9 Haziran 2015

"güneşin sofrasındayız..."


Üzerimizdeki,
yüreğimizdeki sis dağılır gibi.

Bu yağmura meyleden grisi maviliğin, yıkamaya hazırlanır gibi kara kara parçalarımızı.
Biz. Hepimiz. 
Temizlenmeye nicedir hazırlanıyoruz, gülümseme denemeleri yapıyoruz birbirimizin gözlerinden aynalar edinip.
Kadehlerimizi ah'larla değil de baharlanan dizelerle kaldırmayı özlüyoruz.

Hasretli bekleyişlerine olan umudun bunca törpülenmişken,
yeniden kapının çalmak üzere olduğunu, ve hatta güneşin ayak izlerinin kapı aralığından göründüğünü hissedince..;
ne yaparsın ki?
Ne yapardın?

Bir şeyleri en baştan öğrenmeye en hevesli olduğumuz yerde,

kalabalığız, çok kalabalığız, çok biriz.

İki gündür çok güzel uyanıyoruz.


5 Haziran 2015

92'10'6


Gülün anısı gül çiçeğinden, karanfilin anısı karanfil çiçeğinden, sokakların anısı sokakların manzara löpünden, sevgilinin anısı sevgilinin kendinden üstündür.
Sütbeyaz atlarla gelirler, sütbeyaz atlarla giderler.

Salah Birsel

2 Haziran 2015

nadas


Yorgunum bütün gecelerden ve gündüzlerden, en çok hareketsizliğinden yolun. İçime egzoz kaçırmamak için  verdiğim bu mücadelenin neresinden galip, neresinden mağlup çıkarım kestiremiyorum ya, hepsi aynı yere varır gibi.

Kendimi kusmak istiyorum. Bir şey çok fazla. Üzerime büyük. Ağır. Sesim. Yankısı çuval gibi. Kendimden kaçmak, eve varmak istiyorum. Ev dedim. Ne kadar uzun sürdü. Bir daha dönmem dediğin ne varsa, şimdi içinde kâğıt kesiği gibi ince sızı... Can acısı unutulmuyor ya; intikam bu. "İncirlerin dallara ağır gelip de kaldırımlarda ezildiği o sokaklara varayım, bir varayım iyi olurum gibi" diyorsun. Utana sıkıla. Kaçmak için çabaladığın bütün ölümcül güzellikteki gün batımları öğrenilen geçmiş zamana bürünüp, uzak bir yerden dahi kendini göstere göstere nasıl da sevişiyor şimdi karşında. Başını çeviremiyorsun ve işte bundan kaçamıyorsun.

Dönmek değil de varmak arzusu. Bir tek orada mola verebileceksin sanki. Orayı terk ederken parmağının gösterdiği ne varsa; ilk aşkın, son aşkın, radyo frekansların, uykusuzlukların burada her sabah ömrüne dolaşık, düğüm olmuşken.. 

Sahi, hayat nasıl böyle oldu?

Bir inziva diliyorum şimdi. Kendimden çekilmek.
Yolumu yordamımı bulacak kadar durmak.
Sadece durmak. İmlâ gerektirmeyecek kadar cümlesizleşmek.
Madem bunca kimsesizlik, öldür sesini; sus ol.
O, her şeyin ancak iliklerinden geçerse tam olacağına dair inancında, tam o yerde dur; soyun kendinden.
Kendinsiz,
kendinle,
kendine kal.

26 Mayıs 2015

tunç uyak..*


"Boş salıncaklar gibi gıcırdayarak konuştum karanlıkla
Kediler gibi mırıldanarak.
Alkolden bir denize bıraktım kalbimi
Kırmızı bir sandal gibi,
Arka sokaklarda sarhoş konuştum karanlıkla.
Avuçlarımla konuştum,
Allah büyüktür diyen insanlar gibi.
Kedi dili bisküvilerinin bir pastayla konuşması gibi
Yumuşak ve kremalı konuştum onunla.
Baharda leylaklar açardı boynumda
Mor ve pembe konuştum karanlıkla
Gece açılıp gündüz kapanan bir parantezdim,
Sözler vardı içimde işe yaramayan
Sözlerle konuştum karanlıkla..."

21 Mayıs 2015

leyla..*


Dışarıda mayıs var. Bir yanı çok yeşerikliklerde patlayan kan kırmızı, bir yanı çok denize düşmüş gökyüzü huyu. Akşamın üstelemeden ama hafif dokunuşlarla güne inmesi... O rengi de biliyorsun. Zaaflarımı biliyorsun. Bir kadehe dolması gereken ne kadar sözcüksüzlüğüm varsa... Ve o kadehe kaleminin dudağı değmeli ne kadar şair varsa, onları da. 

Eksiklik eklerinin unutmakla bir ilgisi yok. Bu, bir arzuya neden biçmenin olanaksızlığına benzer gibi, belki. Mevsimden arda bir bakış bırakabilmekten öteye beklenti yaratmıyorum. Oluru yok reddedişler karşısında pencereleri ardına kadar açıp, durduğumuz yerde soluk soluğa kalabileceğimizi göstermekten başka hırsım yok. Hayatla derdim bir gecenin en güzel yerinde -evet, o rakamın altmış dilimine sığar şekilde- "durmayalım" diyebilmek. Ay paldır küldür düşmeli balkonlardan belini sarkıtırken. Daha başka bir şeyin hesabını yapabilecek bir şey sürmüyor iklimimde. Ne olduysa, ne oluyorsa hiçbir cümleyle tartılıp da sağlama yaptırmıyor kendine. 

Çok yalınayak nabzım. Ne tarihlerden ne de olaylardan korunacak ketler yaratabiliyor. Lâl sürüyor bir şeyler veya o lâllikle durağanlaşıyor. Saniyeler mi birbirini itiyor, haftalar mı deviriyor, bu neyin büyüyerek yaşlanmasını izlemek anlamıyorum. Bu kalabalığın, çok kalabalığın ortasında duyduğum tek şey; sudan yükselen karpuz kokusu, gözümün takıldığı portakal kasaları ve ikisinin arasında yalnızca yeşil ışık yanıyor olması. Metro çıkışında veya girişinde kestaneyle can eriğinin yan yana yer buluyor oluşu gibi. Şaşkınlığımın sessizliği, sözsüzlüğü, birçok şeyin anlamının altını çizmeye yetmediğinden kırıcılaşıyor. Oysa yabancılık tekinsizleştiriyor imlâsını yolda yürüyüşün. Nereye gittiğini bilmeden ve belki de aslında hiçbir yere gitmiyorken hangi yol tarifi işine yarayacak bilemiyorsun.

İnce ince esiyor rüzgâr. Saçlarımı sevmekle sevmemek arasında ağlamak istediğim vapur güvertelerinde üşümeye mi üşümemeye mi karar vermeye, aslında çok üşüyüp de üşümüyor gibi durmaya çabalıyorum. Ellerimin ağrısını bırakabileceğim bir yer yok ve martıları besleyemeyecek kadar susamsız şimdi denizaşırılarım, sevmelerim*... 

