu arıyorum.
Damarlarımın altında erguvan yürüyor. Kesiyorum, yeşil havuzlara akıttıkça, nilüferler soluk soluğa. Yapraklarıyla örtüyorum mahremi, suya veriyorum.
Akan akşamlara yıldız takıyorum. Gürültü, izansız, davetlâr bir aşkta ölüyor.
Söğütlerin yutkunuşunda yıkanıyorum. Genzimden nefes nefes akıyor renk, bulut ılıklığında bir şeye dokunuyorum; az beyaz çokça buğulu.Var olmanın bütün ayrıntılarında sayıklıyorum. Düşüp yuvarlanıyor gürültü, iç kıyıların ıssızlığında; adım olan adını buluyorum... Uyandırmasın-lar..

23 Eylül 2010

karanfil

Yârin dudağından getirilmiş
Bir katre alevdir bu karanfil.
Rûhum acısından bunu bildi!

Düştükçe vurulmuş gibi yer yer,
Kızgın kokusundan kelebekler,
Gönlüm ona pervane kesildi.

Ahmet Haşim

21 Eylül 2010

..

Biz, aynı göğün altında... Sen, geceden güzel...


18 Eylül 2010

adımda uykun..*


Parmak uçlarımdan uzandım; boynun ayı taşıyordu, gözlerin geceden taşıyordu. Avuçlarımın arasından kayan kumrallığın güneşli ülkelerin yataklarında rüzgârla geriniyor, kokunu peşi sıra sürükleyen eylül sonları, baharat sepetlerinden yediveren bahçelere taşınıyordu. Şehvetengiz latin sularına dağlanan bir mektup gibi katladım kalbimi. Nabzın; zarf, usulca yerleştirdim. Yerleştiğim her yerde göçebe, sana kalandım. İpek yollarında masallardan düşeyazdım. Gök yaşantılarına sahilleri müjdelemek için fışkıran palmiyelerin altında, kanadına hasret dolanan turnaları saydım. Sayarken, güne düştüm. Hesapsız taklalarla uykularını böldüm. Böldüğüm pembelikte, kanatlanan dün oldum, yarına oturdum, destan biçtim.
Gecenin kaftan renklerinden kirpiklerine yaş bıraktım. Sularımda yıkadığım gemileri, dudaklarının biçimlendirdiği öpüşlere bıraktım; sallantılı bir denizin Akdeniz hali...
Leylak sesiyle bölünen zifirilikte yasemin dokunuşu; ürpertisi zamansızlığın.
Kucak kucak vişne mevsimiydi, gecesi uzun, gündüzü gündelik. Gecesi kaplı, yosun renginde zehir tadı, baş dönmesi iz, bileğinden akan güvercin kanadı.
Bölüştüğümüz hayatta, meydan okuyan bir sarılmaydı sarmaşık yansımamız. Çarşafından havalanan cümleleri yalnız şiirlerimizin; gizli benin, sen kırılması.
Yarın başka, bugün tuhaf özlemelerim. Hiç konuşmadığımız bir ağacı izleyerek, ekime valiz toplayan ağustos böceklerinin dile gelmişliğinde, tüm biletlerin varış istasyonlarından sana varan çağrıyım. Çok tanıdık bir başkalıktan seslendiğim sesin..., kapılarını açık bırak, anahtarları fesleğen diplerinde.
Ben senin her mevsiminde, ben senin her uykunda; yarınından taşınan, dününe saçılan nar...
Bir gün, belkisiz, mutlaka sularda...

17 Eylül 2010

Eski Avluda


Bir çiçek açtığında
Bir eski avluda
Diyor ki;
Çalıda sarı bir çiğdemim ben
Ve senin çok eski cümlen.

Sen otursan, gitmemiş ki! olsan
Ben sana bir eski Endülüs avlusu
İstersen serin bir Portofino getirsem
Ya da Yedigöllerin yedisini birden

Bir çiçek açtığında
Bir eski avluda
Diyor ki;

Her şey çok eksik ve neredeyse yok gibiyken
Buldum buluşturdum kendime geldim
Tek eksik sensin! İncecik, çilli bir dille
sen de gelsen.

Ben sana kırmızı kiremitli bir çatı
Begonviller ve bir mavi kapı
Ve illa amansız bir avlu getirsem.

Dünya soğur, akşam serinlerken
Benim sensiz sevinecek bir şeyim yok
Kılı kırk yardım, altını üstüne getirdim,
Ve işte en geniş cümlem:

İçimi açtım sana
İçini açmak için...

