2 Şubat 2011

Boğaz'ımdan Geçmiyorsa...

Dalgalarımın, şehrin ışıklarına yakıştığı ilk mevsimde miyim? Bu şehir hangi parmağıma yüzüğünü takıyor da sıyrılamıyorum şarap tadından..? Kalbimin demirlerini atıp, halatlarını boşalttığım tüm bu kalabalıklar nasıl acıtmıyor artık içimi, iyileştiren yeşiller mi var kıyılarına değen sularında..
Oysa Emek Sineması bile yıkılıyor, ben orada ilklerimi temize çekmişken...
Başka bir kalbim var şimdi, bir sırt çantasına yükleyip de omuzlarımdaki ağrıyı öpsün diye beklediğim çocuğun sıcaklığında...Geçen gece Edith Piaf'ın sesinin doldurduğu kristal bir su eşliğinde yeniden mi buldum özlemi kilometrelere yayılan...Bir saman kağıdına, kahve kokusuna güvenerek yazamazken cesaretime yenik düşen sözcükleri, korktuğum şehirle büyüyen kalbimdi belki.. Sıyrılamadığım aşklarla dikiliyor önümde surları; evime niye kırgınım, aşklarıma niye tutuklu...Kalan iki geceye sığar mı ufuk çizgisinden düşüşüm yoksa yine yerleşik göçebe miyiz, ortasında kalp zamanlarının... 30.01.2011*Bin dört yüz beş

Otuz Dört. 4-3= 1.


İçimdeki sıcaklık, sana salınan bir nilüfer çiçeği mi? Neye ısınıyorum bu şubata değinen yanımla.. Hangi denize yakın düşüyor, renksizliğimin çiçek dürbünü yansıması.. Şehirde yalnız kalmak tutkumun ötesinde, kimin düş yatağına, sulardan cam göbeği çarşaf seriyorum.. Ben hep, bu şehirde adımladığım sokaklarda büyüyorum. Kanatlanan güneş renklerinden, yazdığım mektubun öznesi bana sadece "deniz" diyor. İsmim her şehre fon oluyor, ben.. Ben kime...? 30.01.2011* İki bin üç yüz elli

Kulelerinden Düşüyor Hüzün

"..Canımla besliyorum şu hüznün kuşlarını..."
Şehirlerin gözyaşlarını kim siliyor çocuk? Yollar yıllara karışırken, sokakların damarlanan ağrılarını kim öpüyor? Hangi deniz, hangi karaya yanaşıyor da gün akşam oluyor sular damlatarak genç kadınların saçlarından.. Hangi çocuğun mutluluğuna değiniyor gökyüzü bu eski İstanbul masalında..
Delikanlı, Kadıköy Vapuru'nda kalbinin pasını atarken, hangi kadının siyahlığı ölüm kadar güzel yüzüne yansıyor...
Çalınıyor mu damağına akide şekerinden tarçın, lâl olup düşüyor mu gününe sevda bu şehrin akıtması destanlarda...Sen hiç Şişhane'de yürürken yağmur yağdı mı? Ve içine sindi mi aşksızlık, yakandaki karanfil taş sokaklara düşüp de boynunu bükerken?
Güzel çocuk, hangi dizeme değiyor kalbinin şiiri.. Hangi günü seviyorsun zamansızlığında heyecanlarının.. Ben birkaç zamandır mevsimlere kelepçeledim bileklerimi, kimseye masal anlatamıyorum bulutlardan başka ve üşümüyorum ayazında yalnızlığın. Ama bir yanım titriyor, o da belki dudağıma uğrayan uçuğundandır renklerin.. Bir başınalığıma verme kusurlarımı, içimin çokluğunda ip atlarken oldu bütün yaralarım. Ellerimdeki toz, dünyanın uykusundan. Sen bana bir bilet al, belki bir gün ismini bilmediğimiz bir şehirde ararız o bir ömür olacak, bir günü... 31.01.2011* Üç yüz yirmi yedi


Yarın yollar var. İstemedim dönmek, dönüp de bulamamak. Dönüp de yeniden yola çıkmak. Beklediğimzi bir telâşın arifesi değil gibi bu. Sanki durgun akan maviliğe karışma zamanıydı.. Onsuz Ankara'da olmak acıtıyor kapanmış gibi duran yaralarımı. Yakınına gelip uzaklığı izlemek ne zor.. Elimde avucumda kahramanı kalmayan bir masalı büyütüyorum. Kar ihtimaliyle dudaklarımı yakıyor, sokak isimlerine kestane kokusu bırakıyorum. Nicedir uğramayı ihmâl ettiğim çocuklukla, uyku aralarında karşılaşınca korkuyor, ismini anarken paniklediğim bir sıcaklığa sığınıyorum. Bu şehirde boncuk döküyor gece, renk renk. Ben yarın başka ve bir sonraki gece daha başka bir şehirde olacağımı düşünerek gözlerime yaş koyuyorum.
Hiç bilmediğim bir kıyıda, güzelliklere değmesini istediğim bir renk, günü hep akşama bağlıyor; oysa ben biliyorum, biz birlikte en çok güneşe inanıyoruz.
Sevdiğim şarkılara yakışan şehir, bu gece beni sev, bu gece beni çok... 01.02.2011* On dokuz

Hüznüme yeniktim daha gün doğmadan, ceplerimde dahi saklamak istemediğim biletlerin ağırlığı içimi yoruyordu. Sonra gökkuşağına fon, bulut aklığı gibi düştü güne kar. Ben son karı evimde görmüştüm şaşırarak, ılık bir çayın kokusunu alan beyaz bir plastikle oynayarak, iki ders arası bir bitkinlik anında.. Ben karı hayatta bir tek nüfusuma işli şehre yakıştırırdım. İlk karı orada gördüm, ve ilk karı; o kadar çok karı, dolu dolu bir tek orada, onunla yaşadım.
Bu gizli, saklı oyun bahçeleri olan şehirde görünce öyle uçarı bir beyazlık, o zaman inandım gerçekten imzalandığını kalbimin şehir şehir. Şimdi o çok uzakta, beyazdan birbirimizi görememeyi dahi beklerken, bilmediğim bir coğrafyanın dilime değen şarkılarında..
Burası.. Masallara sığmayan kentin gök yüzü. Her şeyi başka olsa da, üzerimizi örten bu renk, bu pamuktan desen tekleşiyor yollar ve diller boyu.Hüznüme değen mevsimin beyaz gözyaşları var, hafif çok hafif.. kelebek kanadından dökülür gibi dönüş. Bulutlara karışan bir hayalim var, yeryüzünü beyaza boyayan. Sevdiğimiz şehirlere isim koyar gibi, tut elimi; sonsuzluk yarın... 01.02.2011*

Sanki bulutlardan bir tarla üzerindeyiz. Bulutların sulanarak inceldiği yer, buz tutmuş bir göl manzarası gibi. Değişmeyen tek şey; yansıdıkça gözlerin rengini değiştiren o sonsuz sarı. Benim gözlerimi hangi çiçek yaprağına, hangi ağaç dalına bırakıyor hiç bilmedim ama buluttan bir tarla üzerinde kanatlarım olduğuna inanırken ve mucizelere inanırken, ve bize inanırken; dudağımdan kalbime akan aydınlıkla;
"..Güneş varken ışık bitmez inanma..." 01.02.2011* Bin yedi yüz üç

Ve tam da içimizin kıyılarına özenir gibi; Ege'de dağlar denize dik uzanır. 01.02.2011* Bin yedi yüz on beş

28 Ocak 2011

.*.


