11 Eylül 2015

tek yön biletler mevsimi


Karşı koyamamak değil-di. Gidecek yer bulamamak hiç değil-di. Çünkü zaten hiçbir yerde olmanın cümlelerinden katlar çıkmaya aşinalık var. Eylül kendini yarılamaya yakın Tezer Özlü'yü  aramıza bırakırken tüm bunları öngörmüş olmalı. Yoksa bu eylülden başka bir şey olurdu.

Yaprakların henüz dökülmediği ama sararmaya başladığı zamanlarda insan, karşı koymak ve üstesinden gelmek üzerine güç bulabiliyor. Normal akışta. Yeşili daha yeşil görmek, maviyi kana kana içmek, zamanı  bir ağustos göğünün altında, örtüsüz  ve kavun kokusunu saçıldığı  bir masada kalmak arzusunda oluyor. Olur. O zaman ölümün yalnızca hüzünlü varlığıyla aramızdaki boşluklarda yer aldığı bir dilim ama. Böyle değil. Değil-di. Tarihin her şeyi kötüleştirdiği bu mevsim başlangıcında, hayır; kimsesizlikten de değil-di. Evet, tam da böyle hissediyorum, ama şu an kilitte dönen anahtar, kendimi bir fotoğrafa yerleştirmek arzumdan değil-di.  

Şu ömrümdeki en çaresiz anlar hep böyle başlıyor gibi. Bir "neden?"e cevap veremeyerek. Kendime, eylemime ve durumuma bir neden biçemediğimde. Biçip de o dürüstlükten hoşlanmadığımda. Bir yerden düşerken tutunacak yer aramak varken, gözlerimi daha da sıkı kapatmamdan.

Toprak kan revan, gözler çatlayan toprak. Mavi küskünlüğü. Ne göze, ne adımlara, ne yaşama, ne de gayretine kendini değdiriyor su. Kalp desen.. O zaten en uzak mesafe. En yakındaki en uzak. Korkutan nabız. 

Dürüst değilim. Belki de öyleyim. Tozunu alamıyorum belki de. Sadece gülümsemek özlenebilen bir şey. Ve dudak üşüyebilen bir koordinat. Her şeyin kendini bir acele soğuttuğu şu eylülde, sol omzu öpen günler sezilince... Ne bileyim; karşı koyamamak değil. Kanmak istemek belki. Kanamadığım bütün ayrılıkların dibinde çömelmiş taşlaşırken, penceredeki saksıdan yaşama mededi ummak gibi. 

Herkes gitti. Bu sefer sahiden, gerçek olan ne varsa gitti. Rüya gibi güzel olan demiyorum. İyisiyle kötüsüyle gerçek olan.  Ne öfkelerini, ne üzüntülerini gördüm duydum. Bütün hisleri beraberinde tanımladığın herkes, böyle hissiz, sessiz, bakkala gider gibi gidince...

Belki de sadece bundan.
Evde ses olsun diye televizyonu açmak.                                                                                    

17 Ağustos 2015

sabina*


Rüya değildi. Rüya olsa öyle güzel olmazdı. Rüyaların hiçbirine girmek istemem. Bedenimi kaplamadığı gibi, zihnimin tüm aralıklarından sızıp, her noktasını iltihaplı bir uyuşuklukla doldurur. Bir güzellik tanımı değil benim için rüya. Kâbuslardan söz dahi etmiyorum. Kalbimle bilincim arasında ne oluyor pek kestirmeme imkân tanımayan bir elektrik kesintisi: Uyku yarası. Öpülemeyen sızı. Doldurulamayan yalnızlık.

Hayır, kesinlikle rüya değildi. Ayağım yere basmıyordu ve evet, yine bilincimle tarifini yapamadığım bir ilişki içerisindeydik, ama kanım... Tüm iliklerime ulaşıp, kendini geri toplayan, adeta nabzımdan fışkıran.. 

Bir müzik hatırlamıyorum. Müziğin kendisini içe almak sağırlaştırıyordur belki kişiyi. Ya da öyle çok dinledim ki, içimde sonsuz kere sürüp giden nakaratlardan soluksuz fon oldu, duymadım. Ama dediğim gibi, müziği içe almak denilen bir şey var. Bilmiyordum. Damar damar notalaşan bir akış mümkün. müş. Öğrendim.

Sabahları birbirine benzeyen ama kendini ezberletmeyen o kapıyı çekme sesinde, bir rüyada olmadığımın bilincinde değildim. Çünkü "gitmek" bir rüya olabilir. O kadar güzel bir eylem olmadığına göre...

Sahip olduğum, gözle görünen ne kadar şey varsa, muhtemelen birbirinin içine karışmış, renkleri buğulanmış, yorgun ama olması gerektiği gibi görünüyordu. Olması gerektiği gibi değil. Olması güzel olur gibi. Olunca insanı güzelleştirir gibi. Hiçbir seferinde, aynaya hiçbir bakışta tatmin etmeyen o görüntüye o sabah ulaştığımdan emindim. Dağılarak tamamlanmak diye bir şey varsa, o. Yoksa, yine o.

Gerçek ve tatsız ve zor bir rengin eşlik etmesi dahi yormadı o baş dönmesini. İnsan, olacaksa böyle sarhoş olmalıydı. Sanki bir yankesicinin çakısına kanını bırakmış da "İyi ki böyle, en güzel hissettiğim halimle ölüyorum." der gibi. Yani hayat da, gece de, semt de, hatırladığım tüm pencereler, fesleğenler ve diğer kokular da, sabahın caddedeki zerzevat uğultusu da, lavaboya dağılan endişe de, her şey öyle gerçekti, ama ismim kadar giyindiğim o saat aralığı hepsini yok edecek kadar daha da gerçekti ki... 

Unutuşun bile silemediği hissedişler var. Zihnin perdesine inat görünen çıplaklıklar var. Örtülemeyen sınırlar, sınırı olmayan mesafesizlikler, zamana yenilmeyen göz hamleleri var.

Bu bir rüya değildi.

Hayatta oluşu oluk oluk kabullenmek, belki de çok az kere olabilecek bir kabullenme arzusuydu. Tutkuydu.

Bak. Bu gerçekti. Tanığı olan, zaman aşımına düşmeyecek bir şeydi. Aleni bir sır. Aramızda bütün varlığıyla kendini inşa etmiş, bir o kadar dokunulmaz...

Görkemli bir şeydi. Kendiliğinden olanın ihtişamı. Zamansızlığın mükemmel kurulumu. Bekleyip de gelmeyenin lanetinin kırılımı. Sığamayan taşkın bir şeyden söz ediyorum.

Hayır, bu kesinlikle bir rüya değildi.