Birhan Keskin

16 Eylül 2010

"Her şeyin sonundayım"


"..Öyle anlar oluyor ki yazmaktan utanıyorum.
Yazmadığımda ise iç- denge diye adlandırdığım, o kafamda mı yüreğimde mi olduğunu bilmediğim bir denge bozuluyor ve çevreme karşı kırıcı hatta saldırgan oluyorum.
Bunu da hiç sevmiyorum.
Yazdığımda, bu, bir ölçüde geçiyor.
Belki, yazarken, kendimi kırdığım ve kendime saldırdığım için..."

Ferit Edgü

9 Eylül 2010

dağınık yatak.


Ayna kırılır, surete karışır sır. Muamması düğümlenmiş, dili lâl masallarla yıkanır ten. Nicedir bu gözlere yansıyan renk kırılması, gün batımlarını çağrıştırıyor, kızılı çiğ. Renk karışıyor bulutlara, güneş dileniyor damar üstü örtü. Güneş bir son yaz perdesinde, sarılığın uykusuz bulantısını diretirken, temmuzlar eskir. Kana değer ayçiçeği. Bir alev raksı yürür göğüs üzerinde, ten fısıldar. Fısıltı çığlık olur. Çığlık, mevsim dönümü. Mevsim teni kafesler renklerin eşiğinde. Bedevilerin yağmur özleyen tenlerinde biten çöl rengine karışır uzuneski yaz tadı.
Nicedir tanıyamıyor kadın bedenini, uzun uzun seyreylediği omuzlarına dökülen gürül gürül saçlarının uzamasına inanamıyor. Saçlarının arasından deniz kestanesi sivriliğinde sular akıyor, su göğüs uçlarlarından sızıyor. Gözlerinin takılı kaldığı çenesinde yağmur sonrası gölcük. Nicedir tanıyamıyor kadın tenini. Kaşıdığı kumaşlardan renkler kazıyor, tırnak diplerinden yol veriyor renk kökleri, çiziyor uzun uzun kasıklarını, bedeninde gidip gelen yaşama belirtisi o an boğazında mola veriyor, uzun, sancılı bir bekleyişin eşiğinde kasıklarına kesiyor tırnaklarından akan renkler. Bir eski yaz tırmanıyor hücrelerine, bir Ege kokusu başına buyruk. Şarkılar hatırlıyor, dizleri birbirine çarpıyor, o gece ötesinden kalma iz geliyor aklına midesinin az üzerinde; artık zevk aldığı sızıyı hissetmiyor. Nicedir tanıyamıyor kadın kendini. Şarkıları ve şehirlerin değiştirdiği saçlarını. Bacaklarından akan eflâtun günbatımlarını. Sık sık elleri ağrıyor kadının, mirası; ağır valizlerinden, geçmiş mektup yıllarının. Elleri de değişti kadının, piyano çaldığı yılların tozu değiyor parmak uçlarına, başındaki ağrı metronom gibi işliyor. Artıyor birikintisi aynadaki değişikliğin. Köprücük kemiklerini zorluyor sık sık kadın. Parmaklarını kemik boyu bastırarak nabzını ölçüyor.
Uzun mektupları var kadının henüz olmayan kızlarına yazılı, ayırdığı ve dinlemediği şarkıları, adanmamış renkleri, teni öpmemiş mevsimleri. Korkuları var, kör olmaktan korkuyor kadın en çok ve kokuları yitirmekten. Ekmek kokusu ve mürekkep kokusu. Neye gebe olduğunu bilmediği senaryolarda figüranlığa alışık bedeni titriyor yitirişlerde.
Mezarları geziyor kadın, dilin sınırlarından taşıp hıçkırarak koşuyor taşlar arasından. Konuşamadıkça camdan bilyeler kırıyor, ayakları küçülüyor kadının, tabanları kesiliyor. Nicedir tanıyamıyor kendini kadın. Kararttığı göz pınarlarına gece çalındıkça kadınlığına susuyor. Susadıkça saçlarını çekiyor. Etekleri buruşuk, bacaklarından sokak akıyor; dehlizler sesleniyor, çıkmaz sokaklar ayak bileklerini öpüyor. Saldırganlığa teslim oluyor kadın, ruj renginden cinayetler boyuyor, cinayetlere boyanıyor kanıyla.
Sırtına metali değdikçe ayazın, dişleri dudaklarına geçiyor. Dudakları mercan, kurban ettiği kuvars. Allığından suretler akıyor kadının. Nicedir tanıyamıyor kendini kadın. Uykuların rüyasız kısmını içerken, kadehlerle kâbuslar dökülüyor gözlerinin ardına. Hayat tükürüyor, saçlarından tutup sürüklüyor, ağlatıyor kadını.
Kadın nicedir gözlerinden dudaklarına varan tuzla seviyor tadını ümitsizliğin. Vurgunda isimsiz bırakılan sureti, aynada muamma oluyor. Nicedir tanıyamıyor kadın kendini; kadın olduğu yatakların kokusundan sıyrılamıyor. Korkuyor kör olmaktan ve koku alamamaktan. Deli bir yaz sonu yürüyor belleğine, içinde zeytinler, vapurlar, söylenmeyen şarkılar, dağınık çarşaflar olan. Ağlıyor kadın, nicedir aynalarda ağlayan gözlerini bırakıyor, tanıyamıyor.
Göğüs kafesinde bir kuş ölüyor.