Bu durumda neyin önlemini alma çabasında dilim, bilmiyorum ki... Kıyı kıyı susuyorum. Bakışlarım gözlerime küs. Çok hastalarmış, doktor da söyledi. Ağlamaktanmış hatta belki de. Bir yerde okumuştum; hatırlamanın da unutmamakla hiçbir ilgisi yok.* Gözlerim bitmiş. Bir nehre baka baka bitirdiğimi hatırlıyorum. Bir de şimdi nereye baka baka doğuracağımı bilmediğimi bazen unutuyorum. Gemiler batıyor sanki kuraklığıma saplana saplana. Gözlerimin reddinde dilim de sus pus. Bir bedeni bu yoksunlukla taşıya taşıya kalbini hatırlamaya çalışmak çok yorucu.

Hasarlıyım, yabancıyım. Dışarıda mayıs var ama. O temiz. Tertemiz. Saçları dalgalanıyor, dudaklarında çilek kokusu, rengi. Öyle genç ve elleri öyle diri sulara dokunurken.. Cam göbeğinden elbisesini sıyırdıkça eflâtunlu bir zamanın rüzgârı, yaseminler saçılıyor sokaklara. Konuşkan ve bakışkan sevişiyor mayıs; cüretkâr. Haklıysa, sonuna kadar.
Omuzlarından öpülmeli şarkılar söylüyor.
Mayıs olmak istiyorum.

Bu mevsime böylesi yakışıyor.
Ben arka bahçesinden hayran hayran içime çekiyorum varlığını.
Çünkü nereden baksan insanı en çok ve belki de bir tek aşk iyileştiriyor.
Ve şimdi sokakta, ve toprakta, ve suda, ve bulutta sahici bir aşk var.
Ne oluyorsa ve ne olmuyorsa sadece bundan olmalı...

14 Mayıs 2015

"omne animal triste post coitum"


Aşkın içimize mi girdiğini, yoksa içimizden mi çıktığını bile bilmiyorum. Kimi zaman bize aylarca, hatta yıllarca pusu kurmuş başka bir varlık gibi içimize girdiğine, bizim günün birinde, anılara ya da düşlere kapılmışken, özlemle gözeneklerimizi açtığımıza, sonra bu gözeneklerden içeriye girmesinin saniyeler aldığına ve derimizin altındaki her şeyle karıştığına inanıyorum.

Monika Maron- Animal Triste

6 Mayıs 2015

"..şansımız artmış, kaybolursam..."


Bakma. Korkuyorum. Korkunun sessizliği bu, gururdan ziyade. Bedenim kendi kendini tehdit ediyor, bu otosansür içimi sıkıyor. İçimden dışıma taşamayan ne kadar şey varsa suretimle de olsa senin dışından içine dökülsün diye bekliyorum. Kendime getirebildiğim bir çözüm yok şifacı dualardan başka. Oysa içinden Tanrı geçen şarkılar söylemek ona inanmamı sağlamıyor. Belki de bu şehirde inanca gereksinimi var insanın ve benim belamı veren de bu?

Zamanın birinde deist bir adam kaderciliğime kızmıştı. Tanrısızlık ve kadercilik. Oysa ben olsam kendime kaderci demezdim. Çok sevince çok tanıdığını da zanneden insanlardan biriydi belki o. Belki çok da sevmemiştir, bilmiyorum ki? Şimdi sevmek fiilini geçirdiğim cümlenin ve sevmek fiilini geçirdiği cümlenin ben aynı başka öznelerine bakınca. Tanımak. Soyununca tanışıyorsun. Ama gözlerin varsa. Bir zamanlar yoktu. Şimdi miyobumdan, astigmatıma ve daha bir dolu görmezliğime rağmen öyle eminim ki gördüğüm şeyden... Gözlerime laf söyletmeyeceğim nadir zamanlardan biri. Üstelik gören bütün diğer o 'yakın' gözleri de utandırmaya ant içmiş gibiyim karşımdaki manzarayla. Oradan güzel bir şey çıkacak. Hem içinden, üstünden, altından, sözünden, sesinden şehir geçiyor?

Az yere gittim, çok az yerde bulundum. Ama ne zaman bir yere gitsem, gidebilsem hakiki bir çentik attırdım o kimlik haneme. Dahası kalp haneme. Yumruğuyla, orgazmıyla, sadakatsizliğiyle, çocukluğuyla, neşesi ve hıçkırıklı ağlayışlarıyla, yıkılışları ve yeniden kuruluşlarıyla... Şimdi bak buradayım ve bir şeyler yine kendini yazıyor işte. Yazsın da, kurumasın mürekkebi sol yanımızın. Korkmuyorum gördüklerimden. Manzaramdaki suyun derinliğinden, karanlığın uçsuz bucaksızlığından, gecelerin taşkınlığından. Korkum bir tek, bu beni somut olarak çevreleyen ve sınırlayan, işleyişini bana sormayan şeyin çözümsüzlüğü ve kötü sürprizlere de açık oluşu. Gerisi teferruat. Hayatın her yerinde de öyle olmalıymış ya, büyümek mi yaşlanmak mı; adına ne koyuluyorsa; öyle bir şey varmış, onunla anlaşılıyormuş illa ki.

Tuhaf bir yandan. Kendinle ilgili kontrol edebildiğin ne az şey var. Belki çoktur da, ben daha gelmemiş olabilirim oraya, belki de otobüsü kaçırmışımdır. Bilmediğim her şeye eklensin.

İçim çok geveze bu aralar. Bakma. Vallahi gururdan değil dışımdan konuşmayışım. Başka şeyler var. Zaten ne zaman pek gururuyla anılan bir kadın oldum ki, oldum mu, gurursuz diye de anılmamışımdır belki veya sıfatlarım arasına gurura eklenecek bir yapım eki gelmiş midir, gitmiş midir emin değilim. Umrumda da değil aslında. Kalbin kontrolsüzlüğüne tapınmak isteyen biri için gurur çok dar ve mazbut bir kelime. Sanki. Tartışalım bunu bir ara. Dudaklarımın kenarlarıyla barıştığımda. Aslında dudaklarım da yetmez gibi. Çünkü nereden baksan nefes akıcı bir şey. Akacağı tüm yerlerle mütareke imzaladığım zamana sözleşelim en iyisi. Çelme hoşuma giden bir şey değil; hele ki kendi kendime dolandığımda.