Bir kelimeye
Bin anlam yüklediğim zaman
Sana sesleneceğim.

Özdemir Asaf

27 Ocak 2011

..ama sen bana uzun uzun...*


Sana giden yolları hiç mi düşünmemişim sevgili çocuk? Bir kış akşamında, ayaz yalnızca tenimizde yürürken, dudaklarım korkuyor şarkılarına varmaya. Oysa ben seni ne çok bekledim. Yüreğine sevda demirlenmiş kadınlar gibi, yoldan haber bekleyen yâr gibi.. Birileri seni çok seviyor ve senden hep "kısaca" bahsediyorlar, oysa sen benim en uzun hikâyemsin.
21 yaşıma hediye olsun bu geceki şarkıların, aşka kaç kala..; "..Seni arar durur bir körebeyim..."...

26.01.2011- bin sekiz yüz üç.

26 Ocak 2011

"..O masal günü gelinceye kadar..."


Sesim soluğumdan ayrışmış, alıp başını gidiyor çocuk adımlarımın arşınladığı kıyılarda.
Sen özlemi duymuyorsun. Coğrafyaların farklı renklere boyadığı haritalardan beni..
Karışmıyor toprağıma, yağan yağmur. Bulutlar ayazdan korumuyor birkaç nice zamandır maviden yeşile dökülen sularımı.
Kilitlerim elden ele, renklerim kimde...
Ellerimi de sevmiyorum batıp çıktığı gözyaşlarında, tuzunda yanağındaki denizin...
Sanki bırakmış gibisin biletlerini komodininin üçüncü çekmecesine. Sanki vazgeçmiş gibisin yolların büyüttüğü masallardan, hayalimdeki Dize'ye dokunmaktan...
Benden mi korkuyorsun bu kaktüs suyundan mevsimlerde, korkuna mı vuruyor dalgalarım ortalıkta çınlarken uzaklık..
Oysa ben henüz bir gün önce keşfettim, korkunun inanmadıklarımızla öpüştüğünü. Alışkın olduğum bir denizin, alışkın olmadığım bir sevdalısının yanında. Oysa ayaz da vardı. Ve belki de korkmuyordum ben hayattan, kıyılarımdan deniz kabuklarına dokundukça soluklar ve omuzlarında yer ayırdıkça hüznüme yollar.
Hem "..belki korkuları hayallerimiz boğar..."...
Atlıkarıncalarda güneş solar mı, denizler yok olmadıkça?

25 Ocak 2011

Benim adım ne...


Nisan denizi gibi acıtır/ Hoşgeldin değil, hoşçakal acıtır/ Aklında resimler/ Hep geri sarıyorsan/ Biraz da duygun varsa, acıtır/ Güneşe bakmışız gibi acıtır/ Tutuşmuş da yanmamışız gibi acıtır/ Üstün biraz hafifse/ Ve ayaz bindirmişse/ Kaçacak yer yoksa, acıtır/ Tepemizde bulutlar/ Yağmuru unuttular/ Kuru toprak gibiysen acıtır/ Ay dolunay/ Deniz yanıyor/ Ben ner'deyim/ Ben ner'deyim/ Saat çok geç/ Belki gece üç/ Kimlerleyim/ Kimlerleyim/ Ben ner'deyim/ Öğrenmiş de inanmamışız gibi acıtır/ İnanmış ama öğrenmemişiz gibi acıtır/ Aklın havadaysa/ Ve sen yerdeysen/ Bir de fark edersen acıtır/ Yudum yudum biriktirmişiz/ Biri çarpıp dökmüşse/ Ve artık dolmuyorsa, acıtır/ Ay dolunay/ Deniz yanıyor/ Ben ner'deyim/ Ben ner'deyim/ Saat çok geç/ Belki gece üç/ Kimlerleyim/ Kimlerleyim/ Ben ner'deyim...

Ortaçgil

23 Ocak 2011

Haiku Gibi


Sana ne söylemek isteyebilirim
gözlerinden
uzaklara bakarken
*
Gecenin ağaran ucundan koparıyorum
sabahın
ilk kızılcığını.

Yağmurdan bata çıka çamurlara
varıyorum pırıl pırıl
gözlerinin gölüne.
*
İyi ki sapmışım
doğru evime giderken
sana yönelen yola.

Güz yaprakları bu dökülenler
bütün bu sarışınlık
karanlık kışa girmeden.
*
Durmadan camları sildi kadın
sabahı görmek için
düşlerin penceresinden.

Balıklar da uyumaktan vazgeçti
sulara vuran ayın
aydınlığı içinde.
*
Dağ yolunda
rakı burcuna giriyor güneş
kamyon ovaya inerken.

Narı ikiye bölünce
kanlı gözyaşları dökülüyor içinden.
*
Narı da böl ikiye
korkma
artık ağlamayacak.

Suşehirliyim, diyor,
gönlü şehirden çok
sudan yana.
*
Burası Sinop, hiç görmediğin.
Oysa ben denizi görebiliyorum
zindanda olsam bile.

Gülümse, gülümse!
Gülümseyen gözlerinle başlasın gün.
Bir gökkuşağından dökülsün
yağmura dönüşen gülüşün.
*
Altıma serdiğin geceyi
yıldızlarınla donatıp
üstüme örtmeyi unutma.

Tünellere girip çıktıkça tren
gölgeleri titriyor gözümde
geride bıraktığım yüzünün.
*
Bir yarışın telâşına kapılmadan
akşamın tadını çıkarıyor
aslanağızları
devedikenleri
katırnakları.

Bir kadın ud çalıyor tenhada
akşamları çiçeklerini sulayan bir kadın,
çaldıkça yakamozlar açıyor sularda.
*
Konsolun üstünde ucu kıvrılmış bir resim:
feraceli kadın ayakta,
sağ eli oturan kolağasının omuzunda.

Usulca giriyorsun rüyalarıma,
çıt çıkarmadan
ve uyandırmadan halayıklarını.
*
Kırlangıçların saati -
demek taşradayız,
unutulmuş bir yaz akşamı.

Beş yıl sustuktan sonra
bu sözleri hangi seslere fırlatmalı
geceye
havai fişeklerin sevinciyle?

Cevat Çapan

Ve yağmur...