6 Eylül 2010

-sız.


Gidemediğim sokaklarda,
sesimle dolamadığım şehirlerde,
cevap veremediğim erkeklerin ve kadınların parmak uçlarında,
bakamadığım aynaların sırlarında,
yerleşemediğim odalarda,
içinde barınamadığım şarkılarda,
öpemediğim, uğruna şiirler yazılmış sularda,
ellerimdeki sızıyla kaldım.
Gece bitkilerinin yeşil davetinde, ismi yazılmayan omuzu serin kadındım.
Sustum.
Kelimelerden daha çok yazılır oldum sessizliğe; ben zaten aşkın bu felçli haline vurgundum.

5 Eylül 2010

Bir Çay Bahçesinde

bir çay bahçesinde demode
- böyle demek zorundayım çünkü-
çağdaş ve demode
ayağa kaldırdığı duygular gibi
demode çay bahçesi olur mu deme
garsonu üzgün ceketli
ocakçı köşede bir başına kıyıda değil, değil de masalar sanki
kalabalık bir kentin tam ortasında deniz de vardı sözümona çocuklu anneler
biraya isteksizce katılan votka
Edip'le Mefharet sonra geldiler
neler söyler insana bütün bunlar bilmiyorum
yalnızlığı arttırmaktan başka
üstelik bir yaz gü
durup dururken sana seni sevdiğimi söyledim
sonradan uzun uzun düşüneceğim
bunun gülünçlüğünü
ama ayrıldıktan birkaç saat sonra
unuttum yüzünü
"olağan" deme sakın ha
seni yeniden sevmeye hazırım demektir bu
bu dünyada
tek başıma