İçimde günleri dilimleyen bir sıkıntı ve bir ferahlayış çok karı- koca. Resmen, ömür boyu, yüzü asık da olsa bu ruh halimi geçindirmeye imza atmışlar. Sabah yoldaki coşkunluğum -ki az önce düşünüyordum; bu şehirde de var basınca rahat ettiğim topraklar- yeraltından dahi olsa Taksim'e varınca, ve sonra akşam şu kır saçlı güvenlik görevlisiyle çok gizliymişçesine "iyi işler/ iyi akşamlar/ iyilikler" anlaşmamla birlikte özgür bıraktığım yeryüzü ağırlığımla kendini sürdürüyor ve bu Kadıköy vapurunda coşkunluğun ötesine geçiyor. Sonra denizden inip, yeni kavrulmuş leblebi kokusuna varıyorum ve tam o anda o sahneyi gerçekleştirmeyi düşlüyorum. Her akşam. Onun parmak uçları, o yeni kavrulmuş leblebilere bulanıyor ve kararıyor. Ne sevdiğim parmak uçlarına ne de yeni kavrulmuş leblebiye dayanabilirim. Düşünsene; onun parmak uçları, yeni kavrulmuş leblebi kokusu ve kararıklığı taşıyor. Ve... Ve hep aynı sona ulaşıyor 2,20 TL uzatarak noktalanan düşüm.

Tüm bunlar coşkun dilimler. Bir de hiç nefes almadan oturduğum, floresan tutulmuş zamanlar var. Penceresizlik ve dışarıdaki baharı tam olarak bir akvaryumun ardından kaçırıyor olmak her çalışan insan gibi ağrıma gidiyor bir miktar. Çay ve kahve seviyor olmanın hayati önem taşıdığına inandığım bir süreç bu. Sıkılmak zor. Modern dünya oyuncaklarının dahi seni sıktığı yerde, öldürücü. Müzik ve çay açı olup, her daim her çağrıda baloncuklarını hazır tutman gerekiyor büyükler dünyasında. Neyse ki sonsuz gülümseyen, kır saçlı bir güvenliık görevlisi ve şarap dahi satan bir büfe var. Hayat buna indirgeniyor. Güvenlik görevlisiyle iyilikleşmek ve içemediğin şarabın varlığına  mutlu olmak. Kimse bir mantıktan söz etmez diye umuyorum tam şu anda.

Mesela bazen de sabah sekiz vapurundaki, son anda bıyıklı olmuş, kot ceketli çocuk veya akşam -yakalayabilirsen- 18:45 finükülerinde hep aynı noktaya oturmayı başaran, arkadaşının babasına sabitleniyor hayat. Böyle şeyler var. Seferlerden tanıdığın yüzler, onların istemeden öğrendiğin ritüelleri. Belki sen de birileri için öylesin, bilmiyorsun ki. Yaşıyorsun. Bir yerden sonra alenen uyuyorsun, o kitabın tek sayfasını daha okumak için birilerini istemeden dirsekliyorsun, iki dakika daha çok denizde kalmak için sabah on dakika erken uyandığını ve bu saatin 05:40'a tekabül ettiğini söylüyorsun yorgun insanlara. Sen de yorgunsun halbuki. Ama yaşamak bir tuhaf.

Şehirle arandaki o şey yazılabilsin diye geceyi, sanki gece değilmiş gibi görüp yırtmak gerektiğini düşündürüyor. Şehir senden seni istiyor. Madem sen onu yazacaksın orana burana, o zaman karşılıklı bir teslim oluş bekliyor. Aşk diye bir şey varken de inkâr edemiyorsun bunu. Teslimiyetin getirdiği şeyi bilince göz ardı edemiyorsun çağrıyı. Hayat dilimli coşkunluklarla, ve o coşkunlukların arasına  yerleşmiş leblebi kararıklığının altını çizdiği tutkulu aşkla devam edebiliyor ancak. Sırtını dönemiyorsun. Hayat zaafın oluyor bütün bu sıkıntısına rağmen. Devriliyor, üzerine yıkılıyor, enkazında kan revan içinde bırakıyor ama yok; bir tek ama bir tek umudunu almıyor senden. Tuhaf.

Bakma. Korkuyorum. Korkunun gevezeliği bu. Bu sustuğum gevezelik gururumdan ya da gurursuzluğumdan değil. Yarın olur da gözüme yeniden yaş dolar da bu kez kendi kendime, bu beni saran etle onun altından kalkamazsam ve kelimeleri bambaşka şeyler için kullanmaya mecbur kalırsamın korkusu. Yok olamayacak bir şeye, varlığı ağır bir şeye dönüşürsem ve parmak uçlarının sevmediği bir kararıklık olursam diye şimdiden uçar gibi yapmak. Anlamsızdır belki, ki muhtemelen öyledir ama kaybetme korkusu hoşuma giden bir şey değil. Hele ki bir şey sahiden 'kaybedilebilecek' kadar kazanılıp kıymetlendiğinde, içim bunu hissettiğinde ve artık o olası kaybedişi göze alamayacak duruma geldiğinde...

28 Nisan 2015

bu mevsimde..


Mayıs arifesi. Bir şeye ihtiyaç var. Çözülme, birleşme, erime, bir şey. Mayısın, tüm gidişatı bahara devşirme hareketi olmalı. Patlayan dallara eşlik edecek oluk oluk bir şeylere ihtiyaç. Bazı kapılar var, gün gelecek de çekinmeden parmak eklemlerimizi dokundurabilecek miyiz üstlerine. Belki mayıslar kilididir onların. Bu aralar kalbim de, o tek kilidi dönsün diye istiareye yatmış bekliyor. Sayıklaması iki hece, çok ses. Zihninin kıvrımlarına biletim olsun, sonra derinliklerin üzerinden geçelim istiyorum. Tekrarı olsun mesafesizliğin. Hayatın iznini. Duyu organlarım bütün işlevlerini eksiksiz yerine getirsin. Tam olmak arzusu. Tamam olmak. Tamamlamak. Tamamlanmak. Belki de dünkü yaraları bereleri, eksik kalmışlıkları tamamlana tamamlana öğrenmek veya hiç bilmeden yeni bir bahara yazılmak birlikte... Bugüne dek kelimeleri acıta acıta kullandığımız ne kadar şey varsa şimdi öpe öpe. Belki tarihe başka türlü bir şey yazılmalı bu kez.
Ömrüm, kalbim ve tenim.
Mayıs istiyor.
Artık.

22 Nisan 2015

sayıklamalar


Nefesimi kaçta bırakacağım. Kaçtan geriye saymaya başladım bu sonsuz sıkıcılıkta ayaklarımıza nasıl dolandığı muallak renkleri... Dün bir yerde bir kadın "En kötüsü de insan beklemekten vazgeçemiyor." dedi. Vazgeçmek. Bekleyişin tükenmesi. Hayatta neye dair, başka hangi hissimiz bu kadar deli kuvvetinde ve tükenmez bilmiyorum ama beklemek; nefesini bir ömürlük tutup beklemek, yaşamı konservelemek tuhaf... Hayal kırıklığı bilmeyen bir şey. Bilse de görmeyen. Belki bitişte varacağı yeri dahi yolda unuttuğun. Beklemek bir eylem. Beklemek bir durma biçimi. Beklemek bir pasif direniş. Sabır. Sessizce bir taşı oymak, yok etmek, yenisini yaratmak. Yüzyıllarca gözetlemek, sonucu olsun olmasın, bilmeden beklemek.