11 Ağustos 2015

artık



Minik bir çanta, pekâla bir gardroba dönüşebilir. Bu bilgiyi edineli epey oluyor. Öğrendiğimde ya da kanıksadığımda hüzünden çok, kalbimin serseri zevklerine eklemlenmişti. Sonradan anladım; aşktanmış o. Çekip gitmenin tutkulu görünmesi de öyleymiş belki. Bir gün kendin çekip gittiğinde tutkudan başka bir şey hissediyorsun çünkü. Daha boşluklu, daha göğüs kafesindeki havayı evire çevire döven bir şey.

Şimdi bir çantayla gitmiyorsun. Bir çantayla dönüyorsun. Ama üç gün, ama beş gün. Bir kere kapıyı çektiğin ve sonrasında her gidişinin gönülsüz dönüşler olduğu yerler var. İsminin değil de cisminin silindiği, kimsenin de bu eksiklikle eksilmediği yerler. Kırgın unutuşlar, iz bırakmamanın hafızasızlığı. 
Bir zamanlar anahtarı yalnız sendeyken, bu zamanlar bir çantayı kendi dışına dahi taşıramadığın yerler. Sığamadıkça utandığın, ağzı kapanmadıkça ondan da vazgeçmeyi düşünebileceğin çantalar...

Zaman insanı çok azaltıyor.
Arzularını, sözcüklerini, öpüşlerini...

Şimdi kalbini okşayabilmiş bir ana koşup sımsıkı sarılmak isteğinde giderek soyunuşundan sahip olduklarını. Çıkara çıkara yürüdün yollarda, üzerinde ne varsa, vazgeçe vazgeçe... Şimdi öyle üşüyorsun ki kendinden, bir sarılsan ona... Zaman duracak, tenin ağustosu öğrenecek, kalbin unuttuğun, o fırından yeni çıkmışlıkla kızaracak, mis gibi kokacak belki de caddenin ara sokaklarında yuvarlanan adımlarınla yeni gün. Bir sarılsanız geceye batıp, gündüzden taşacaksınız.

Bir sürü hikâyeden neyin sıyrıldığını biliyorsun. 

Üzerinden ata ata geldiğin şeyleri görüp sadece şiir giydiren bir şey var onun uykusuzluğunda. Fazla olan hiçbir şeyin bulandırmadığı bir su olabildiğini görmenin şaşkınlığı. Beraber temizlendiğini hissetmek belki. Zamanı, doğruyu, gerekliliği, bir koca dünyanın yerlilerini sonsuz bir uçarılıkla kenara bırakmak.

Umrumda değil.

Bazen olmuyor.

Bazen başka şeyler oluyor.
Bazen olan, içimin çantasını havada tepetaklak sallıyor. 

Neyim var, neyim yoksa, artık yok.
Geriye bir tek ben kalıyorum.

Şimdi..;

"Al beni ne yaparsan yap..."

6 Ağustos 2015

umrumda


Yolun bir yerinde korkusu geliyor yitirmenin. Boşluğun ciğer ciğer ağırlaşması rahat olan her yerini acıtmaya başlıyor. Zamanında efelendiğin bütün incir çekirdeği mevzuların yerini kocaman bir boş duvar sızısı alıyor. Kalbinin fotoğraf fotoğraf eksilttiğin, var olan ılıklığını görmezden geldiğin yaz bahçeleri dikiliveriyor bir ayazda karşına. 

Pişman ola ola temize çekilmiyor geçen zaman nanesi. Zaman sadece geçer çünkü. Yerine bir şey koyup da bardakları dolduracak bir iyimserliği yoktur. Gitmenin cins ismi. Kalanı son anda tutabildiğin bir uçurum kenarı yaratabiliyorsan, göze alman gerekiyor birlikte paramparça olmayı da. Kalmak da en nihayetinde bu biçimiyle işteş bir fiil.

Şimdi biliyorsun. O her zaman durmaksızın çalan kapısı bu kez aralanmayacak. Canı çekmeyecek hiçbir zili. Ardında kendini değil de, hüznünü dinlendirmeye çalışıyor yıllandırdığı görünmezliğini giyinip. Biliyorsun işte. Bir filmin en konuşulmayan ama herkesin bildiği sahnesi bu. Sustuğu bir nefes, bütün konuşmalarını kaplıyor. Biliyorsun, şimdi durursan yarın gözlerinde dünden, bir dağın farklı yamaçlarından kalma kış manzaraları dallandıracak. Roller kesinleşecek, bir perde ciğere bütün tozlu ağırlığıyla kapanacak.

Yalnızlığın bir sızısı var.
Kırgınlığın bir sızısı var.
Pişmanlığın bir sızısı var.
Affedişin merhemi dahil değil ama..

Son tüketim tarihinden önce.., 
beraber kalalım mı, düşerken bile?

4 Ağustos 2015

öz


Geç kalan bütün açıklamalar itiraf. Ve hiçbir itirafımın hiçbir zaman telafisini beceremem. Sahici kalp yırtıklarının hoyrat yaratıcısıyım. "Bu kez olmasın" diyerek çıktığım tüm yollar, zarif teğellerden diri düğümlere, sağlam zincirlere, oradan da geri dönüşü olmayan dikiş atımlarına varıyor. Hangi ilmeği nereye geçirmemem gerektiğini öğrenemediğim çeyrek yüzyıl. Afsız ilerlemek, af dilenecek bir iyelik eki edinememek bütün yollarımı, mahallelerimi kan revan içinde bırakıyor. 

Karşıma yüklediğim "Benim gibi düşünse keşke" zorunluluğunun sorumluluğunu öğrenemediğim, hep yarım yamalak, bir yeri illa sökülmüş, fazla fazla kırgın hikâyeler dizisi. Bizzat yönetmeyim. Elimden gelecek olanın ayan beyanlığına inat, basireti sonsuza bağlı.

Kendini bilmek, bunu bile bile birilerini varlığınla incitmek.

Hayat beni affetmesindi.

31 Temmuz 2015

bırak-a-madığın..


Yol kısa. Yol zor. Sonu dönemeç. Sonrası. Belki uçurum. Belki hoyratlıktan yorgun bir yumuşak iniş.
Yol yine. Yolcu tek değil. Hancı kimsesiz. Çalan kapılar. Unutulmuş sabah dilekleri. Gece açılan parantezin eninde daha da genişleme. Bekleme sayısında artış. Belirsizlik sonsuzda. Belirlenme isteği hiçlikte. 
Mevsim tedirgin. Mevsim limonata. Mevsimin alacak nefesi yok. Mevsime yuvarlak dalgalardan, en mavi manzara. 
Kadının aklı karışık. Kalbi dolaşık. Gün gerçek. Gece rüya. Güç var. Ağrı daha çok. Arzu bekleniyor. İnsanlar varlar. Şiir biraz eksik. Kelimeler yetersiz. Ölüm çok. Sıkıntı büyük. 
Kadın saçlarına doluyor olanı biteni. Canındaki "ah", yüzüne acı acı batıyor, misafirlik uzun sürüyor. 
Gitmek ihtiyaç. Rota hep bilindik yer. Gitmek değil. Haber taşımak. Medet ummak daha çok. Olmaz. Oldurulsun diye. Yık yap, yap yık. Yaşlanma telâşı. 
Rakısız geçen yaz. Önünü görmeyen yaz. Ayıkken yerlere düşen yaz.
Temmuz. Bitti.
Başlayan ne. Meali meçhul ezberden bir dua.