Güzel şeylerin hep kıyısı mı olur? Güzel olduğunu bildiğimiz şeyler neden hep bizi korkutur?
Kırdıysam bağışla, yalnızlıklar ipinde cambazdım, adımdan korktum...

22 Ocak 2011

Tebeşire eğilirken..


Benim başım dönüyor. Bir düşün kuyruğunda sabahlıyor gece ya da dönüyor dünya, ben unutmuşum hızını. Uzun cümlelerimi tamamladığım uzun sessizliklerime kalemsizlik ekleniyor son birkaç devrinde günlerin. Ne kısa ne uzun, kaybolduğunu mu yeniden başladığını mı bilmediğim bir medcezir var içimde, dökülmüyor. Bu mevsimde bu şehre düşen yağmur unutturuyor kendisini, belki ondan kalıyor bir şeyler kıyılarımda.. Bugün korkmadan yürüdüğümü fark ettim Tiyatro Sokağı'nda. Bütün oyunları perdeleyip de sezonu mu kapatmış mazi bilemedim, yeniden mi açılıyor perde kadifede biriken tozlarıyla, düşünmedim. Okumaya başladığım günden beri hiç değişmeyen adam yüzüme baktı, ben onun yüzüne baktım. İsmimi bilip de severek söyleyenler gibi verdi zarfını uzak tanışıklığımızın. Bilmek istedim ilk hecesinden son hecesine uzanan, bana solgun görünen hikâyesini. Ama ben o uzun cümlelerimi yalanlarcasına susarım hep su boyunu aşana dek.. Değiştiremediğim sonsuz susuşlarım, özneyle yüklemine yer bulamadığım sorularım var. Birkaç iyi dostum ve sözcüklerimi bekleyen bir gecem.. Tartışmayı sevmeyen yanımda sahilleri ıslatan dokunuşlarım.. Bir de defterlerim işte, içimdeki bütün boşluklara değen yankılara ev diye bellediğim. Bitik kalemlerim ve ıssız gün batımlarına benzer uykusuzluklarım. Kapımı çalan günleri seçmiyorum hiç. Duymuyorum belki zile dokunan ellerin söylediklerini. Böyle söylüyorlar, dünyaya bakmadığımı. Haklılar mı emin değilim, ben sadece bakıyorum belki.. Dünyanın mevsimlerinde yürüyebilmek için görmediğim şeyler var, duymadığım sesler. Ama biliyorum, kilitli kalan her yanımı aşıp da içeri sızan aydınlıklar da var; onlar zaten günlerini pencerelerin açıldığı yıldız yağmurlarında, deniz kabuklarının uyuduğu sahillerde ve günün ilk saatlerindeki dokunulmamışlıkta geçiriyorlar. Ben hangi sokakta seksek oynadığımı kestiremiyorum ama tek ayak üstündeyken sessizliğimi bağışla dünya, belki zıpladığımda kalbimden bir şey düşer... Ve yeniden inanırım...

21 Ocak 2011

Vapur notları.


Dilsiz. Denizlerin dışı.

Ama gökyüzünün renginde şeftali kokusu var... Uçuk bir sarılıktan zor bir morluğa batan pembe ve kızılların gölgesinde salınan yalnız bulutlar... Üşüyen dalgaları var denizin ve lâcivertliğinde senden anısı kalan bir şehir hikâyesi.
Ben en çok moru severim, bütün renklere kucak açtığım coğrafyada. Şimdi suların titreyen kalp atışlarına mor sürüyor hafta başı. Ben bu şehirde en çok vapurda olmayı severim. Uyuşuk parmak uçlarımda bir çekingen masal adı kış...
İnsanların kendilerini hep denizle, suyla görmek istemeleri tuhaf değil mi sanki? Fotoğraf makinelerinin buna şahitliği.. Dinginliğin sessizliğini yırtan bir deklanşör sesi var dünyanın.
Turuncular maviyle sessizce birleşip yarına çoğalırken; su akışı, rüzgâr ıslığı, soğuk rengi, bulut öpüşü, sen sesi, ben sesi, en çok; biz.. Senfoniden biraz fazlası.
Şehir hatları vapurunda yazılmış tüm notlar deniz kokar mı bilmiyorum. Ama on sekiz dakikaya kim, hangi dalgayı, hangi gün doğumunu ve hangi rengi sığdırabiliyor bilmek isterdim.
Hepimizin gözleri başka mı görüyor ufku.. Göz renklerimizde kırılıyor mu mavi...
Umut vaat ediyor enginlik. Kırılmayacak, boğulmayacak şeylerin varlığına umut yeşertiyor. Hiçbir şeyin sonsuzluğuna inanmayan bizlere ve de sizlere uzun bir manifesto gibi sürüyor ebediyetini. Sahi, dalgaları da dağıtıp bozar mı insanlar? Her şeyi öldürdükleri gibi bu gökyüzünün suyla birleştiği çizgiyi de karalarlar mı? İzin vermeseler...
Çünkü bu şehirde birileri hâlâ renklere, sulara tükürüyor.
- bin yirmi bir

Devrik- iç deniz.

Metruk bir soluğum var artık. Renklerimi tutmuyor musun sıkı sıkı, susuşuma niye değmiyor biriktirdiğim hayat öpüşleri... Durmaksızın yürüdüğüm o yolda, mütemadiyen sabit kalan bir çarktayım. Rüya görmeyen gözlerimi özledim, savruk kelimelerimin neşesini. Neşe: Limon sarısından biraz ötesi. İlk yazlara daha çok var, biliyor musun.. Bu yüzden belki aynı elbiseye dört mevsim sarınışım. Omuzlarımın ağrıdığı odalarda takvim yaprağı yırtışım.
Donuk bir hissim var artık. Buzlar kırıyorum buzlar içine, yalnızca varlığımla. Kimseyi yaklaştırmadığım kumdan kalemin içine kendimi kitliyorum. Rüzgâr dokunursa, bulup da yaksın canımı.
Çok eski bir şarkıyı özlüyorum, içinden babamın geçtiği.. Asma yapraklı balkonları bir de, penceresi radyolu evi...
Sevdiğim şehirler var, ama ben ismini anmadıklarıma teslim ediyorum bu hırçın isteğimi, hayata nâzır..
İçimde büyüttüğüm metinler hep üç noktaya varıyor dünya denilen bahçede. Ben de üzerine mandalina yiyorum.
Ben nerede kaybolduğumu bilmiyorum, bazı dizeler var yarım, o şarkının adını hiç hatırlamıyorum...
- iki bin on dokuz

17 Ocak 2011

Darmadağınık yalnızlıklarda...