Aylardır iki saksı Afrika menekşesi başında kadife bir bekleyiş içindeyim. Beklemek değiştirir. Büyütür, geliştirir, değiştirir, azaltır, bazen öldürür, bazen yeniden doğurur. Çarpıntılı bir durağanlık ve gözyaşı boyu bir çaresizlik. Çaresizlik de ıslak bir şey işte, tuhaf. Bir bitiş rengi gelip bıraktı sanki içime tohumunu. Atmak istiyorum veya ikna etmek dönüşmesine. Ama tek başıma kuramadığım cümleler var. Sanki ardından hemen bir vazgeçiş sürükleyecek gibi. İkircikli bir duruma evrildiği anda uçurumun yolunu gösterecek gibi. Korkutuyor. Varlığından vazgeçebileceğini fısıldayıp duruyor. Varlığınla yokluğunun bir olması kırıcı. Olmasa keşke öyle. Kırgınlık çok ağlanası bir şey. Kimde durursa dursun öyle. Ne evrensel bir yas kıyafeti...

Beklemek aslında çok büyük bir elde ediş beklemiyor sonlanacağı yerde. Tek bir kelime. Ama doğru bir kelime. Tek bir bakış. Ama akan bir bakış. Tek bir dokunuş. Ama parmak uçlarındaki o sıcaklık. Minik ama yankılanan. Sahi. Bazen... Ne kadar susarsan sus. Ne kadar durdurursan durdur geceyi günde. Ne kadar tutarsan tut zaten sonsuzdaki nefesini. Olmuyor. Bazen olmuyor. Şimdi ne oluyor, onu da bilmiyorum. Bir hayat öylece durup beklerken, bir yaşayışın her anını beklerken, yaşatılmak için bir ışık beklerlen, sonsuz hareket ne görüyor kaldırımın karşısında? Bütün o hayata karışıklığın içinde durmuş bekleyen; kalbini yere düşürmemek için tek adım dahi atamayan o ete bürünmüş sureti görüyor mu. Görmeyi düşünüyor mu. İstiyor mu. Can çekiştiren bir haz. Paylaşılan bu. Durağanlığın içine sızan hareketle, hareketin kendisiyle paylaşılan bu. Belki de bir birleşmenin evreni yerinden oynatma gücünün de kaynağı bu. Hareket ve nefessizliğin birbirini içmesi. Ve o yutkunma anının sonsuzluğunda kalmak istemesi.

Beklemek.
Bazen kavurucu acı.
Bazen ölümcül güzel.

17 Nisan 2015

"gökyüzü ne kadar güzel, buradan daha güzel..."


Pencerelerden belimi sarkıtmayı arzulayacağım mevsim geldi. Saç dağınıklığının üzülmüş kalpleri gıdıkladığı, yakası paçası dağılmış, uçarı renkli hafif kumaş buruşukluklarının gamsızlaştırdığı günler. Bir cumartesi duygusunun içimize çöreklenmesi birkaç kapı boyu. Yüzümüzü hafif bir esinti yalasa ömrün tatili havasına gireceğiz. Kollardaki saatler yeryüzündeki toplam ağırlığımızı dibe çekiyor. Sokaklar Kadıköy olup yürünmek, sular akşam güneşiyle nefessiz öpüşmek istiyor. Vapurlar her gün ama her gün aynı saatlerde yaptıkları seferlerine yeni masallar edinmenin peşindeler. Havada bir yeşil elma ısırığının ekşimsi tatlımsı yeşilimsi ama dudaktan kızarık tadı var.

Günler pazar tezgâhlarındaki renkli meyveler gibi saçılıyor sonsuz sıkıcılık üzerinden. Tüm günler aynı ve aynı olmamasını dilediğimiz her yeni gün çarşılardan bir umut illa ki alıp geçiriyor üzerine. Sokakta edebi bir şeyler oluyor ve ofis insanlarının bu mahrumiyetine kimse yeşil kart vermiyor. İki duble rakıyı genze,  yorgun ekran gözlerini boğaza bırakmanın mecburiyet olduğu akşam çıkışları, minibüs tekerlerine ve ocağı yalnızlıktan yanmayan mutfak diplerine sıkışıyor. Tüpü biten bir aşk ancak sulara bastırılıp yataklara götürülebiliyor. Oysa yataklar da konuşmak için...*  Dışarıdaki bahar, içeride günü devirmenin hırsıyla didişiyor. Belki de sadece saçlarını savurup hava atıyor. Güzel bir kadın saçlarını rüzgâra bırakmaktan başka bir şey yapmasa da olur. İstanbul... Güzel kadın, gerdanı açılmalı kadın. Öpmeden durmamalı kadın. Bakışı buğulu, adımı ıslak...

Bu sabah vapur düdükleri çalmadı. Dumanlı bir geceyse ve akşamdan kalmaysa şehir... Denizine dokundurtmadı. Oysa bazı kırgın haberler suyla buluşmadıkça yürek çarpıntısını soyunamıyor. Bir vapurla öpülecek ameliyat yaraları var. Bir de vapurlara sadece kalbi yük edip batıranlar var. Beklenenler, gelmeyenler. Uykusu yaralılar. Yara açan uykular... Bazı bekleyişler, yaralar ve uykular hep birbirine karışıyor. Ayrıştıramadığın yer, uçurumun. Dil yitimiyle, tek ayak üstünde beklediğin...

Hiçbir şeyin, homojen intiharını yüklenmediği yerde şehre nazlanıyorsun. Güzel kadınlar hep okşar gibi geliyor içini. Sonra çıktığın yeri anımsayıp kendini kandırmaktan vazgeçiyorsun. Kim okşasa içini...? Birkaç semt ötede yazmaya başladığın hikâyeye koşsan kavuşsan mesela, bahar da kavuşur mu yalınayak adımlarla, çırılçıplak yazdığın kelimelerle en içine, en içine, senin içine, onun içine... Artık bazı cevaplar "bilmiyorum"a varmamalı. Billdiğin, bilip de beklediğin, bekleyip de istediğin bütün o akşam şarkıları... 

Bir şiir, bir diğerine varmalı. Nisanın tavrı bu olmalı. Çok sessiz... Bu konuşkan tıpların dışı çok sessiz. Ünlem işareti yetmiyor. Bir öte sözcük bulup uzun uzun cümlelerde sabahlamayı çekiyor canım. Denize kadeh sallamak, tenimi yaslamak, fazlalığından arınmak içerinin. Bilmediğim ama çok seveceğim bir şarkının nakaratında dudaklarıma alev sürmek. Sonra bahar sabahlarından saçlarımın bulutları gıdıklamasını... Bulutların içimi gıdıklamasını... Sokağınkiyle yakışmasını kokumun.. Bir son değil, başlangıç duygusunun ikâmetini almak en derinime... Orada uzun uzun, iliklerime dolna kadar tanımak... Yeniden öğrenmek yollarını kendi evimin. Teslim ola ola...