24 Temmuz 2015

fay



Bir yere gitmek. Ömrün kıtalarına yer değiştirmek. Mevsimler ters yüz. Hiç yaşanmamış bir temmuz bu. Hiç bitmeyecek gibi duran, sakin bir sızısı var. Bir yandan da kavurmuyor ilk kez sıcağı; sürekli bir yaz akşamını giyinmiş gibi. Sürekli günleri çıkarıyor üzerinden, kavrukluğu soyunuyor, rüzgârda kalıyor ama üşümüyor. 

Her şey yer değiştiriyor. Yaşlar, anlamlar, hareketler. Ve bu değişimin geveze susuşunda bir şeyler büyüyor. Hissediyorum; iyi şeyler ve kötü şeyler. Bunlar ne zaman bu kadar el ele tutuşsa, "Nasılsa aydınlanır bir yerden, geçer gider" diyorum ama bir şey; en büyüğü, en derine oyuğunu açıyor ve hiçbir aydınlığı uzun uzun yettiremiyor kendine.

"Aklım karışık" diyor. Bir cevabım yok. Düğümleri çözecek kadar keskin de değilim, net de. Herkesin dolaşıklığıma değmekten dahi kaçındığı yerde oturmuş başka hayatların Gordion düğümlerini açmaya çalışıyorum.

Zamanı saymayı bıraktım. Bir şeyler beklediğimi unuttum. İstemekten vazgeçtim. Bunların hepsini birer birer aştım. Bir yerde takıldım. Her şey hesaptayken ve sadece bir şey hiç değilken. Bir hayatı ilk kez birlikte oldurmak için göze aldığım, alabildiğim yolda çok yönsüz kaldım. Bırakmak, bırakılmak, yalnız kalmak; bunlar değil. Bir evin, bir şehrin, bir hayatın ortasında kimsesizleşmek. Kendi sesinden sağır olmak. Planlayacak koca bir geleceğe ve hiç yarına düşmek.

Bir yandan da mevsimle birlikte hayata katılışını taçlandıran nefesler bulmak, ama o tacı başına takamamak.  Ağır çekimde bir çelme gibi.  Takılıyorsun, düşeceksin ve canın yanacak, ama nasıl şanslısın ki düşmüyorsun da, seni tutan bir şey var. Ama takıldın, açın da değişti bir yandan. Şans kavramını biçimlendiren bir sakatlık.

Bütün varlığım sadece kendini geziyor. Kendine çarpıyor. Her şey içimden çıktı da, bir tek, salt dışarıdan görünen kadar kaldım sanki. İçimdeki şey boşluk yankısı gibi. İyi şeylerin sarmalayışına cevap vermek isteyen ama kötü şeylerle sürekli daha da üşüyüp daha da sarmalanmak isteyen, bağıran ama duyulmayan, susan ama yankılanan. 

Korkuyorum.

Birbirlerini devirmelerinden. Öyle zarifçe, kendiliğinden, bir kutlama gibi gelen şeylerin kuyuma düşmesinden. O karanlığın büyümesinden. Bildiğim dünleri acıta acıta çiğneyip yutmasından. Bir ovada kapalı kalmaktan, bir ovayı içime hapsetmekten. 

Boşluklarımın ağrımasından.
Dolduramamaktan.
Dolu olan ne varsa, kendini böyle oluk oluk boşaltmaya devam etmesinden. 

Yeni kelimeler bulmama yetecek kadar yenileyememekten için tezgâhlarını.
Sevdiğin rengin ölmesi gibi bir şey sanırım bu.

Bu temmuz niye bu kadar devirgen ama kurmaya da meyleden.. Ve neden böyle kaya gibi düşmüşken, bir yandan da durmayan sulara baraj olmak ister gibi?

Birikemiyorum, yağamıyorum, ne oluyorsa olmuyor gibi, ne olmuyorsa altında eziliyorum gibi.

Biliyorum.
Hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

14 Temmuz 2015

bir önce


Tarih, akış ve ters yüz. Beklediğin şeylerin zaman bulamayışı kendine ve zihnine hiç uğramayan ne varsa iyice yerleşiklik kazanması taş yuvarlanışında. 

Bazı şeyleri deneyimleyerek öğrenmesin istediğim kalp yuvalarım var. Her şey büyüyor mu bilmiyorum ama herkes yürüyor bir yerlere. Çakıldık denilen yerden çıkmanın debelenişi mi, yoksa sahiden "yol varsa yürünür"ün doğal ve olmalı akışı mı? Tedirgin olmuyor değilim. 

Belki de ilk kez bu kadar belirgin bir "Ya yanlış yaparsa?" korkusu var içimde. Yapmasın istiyorum.  Sayısız tutarsızlığın ortasında kalbine bir ahmaklık çelme takmasın istiyorum. Benden kendini fersah fersah uzaklaştırışı benim çizemediğim bir mevsim parçasına, ocağa koyamadığım bir lezzete varsın istiyorum. Eksik bıraktığım bir şey varsa, ne varsa o tamamlansa... 

Aslında kalbime ev kuranlardan, şöyle bir dokunup geçenlere dek tüm ılıklıklarım için arzulanıp isteklendiğim şey bu. Öyle böyle, ama yetemediğim ama kırıp döktüğümden, hoyratlığımdan veya beklenenin dışına çıkan tüm hareket ve hareketsizliğimden geriye kalan ne varsa... Af dileyişimi duyuracak bir şeyler, yansıması minik bir hareketin...

Şimdi, önce ve sonra.

Bir şeyden korkuyorum.

Ve bu ciğerlerimi üşütüyor.

Yazların gölgelenmediği bir yarın diliyorum sana. Belki sudan uzak bir yer beğenirsin kendine, ama yine de güneşini batırma.

7 Temmuz 2015

ki...


Bir var bir yok bir şey içinde tepiniyoruz. Sürekli olarak birilerini, bir şeyleri ikna etmeye çalışa çalışa, birilerinin istediğini yapmaya uğraşa uğraşa, kendimizi kanıtlamak uğruna bitap düşüyoruz. Bitap düşmek neyse, çok sahici ölüyoruz. Ölümün olduğu yeri dolduran "sınırlı" sessizlik bile değiştirmiyor ne bencilin bencilliğini ne de feda edecek bir şeyi kalmayanın fedakârlığını. Karşılıklı bir ömür oyma harekâtı, kendi işlediğin cinayetin kanı eline yüzüne, kalbine bulaşmadan durulmuyor. Ama hayat geçiyor. Ve elinde bir tane olan şeyin yitmesi... Telafisizce gitmesi. Bak bu çaresizlik. Yeniden doğuramadığın ömrü çarçur etme cesaretini kim veriyor bilmiyorum ama başroldeysen ödül almak üzere oynarsın. En büyük ücreti sen alacakmışsın gibi performans sergilersin. Yaşamak tembeliyiz. Hepimiz öyleyiz. Umursamadığımız şeyleri yan yana getirince insan insan ömür ediyor. Kendi savaşımızda hep katiliz. Ölen de öldüren de aynı kafa kâğıdına toplanıyor.