Mavi bir kâğıdın kurşun tutmayan bir karesinde sabahlıyorum. Ellerimin titrekliği yadırgıyor nasırıma saplanan kalemi nicedir.
Korkunun korkaklara ait olduğu bir evrenden mi yoksa şiirsiz kalmış gecelerin soğukluğundan mı dökülüyor sözcükler, bilmiyorum. Sustuğum uykusuzlukları söyleyemediğim sessizliklerde kulaç atıyorum yarının belkilerine.
Mevsimlerden ortasındayız portakal zamanının, kabuğunun soba üstü kokusunu özlüyorum; bana soracak olursan... Ben salon ortasına kurulan kömür sobalarını severim; yüreğimi yaklaştırdığımda alev almasından korktuğum hislerimle, kestane mevsimini...
İncir ağacının yapraklarında yürüyen akşamüstü gıdıklamasını ve küçük balkonlarda, içinde turuncu olan bitkilerle bahçeler yapmayı.
Kıştan yaza yol alan bir geminin yolcusu muyum, ona yatak su mu, bilmiyorum. Kimi zaman derinliksiz bir zaman dilimi, kimi zaman ağırlıksız bir yüzey. Kendimi başkaları üzerinden tanımlamam gerekseydi şairlerin dizelerini seçerdim, başka düşleri sorarsan atlıkarınca renklerini değişmem.
Resim yapacağımız terasları vardı, tatillerinde kalplerimizin. Benim soluksuz kalana dek kitap okuduğum küçük mutfaklar.
Renklerle içini boyamak istiyorum bu dünyanın, gülüşleri pembeye, aşkları mora çaldırmak. Kızıl bir heyecana yenik düşürmek ömürleri ve kanatlara tattırmak, maviliğin yeşile döndüğü sonsuzluğu...
Üç gece mi oldu rüya görmeye başlayalı, "son üç gecedir mi intihar etmiyorum"* kendimden, bilmiyorum... Gün doğmuştu ve okula gitmek için acele etmediğim bir sabahta, martılar vapurlara çoktan alışmıştı. Sesti, sustu, en çok bizdi. Sakin bir sabaha varan kalp atışlarının tekliğinde gölgeleniyorduk; ben o sabah biliyordum gecenin kırgınlığını, kedilerin bile yanımda olmadığını...
Uyumadığım her geceye düşen görüntü gibi, bir yerde birisi çamaşır iplerine havı aşkların yağmuruna yenilmiş bir havlu astı.
Tüm kırgınlıklarımın oturup birlikte tavla attıkları saatti ve benim üç boya kalemim yine montumun cebinde kalmıştı...

16 Ocak 2011

Günlerden...

Soruyordun
İlkyaz, işte
Uyanıp bir bahçeyi dinliyoruz
Tenhalık böyle

Dallar mı kırılmış, sarmaşıklar mı toz içinde
Beklesem hemen gelecek olduğun
Tam öyle olduğun
Oysa hep yanımdasın, seninle her şey yanımda
Kırık dökük de olsa yanımda
Mesela çok sevdiğin bir deniz bile yanımda
O deniz ki aramızda hiç kımıldamadan
Erkeğini iyi tanıyan bir kadın gibi yorgun.

Yarısı yenmiş bir elmaydık bana sorarsan
İkimizdik, iki kişi değildik
Bakıyorsak birlikte bakıyorduk gözlerimin içine
Birlikte gözlerinin içine bakıyorduk senin
Yanlıştı, doğruydu, hiç bilmiyorum
Sanki bir bakıma ayrılık böyle.

Karşılıklı otursak da ne zaman
Masa örtüsünü ikiye bölen ellerimizdi
Bir tırnak yeşilinden gerisin geriye
Ayak bileklerimizden gerisin geriye
Bütün bunlar gereksiz, bilmiyorum sanma
Gereksiz ama yalnızlık böyle.

Bir hüzün kaç kişinin hüznü olurdu
Çıkarsak toplamak yerine
Her hüzün başka türlü olurdu
Ne yaparsan yap saati kurma
Öyle dağıldık ki hepimiz
Her günün geçmesi yeni bir gerçek oluyor
Seninle her uzaklık gibi böyle.

Edip Cansever

15 Ocak 2011

13 Ocak 2011

Eğer Elman Biterse..*


Bilirim uzaklarda yürüyüşe çıkar bazen sesim. İçimin çağlayanları gürül gürül yeşilliğini battaniyeler altından akıtırken, görünmezliğimin gölgesinde tek tabanca görünürüm.
Sakındığım, saklandığım ne varsa doğularla kaplı içimin kapı artlarında, vardığında yönsüz bir rüzgâr gibi doldurur toprağın suya varışını. Çilekten baharlar ve ilkyazdan kirazlar gibidir rengi, çokça karpuz içi temmuz sonlarında, bir karadut gibi mesela heyecanın ilk hecesi. Giyindiğim her cümlenin, harfsizliğine dokundukça sen, bir yel değirmeni gibi dönüyor dünya; dinginliğin sularına balık sürüleri geliyor; bir cümbüş lavanta kokulu çarşaflarında Ege kasabalarının. Ekmeğe sürülmüş salçanın evle biçimlenen kokusuna ekleniyor, içimin haritasından tozlarını atarak geldiğin yollar.. Bir festival diyeceksin, belki ben bayram. Eteklerinden zeytinler dökülen bir bahar gibiyiz çoğu zaman, kıyımız köşemiz, bastığımız ve kokladığımız.. Ömrümüze mevsim mevsim düşen isimler takarak uyuyoruz birbirimizi. Bir çaydanlık buharı gibi mesela, nemli ve yakıcı bir gündoğumu tutuşması ellerimizin ve damakta kızılı ezelden tanıdık bu yepyeni başlangıçların, senin şekerinden benim acıma yol alan..
Yelken yelken kabaran sevinçlerinde gündüz özlemlerinin, dalgalanan bir bekleyiştir boyadığın kanatları yağmurun, belki de suyun.. Bir bayram sanacaklardır belki, bana kalsa şölen. Umuda yol alan kedi merdivenleri, krapondan bir yansıma güneşe. Bir şerbet tadı damlayan bu gökten, enginliğinde büyüyen bir elma bahçesi. Parmak uçlarımızla baleden bozma, adımdan az darbelerle arşınladığımız hayat ve tahteravalli yüksekliğinden baktığımız çiçek tarhları avuçladığımız zaman.. İnandığımız ne varsa şu dönen yuvarlakta, ve ne yoksa değmeyen günbatımlarına..

"..Herkes olmaz diyor ya
Oluyor biliyorsun..."