Bakma. Yorgunum. Kendimi unutmaktan. Bir şeyleri bilmemekten. O yüzden bu heyecanım. Bir şeyleri bildiğimi emin olarak hissetmenin kanımı iteklemesinden... "İstiyorum" cümlesini kurabildiğimden. Ve bir dilek sonsuzdan geri sayılabilir gerçekleşmesi için, sahiden deli deli isteniyorsa...
İsteniyor. Bazı cesaretler vakur bir şekilde sabra dönüştürüyor kendini. Bahar geçmesin yeter. Ama bir bahar da zaten böyle geliyor. Onu unutmaktan da yorgunum bak. Dinlendirsene beni. Üzerime ağır gelen her şeyi bir kenara atıp sadece esintiye üfleyen güneşle, yüksek pencereler ardından, öylece ağırlıksız... Cümle yataklarına nefes saçarak...

Çünkü...
Çünkü bu bahar bana iyi gelen bir şeyler var.
Bütün o yıkıntılar arasından...

15 Nisan 2015

sessizlik içinde..*


Yazmak, herhangi birine söylenemeyecek şeyleri hem hiç kimseye söylememek hem de herkese söylemektir. Ya da daha doğrusu yazmak, söyleyebileceğin herhangi biri olmayan şeyleri belki okuyacak olan o hiç-kimseye söylemektir. Öyle ince, öyle kişisel, öyle bulanık şeyler ki, normal olarak en yakınlarıma bile söylemeyi düşünmediğim şeyler. Ne zaman yüksek sesle söylemeyi denesem dilimin pelteleştiği ya da yakınlarımın kulaklarının duyup anlamak için fazla kısa kaldığı şeyleri tamamen yabancı kişiler okusun diye yazabilirim. Söylenemeyenler, yazmanın sessizliği içinde yabancılara söylenebilir olur ve okumanın  yalnızlığı içinde işitilir. Yazmanın paylaşılan yalnızlığı mıdır bu acaba, ayrı ayrı hepimizin toplumdan, hatta iki kişinin oluşturduğu  bir toplumdan daha derin bir yerde bulunuyor olmamız mıdır? Neredeyse yüksek sesle söylenemeyecek kadar uzun ve ayrıntılı sesleri ifade ederken parmakların başardığını dilin becerememesi midir?
...
Yüksek sesle okumaya başladığımda, tanımakta güçlük çektiğim başka bir ses çıktı ağzımdan. Yazmak, hiç- kimseyle konuşmak olduğundan, belki daha rahat bir sesti.

Rebecca Solnit

8 Nisan 2015

.. yerden bul beni...*


"Sevdiğimi biliyorsun..."

Birinin bir şeyi sevdiğini bilmenin o doygun tadı gelip yerleşiyor damağıma. "Biliyorum"un tam "-li" hecesi. Üzerine pudra şekerini de serpecek dakikalar. Bu kez birinin bir şeyi sevdiğini blmenin lezzeti değil, birini bilmenin lezzeti. Bilmek için gönüllü olduğun o öğrenme yolunun ekmek kırıntılarından şeker evine çıkan yeri...

Sonra ellerime inanılmasının o utangaç ama güvenilir sıcaklığı örtecek üşüyen yerlerimi. Ellerimin kendini sevdirdiği yer bir yaz akşamı öpücüğünden başka neye yakınlaştırır karıncalanmalarımı..? Bunca sızı meydanı olan ellerim... Sızısını saklamakta usta ellerim. Yorgun ama kalemden başka tutacak bir şey bulamayan, bütün kışların buz bıraktığı ellerim. Ve çıkıp seviyorsun. Karıncalanmak da hafif sanki..? Bu beğeniye yanıtımı bir şarkıyla taşıyabilirim kalbine ama en ben, en engelsiz anıma bir yasağı eşlikçi seçmek ihanet gibi geliyor. Boş verelim şarkıyı, benim cümlelerim de var. Kısık sesli de olsa, hemen ardı sıra gelen sessizliklerde "Keşke öyle kurulmasaydılar, başka kelimeler giyinseydiler..." diyen cümlelerim. Ama yarım, ama tam. Gürültülü ve sus pus. Utangaçlığın da bir sesi var ve kreş gibi çınlıyor. Öyle böyle çarpıyor bir duygunluğa, naif bir ortalamayla tamamlıyor iki nokta arasındaki mesafeyi. Mesafesizliğin eriyikliğini göz kapakları konuşuyor. Göz kapakları bazı loşluklarda çok gevezeleşiyor. Bir çift gözü örtmenin yetinmezliğini yerleştiriyorlar bir diğer çifte. Onlar kapandıkça, içeride açılan başka gece bitkilerinin kokusu yayılıyor.


Mesafesizlik daha dağılgan kokularda; dalga dalga dağılıp, göçebeliğe baş kaldıran bir varlıkla kuşanır durumda. Koku giyinmek. Bu, bir ömre zincirlenen bir soyunuş. Zincirlenecek. Ve onsuzluk, ihtimaliyle dahi can yakacak. Hikâye böyle devam ediyor. Büyük bir örgüsü var... Ellerini yıkamaktan çekindiğin bir günü diğerlerinin arasına sıkıştırma halinin eyvahlığı kırıyor dudak kıyını. Üzerinden akıtmak istemediğin dokunuşu nasıl da sanki bir gömleği kirli sepetine atarsın hissi. Seve seve vazgeçmek. Hayat bunu utanmazca hep yaptırıyor. Son derece ettirgen fiillerde sabahlatıp, içini üzüyor.


Bir sabaha gerinen tebessümün frezya okşayışı da rüyan oluyor mesela. Bunun "İyi ki..."lerini kucakladığın yer paldır küldür bahara dönüşüyor. Suluboyanmış erkeni sabahın, yorgunluktan daha başka, kadifemsi bir tamamlık duygusu donatıyor üstüne başına. Bir dal oluyorsun mevsiminde, kesme çiçek sapı, çiçek çiçek açılmayı bekleyen dudaklarında, perde arası gün kıpırtısı... İzi kalsın istediğin tutulamayan zaman parçalarına dize dize bırakıyorsun kendini. "Anlat" dendiğinde tarifini yemek kitaplarından bulamayacağın o nefesin rengine kelime uydurmaya çalışmıştın ya; dize değil, söz değil, kalemin darbe darbe kendini döktüğü bir şeyler. Her neyse, nasılsa, illa izi kalsın diye... Kendini çıplak görmenin kalbini pul pul dökmediği zamana dair...


Barışma, tanışma, karışma adresindesin hayatın. Sakınmadığın ne varsa yağıyor üzerine, merkeze düşen bir koordinata varıyorsun. Ortada kalmanın sarılmayla sarmalandığı bu varış söyletiyor işte sana...