denizin eski olduğu yerlerde
böyle oluyor işte

Turgut Uyar


4 Eylül 2010

artık melek değilim.*


Beş aydır ellerimi ağrıtan gidişinin, avuçlarımda biriken yalanlarının sızısını yüzüne bırakmak istiyorum. Kalabalıklar ortasında, senin ya da benim veya artık sizin olan şehirde, bu şehrin insanının şahitliğinde akıtmak istiyorum öfkemi yüzüne. Aslına bakarsan öfkem sana değil, baştan beri herkesi, başta kendimi inandırdığım sana olan sapkın bağlılığıma. Hastalıklı yanımı sana bu kadar her şeyiyle teslim edişime. Belki de şimdi kuramadığım tüm cümlelerin nesnelerini senelerce sana harcamama.
Söylemek istediğim çok şey olmasa buraya ayağımı basar basmaz neye saldıracağımı bilmez bir halde duvarları deşmezdim sanırım gözlerimle, ama yine de konuşmayacağım o gün geldiğinde kalabalık cümlelerle. Her şey çok basit gibi görünüyor buradan bakıldığında. Bir kadın bir erkek. Olası sonuçlar. Oysa benim yazdığım pek çok şeyin ucu açıktır, renkleri birbiriyle karıştırıp matematiksel bir kesinliğe varmam, sana zorla anlattırdığım masallardan kahramanları çalıp da kumar masasında onların ardına saklanmam. Cebimdeki bozuk para, bozuktur, döndürür dolaştırır sokak kenarındaki oyuncağı bana kazanmanı beklerken avucumda ısıtırım, fazlası için birikmez kumbaralarda.
Artık az insanla konuşuyorum, bunu duymak seni şaşırtacaktır. Eskiden olsa kendimi insanlara verir ve sürekli gülerdim. Hiçbir şey eskiye benzemiyor. Her şey fazla yeni hayatımda. Ne kadar hayatsa. Konuşmakla ve yazmakla ifadesiz kalıyorum artık çoğu zaman, dinlemeyi tercih ediyorum, sonsuz iletişiminde dünyanın; dinleyici kalmayı, görünmez olmayı. Kendimden utanmayı sen öğretmiştin. Ömrümde kendimden hiç bu kadar utanmamıştım. Hiç bu kadar saklamaya çalışmamıştım çıplaklığını gözlerimden akanın.
Artık şubatları ya da mayısları beklemiyorum, temmuzlara gelmesek diyorum, hiç gelmesek. Hiç başlamasa o ay. Hiç karşılaşmasak; olmuyor. İnsan acısıyla kalıyor biliyor musun, soluğunun sızlattığı göğüs kafesiyle, öylece bir akşam vakti. "Seni sevmiyorum." dan ötesi kalmıyor varlığında.
Belki de sevilmemenin getirdiği bir çaresizlikle fotoğraflara, mektuplara, deniz kenarlarında, otel odalarında, belediye otobüslerinde verilen hediyelere yaslanıp, inançsızlığını hatırlatıyorum kendime. Kutsal olan hiçbir şeye inanmadığım gibi, sana da inanmamın zaten mümkün olmadığını. Olmuyor. Belki de insan hayatta tek bir şeye güveniyor. O ölünce başka bir tek şeye.
Söz vermiştin, demek istiyorum ama ne ironi. Kimin sözü, kime verilen söz. Çığlık çığlığa bir gecede hiçliğimin bağırdığı bir yakarışın susturuculu silahı gibiydi sözlerin. Gördüklerim, duyduklarım bir mezar taşının ardındaki kabustu muhtemel bir olasılıkla senin için. Kimbilir kaç ay, kaç hafta, kaç gün...
Yok olduğum kaç gecenin sabahında...
Söylecek hiçbir şeyim yok aslında. Gökyüzünde kutupyıldızı da. Yok. Hiç olmadı belki de.
Sen kırmızı, ben Aşiyan sırtlarında ölü erguvan.

"Seninleyken dinlediğim şarkıları hâlâ dinleyemiyorum..."

1 Eylül 2010

Yaz Sonu


yaz inceliyor, güz
bizse hiç büyümeyen rus bebekleri
bir düşte karşılaşmıştık, bir düşte kaybolduk
hadi birimiz uyandırsın artık ötekini
birbirinin karanlığına kapatılmış
birbirinin içinde tipiye tutulan
her kozaya ayrı biçilen uzun kışlardan
hadi birimiz uyandırsın artık ötekini
ilkgençliğin yazıları bitti. Şimdi bırakılmış çiftlikler
yağmurlarla boşaltılmış leylek yuvaları
elinizde sorular, gün yeniden dağıtıyor
kalanlar için yazılanları
yaz sonu yaz sonu yaz sonu
Biliyorum
yine haziran yine temmuz yine ağustos

Murathan Mungan


31 Ağustos 2010

biz..*


Biz haritası olmayan yolculuklar düşleriz; içinde su olan. Mesafesizlikleri tanımsız bırakıp, kalp akıntısını dinleriz gecede.
Şarkılar bilmecenin ipuçlarıdır ve oyunumuzun kurallarını şairler koyar.
Biz şairlerin ölümsüz, müziğin sözlük olduğu iklimlerde soluk alır, birlikteliğe soluk veririz.
Mumları söndürmeden keşfe çıkarız yaraları, ve ellerimiz geç kalınmış bahar gerinmelerinde heyecanlı bir serinlikle ürperir.
Giz yanlarımıza dökülmüş bronz çağdan mektuplar atarız, sesin yok olup öpüşlerin konuştuğu saatlere.
Biz martıların kanadından dökülen, özgürlüğe susamış çocuklarız. Boynumuza şal atan bir rüzgâra aşığız çoğu zaman, mavilikleri engin huzurlara seren evlerde nabzımız.
Kırık camlarını gözlerimizin, vitraylara kirpiklerimizle vurarak onarırız.
Sevdiğimiz şehirlerde, bizlikte yaşamayı kural ediniriz.
Çocuklara, hayallerimizi içine koyup, gökyüzüne bıraktığımız uçan renkli balonlarla sesleniriz ve onlara, kanayan yanımıza inat dünyanın bütün güzelliklerini taşıyacak isimler veririz.
Biz şehrin sesleriyle yaşayan, sokakların göğüs kafesine hayatı aşılayan kadınlar ve erkekleriz.
Bileklerimiz ağrısa da Ege ve Akdeniz'in değdiği tenimizle, en çok üfleyen mevsimlerin ilaç olduğuna inanırız.
Tanrımız, kıyılarımızda hüküm süren dizelere kalem oynatanlardır ve kutsal kitabımızda Turgut Uyar uyur, 'Sevda Sözleri' bezelidir her satırında ve zaten 'Sonrası Kalır'...
Biz, bu güz başlangıçlarına değen gözyaşlarımızla, kuytularımızdan deniz suyu çıkarıp, pencerelerimize taşıyanlarız.
Aşka inanırız. Biz olmaya. Tanımsız kalan tebessümlerde, her gün aynı saatte buluşmaya.
Ayna kenarında özgürlük için dudağımızı boyayarak, aşk için saçlarımızı dağıtarak, biz olmaya hazırlanan bir seherde; sevmelere alışığız, sevip de ölmelere...