12 Ocak 2011

..Susulsam kusur olsam...*


Yarım kalan pek çok cümlem var, ve süpürdüğüm pek çok tozu zamanın, ve kalbimin canlı bomba gibi teklediği saatler. Aslına bakarsan bitirdiğim ne var, onu pek kestiremiyorum. Babamın kızdığı kızım çoğu zaman; başlayıp da yarım bıraktığım pek çok şey için. Ama ben bunu mevsimlerden öğrenmiştim; sonbahar hiç bitmiyordu yapraklarda. Tam yeşermişken üzerlerine güneş düşüyordu, ardından gölgelerinde üflüyorlardı birbirlerine, birbirlerinin. Yaz bizi bir kova suya tam çevirmişken, ada sahillerinde ürperen ensemize tenini bırakıyordu ay. Hiçbir mevsim, renklerine nokta koymazken benim haddime miydi o kalem darbesi. Benim yarım kalan pek çok cümlem var, hiç olmayan küfürlerim gibi. Ve benim yarım kalan oyunlarım, hiç olmayan olgunluklarım gibi. Ağaçlar ne zaman büyümekten vazgeçer bilmiyorum, bana kalsa hepsi çınar, kalpleri selvi. Aslında suların enginliğine bakıp da kim icat etti bitirmeyi bir şeyleri, onu da bilmiyorum. Yarım kalan şarkılar var, otobüs duraklarında. Hani şu aniden çekilen kulaklıklar, telâşlara yenik düşen notalar ve tam da en sevdiğimiz yerde bizim nankörlüğümüze yenilmeden yeniden başlayan ezgiler. Kedi kuyrukları var turuncu, ve deniz yıldızları fosforlu. Gömülü kumdan saraylar var derinliğinde kumsalların. Ama benim kusurlarım var yarımdan bir fazla, hiç olmayan çizmeli kedilerim. Sevdiğim pek çok içeceğin ardından yasaklanan portakal suyu gibi, yasaklısı olduğum eserlerin sol anahtarları gibi. Yasaklayanı bilmiyorum, doktorlara inanmıyorum. Ben hayatta en çok rüzgârgüllerini, salyangozları, bisikletleri ve denizatlarını seviyorum. Her gün ellerimi başka bir renge batırarak, dünyanın pembe haricinde bir gözlükten de nasıl göründüğüne bakıyorum. Eller, gerçek yapıyor dokunduğun cansızlığı. Aslında benim yarım cümlelerim var. Yarım suskunluklarım gibi. Ve yarım bir matematiğim, renkli parmaklarımı sayarken takıldığım. Ama oyunlarım var, sonsuz. Oyuncaklarım.. Ben hayatta en çok gökkuşaklarını seviyorum, pastaları, karpuzu ve boncukları. Benim yarım kalan cümlelerim var, öznesinden yüklemine ne renk olsun karar veremediğim. Bir de ben hayatta en çok senin ellerini seviyorum.
..Yine de oynar mısın benimle...*

11 Ocak 2011

tarif et kendi aşkını, tarif et o zaman


-Vücut gitsin, bitsin, sona ersin istemiştin dördüncü düğümde. Hiç korkmadın mı şaşırmaktan? Yeniden ikna olmaktan etin hayatına, hiç korkmadın mı? Hiçbir şey istememek daha kolaydır, istediğin bir şeyle karşılaşmaktan. Mahirsin zehirli cümlelerde. Öyleyse şimdi sıra iyilikli sözlere gelmişse, kendi "iç" bilgini kullan. Elbette daha iyi bilecektir kıymetini bir insanın, acıyla sınanmış et. Zehirli şeydir yalnızlık, dikkat et. Deşme; yetin. Yet. Ve aslında en zorlu gecen bu olacaktır senin, dikkat et. Kalabalığın ilişebildiği bu maddede, tedavi ettikçe tedavi olan bir simya var. Tedavi ettikçe tedavi olan, dikkat et. Ve eğer şimdi bir TAŞ anlatırsa bunu sana, dinle. Çünkü bir taş olmayı bildiğini söylemiştin sen de-

Bir taş, bir taşın hafızasını taşır hep. Ve şimdi, hiç olmadığı kadar acı bu. Çünkü şimdi, taşlığımın yüzyıllardır biriken bilgisine rağmen küçük düşüyorum karşında. Bak, tutulmuşum sana, gri bir kum taşına. Olmayacak bir şeyim: Acemi bir taşım, bak.

Yüzyıllar geçti ana kayadan ayrılalı. Suyun damlayarak taş, taşın ufalanarak su olduğunu gördüm. Hiçbir taşın yeterince ağır olmadığını, her taşın kendi ağırlığında olduğunu seyrettim. Bir taş olarak, yerküredeki vazgeçilmezliğimi tattım, tattım yerküredeki yokluğumun sadece bir taş eksilteceğini; sindirdim. Diyarlar gezdim gövdemle. Zamanı gövdemle bildim. Azalmayı gördüm. Her küçük toz tanesi koparken gövdemden, nafile olduğunu gördüm inadın. Yaşlandıkça yenilendim. Yenilendikçe, küçülerek yaşlandım. Seyrettim, izledim olabildiğince. Çünkü bildim ki, taş izler sadece, katılamaz. Olur, yapamaz. Taşın yolculuğu iradesizdir. İradesiz olmayı ben bildim.

Bilmekten ayrı olur mu tutuluş? Tutulmadan "bilinir mi"? Elbette, vardır benim de evvelce tutulmuşluğum. Mısır kıyılarında, piramitten kopmuş toz tanesiyle durdum biraz. Melankolisine kanışımı, hikâyelere olan tutkunluğuma verdim. Akropol'den gelen çakılın küstahlığıyla öğrendim dinlemeyi, sanki bir hiçmişim gibi dinlemeyi. Steplerin korkunç rüzgârlarında, bir kayalığın koynunda bir kömür parçasına meylettim. Ayrılış damarlar açtı gövdemde, oluk oluk yolundu içim. Sıcak, küçük şeyi alıp götürdüler benden. Durdum, baktım. Hep durdum. Aşk yan yana durmaktı. Ayrılış durmamaktı. Bir taş ancak bunu yapabilirdi, sindirdim. Durdum, öğrendim. Büyük bilgiye gövdemle erdim.

Ya şimdi? Bütün hikmeti varoluşumun, yüzyılların biriktirdiği bilgi, nasıl da bir hiç oldu şimdi şu biçimsiz kumtaşına tutuluşumun yanında. Nasıl kavruluyor içim. Kendime ondan bakıyorum. Onun baktığı yerden bakıyorum halime, usanmadan, çıldırarak. Gördükçe kendimi, eriyip toprağa sızmak istiyorum. Ve zalimleştirdiğin gözlerle bakıp kendine, artık olmamayı istemek. Olmamaya dilenmeye vardırmak işi.

Fakat... Fakat, taş olmaya, taş gibi olmaya gelirse sıra, yasdaşlarım kadar ben de bilirim bunu. Öyle bir katılaşırım ki, hiçbir acı uğrayamaz yanıma. Bir taşın çıldırtan sabrını taşırım ben de. Sıra taş olmaya, taş gibi olmaya gelirse yani... Bakın işte, meydan okuyorum yine. Ama biliyorum ki, tutuluşa zaten dahildir, hem de en dahildir öfke.

Bir taş sabreder yalnızca. Zamanı dilenir zamandan. Taşın silahı sabretmektir. Taşın silahı, acıyı gövdesinden hakkıyla geçirebilme becerisidir. Çünkü nasıl bir taş kendi ağırlığındaysa, tutuluşların acısı da ancak kendi kadardır. Fazlası var sanılacaktır; ancak, bilin ki, tutuluşların acısı sadece kendi kadardır. Katlanmak için zamandan zaman dilenmek gerektir. Tutulmuşlara verilecek ilk tavsiye budur.