Cümlen olmasını sevdiğin, o cümleyi çok sayıkladığın, ıslak karanlığın düştüğü caddelerde sesiyle yön bulduğun, kaybolduğun, kaybolup evini kurduğun, kendini duyduğun bir nabız.


Devrilmeden durma dünya.

2 Nisan 2015

bir ışık..*


Çok kelimem var aydan arta kalan, aylara yayılacağından kuşku duyulmayan..
Defter, kitap, fatura aralarından, çanta diplerinden, mont ceplerinden her gün buruşuk ve kurşunu dağınık müsveddeler topladığımız mevsimdeyiz.. 
Temize çektiklerim bile var, bir "dünya küçük" anı yakalarsak diye yanımdan ayırmadığım, temizinde de kat izlerinin yer edeceği..
Bazı sözcükler parlak ekranlar için değil ve bazı parmak uçları da.
Sarsaklaşıyor aşklar daktilosuzlukta ve mürekkep lekesinin unutuluşunda..
Kelimelerimi sevmeni dilediğim bir yerde ellerime kurşun kalemler doluyorum, ellerime inanılmasını önemsiyorum, ellerime inan istiyorum, dudaklarıma daha çok belki; sözüme, nefesimle sessizce söylediğime.
Çok fazla kelimem var ve bu kendi kelimelerimde boğulma halini ne kadar zaman sonra yeniden hatırlıyorum..
Hatırlayamıyorum bile belki. Her şeyin yaşlandığı ve kaldırdığı tozunu indirmeksizin kendine kattığı bir yerden geldim. Orada cümleler nasıl kuruluyordu kestiremiyorum..
Şimdi sana bakıp kendimle çarpıştığım bu yerde, kelimelerin birbirini bulduğu, cümle olduğu, üç noktalardan şehirler kurduğu bu yerde..;
bir şey var.

Söylenmeyi bekliyor..

30 Mart 2015

Viyana, bugün.


Birini gerçek anlamda bir mutsuzluğa sürüklediysen eğer, o zaman o da seni düşünecektir. Genelde ise erkeklerin çoğu kadınları mutsuz kılar, ve burada bir karşılıklılık yoktur, çünkü başımıza gelen, doğal bir yıkımdır, erkeklerin hastalığından kaynaklanan, engellenmesi olanaksız bir yıkım; kadınlar, erkek yüzünden bu denli düşünmek, ve daha henüz öğrenmişken, öğrendiklerini değiştirmek zorundadırlar, çünkü kişi hep birini düşünmek zorunda kalırsa, o insan için sürekli duygular üretmek zorunda kalırsa, o zaman gerçek anlamda mutsuz olur.

Eğer biri sizi gerçek anlamda mutsuz kılmamışsa, o zaman mutsuzluk duymak, o kişinin arkasından ağlamak olanaksızdır. Kimse aradan birkaç saat geçtikten sonra en genç ya da en yakışıklı erkeğin, en iyi ya da en akıllı erkeğin arkasından artık ağlamaz. Ama tam bir gevezeyle, budalalığı tartışma götürmez biriyle, en tuhaf alışkanlıkların tutsağı olan, iğrenç bir karaktersizle geçirilen altı ay, gerçekten güçlü ve akıllı kadınları bile sarsıntılara sürüklemiş, intihara değin götürmüştür.

Ingeborg Bachmann- Malina

23 Mart 2015

biraz uyu..*


Güneşle uyandığımı sandım, yağmur dökülüyormuş. Hayatımda gördüğüm en güneş taşıyan yağmurdu. Uyanmak, uyuyabildiğin zaman anlamlı. Uyandığıma göre uyuyabilmişim. Ne zor bu..
Bir rüya parçasından mı, bir rüyaya mı, hâlâ kestiremiyorum.

"Biliyorsun, bir başdönmesi gibi sürüyor hayat..." Sürekli içimden bunu tekrar ediyorum. Çünkü başım dönüyor. Başım dönüyor ve hayat deli gibi dönüyor. Durmamacasına dönüyor her şey.
Öyle hazırlıksızım ki her şeye, ve öyle de hazırmışım ki kendime.. 

Bir sabaha, uykusuz bir sabaha başlıyorsun, ve içmediğin sigaraların molalarında bir yansımaya takılıyorsun bina kapısında. Takım elbiseli bir adam. Diğer çoğu adam gibi. Bir yerden ısırıyor kalbin. "Sus" diyorsun. Sonra sustuğuna yanıyorsun. Avazın çıktığı kadar bağırmanı söyleyen şeye sırtını dönmenin öfkesinden taşıyorsun. Kırmak istediğin o camlarda sadece bakışlarını süpürmenin güçsüzlüğünü içerliyorsun. Seni bir sahilde, bir yolda, bir hayatın en başında, bir aşkın tanımlanacağı ilk yerde öyle kırık, öyle bir başına, öyle güvensiz, öyle gülüşünü hiç sakınmadan bırakıp giden bir takım elbiseli adam için yok ettiğin suretine üzülüyorsun. Üzülme sıran geçeli çok oldu halbuki. Mevsimlere mevsim eklendi, aşklara aşklar, yaşlara yaşlar. Büyüdün. Bir çocuğu aldatmanın bedelini düşünmedin ama şimdi bir kadın olarak dönüp baktığında, çok çocuktun. "Be kızım" diye başladığın bütün cümlelerin öyle yankılanırken kalbinin boşluklarında, öyle bakarken evinin odalarına..
Terk edildiğin için terk ettiğin bir evin olduğunu anlaman kaç yıl..
Öyle çok yıl ki.. 
İsminden taşan sulara bakmamaya direnişin kaç şehir arayışı..
Kaç evlatlık verilme isteği başka toprağa.
Çalınan buydu. 
Evini senden aldı. Seni evinde, seni evine gelerek..
Bak şimdi yine nasıl da gülüyor. Yine aynı umarsızlıkla. Bir cam parçasına dahi takılıyor takım elbiseli acımasızlığı.

Ama uyanabildin. Öyle güzel uyumuşsun ki. Öğretilmiş mi, öğrenilmiş mi, nasıl olduğunu bilmiyorum. Bazı uykular bir ömürlük. Hiç unutmuyorsun. Bazı güzellikler için attığın adımlar öyle güzel okşuyor ki bütün hücrelerini, öyle güzel öpülüyorsun ki gecenin sabaha koştuğu yerde..
Her şeyin başladığı ve bittiği ve yeniden kendini bambaşka başlattığı o yere inanmadan edemiyorsun.. Takım elbisesiz, kabussuz, yorgunluklarını sanki incecik tüyler gibi soyunup attığın, bilmediğin ama yerleşmekten kendini alamadığın, yayılgan; yayıldıkça dudaklarına yapışan, sonsuz bir gülümseme gibi sabahlar ediniyorsun..