İnsanın en çok kendine acıması yok. Yoksa sahip çıkar. En çok kalbine. Böyle işleye işleye üzmez onu. Kendinden sonra da en çok en yakınlarına acıması yok. Sevdikçe öldüren bir canlı olabilir mi? Olmasın. İnandırıcı olmuyor çünkü. İnanmadığın bir şeyi savunmak da gelmiyor içinden, bünyende yalan haz ve bağışıklığı yoksa.

Hayat çok..; "bir var bir yok". Peşine "olmak" eylemi katmak için bir neden de aramıyor. o böyle kuralsız kaidesiz başlayıp biterken, zarardan ziyandan öteye niye geçemiyoruz? Vasat bir ortalamadan bir adım dahi olsa atabilmek bu kadar imkânsız olmasa gerek. Salt varlığımızla, kendi sesimiz sözümüzle ayakta durmayı başarmak en temel şey olmalıyken, bunu başarabilen "nadiri" alkışlar bu hal.. Acınası geliyor. Kendin olmayı başaramadığın yerde, sahip olduklarını nasıl baş tacı yapıp arkalarında duracaksın?

Nefesine inanmıyorlarken, sen kendin inanmıyorken...

Hayat geçiyor.
Hayat bitiyor.

Beklediğin; bir meçhul tarih için beklediğin ne varsa o meçhul ömre tokat olsun.

Yapamadığın, kıpırdayamadığın bütün korkaklıkların her gün aynada anıt gibi dursun.

Dursun ki...

2 Temmuz 2015

sor kendine


Aniden bir telefon çalıyor. Gelmeyen yaza tohumlar saçılıp birkaç saniye içinde yediverenlerle patlayıp fışkırıyorlar kalp toprağında. Bekler oluyorsun zamanı. Hani şu ölmeyen zaman var ya, o bir anda mücevherleşmeye başlıyor. Beklemek anlamlı bir eyleme dönüşüyor. Bir yere ulaşacağını bilerek beklemek. Tüketmekten başka bir şey. Zaman, olanla bitenle çok başkalaşan bir şey.

Beklediğin, beklemekten gocunmadığın o an geliyor ve dünya bütün çığrından çıkmış haline inat dengesine kavuşuyor. Nabzın düzeliyor, içinde bir yer tamamlanıyor. Organını yitirmiştin ya, o yerine konuyor. Nefes alıyorsun. "Hayat" diyorsun. "Bu hayat..". "Peki o hayat niye böyle oldu..?" diye sormadan da edemiyorsun. İsyan eder gibi değil de, hatanı bulup telafi etmek arzusunu karşılayamamanın gamından. Bir buçuk metrelik var oluşunla kilometre çözümsüzlüğünün yanı başında öyle, hiçbir şeye yetişemez kaldığın için. Birkaç santim daha iyi gitseydi bir şeyler, zaman böyle duvar duvar, yollar böyle diken diken dikilmezdi sanki yarına.

Bekliyorsun. Ne kadar bekleyebileceğini bilmeden bekliyorsun. Bir ömür sürecek belki bu. Bir yere vardığında; varırsan, varabilirsen, o nefesi bırakıp mevsimi devam ettirecek hale geliyorsun. Bunu bilmek, bile bile yanmak, önce yana yana kendini bulmak zorundasın gibi. Ama'larla, ikircikli hiçbir şeyi taşımak istemiyorsun o varacağın yere. Öyle çetin zamanlarda öyle çamur sıçramışken her şeye, tertemiz, sahiden bembeyaz olacaksa, öylesi olsun istiyorsun.

Bunu, bu olur mu olmaz mı zamana karşı geri sayımlı bir mucize ihtimalini zamansızca, sonuçsuzca beklemek...

Ama beklemek bazen ve aslında sadece bunun için anlam kazanıyorken...

Yaşamak için ölmeyi göze almaz mısın sahiden..?

1 Temmuz 2015

öncesi kalır

  
On sene önce bugün.
Beş sene önce bugün.
Geçen sene bugün.

24 Haziran 2015

sagu.


Yağmura karışıp, sonrasında güneşe çıkamıyorum. Dün bir bahar parçasını teselli etmeye çalışırken, bugün kendi yaz dilimlerimi dudaklarımın arasına koyamıyorum. Öyle ıslağım ve öyle kapalı kaldım ki kalın duvarlar arasında, rutubetlenen kalbim olmasın diye kâğıt havlular bastırıyorum göğsüne nefesimin. 

Ağrılar saplanıyor maviye, oysa ben turuncular batırmak, haziran kanepeleri yapmak istiyorum hafif meyve kokan, davetkâr. Kapılıp gidilecek yollar açmak istiyorum dalgaları sağa, sola ayıra ayıra. Sözcüklerinin anlamını bir yere vardırmayacağımız şarkıları, beceriksiz dudak büküşlerle kıvırıp ıslık yapalım. Gözleri aydınlıktan kısılmış, bileklerine gelişi güzel sararık çim parçaları yapışmış, dağınık ve hindistan cevizini andıran kumlu kokusuyla salınsın gün...

Kurutulmalı ve yaza hazırlanmalıyım; kalbimin sağlam bir kısmından vişneler toplayarak, reçellere...

17 Haziran 2015

değilsem...


Tedirgin. İçimde ürkek bir çift kanat. Uçsam mı, uçmasam mı, uçsam nereye, kalsam nerede. Bir şarkıyı, yeni bir şarkıyı duymaya çalışır gibiyim ama kulaklarım yetmiyor; hep bir uğultu aramızda. Öyle bir mevsim geldi ki, kendine yorgun. Kendini gün yataklarından kaldırmaya, bir ertesine vardırmaya mecalsiz. Sevişmekten değil, kendini taşıyamamaktan kan ter içinde. Mayıs, neye vardığını görse üzülürdü. 

Bu sonsuz durağanlıktaki yorgunluğun sebebi şu göğüs kafesinde sıkışıp kalan özlemli şey olsa gerek. Başını yastığa huzurla koymanı sağlayan, uyumak istediğin, zamanın kalbinin en ılık yerinde durur gibi yaptığı şeyi özlemekten. Sonu gelmeyen bir sayıda, tek ayak üstünde dikilip, uyuşa uyuşa, uyuşukluğun önce acısı sonra hissizliğiyle beklediğin bir şey. Dün şimdi ne getirecek sana. Saçlarında yüzdürdüğün vapurlarla, bileklerinin bağladığı güzel deniz yarası kabuklarla, teninde gezdirdiğin, mevsim meyvelerine varmasını arzuladığın rüzgârla aşamadığını ne iyileştirecek.