Yine de tutulmakla ilgili, cümle mahlûkattan saklanan bilgi, bir talihsizliktir ki, sadece taşa bahşedilmiştir. O da, tutuluştan çabucak ve sağ salim kurtulma bilgisidir. Zamandan zaman dilenmeden, beklemeden, sabretmeden kurtulmayı tutuluştan, sadece taşlar bilir. Elbette açık edemem bu bilgiyi. Lanetler yoksa beni bilge zaman. Ama yine de şu kadarını söylemeden geçemeyeceğim, acısını düşündükçe tutuluşun, söylemeden edemeyeceğim.

Kırılmaktır sır.

Kırılmak sır. Tutulmuş yanını olduğu yerde bırakıp, tutulmaya bırakıp, bir başka taş olmaktır artık. "Ben" başkaları olur artık o zaman. Ama elbette bir taşın gücü yeter bu sabırsızlığın bedelini ödemeye. Artık hiç tutulmayacak olmanın lanetli katılığını, küçülmüş ve katılaşmış gövdesini sonsuzluğa doğru sürükleyip götürmeyi ancak bir taş becerebilir.

Taş, başlangıçta katı değildir. Fakat taş öğrenir. Ve taş, işte taş olmayı, böyle tutulup kırılarak öğrenir.

Ece Temelkuran

fotoğraf: Brooke Shaden

8 Ocak 2011

On üç..


Hangi kelime, hangi ömür, hangi yüz yanına bilet..
Seni çok özledim..

"..Anneannesi hariç her şeyden istifa etmeyi düşünen yüzüyle karşılaştım..."

Akşamın, Çocuklar...


böylece yüzüne bir dal çizerim
güzün uçurtması külrengi kuşlarla
konuşurken çakıl taşlarına vurur
sesinde suyun zamanı...
zaman, suyun kalbindeki çocuklar

bak, daralan ölçülerde bir şey var
büyüyen anlamlarda coşkulu uyum
farklı bir hatıra
o yeşil küpelerle baktığında
sırmalı düş aynalara

bildin mi onu
geceleri kar altında büyür
ağlar hep mavinin yazgısına
seni ilk o renkte gördüm ben
batmış bir geminin armalarında, kartpostallarda

böylece gökten yüzüne küs düşer
utançtan kızaran üç elma
olgun bir üzümdür mesela konuşsan
sussan bir narın ilk gençliği
yani sezilen duyguda bir şey var

gör, kararan pazarlarda hamaldır çocuklar
ve meşeden fıçılarda saklanıyor konyak
böylece bir bakmışsın
akşamları ağırladığım sarnıçlar
küçücük bir ricadır:
ne olur bir on gün kadar elin elimde kal

gülerek yüzüme bakarken
tedirgin oluşum umrumda değil
karakollar değil, borsa tatilleri, aşk şiirleri
tüm çizgilerde hastalıklı bir yan
boş ver, dudaklarınla göğsüme mızıka çal

kıskanmalar yan flüt alınganlığım keman
bak, kayalıklarda hırçın kıpırdanışlar var
kandillerin altında susamlı bir uyku
yani beş bin yıl kadar yüzün yüzümde kal
gemilerde karanlığı ezber eden akşamdır çocuklar
senin o karanlıktan birkaç yıl alacağın var

Onur Caymaz

*fotoğraf: Norm Magnusson

3 Ocak 2011

..Hangi masaldan geçelim...*



"..Yoluma yolundan akıp giderim
Yüzüne içinden bakıp eririm
Sözünü sesinden tanır bilirim
Özüne gözünden akıp gelirim

Dinlen bir nefes al koynumda..."

1 Ocak 2011

Seni beklerken..*


Seninle uyumak istiyorum en sınırı yitik gecelerde ve uyanışlarımın çay kokusunda senin bardağındaki kızılı karıştırmak.. Her kışı seninle yaza boyamak istiyorum, renkler soğuktan uyuşan parmaklarımızdan dökülürken.. Ve dinlemek kuşları, avuçlarımızın dağınık çizgilerinde..
Bir balkon hayalim var, senin tatlarınla dolup taşan bir mutfağın tül perdelerinin ardında bekleyen.. Sevdiğimiz çiçek adlarını dizdiğimiz kırmızı saksılar ve fıstık yeşili iki sandalyenin mesafesizliği..
Seninle dokunmak istiyorum güneşin sarı şurubuna ve yağmurun bahar aromasında tadına..
Saçlarımıza düşen pembesi bulutların, sere serpe bir sinopsis, düşlerinin gölgesinde büyüyen.. Teninden geçen mevsimi ben görmek istiyorum. Seninle kesip biçmek istiyorum kumaşlarını sarındığımız rüzgârların.. Kurdele yaptığın soluğuna sokulmak, ısınmak seninle.. Seninle alev olmak, seninle eriyip, yokluktan her şeye varmak.. Ben seninle binmek istiyorum bisikletlerine mayıs akşamlarının.. Ayçiçeği tarlalarından gamzene yansıyan güneşin renginde kanatlarımı bırakmak.. Ben seninle ısınmak istiyorum sokaklarında sevdiğimiz bir beyazlığın, seninle damlamak sonsuzluğa kor gibi.. Kurulmamış saatlerin zamansızlığında yakıştırmak akreple yelkovanın açılarını..
Ben seninle yelken açmak istiyorum ismimin varılmamış maviliklerine, ve seninle toprağa karışmak erguvan renginin öptüğü haritalarda.. Ruhumu ruhuna dayamak, pencerelerin ardından seninle bakmak şehirlerin dudaklarına.. Biletlerini toplamak her dakikamızın perdesinin.. Deklanşörünün değdiği ölümsüzlüğümüzle duvarları örmek, çizmek bahçeleri sarmaşıklarla, çizmek sevdiğimiz hayvanları, çizmek oyun parklarını.. Kumla biçimlendirdiğimiz her masala isim bulmak..
Seninle büyümek istiyorum ben. Seninle adım atmak. Seninle damarlarını artırmak yaşamın, seninle sarılmak balkonlara yeşil, seninle kan olmak vücudunda aşkın.. Seninle, sadece seninle..
Ve varsın, en gerçek zamanında kalbin.. Mevsimin en güzelisin.. Benim..
Serabın bile bu kadar gerçekken.. Varlığın tılsım düşürüyor varlığıma..
Büyüdüğün düşlerle, güzelliğin sınırlarını zorlayan manzarasıyla gözlerinin..
Bir yaş daha geçmeden..

31 Aralık 2010

Hayalinin dudaklarından öp..