Ve kırılıyor. Bitiyor "çok" dün. Öyle günsün ki o anda, her şeyi boş vermek farzın oluyor. Salınarak geçtiğin o koca caddenin yağmuruna karışıyorsun. Karıştıkça parçası olabildiğin manzaralara katılmanın coşkunluğu işliyor kanına. Gecesinden gündüzüne seni baştan yazan bir şeyler var hayatta. Ve bu bir baş dönmesi. Yaşadığın ne varsa, yaşamaktan yorulduğun ve yaşamamaktan ürktüğün.. Yaşamak olduğun saatler var. İçine çok yer eden bakışlar. İçine çok yer eden parmak uçları. Olmak istediğin yerde olduğunda kendini baştan yazan sözlükler var. İçi tıka basa ikiden bir olmaya çıkan sözcüklerle dolu. 

İyi oluyorsun ama.. Şimdi, zamanında canını paramparça ettiği biri varken, ileriye adalet taşımak gibi şeylerle uğraşan o yansıma kırıntısına rağmen. Ondan kaçarken tutunduğun frekansların uyuyabilmene bir anlam biçmeyişine rağmen. Matematiğinden geçilmeyenlere rağmen. Hayatın vurgunundan, üçüncü şahıs eklerinden hâlâ sıyrılamamış o kocaman kalp atışına rağmen.
İyi olacaksın. İnandığın sokaklarda, inandığın masalları taşıyan, çok bahar dokunan, sesinden topladığın her nefesi çok derinine saklamak istediğin bir şeyler varken.. İyi olacaksın.

"Biliyorsun, bir başdönmesi gibi sürüyor hayat..."

16 Mart 2015

doku-n; an..


Nefes alan bir şey. Daha önce duyumsamadığım, şiirle çarpan bir şey. Peşinden sümbülle nergis kokusunu koşturan bir şey. Şiirin nefes olduğu yerden doğan bir şey. Bilmediğim; başka türlü bir şey.

Geceye düşüyor bu. 
Göğüs kafesimde sıkışan bir bulut, ansızın açan bir zambağa yağmur akıtıyor. Karanlığı ışıtan bir yırtılışın sesiyle uyanıyorum. Bir çığlığın hazzı.
Sessiz ama gümbürdeyen.
Cevaplarımın ritmini kanıma uyduramıyorum.
Bazı kelimeler çok boynundan dökülüyor gecenin.
Göğsünden açıyor yediverenlerle.
Gözlerimi kırpmadan beklemek istediğim susuşları var cümle sonlarının.
Notalarına ayrışmak istediğim şarkılar.
Yayılganlığı olmak istediğim derin nefesler.

Bir mevsim eki olmak.
Geceyle mevsimin kesiştiği o renge düşebilmek.
Düştüğüm o yerden kaldırılmak.
Kaldırılıp çoğalmak.
Çoğalan bir renk olmak.
Buğusuyla nefesin, çiyiyle gece bitkilerinin...
Kadehte çalkalandıkça suluboya gibi dağılgan ama büyülü o bakışımının araya düşenin.

Bir rüya olmak.
Rüyalardan bunca korkarken.
Bile isteye, o olmak.


12 Mart 2015

yarından yakın


"İyi olacak" diyor sevdiğim insanlar.
İyi olsun istiyorum.
Çünkü bir şeylerin iyi olması her şeyi güzelleştirir.
Ve her şey güzelleşirse başım döner.
Başım döndüğünde ben de güzelleşirim.
Ve bu nereden baksan hayatla sevişmeme olanak tanır.
Bir hayat diliyorum.
Başımızı dik tutabileceğimiz.
Köklerimizi seve seve salabileceğimiz.
"Buradayız" diyebileceğimiz.
Soluk soluğa zamanlarda çağlayabileceğimiz.
Yorulmaktan haz duyacağımız.
İşte bu nereden baksan sahici bir sevişmeye benzeyecek.

10 Mart 2015

demek istiyorum.


Filmdeki kadının bahsettiği o "çıt" sesi, organlarımın arasında yankılandı.
O duyumsadığım değişime, kırılıma isim koymuş oldu.
Bazı şeylere isim koyulduğunda, o bitiştir.
Başlayan değil, biten bir şey.
Bir bitişin sesi, ismi, cismi.
O kadar inceden, belli belirsiz bir sesle ne bitebilir diye düşünüyorsun önce ama, kocaman kocaman şeyler bir "çıt" boyu.
Çok kalın, çok kavi engelleri aşıp incecik bir yerde burkulup geri dönememesi adımlarının...
En can acıtanı evrelerin.
Artık nadir olacak her biletin, gidiş- dönüş şansını tüketmesi.
Ya tek yön, ya da haritalarından silme gerekliliği coğrafyanı, belki de evini.
Bir çıtla, sil baştan.
Ayağa kalkacak bir bahar kapıdadır, belki bu ona vesiledir, belki çantayı toplama, eve mevsim temizliği zamanıdır. Belki zamanıdır kendiliğinden kırılmanın.
Anıların yetmediği yer, içinde bulunduğunun anın anılaşamayacağını, o anılara eklenemeyeceğini hissettiğin an.
Çok acıtıyor.
Ama biliyorsun.
Öldürmeyen acılar, paralayıp paralayıp seni tahmin etmeyeceğin, edemeyeceğin yerlere atan sahici acılar var ve ne yazık ki öldürmüyor.
Ölmek kolay.
"Bir kez daha yaşamayı deneyelim mi.." diye fısıldasam. Yeniden kırılıp kırılmayacağını düşünmeyi dahi düşünmeden..,
"çıt" dediği yerden o sesi tekrar duyacağından emin ola ola, bile isteye yapıştırmaya kalkmadan,
başka bir yerde,
sahiden başka bir yerinde ömrün,
yaşamayı yeniden öğrenelim mi diyebilsem..

Elimi tutarsa, belki güç bile bulurum...

6 Mart 2015

bubirüyadeğil-mi.


Aylar aylar aylar ve belki de çok daha uzun bir zaman sonra etrafa enerjimle iyi bir şeyler saçtığımı söyleyince biri, işte tam o anda bir dünya boyu gülümsedim. Gülümsemenin lüks olduğu zamanlardan gelen bir yolcuyum. Bir yerlerde bahşedilmesi, tahmin edebileceğim veya üzerine beklenti yaratabileceğim bir durum değil. Değildi en azından.
Hayat çok tuhaf. 
Bir dengesi var gibi, ama delisi de çok gibi.
Yirmi beş yıl bunu algılamama yetmiyor.
Öyle çok başım dönüyor ki, ne uykusuzluktan, ne sarhoşluktan, ne de tuhaf ki mutsuzluktan.
Oluruna mı bıraktı içimde bir nefes günleri, oluruna bırakmayı öğrendi de bana mı çaktırmadı.
Çok sorum var ama şaşkınlıktan kıpırdayamıyorum. 
Bu hafta değdiğim, dokunduğum, çarpıştığım birçok hayatta depremler oldu.
Bazı depremler iyidir de üstelik.
Rüzgârların ortasından son anda tutup yakaladığımız şeyleri uç uca ekledik de yaşamaya elverişlilik testine lâyık yeni bir yer tasarladık sanki.
Çok şaşkınım.
Zamanın gücünden. 
Baharın gelişinden.
Bir yerlerde sahiden bir şeyler oluşundan.
Gümbürtüsünden dünyanın.
Ve korkmayışımızdan yine de.
Uzun zaman, çok uzun zaman sonra dönüp de şu birkaç günü yaşamış biz insanların birbirine soran gözlerle bakan hali kalacak geriye.
"O bahar nasıl da çılgın başlamıştı" diyerek anılacak sanki tozlu raflarımızda bu tarih.
İlkokul mevsimler tablosunun kutsallığına inanışım nasıl da şaşmadı.
İnanmadığım şeyler varsa, bu yüzden.
Kendini kanıtlamadıkça akamam hiçbir şeyin içine.
Bak, geldi ve nasıl da şaşkınım. 
İçimden bir hayata koşmak geliyor.
Bu ölen bir şeyler için fazla fantastik değil mi?
Dahası, fazla güzel değil mi.