Çarpım tablosunu ezberleyemediğin iyi oldu sanki, dokuz kere sekiz, yedi kere altı, on bir kere pi. Sonsuz kere yalnızsın ve hep kendinle çarpılıyorsun. Bir sıfır bile edinmeyi beceremediğin bu yerde yok oluşuna bile yol veremiyorsun. Oysa nasıl da tamamlanmak arzusundaydın.  Bir çeyreği düşe kalka devirip de geride bırakmanın eşiğine gelmişken bak, yine takılır gibi ayağın. Değişmiyor mu, kombinasyonu mu çok fazla bu tökezlemenin. Hiçbir şeye cevap bulamadığın tüm bu üç yüz kırk bin günün sonunda yine bozuk dahi olsa bir pusulam, yırtık bir haritam, matematiği ucundan kıyısından sağlamalı bir mantığım, yörüngesinden çıkmış durdurulamaz, karşı koyası gelmeyen bir kalbim yok. Olmamak bu. Kendini olduramamak. O kadar ki, ismim boyu ağlamayı dahi beceremedim. "Çöl oldun." dediler.

Bu düştü düşecek mi, yerleşti kalacak mı yaşam biçimiyle nereye varılıyor bilen var mı? Ben hiçbir şeye parmak kaldırıp tahtaya çıkmak istemiyorum. Hiçbir bilgim yok hayat üniteleriyle ilgili. İyi, kötü, mutlu, mutsuz, sıkıcı, eğlenceli ve bu gibi şeyleri kümeleyecek kadar bile bilmiyorum. Tam olarak nereyi kaçırdım da bir daha yakalayamadım olanı biteni... Kimse mi not tutmadı? Ben mi yazınızı okuyamıyorum?

Gözlerim de bana çok ciddi bir oyun oynuyor. Nesneler deforme oluyor ve gözlerim benden bağımsız, yerlerine sığmak istemez bir şekilde eşinip duruyorlar. Ben olsam ben de kendime sığmak istemezdim. O yüzden kızamıyorum. Öyle duruyorum. Bir zamanlar durmak, durabiliyor olmak ne iyiydi. Artık kaldıramıyor bunu günler, dünler. Kapılıp gitmek ne iyi olurdu oysa durduğun yerde. Gözlerinden uzun kıyı şeritleri, sonsuz günbatımları yakaladığın bir nefesin rengine kapılıp gitmek. Gidememek, kalamamak. Durmanın iyi olmadığı yerde hareket kabiliyetini yitirmek. Ve bu haline oturup "bile" ağlayamamak. 

Çok zaman öncenin, kendini bütün uykulara kazıyan kâbusundan çalınmış bir sahne bu. Çocukluğuma inelim doktor. Zaten çıkılacak bir yer de yokmuş. Geldim, baktım, hiçbir şey bulamadım. Bir kâbusu gerçek hale getirmekse olay ve o bir çeyrek yüzyıl sürdüyse sahiden vazgeçelim, çıkmayalım bir yere. Hatta elinizdeyse gömer misiniz beni doktor? Oksijensizliğin beynimdeki tüm yolları kapayışının ağrısı bir anlam bulsun. Toprak olayım. Deniz olamadığım yerde, bir de bunu deneyelim mi? Başım, gözlerim ve kaburgalarım ağrıyor ve artık ellerime inanan insanlar uzun yollardan dönmüyorlar.

Bir elmayı dişlemenin içimizi kamaştırdığı bir yer hatırlıyorum ama, hafızam orada da oyun oynamıyorsa. Şimdi sadece diş sızlatıp, on beş yirmi dakikaya iç yakan bu eylemi dönüştürelim hiç değilse diyorum. Bir arzu kırıntısı edinebilelim olmuş veya olduğuna inandığımız ya da düşlediğimiz şeylerden. Hem bir elma "yenileyicidir" çünkü, güzel bir adamın her seferinde söylediği gibi. Üstelik karpuzların kütürdeyip, kavun kokusunun eşsiz dudaklara yapıştığı anason aromalı sokaklar uzanırken şimdi, bir elma nasıl bir fazlalık yaratabilir ki? Birbirimize çok görmeyelim birtakım iç gıdıklanmalarını. Hiç değilse ihtimallerini. Çünkü attıramıyorum ben nabzımı. Yürüyemiyorum daha fazla. Bütün yollarım öyle yokuş ve yokuşların vardığı her yer öyle ıssız ki. Bir kıpırtı duymazsam artık çürürüm gibi. Mevsimi geçer gibi sonsuz bir sabırla beklediğim meyvelerin. Şehvetinin. Olduracaklarının. Doğurganlığının.

Bir şeylerin ölümünü karşılamaktan, yokluk karşısında özleme sabretmekten, yokluğun kalıcılığından emin oluşuma inat ne olduğunu bilmeden beklemekten, beklerken körleşmekten, görüşümü yitirmenin yönsüzlüğünden ve bunun ağrılı çaresizliğinden, çaresizlik paniğinden, tüm bunlardan, bunlardan, bunlardan biraz sıkkınım. Biraz fazla sıkkınım.

Bir ağrı kesici alsam, tutup da bırakamadığım nefesimin göğüs kafesime yaptığı baskı, kendimden bir türlü dışarı sızamayan sızı geçer mi? O da olmazsa, kazalım mı, gömüp de olamadığım bir kaç suyu ödünç alıp da sulayalım mı beni doktor? Belki borçla harçla da olsa bir avuç toprağa karışarak bir şeyler olabilirim.
Bu kez.

9 Haziran 2015

"güneşin sofrasındayız..."


Üzerimizdeki,
yüreğimizdeki sis dağılır gibi.

Bu yağmura meyleden grisi maviliğin, yıkamaya hazırlanır gibi kara kara parçalarımızı.
Biz. Hepimiz. 
Temizlenmeye nicedir hazırlanıyoruz, gülümseme denemeleri yapıyoruz birbirimizin gözlerinden aynalar edinip.
Kadehlerimizi ah'larla değil de baharlanan dizelerle kaldırmayı özlüyoruz.

Hasretli bekleyişlerine olan umudun bunca törpülenmişken,
yeniden kapının çalmak üzere olduğunu, ve hatta güneşin ayak izlerinin kapı aralığından göründüğünü hissedince..;
ne yaparsın ki?
Ne yapardın?

Bir şeyleri en baştan öğrenmeye en hevesli olduğumuz yerde,

kalabalığız, çok kalabalığız, çok biriz.

İki gündür çok güzel uyanıyoruz.