Bir cümbüş sanacaklar gidişini, bir yol, bir durak gülümsemek adına ve anı çoğaltmak. Görmeyecekler belki renkleri, geçici manzara betimlemelerinin ve yabancı gözlüğünün ardından. Masallar ve sokağa taşınan hayatları dinleyip unutacaklar belki..
Bense güneşin doğuşundayım ve aldığın soluğun ısısında, nabzının hangi sokakta kaç olduğunda.. Taşlarında adımlarının ve karışlarında duvar pürüzlerini gezen ellerinin.. Ellerinin...
Orada gece saçına ne renk düşüyor ve dudakların hangi kar tanesine aralanıyor.. Bir büyünün hangi tozundasın..
Özlemin, kalp ağrısından sıyrılıp kırmızı kuşandığı zamandayım. Valizini dolduran aşk kokusuyla eğiliyorum omzuna varlığının..
Dalgalanan nice suyun ardından, nehre bıraktığın toprak sıcağı gözlerinin takıldığı kıvrımı merak ediyorum.. Bir büyünün içinde büyüteceğin yaşının, bir çocuğa yol olduğu bu zamanda, senin mutfaklarını doldurduğun bir yarın hayalindeyim..
Ekmek ve kahve kokusunun karıştığı ahşap masalar var mı orada sahiden..?
Ve belki tarçını öperek sokakları dolduran o tutkulu müziği aşk izlerinin..
Özlemin başka türlü bir ülkenin uyanışlarıyla kanat çırpıyor artık, dönüşünden çok kalbine an sayıyorum şimdi..
Beni aradığında.., peçetelerin arasında, bir boya kalemi izinde... Kokusunun tarifi bir hayalin köprücük kemiklerine yazılı..
Sen, ben..;
başka türlü bir gece, başka türlü bir hecede...

30 Aralık 2010

..Bin yıl yaşasam...*

"..Bana ellerini ver,
Hayat seni sevince güzel
Yoluna adadım ömrümü ben
Gel kaçma güzel..."

26 Aralık 2010

Sana yazıyorum, her mevsimin kalbe çaldığı bir zamandan..


Kelimelerin, içlerinde büyüyerek, şehirlere, kalplere ve olmayan dünyaların betimlenemeyen duygularına ilerlediği defterlere inanıyorum nice zamandır. Parmaklarımıza ulaşan yürek çarpıntılarımıza ve burukluklarımıza kol kanat geren, sarıdan sonsuz bir beyaza varan ağaç yapraklarına.. Bizi, sessizliğimizin tortularına taşıyan, gök gürültüsü gibi varlığımızı sarsan harf birlikteliklerine ulaştıran, ciltler ve yollar boyu, gizli kalmışlıklarla çoğalan defterlere..
Uzun mektuplar yazıyorum sana ve adımladığın dünyada, araladığın kapıların ötesindeki renkleri okuyorum zamansızca.. Seni özleten her dize biraz yarım, alabildiğim her soluk biraz şiir kalıyor birkaç mevsimdir; belki sekiz kimbilir dokuz..
Seninle en çok dönmedolaba binmek istiyorum ve bulutları öpeceğimiz mesafeden, turuncu defterime bir kış masalında yazdığın o cümleyi okumak, zamanı dondurmak ve kalbi durdurmak..
Yollara yaraşan müziklere es, şiirlere söz, resimlere iz olmak için, aldığımız nefesin en soluksuz daktilo darbesinden yazmak istiyorum sana; belki o zaman dönüştürebilirim üşüyen kışı, gelincik kızarıklığındaki bahara..
Ben, her mevsimin güzelliklerine inanan bir suyum, sen her mevsim ayrı zerafetle kapıyı çalan güneş..
Yarın başka bir sabah, gece yıldızsız da kalsa bulutlar en yumuşak battaniyenin altında..
Kırılmasın gamzen, kızarmayan kelimelerin gölgesinde. Salıncaklar var gökyüzünün yollarına uğrayan ve defterler..; kalp zamanlarına bilet..

24 Aralık 2010

sen..*


Gökyüzü bir çocuk resmi
Çağla yeşili ve pespembe
Cam buğularının her yerine adını yazdım
Pamuk yumuşaklığında deniz
Güneş sıcaklığında aşkımız
Sokaklara, apartman girişlerine
Kapılara, market çıkışlarına yazdım
Ama sen sorumlusun
Duraklara, kaldırım taşlarına
Defterlere, satır başlarına yazdım
Ama sen sorumlusun
Bir avuç yıldız gökyüzünde
Ayışığı da benden hediye
Cam buğularının her yerine adını yazdım
Alabildiğine yaşama sevinci
Verebildiğine kırılgan sevgi
Cam buğularının her yerine adını yazdım
Pencerelere, bütün aynalara
Gazetelerin ilan sayfalarına yazdım
Ama sen sorumlusun
Denizde, kıyıda, bütün kumlara
Rüzgârda uçuşan yapraklara yazdım
Ama sen sorumlusun
Yolda kirlenmiş araba camlarına
Yeni boyanmış beyaz duvarlara yazdım
Ama sen sorumlusun

Bülent Ortaçgil

23 Aralık 2010

kanatları..


O dönünceye kadar, benim avuçlarımdan kırıntıları tırtıklıyor içimizin kuşları.. Kafessiz düşler sever o, bulutların yolumuza masal olduğu..
Göç mevsimi geç geldi bu sefer, onun kanatları dantel oldu.. Geldiğinde mısralardan örülecek gece, ismine dökülecek yıldızlar.. Sesi, buharına karışacak gün doğumunda terleyen çiylerin.. Bir sonsuzluk tanımından koşacağız yarına, cebimizden şarkılar bilye bilye saçılırken..

Biz, kuşların yakından uçtuğu uykularda buluşuyoruz, sokaklar demet demet mavi..
Renkler diyarından gökkuşakları boya bana, yedi rengin uçsuz bucaksızlığına kulaç atıp..

22 Aralık 2010

gecelerin en uzununda..


Yeniden bulduk tapınağımızı. Başlıyoruz
Çevirmeye ağır ağır sayfalarını günün
Gökte kuş sürüleri, su kabarcıkları gibi öyle, biri çıkıyor, biri
sönüyor ya da yer değiştiriyorlar aralarında
Belli belirsiz
Yüzümüzde düş gölgeleri, menevişler
Kavuniçi ve beyaz, kavrayıcı ve keskin
Gök sırça gibi dökülüyor, omuzlarımıza, havlularımıza,
paletlerimize, güneş gözlüklerimize
Sarıp sarmalıyor bizi
Mimarsın, diyoruz ona, hışımla söylüyoruz bunu, dilimizin
üstünde kaydırarak kelimeleri
Herbiri bir akide lezzetinde
Mimarsın işte, bizim uçsuz bucaksız mavi mimarımız..

Edip Cansever

20 Aralık 2010

yollar boyunca..

Biliyorsun, kirpiklerimi öpmeni istiyorum atlıkarınca döndürürken masalımızı..
Eflâtun, toz pembe, uçuk yeşil, limon sarısı, gökyüzü..; tıka basa gökyüzü sonra...
Ellerimi hiç bırakma..