Hadi, kutlayalım.
Kalbimizin evine gidip de kutlayalım.
Başka türlüsü haksızlık olacak gibi.
Yazık olacak gibi.


28 Şubat 2015

ayın devrildiği yer



"Şiirdi bir çeşit:
Yüreğin yaban argosu."

Geçiyorum; gecelerden, gecelerin ağır aksak sessizliğinden, puslu ıssızlığından, boş sokak yankılarından. Yansıyan hiçbir şey yok günden, dünden. Zaman eklerini bulup buluşturup iki kadeh yarın dikeyim diyorum; yokluk sınayıcı. Bir mevsimle ölçülebilir zaman. Mevsim eklerini de yettirebilir kadınlar ve adamlar sarhoşluklar için. Ama bulamıyorum. Balkonlara açılmayan pencereler ardında bir şubat tüketmeye çalışıyorum. Ocak gibi ve belki mart.

Gözlerimin süpürdüğü çamurlu kaldırım kenarlarında parlak bir bakış arayışındayım. Geçerken düşürmemiş kimse. Kimse, hiçbir yere, hiçbir şeyini düşürmüyor artık.

Sevdiğim bir semtin yokuşlarında dolaştırırken bedenimi, üzerime bulutlar düşüyor. Müteahhitler yine işe yaramazlar kadrosundan dahil oluyorlar hayata. Bir bulutu taşıyamayan gökyüzü delici binalar. Devril dünya. Bir buçuk metreye yüklenip de kendini taşıtabilecek kadar hafif kalpleri yok bulutların. Nasıl taşıyacağım? Kendiminkilere bir metropol bulamıyorum. Tam görür gibi oluyorum kalabalıklar arasında, trafik yine sıkışıyor. Müziği duymak istiyorum, kornalar dolaşıyor elime ayağıma.

Sevdiğim şairleri emanet edeceğim hayata, hayatla karışık birilerini arıyorum. Fazla su verip çürütmeyecek, unutup da çölleştirmeyecek adresler sevgilerime.

Bir kenarına ilişmek geçiyor içimden kulenin dibine. Vapurlarla mavi saçlarını taramak sudan şeylerin, düşüp de rüzgârla kanatlanmak. Sarsıcı bir eylemsizlik meydanında devrim bekliyorum. Manifestolar döktürüyorum kalbe tutuklu arkadaşlarla dilsiz sofralarda. İnanmak mümkün mü olmayanlar çağında beklenenin geleceğine? 

Aralık her kapıyı gümbürtüyle çarpacak çok fazla kaba ruh var. Oysa zarif ağrılar da yerleşebilir sıkıntılı boşluklara. Öpülünce geçecek, öpülünce unutulacak, öpülünce boş verilecek gözyaşları olmalı. Hiçbir şeyi çözmeyecekse bir öpücük neden var etsin ki kendini bunca soğukta? Dudaklara özen gösterilmeli bu devirde. Ağza konulacak nefes bir felakete yuvarlanacaksa, bu ciğerde zambak açtıran bir hastalık olmalı. Başka türlüsü kabul edilebilir bir afet olmaz. Aşksızlık olur. Aşksızlık enkazdır. O yüzden çiçekli hastalıklarla, bahardan bir ölüm dilenmeli şayet yaşamak susacaksa.

Keyfe keder bir çarpışı var mı kalbin? Yirmi yedi, belki sekiz gündür buna demir atmış vaziyette bekliyorum. Şubat yüzünden hep. On dört, belki on üç gece önce içtiğim çok şarabın tek kadehinde yüzdürüyorum sesimin yabancısı olduğum ağrılı yüksekliğini. Bazı sorular çok paldır küldür taşınıyorlar şu soldaki eve. Afallıyor kırmızısı sarhoşluğun. İkâmet edenleri değiştirmek çok resmi evrak gerektiriyor. Emin misiniz; penceresine ne zaman, hangi mevsim düşeceği belirsiz bu yerde yaşamaya? En mevsim uçlarından gaz, en sarı sıcağından elektrik, en teni savunmasız bırakan sıcağından da su bağlatmanız gerekecek. Sözleşme imzalamaya hazır mısınız iki kalp boyu? Komisyon olarak da birkaç dize talebimiz var. Velhasıl kelam taşı(n)mak bakım gerektiriyor. Bakalım mı biraz..?

Hangi sokağın nereye çıktığını bildiğin zaman biraz oralı oluyorsun. Hangi sokağın, nereye çıkmasını istediğini bilip oralara yollar yaratıyorsan, kalp kimliğindeki coğrafi koordinatlar olarak not düşülüyor hanene. Bildiğim yollar var. Unutmak istediklerim. Unutmaktan korktuklarım. Öğrenmek istediklerim. Öğrenemezsem diye korktuklarım. Bütün bunları bir araya toplayınca seyyah olmuyorsun. Ama seyyah tanıdıklarım var. Pusulama sahip çıksınlar diye rica edecek olursam diye. Yönünü bilsem yolumun, kuzeyin yardım edeceğinden kuşkum yok. Ondan hep.

İç ağrılarımın tozunu ala ala bitiremedim. Sanırım yeteri kadar ıslatmıyorum yeni gün bezlerini, ve yeteri kadar kurutamıyorum dünden akanları. Sahici yağmurları var oysa bu şehrin. Her şeyin rengini değiştirmekte de bir hayli usta. Beni de değiştirsene köprülerinden toz akıtırken? Benim de çorak toprağımı sulasana erguvan mevsimin kapıdayken? Beni de yıkasana duygudan dikili caddelerinle, bulvarlarınla birlikte..? 

Bir masal sözünü tutabilmem için mevsimlerden zamanlara, zamanlardan yenilerine ihtiyacı var gibi şurama sinmiş şeyin.

Ömrümü tutup öpmeyi denesene.
Belki şiir bile olur dize dize dokununca.

Bir ihtimal dahi olsa..?