27 Ağustos 2010

"..Ellerim de sizsiniz, ellerim de..."


Yaz başlangıcıydı, otobüste önümde oturuyordu. Aynı yakanın sakinleriydik ve başka bir yakaya birlikte kayıyorduk sular üzerinden. Suların kış halini almıştı saçları, demet demet buğday kırması. Kulağındaki müziğe akıyordu gözlerinin yeşili, ve dünya yok oluyordu o yerinde salınarak, notlarını okurken.

Tanırdım onu, belki üç, belki dört senedir. İsmini dost meclislerinden, görüntüsünü senin yanında basılmış bir deklanşörden bilirdim. Severdin onu, sevdiğini bilirdim, ben de o yakanın çocuğuydum. Sen uzak bir şehrin yürek sızlatan biletleriyle, her gelişinde sulara koşardın.

Konuşmazdık pek, bilirdim sadece. Sevdiğin kızı izlerdim bazen, anlamsız bir öykünün yarım kalmış harfleriydi benim ceplerimi dolduran, size güzel cümleler düzemezdim hiç. Hayatta pek çok şeye karşı edindiğim gereksiz yorumlarımın ve gereksiz yorumsuzluğumun yakasını birleştiremedim hiç hikâyenizde. Belki de söylenmemeliydi hiçbir söz zaten. Benim ismim denizdi, elimden gelen bundan başkası değildi.

Uzak değil yakın bir zaman önce ondan bahsetmiştin, belki ben, o olsun istemiştim. Daktilolarda asırlarca yazmak istedim. Sen hep yazılacak şeyler tutup çekerdin şarkılardan, şiirlerden, gecelerden. Sanıyorum ki yine böyle bir anda çözüldü dili tarihin.

Çay buharı olduk, bizlik demeye varmayan anlarda şiirlerde uyukladı varamadığımız duraklar. Belki bir bekleyişti, belki de biraz rüzgâr öpmesi yaraları. Niye bilmiyorum, nerede, hangi şehirde dinlediğimizi o şarkıyı. Ve ne zaman bir şeylere bunca anlam yüklediğimizi.

Belki şaşırmayı özleyen varlığım, belki de sokaklarda yalnız gezmeyi seven yanım, ya da hiç yoktan anımsanan el ağrıları.. Bilmediğim bir şekilde, cevapsız, tanımsız, akışında kağıtlar gemiler yüzdürerek...

Nicedir yalnız yürümediğim, kendimi dinlemediğim tonlardaydım. Kayboluyordum da diyebiliriz.. Bugün sokaklara kendimi bırakmayı özlediğimi fark ettim, daha çok yürürken iki kişi olmayı...

Başaklardan saçılan yeşeriklik olmayı dilemek belki, daha çok deniz...

26 Ağustos 2010

gece yalanları..*


"..ilk bakışta siyah beyaz
yaklaştıkça mavi..."