18 Aralık 2010

Bir Sessiz Geceden...*


........

Sen olsan ne yapardın Turnam
Bir sandala atlamış denize açılmışsın
Yanında ne pusula, ne aş, ne azık
İşte karşında Dübbü Ekber, solunda Demirkazık
Salkımsaçak bulutlar, delibozuk dalgalar.
Bütün rahatlıkları sahilde bırakmışsın
Mor rüyalar asmalarda, pembeleri yatakta
Yola düşüp Huu demişsin, Huu işitmişsin
Arpa boyu, çavdar boyu, minare boyu değil
Tut ki gecelerce mısralar boyu gitmişsin..

Turgut Uyar

15 Aralık 2010

"..Bak nasıl, beyaz keser gibisine yedi renk..."


O sabah aydınlığa iz bırakmıştı kirpiklerim. Gözlerimi açtığımda yalnız gökyüzünü gördüğüm bir odada şiir dökmüştü tarihler. Çarşaf su yeşiliydi, ve birkaç saat sonrası turuncu.. Beyaza portakal kabuğu düşürdü mü kimse, duymadım.
Odalar vardı, mevsim mevsim, aşkları mevsim yapan odalar..; uyunan, uyanılan...
Şehirler, damar damar yürüyen hayallerde..
O sabah aynaları boyamıştık ellerimizle, bembeyaz örtüsüne şehrin gökkuşağından ağaçlar çizecektik. Onun narin parmaklarında saklı kalmış notalar vardı ben dokunduğumda, uykusunda kanadındaki renkleri göstermeye heyecanlanan kelebekler. Yeşili yakıştırmıştım en çok turunculuğunda kokusunun.. Mevsim inerdi o konuştuğunda, üst dudağı alt dudağına varana kadar destan olurdu nefesi.. Dokunmaya kıyamadığımız bir zamansızlıkta, daha önce hiç oynanmamış bir oyunu keşfe çıkmıştık. Biliyorduk, bizim olacaktı, sadece ikimizin; evrenin tüm güzellikleriyle...

Bir gece geçti üzerinden buradaki karın. Benim kalbim beş yüz seksen kilometreye kollarını açan gökyüzünde takılı kaldı...
Her şehre masal yazdıran mevsimler var. Senin evin, içimize hırka bırakan bir kışta.. Çakıl taşları örttüğümüz yatakları var şehrinin park park, yol yol buzlanan utangaç kelimesizlikleri.. Bilinmeyen sıcaklığı çaylarının, buharı, kokusu karlarının...

Yazdığın tek bir cümleyle kaç tarih geçti, kaç beş yüz seksen...
Şimdi bir hayalim var.. Aralarını yaptığımız şehirler el ele yürürken mevsimlerde, gel sen de benim yanıma.. Uykularımız olsun, sabahlarımız.. Yastıktaki izinden çizelim rüyalarımızı.. Biliyorsun, uyanacağımız ilk yazlara hazırlanmalıyım renk renk..
Kış geldi buralara. Tropik kıvrımlarımı bile titreten bir ayaz, kar bile yağdı. Kar bana hep seni hatırlattı. Sen bana masalları... Ellerini özlediğim bir kış bu, uykularını, düşlerini... Nefes nefese kalan heyecanını, vakur sessizliğini, üfleyince dağılan saçlarını, teninde çözünen renklerini..
Şimdi kristallerle oynuyorum ismini ezberlediğim yıldızlar arasında. Gökyüzünde deniz diplerinden çalıntı bir mavilik, enginliği yüreğine benzer... Sen ki ancak aşka eş değer...
Müziği kısalım, soluğunun şarkısını özlüyorum.., dizlerimde kestane sıcaklığı..
Senden uzakta zor geçiyor kış. Sabahlar serin. Karlar gibi şiir dökülüyor yarın saatlerine... Dudaklarımda gerdanından kalan bir mayışık öğle sonrası...

Biliyorsun.., bir tek senin kışında alevleniyor ellerim.., seninle uyandığım sabahlarda ince belli bir buhar dokunuyor burnuma.., ve karlar bana hep seni hatırlatıyor...

12 Aralık 2010

"..Dedem, eller masal anlatır, derdi..."



10 Aralık 2010

en çok sen..


..bir omzuna almış sanki gökyüzünü
dudakları masmavi alsace lorrain
yüzü cermenlerin en eski hüznü
hölderlin bakıyor sisli gözlerinden
ellerini şöyle okşayacak oldum
duydum nabzının gök gürültüsünü

adı yağmur mu akşamüstü mü
uzak bir panayırda ip atlayan çocuklar
dalgalar vurdukça sarsılan mendirek
gecesi kaydı mı nedense beni arar
dilinde özürler bilerek bilmeyerek
zenciler çaldı mı cazın hali başka
oturduğu yerde içtikçe eksilerek
barın camlarına orospular çiziliyor
özlem büyük korku epeyce şaka...

Attilâ İlhan

8 Aralık 2010

geldiğim..


Biz seninle şehirler, sözcükler, geceler boyu...
Sen su altına düşen güneş, kırılması suların..;

mevsimidir gitmelerin, aşklara mevsimdir avucumuza düşen gökyüzü.

Düş renginden döktüğün gece masallarında üşüyen sesin.. Sesini ellerime ver, ellerim senin..

Nasıl hayatım oldun böyle..

Tarihlerden akan; tadı başka..


"..yaşadığımızın adı nedir diye sormaktansa, sana geldim..."

5 Aralık 2010

Derinde bir şey var..*


Başka
Senin için üzüntüm
Herkesten ve her şeyden fazla

"İyiyim," diyorum, soran olursa
Kimseler bilmesin
Evimde ağladığımı arkandan

Her gün kalktım yataktan bir duayla
Bu defa duracağım sapasağlam ayakta
Hava açık ve her şey normal
Ama gözlerimde durulmuyor sular

...

"İyiyim," diyorum, "sadece uykum var."
"Uyuyunca geçip gider."
Gitmiyor ne orada ne burada...


Melis Danişmend

2 Aralık 2010


sevişmeyi öğreteceğim sana,
geceleri büyüyen gizli ellerimle
dal budak saran seni: filizlenen geceyi.

Gözlerini aldım senden,
karanlığa bakma ve korkma diye,
koyu bir karanlıksın şimdi sen
dünya, içine kıvrılıp gözlerini yumar.
Uyanma diye, ve hatırlayıp ağlama
kurumuş bir kabuktur hayat
görünmez bir elin soyduğu
özünden daha yumuşak.
Ama her şey ağlar yitip gidenin gecesinde.
Emmeyi öğreteceğim sana
toprağın sütünü
kabardığı an koyu uykusunda
kesilmeden dünya düşleriyle.

Kör bir kaplan gibi çırpınsan da,
kollarımda tutacağım seni,
kemiklerinin kafesinden kurtuluncaya değin.
Dağ rüzgârlarıyla, azar azar, yitip gidene değin.

Aslı Erdoğan