5 Haziran 2015

92'10'6


Gülün anısı gül çiçeğinden, karanfilin anısı karanfil çiçeğinden, sokakların anısı sokakların manzara löpünden, sevgilinin anısı sevgilinin kendinden üstündür.
Sütbeyaz atlarla gelirler, sütbeyaz atlarla giderler.

Salah Birsel

2 Haziran 2015

nadas


Yorgunum bütün gecelerden ve gündüzlerden, en çok hareketsizliğinden yolun. İçime egzoz kaçırmamak için  verdiğim bu mücadelenin neresinden galip, neresinden mağlup çıkarım kestiremiyorum ya, hepsi aynı yere varır gibi.

Kendimi kusmak istiyorum. Bir şey çok fazla. Üzerime büyük. Ağır. Sesim. Yankısı çuval gibi. Kendimden kaçmak, eve varmak istiyorum. Ev dedim. Ne kadar uzun sürdü. Bir daha dönmem dediğin ne varsa, şimdi içinde kâğıt kesiği gibi ince sızı... Can acısı unutulmuyor ya; intikam bu. "İncirlerin dallara ağır gelip de kaldırımlarda ezildiği o sokaklara varayım, bir varayım iyi olurum gibi" diyorsun. Utana sıkıla. Kaçmak için çabaladığın bütün ölümcül güzellikteki gün batımları öğrenilen geçmiş zamana bürünüp, uzak bir yerden dahi kendini göstere göstere nasıl da sevişiyor şimdi karşında. Başını çeviremiyorsun ve işte bundan kaçamıyorsun.

Dönmek değil de varmak arzusu. Bir tek orada mola verebileceksin sanki. Orayı terk ederken parmağının gösterdiği ne varsa; ilk aşkın, son aşkın, radyo frekansların, uykusuzlukların burada her sabah ömrüne dolaşık, düğüm olmuşken.. 

Sahi, hayat nasıl böyle oldu?

Bir inziva diliyorum şimdi. Kendimden çekilmek.
Yolumu yordamımı bulacak kadar durmak.
Sadece durmak. İmlâ gerektirmeyecek kadar cümlesizleşmek.
Madem bunca kimsesizlik, öldür sesini; sus ol.
O, her şeyin ancak iliklerinden geçerse tam olacağına dair inancında, tam o yerde dur; soyun kendinden.
Kendinsiz,
kendinle,
kendine kal.

26 Mayıs 2015

tunç uyak..*


"Boş salıncaklar gibi gıcırdayarak konuştum karanlıkla
Kediler gibi mırıldanarak.
Alkolden bir denize bıraktım kalbimi
Kırmızı bir sandal gibi,
Arka sokaklarda sarhoş konuştum karanlıkla.
Avuçlarımla konuştum,
Allah büyüktür diyen insanlar gibi.
Kedi dili bisküvilerinin bir pastayla konuşması gibi
Yumuşak ve kremalı konuştum onunla.
Baharda leylaklar açardı boynumda
Mor ve pembe konuştum karanlıkla
Gece açılıp gündüz kapanan bir parantezdim,
Sözler vardı içimde işe yaramayan
Sözlerle konuştum karanlıkla..."

21 Mayıs 2015

leyla..*


Dışarıda mayıs var. Bir yanı çok yeşerikliklerde patlayan kan kırmızı, bir yanı çok denize düşmüş gökyüzü huyu. Akşamın üstelemeden ama hafif dokunuşlarla güne inmesi... O rengi de biliyorsun. Zaaflarımı biliyorsun. Bir kadehe dolması gereken ne kadar sözcüksüzlüğüm varsa... Ve o kadehe kaleminin dudağı değmeli ne kadar şair varsa, onları da. 

Eksiklik eklerinin unutmakla bir ilgisi yok. Bu, bir arzuya neden biçmenin olanaksızlığına benzer gibi, belki. Mevsimden arda bir bakış bırakabilmekten öteye beklenti yaratmıyorum. Oluru yok reddedişler karşısında pencereleri ardına kadar açıp, durduğumuz yerde soluk soluğa kalabileceğimizi göstermekten başka hırsım yok. Hayatla derdim bir gecenin en güzel yerinde -evet, o rakamın altmış dilimine sığar şekilde- "durmayalım" diyebilmek. Ay paldır küldür düşmeli balkonlardan belini sarkıtırken. Daha başka bir şeyin hesabını yapabilecek bir şey sürmüyor iklimimde. Ne olduysa, ne oluyorsa hiçbir cümleyle tartılıp da sağlama yaptırmıyor kendine. 

Çok yalınayak nabzım. Ne tarihlerden ne de olaylardan korunacak ketler yaratabiliyor. Lâl sürüyor bir şeyler veya o lâllikle durağanlaşıyor. Saniyeler mi birbirini itiyor, haftalar mı deviriyor, bu neyin büyüyerek yaşlanmasını izlemek anlamıyorum. Bu kalabalığın, çok kalabalığın ortasında duyduğum tek şey; sudan yükselen karpuz kokusu, gözümün takıldığı portakal kasaları ve ikisinin arasında yalnızca yeşil ışık yanıyor olması. Metro çıkışında veya girişinde kestaneyle can eriğinin yan yana yer buluyor oluşu gibi. Şaşkınlığımın sessizliği, sözsüzlüğü, birçok şeyin anlamının altını çizmeye yetmediğinden kırıcılaşıyor. Oysa yabancılık tekinsizleştiriyor imlâsını yolda yürüyüşün. Nereye gittiğini bilmeden ve belki de aslında hiçbir yere gitmiyorken hangi yol tarifi işine yarayacak bilemiyorsun.

İnce ince esiyor rüzgâr. Saçlarımı sevmekle sevmemek arasında ağlamak istediğim vapur güvertelerinde üşümeye mi üşümemeye mi karar vermeye, aslında çok üşüyüp de üşümüyor gibi durmaya çabalıyorum. Ellerimin ağrısını bırakabileceğim bir yer yok ve martıları besleyemeyecek kadar susamsız şimdi denizaşırılarım, sevmelerim*... 

Bu durumda neyin önlemini alma çabasında dilim, bilmiyorum ki... Kıyı kıyı susuyorum. Bakışlarım gözlerime küs. Çok hastalarmış, doktor da söyledi. Ağlamaktanmış hatta belki de. Bir yerde okumuştum; hatırlamanın da unutmamakla hiçbir ilgisi yok.* Gözlerim bitmiş. Bir nehre baka baka bitirdiğimi hatırlıyorum. Bir de şimdi nereye baka baka doğuracağımı bilmediğimi bazen unutuyorum. Gemiler batıyor sanki kuraklığıma saplana saplana. Gözlerimin reddinde dilim de sus pus. Bir bedeni bu yoksunlukla taşıya taşıya kalbini hatırlamaya çalışmak çok yorucu.