23 Ağustos 2010

mor mavilik...*


Hangi şehre inanır damarımdan akan mevsim, bilmeksizin bekliyorum. Gün doğuyor mucizelere olan inancımla ve batıyor cümlelerinin bilge karalarıyla...
Okuduğum, okudukça kaybolduğum kelimelerin birbirleriyle seviştiği saatlerin metronomu, nabzım.
Otobüslere sığmayan varlığımı, iskelelere bırakıyorum. Seni beklemenin kıyısında vapurlar yüzdürüyorum, ismimden çalıntı sularda.
En sevdiğin rengi duymak istiyorum, rüzgârın utanmadan üflediği etek uçlarımdan saçılsın diye. Tek bildiğim, ölümümün ve aşkımın rengi, mora dokunan hayat yanın...
Biraz çay buharı, çokça akdeniz tutkusu.
Şarkılara emanet ömrünü dinliyorum, listeye ek yapmaktan sakınmadan.
Ve sokaklar. Sokaklar hep denize çıkıyor senin ikliminde. Ben deniz olmayı severken, böyle meyilleniyorum gelişlere, dönüşü olmayan biletlerle...
Hayallerini okuyup, dünyalar boyayabiliyorum, elimdeki acemi fırça darbeleriyle. Kalbim barışa susamış topraklarda mevsim kovalıyor, hayallerinin kucaklamasını dilediğim, uykularımda..
Birkaç an var kuytularımda kök salan; gizlisi saklısı olmayan, masum kelimelerin harmonisiyle dökülen ve hatıralaşan.
Biliyorum, defterlerin var; ismini bilmediğin yeşilliklere uzanan rüyalarını yazdığın..
Gün batımından aşırılmış bir ağustos şimdi başucunda, her gece artan sözcükler... Lavanta kokusunda sabahlayan masal.
Ve sessizlikte adım adım gölgeni takip eden bir ışık; sokaklarına kollarını açmış bekleyen bir mavilik.
Sahi, en sevdiğin renk ne çocuk?

18 Ağustos 2010

Buhurumeryem


iki paralel çizgi çekiliyor gökyüzüne
ve yeryüzüne
biri kaba davranınca
camlar bile sarsılıyor
seni sevmeyi öğreneceğim
daha önceki zamanlarda yaptığım gibi
ruhlarımız 7. göğün 7. katına çıkınca
seni unutacağım...
daha önce nasıl oluyordu bilmiyorum
şimdi ceketini bile düşününce
o kadar uzaklara gidiyorum ki senden
diyorlar ki ikimiz yapamayız
arada çok engel var diyorlar
ama ben biliyorum ki
sen 'gidelim' deyince
seni takip etmek için hazır olacağım
ikimiz yan yana gelince çok güçlü oluyoruz
onların korktuğu aşkımız değil gücümüz
çünkü aşk baştan çıkarıcı ve
tehlikeli bir oyundur
boş ver şimdi ben L&M sigaraları içiyorum
bir fotoğrafın içinde donup kalan
bir fotoğrafın içinde donup kalan bir bebekti
beni memnun etmek için herşeyi yapan
oturduğum şezlongun mavi demir bacakları
çimlerin üzerine lazer bir hac gibi yansıyor
bir kadınım ben ve insan kadın olunca
her şeyi unutur yüreğinin içindekinden başka...


Lale Müldür

15 Ağustos 2010

sokakta, yaralı.


Ardında giyindiğim perdeler ardına kadar açık, güneşi görmek, ağaç yapraklarının birbirlerine meylettiğini izlemek için, mevsime varıp, mevsimden doğmak için. O inanmazken, mevsime sarılıp, tenimden akıtmak için yeşili ve yıkamak için saçlarımı maviyle.. İsmimi doyurmak, ismimden taşmak için.
Hayal kırıklığı yaratan tüm yüklerimi bırakmak istiyorum terk edilmiş garlara, umut vermek, umut olmak. Tapılacak kadın ya da nefret imgesi olmaktan çok, olduğum gibi, sorulardan uzakta, sorgulardan vazgeçerek, öyle sen, öyle ben yaşamak istiyorum..
Bir yerlerde unuttuğum, bir zamanlar herkesin yakasına iliştirdiğim güven broşunu arıyorum nicedir. Durmuyor kimsenin tebessümünde, parlamıyor kıyafetlerde. Oysa ben parkalarında hayat nefesinin ne de ılıklıkla verirdim kalbimden oluk oluk. Nerede yarıda bıraktık biz bu hikâyeyi, niye böyle yalnızlaşıyoruz günden güne, neden bir yanımız hep ayazlarda nöbetçi... Kavuşmuyor akşamlar, dudaklarımızın susamışlığını martı kanadından damlayan deniz suyu geçirmiyor. Denizken, denizleri özlüyor kıyılarım. Kıyılarımda beklediğim düşleri, cebinde dizeler arasında taşıyanlara özlemim.
İçimin yaprak kımıldamayan günleri mi sıyırıyor tenimi, bu acı niye. Kan oturan dizlerim çocukluğumun oyun parkı gecelerinden miras.
O, ilk odayı hatırlıyorum biraz. Koşarak çıktığım, ilk küpemi giyinerek. Ben küpesiz güzel olmuyorum çocuk. Ve son odayı da; asla çıkmak istemediğim... Orada şimdi kim uyuyor bilmiyorum, artık ismi D ile başlayan kadınları sevemiyorum. Hayata her gün kendinden vazgeçme diyerek uyanıyorum. Ben şehrime küsüp de bavullara yalnızlığımı doldururken, sen hep çalıyorsun. İsmi İ ile başlayan şehirleri, D ile başlayan kadınları ve saatleri; dört haneli sayılarla, belki üç. Ama üç benim çocuk, çünkü dengeyi kuramadığım ömrüme lazım, sen zaten çifter çifter yaşıyorsun, çifter çifter çalıyorsun, benim hep bir yanım eksik.
Kaç sınav, kaç mevsim dönümü, kaç özel gün geçirdik bilmiyorum. Her şeyi temizlemek istiyorum kalbimin temmuz yanından, ancak bazalar ardında bir çantaya doldurabiliyorum uykulu düşlerimizden kalma pijamayı, merak ettiğim bir şehrin gecesinden getirdiğin o rengi boynuma karışan taşları, ve geriye kalıp hiçbir şey olmaya yüz tutan her şeyi.
Soracak sorum yok, sadece bileklerim ağrıyor, belki de bir tokat atarak akıtmalıyım bu sızıyı siyah gözlerine, hayatın seviştiğim odalarda varlığıma attığına benzer.
Bu caddelerde kimlerle yürüdüğümü düşününce, önünden koşmam ve zaten yürüyemeyen insanların küfürlerine yapışarak düşmem daha iyiydi belki. Ne için, kimin için bunca kan. İnandığım her barışı, bütün ütopyalarımı yaktığın kibritlerle bir bir yok ederken ben hala inanıyordum temiz yerlerinin kaldığına. Oysa dünya sana dokunmuyordu benim düşlerimde, barışımı da çaldın, ve inancımı yarına, başka türlü, sevebilen insanlara.
Beni böyle yalnız, böyle imlâmı bile bozamıyorken, dudaklarıma küfür bile değdiremez halde nasıl bıraktın. Nasıl şehirsiz. Ve nasıl kadın yanımı acıtarak. Çocuk yanımı inançsız bırakarak. Bir tek mevsimler var ceplerimde, gücünün yetmediği. Başka da hiç kimsem, hiçbir şeyim yok işte, mucizem bile yok artık. Bütün sevgilerimi çürüten bir suskunlukla kaldım.
Kaç ay oldu saymadım, iki mi üç mü bu şehirde başlayalı günlere.. Sahiplik eklerinden kurtaramadığım hayatımı örümcek ağı gibi sardı benim dediklerin, nefes aldığım şehir senin, kaçtığım şehirde sesin. Unuttun mu her gece lanetler yağdırdığın özgürlük tutkumu. Niye öldürdün beni bu esaretle, niye her şeyi ucuz bir politikacı edasıyla sürdürmeye çalışıyorsun. Yak artık yazdıklarımı, en çok onları yok et, bırak, küllerini de olsa..; rüzgâr getirir, belki yarın yeniden inanarak uyanırım güne..
Ne de güçsüzüm, ne yenik ve kelimesiz. Harcayamadığım her şey için özür dilerim, harcayamadığın her şey için üzgünüm, bir şey bulabiliyorsan, cebinde boşluklar... Sokakları aşmam için bir şey vermiştin, bir onunla aştım sonra da yok ettim, gerisi için ölümünü beklemek istemiyorum, en azından her gün iyi olduğunu düşünerek avuturken hayatı, beni bundan kurtarabilirsin, lütfen zihnimden varlığını yok et, yalvarıyorum.