Hasarlıyım, yabancıyım. Dışarıda mayıs var ama. O temiz. Tertemiz. Saçları dalgalanıyor, dudaklarında çilek kokusu, rengi. Öyle genç ve elleri öyle diri sulara dokunurken.. Cam göbeğinden elbisesini sıyırdıkça eflâtunlu bir zamanın rüzgârı, yaseminler saçılıyor sokaklara. Konuşkan ve bakışkan sevişiyor mayıs; cüretkâr. Haklıysa, sonuna kadar.
Omuzlarından öpülmeli şarkılar söylüyor.
Mayıs olmak istiyorum.

Bu mevsime böylesi yakışıyor.
Ben arka bahçesinden hayran hayran içime çekiyorum varlığını.
Çünkü nereden baksan insanı en çok ve belki de bir tek aşk iyileştiriyor.
Ve şimdi sokakta, ve toprakta, ve suda, ve bulutta sahici bir aşk var.
Ne oluyorsa ve ne olmuyorsa sadece bundan olmalı...

14 Mayıs 2015

"omne animal triste post coitum"


Aşkın içimize mi girdiğini, yoksa içimizden mi çıktığını bile bilmiyorum. Kimi zaman bize aylarca, hatta yıllarca pusu kurmuş başka bir varlık gibi içimize girdiğine, bizim günün birinde, anılara ya da düşlere kapılmışken, özlemle gözeneklerimizi açtığımıza, sonra bu gözeneklerden içeriye girmesinin saniyeler aldığına ve derimizin altındaki her şeyle karıştığına inanıyorum.

Monika Maron- Animal Triste

6 Mayıs 2015

"..şansımız artmış, kaybolursam..."


Bakma. Korkuyorum. Korkunun sessizliği bu, gururdan ziyade. Bedenim kendi kendini tehdit ediyor, bu otosansür içimi sıkıyor. İçimden dışıma taşamayan ne kadar şey varsa suretimle de olsa senin dışından içine dökülsün diye bekliyorum. Kendime getirebildiğim bir çözüm yok şifacı dualardan başka. Oysa içinden Tanrı geçen şarkılar söylemek ona inanmamı sağlamıyor. Belki de bu şehirde inanca gereksinimi var insanın ve benim belamı veren de bu?

Zamanın birinde deist bir adam kaderciliğime kızmıştı. Tanrısızlık ve kadercilik. Oysa ben olsam kendime kaderci demezdim. Çok sevince çok tanıdığını da zanneden insanlardan biriydi belki o. Belki çok da sevmemiştir, bilmiyorum ki? Şimdi sevmek fiilini geçirdiğim cümlenin ve sevmek fiilini geçirdiği cümlenin ben aynı başka öznelerine bakınca. Tanımak. Soyununca tanışıyorsun. Ama gözlerin varsa. Bir zamanlar yoktu. Şimdi miyobumdan, astigmatıma ve daha bir dolu görmezliğime rağmen öyle eminim ki gördüğüm şeyden... Gözlerime laf söyletmeyeceğim nadir zamanlardan biri. Üstelik gören bütün diğer o 'yakın' gözleri de utandırmaya ant içmiş gibiyim karşımdaki manzarayla. Oradan güzel bir şey çıkacak. Hem içinden, üstünden, altından, sözünden, sesinden şehir geçiyor?

Az yere gittim, çok az yerde bulundum. Ama ne zaman bir yere gitsem, gidebilsem hakiki bir çentik attırdım o kimlik haneme. Dahası kalp haneme. Yumruğuyla, orgazmıyla, sadakatsizliğiyle, çocukluğuyla, neşesi ve hıçkırıklı ağlayışlarıyla, yıkılışları ve yeniden kuruluşlarıyla... Şimdi bak buradayım ve bir şeyler yine kendini yazıyor işte. Yazsın da, kurumasın mürekkebi sol yanımızın. Korkmuyorum gördüklerimden. Manzaramdaki suyun derinliğinden, karanlığın uçsuz bucaksızlığından, gecelerin taşkınlığından. Korkum bir tek, bu beni somut olarak çevreleyen ve sınırlayan, işleyişini bana sormayan şeyin çözümsüzlüğü ve kötü sürprizlere de açık oluşu. Gerisi teferruat. Hayatın her yerinde de öyle olmalıymış ya, büyümek mi yaşlanmak mı; adına ne koyuluyorsa; öyle bir şey varmış, onunla anlaşılıyormuş illa ki.

Tuhaf bir yandan. Kendinle ilgili kontrol edebildiğin ne az şey var. Belki çoktur da, ben daha gelmemiş olabilirim oraya, belki de otobüsü kaçırmışımdır. Bilmediğim her şeye eklensin.

İçim çok geveze bu aralar. Bakma. Vallahi gururdan değil dışımdan konuşmayışım. Başka şeyler var. Zaten ne zaman pek gururuyla anılan bir kadın oldum ki, oldum mu, gurursuz diye de anılmamışımdır belki veya sıfatlarım arasına gurura eklenecek bir yapım eki gelmiş midir, gitmiş midir emin değilim. Umrumda da değil aslında. Kalbin kontrolsüzlüğüne tapınmak isteyen biri için gurur çok dar ve mazbut bir kelime. Sanki. Tartışalım bunu bir ara. Dudaklarımın kenarlarıyla barıştığımda. Aslında dudaklarım da yetmez gibi. Çünkü nereden baksan nefes akıcı bir şey. Akacağı tüm yerlerle mütareke imzaladığım zamana sözleşelim en iyisi. Çelme hoşuma giden bir şey değil; hele ki kendi kendime dolandığımda.

İçimde günleri dilimleyen bir sıkıntı ve bir ferahlayış çok karı- koca. Resmen, ömür boyu, yüzü asık da olsa bu ruh halimi geçindirmeye imza atmışlar. Sabah yoldaki coşkunluğum -ki az önce düşünüyordum; bu şehirde de var basınca rahat ettiğim topraklar- yeraltından dahi olsa Taksim'e varınca, ve sonra akşam şu kır saçlı güvenlik görevlisiyle çok gizliymişçesine "iyi işler/ iyi akşamlar/ iyilikler" anlaşmamla birlikte özgür bıraktığım yeryüzü ağırlığımla kendini sürdürüyor ve bu Kadıköy vapurunda coşkunluğun ötesine geçiyor. Sonra denizden inip, yeni kavrulmuş leblebi kokusuna varıyorum ve tam o anda o sahneyi gerçekleştirmeyi düşlüyorum. Her akşam. Onun parmak uçları, o yeni kavrulmuş leblebilere bulanıyor ve kararıyor. Ne sevdiğim parmak uçlarına ne de yeni kavrulmuş leblebiye dayanabilirim. Düşünsene; onun parmak uçları, yeni kavrulmuş leblebi kokusu ve kararıklığı taşıyor. Ve... Ve hep aynı sona ulaşıyor 2,20 TL uzatarak noktalanan düşüm.