12 Ağustos 2010

Buluşmak Üzere


Diyelim yağmura tutuldun bir gün
Bardaktan boşanırcasına yağıyor mübarek

Öbür yanda güneş kendi keyfinde
Ne de olsa yaz yağmuru

Pırıl pırıl düşüyor damlalar

Eteklerin uça uça bir koşudur kopardın

Dar attın kendini karşı evin sundurmasına

İşte o evin kapısında bulacaksın beni


Diyelim için çekti bir sabah vakti

Erkenceden denize gireyim dedin

Kulaç attıkça sen
Patiska çarşaflar gibi yırtılıyor su ortadan

Ege denizi bu efendi deniz
Seslenmiyor
Derken bi de dibe dalayım diyorsun

İçine doğdu belki de

İşte çil çil koşuşan balıklar
Lâpinalar gümüşler var ya

Eylim eylim salınan yosunlar

Onların arasında bulacaksın beni


Diyelim ki sapına kadar şair bir herif çıkmış ortaya

Çakmak çakmak gözleri

Meydan ya Taksim ya Beyazıt Meydanı

Herkes orda sen de ordasın

Herif bizden söz ediyor bu ülkenin çocuklarından

Yürüyelim arkadaşlar diyor yürüyelim

Özgürlüğe mutluluğa doğru
Her işin başında sevgi diyor
Gözlerin yağmurdan sonra yaprakların yeşili

Bi de başını çeviriyorsun ki
Yanında ben varım


Can Yücel

10 Ağustos 2010

bisiklet. çocuk. yaz.


Güne çiçek düşsün istiyorum ve bisiklet tekerinde dönsün yaz.
Sahi kaç kişiyiz bisikletlerden ve müziklerden ibaret düşlerle yaşayan, benim matematiğim hiç iyi olmadı. Kaçı bırakıp da gözlerimi her kimse ona bırakmayı beceremedim.
Biraz kırık, biraz ağlamaklı uyanılıyor bu şehirde günlere, belki eski ve kırık bir aynanın dökülen sırlarına bu hüzün. Ağıt yaktığımız gecikmişliği aşkların, belki de korkusu ılıklığa kapılmanın.
Yaz güllerine bezemek istediğim dizelerin yorgan altı sevdalarında bekliyorum seni, saati yok otobüslerin, mevsimi beklemede notalar.
Kaç sene önceydi bilmiyorum, belki iki belki üç, o caddede yürüyen yalnızlığıma seslenmiştim, burada başka kimseyle yürümezsin... Kaç yıl geçti üzerinden bilmiyorum, şimdi iki haneli rakamlara geçtim o caddede yürüdüklerimle. Hayat değişiyor, hayat yoksunlaşırken çoğalıyor. Hayat inançsızlaştırırken, acabalara düşüyor. Kavrulurken sokaklar, ayazlarından kaçıyorum kalbimin. Kalbim, kimin.
Her gün bileklerime takılıyor gözlerim ve sözlerin ve gözlerin ve yırtık davetlerin cüzdanımda solan. Kimden kalkıp, nereyede duraklayan vagonları var anlarımın, ve anlar yaşandıkça tebessümü kalan ve anlar gözyaşlarımın ırmak boylarında.
Bisikletler var şimdi, yeşil, çok yeşil ve yeşerikliğe aniden düşen kiraz taneleri. Ve sevişme mevsimindeyiz işte. Bir sonrakinden habersiz ve şimdikine tutunamadan. Bundan ibaretim bu yaz sonunda. Biraz şiir okumak, biraz şarkı söylemek, biraz aşkla yıkanmak... Basit yaşamak, yalın ve yalnız, bizlikten ibaret evlerde...
Buradayız, birbirimizle, köprüden önce son çıkış.

Sevdiğim şarkılarla seslen bana, sokak sokak, beklediğimiz yazlarda, denize yakın, yalınayak...

5 Ağustos 2010

"..soyuna soyuna, koşmayı seviyorum ben..."

Bir ölüm özlemi değil bu. Özlemlerim kalmadı. Ben aslında sürekli özlüyor ve bir özlem durumunda yaşıyorum.. Bu yüzden özlemlerim yok. Yalnız bir kavrama bu. Bütünselliğin kavranması. Bitirilmişliğin. Bir yolculuğun sonu. Başlangıcı olmayan yatay bir yolculuğun sonu. Kendi yuvarladığım çevresinde dönen bir yolculuğun... Şimdi okunmuş kitapları yeniden okuyorum. Şimdi bildik müzikleri yeniden dinliyorum. Yenmiş yemekleri yeniden yiyiyorum. Sevip yitirdiklerimi yeniden seviyorum. Şimdi uykusuzluğumu yeniden uyuyorum. Şimdi açlığımla yeniden acıkıyorum.Şimdi gittiğim kentlere yeniden gidiyorum.Şimdi havada uçuyor, raylarda, su yüzeylerinde, yaşama ve ölüme karşı duyduğum aynı umarsamazlıkla dolaşıyorum.Tartışmaları biliyorum. Duyguları. Korkuları. Sözcükleri. Her dili anlıyorum. Anlıyor ama kavrayamıyorum.

Tezer Özlü