Tüm bunlar coşkun dilimler. Bir de hiç nefes almadan oturduğum, floresan tutulmuş zamanlar var. Penceresizlik ve dışarıdaki baharı tam olarak bir akvaryumun ardından kaçırıyor olmak her çalışan insan gibi ağrıma gidiyor bir miktar. Çay ve kahve seviyor olmanın hayati önem taşıdığına inandığım bir süreç bu. Sıkılmak zor. Modern dünya oyuncaklarının dahi seni sıktığı yerde, öldürücü. Müzik ve çay açı olup, her daim her çağrıda baloncuklarını hazır tutman gerekiyor büyükler dünyasında. Neyse ki sonsuz gülümseyen, kır saçlı bir güvenliık görevlisi ve şarap dahi satan bir büfe var. Hayat buna indirgeniyor. Güvenlik görevlisiyle iyilikleşmek ve içemediğin şarabın varlığına  mutlu olmak. Kimse bir mantıktan söz etmez diye umuyorum tam şu anda.

Mesela bazen de sabah sekiz vapurundaki, son anda bıyıklı olmuş, kot ceketli çocuk veya akşam -yakalayabilirsen- 18:45 finükülerinde hep aynı noktaya oturmayı başaran, arkadaşının babasına sabitleniyor hayat. Böyle şeyler var. Seferlerden tanıdığın yüzler, onların istemeden öğrendiğin ritüelleri. Belki sen de birileri için öylesin, bilmiyorsun ki. Yaşıyorsun. Bir yerden sonra alenen uyuyorsun, o kitabın tek sayfasını daha okumak için birilerini istemeden dirsekliyorsun, iki dakika daha çok denizde kalmak için sabah on dakika erken uyandığını ve bu saatin 05:40'a tekabül ettiğini söylüyorsun yorgun insanlara. Sen de yorgunsun halbuki. Ama yaşamak bir tuhaf.

Şehirle arandaki o şey yazılabilsin diye geceyi, sanki gece değilmiş gibi görüp yırtmak gerektiğini düşündürüyor. Şehir senden seni istiyor. Madem sen onu yazacaksın orana burana, o zaman karşılıklı bir teslim oluş bekliyor. Aşk diye bir şey varken de inkâr edemiyorsun bunu. Teslimiyetin getirdiği şeyi bilince göz ardı edemiyorsun çağrıyı. Hayat dilimli coşkunluklarla, ve o coşkunlukların arasına  yerleşmiş leblebi kararıklığının altını çizdiği tutkulu aşkla devam edebiliyor ancak. Sırtını dönemiyorsun. Hayat zaafın oluyor bütün bu sıkıntısına rağmen. Devriliyor, üzerine yıkılıyor, enkazında kan revan içinde bırakıyor ama yok; bir tek ama bir tek umudunu almıyor senden. Tuhaf.

Bakma. Korkuyorum. Korkunun gevezeliği bu. Bu sustuğum gevezelik gururumdan ya da gurursuzluğumdan değil. Yarın olur da gözüme yeniden yaş dolar da bu kez kendi kendime, bu beni saran etle onun altından kalkamazsam ve kelimeleri bambaşka şeyler için kullanmaya mecbur kalırsamın korkusu. Yok olamayacak bir şeye, varlığı ağır bir şeye dönüşürsem ve parmak uçlarının sevmediği bir kararıklık olursam diye şimdiden uçar gibi yapmak. Anlamsızdır belki, ki muhtemelen öyledir ama kaybetme korkusu hoşuma giden bir şey değil. Hele ki bir şey sahiden 'kaybedilebilecek' kadar kazanılıp kıymetlendiğinde, içim bunu hissettiğinde ve artık o olası kaybedişi göze alamayacak duruma geldiğinde...

28 Nisan 2015

bu mevsimde..


Mayıs arifesi. Bir şeye ihtiyaç var. Çözülme, birleşme, erime, bir şey. Mayısın, tüm gidişatı bahara devşirme hareketi olmalı. Patlayan dallara eşlik edecek oluk oluk bir şeylere ihtiyaç. Bazı kapılar var, gün gelecek de çekinmeden parmak eklemlerimizi dokundurabilecek miyiz üstlerine. Belki mayıslar kilididir onların. Bu aralar kalbim de, o tek kilidi dönsün diye istiareye yatmış bekliyor. Sayıklaması iki hece, çok ses. Zihninin kıvrımlarına biletim olsun, sonra derinliklerin üzerinden geçelim istiyorum. Tekrarı olsun mesafesizliğin. Hayatın iznini. Duyu organlarım bütün işlevlerini eksiksiz yerine getirsin. Tam olmak arzusu. Tamam olmak. Tamamlamak. Tamamlanmak. Belki de dünkü yaraları bereleri, eksik kalmışlıkları tamamlana tamamlana öğrenmek veya hiç bilmeden yeni bir bahara yazılmak birlikte... Bugüne dek kelimeleri acıta acıta kullandığımız ne kadar şey varsa şimdi öpe öpe. Belki tarihe başka türlü bir şey yazılmalı bu kez.
Ömrüm, kalbim ve tenim.
Mayıs istiyor.
Artık.

22 Nisan 2015

sayıklamalar


Nefesimi kaçta bırakacağım. Kaçtan geriye saymaya başladım bu sonsuz sıkıcılıkta ayaklarımıza nasıl dolandığı muallak renkleri... Dün bir yerde bir kadın "En kötüsü de insan beklemekten vazgeçemiyor." dedi. Vazgeçmek. Bekleyişin tükenmesi. Hayatta neye dair, başka hangi hissimiz bu kadar deli kuvvetinde ve tükenmez bilmiyorum ama beklemek; nefesini bir ömürlük tutup beklemek, yaşamı konservelemek tuhaf... Hayal kırıklığı bilmeyen bir şey. Bilse de görmeyen. Belki bitişte varacağı yeri dahi yolda unuttuğun. Beklemek bir eylem. Beklemek bir durma biçimi. Beklemek bir pasif direniş. Sabır. Sessizce bir taşı oymak, yok etmek, yenisini yaratmak. Yüzyıllarca gözetlemek, sonucu olsun olmasın, bilmeden beklemek.

Aylardır iki saksı Afrika menekşesi başında kadife bir bekleyiş içindeyim. Beklemek değiştirir. Büyütür, geliştirir, değiştirir, azaltır, bazen öldürür, bazen yeniden doğurur. Çarpıntılı bir durağanlık ve gözyaşı boyu bir çaresizlik. Çaresizlik de ıslak bir şey işte, tuhaf. Bir bitiş rengi gelip bıraktı sanki içime tohumunu. Atmak istiyorum veya ikna etmek dönüşmesine. Ama tek başıma kuramadığım cümleler var. Sanki ardından hemen bir vazgeçiş sürükleyecek gibi. İkircikli bir duruma evrildiği anda uçurumun yolunu gösterecek gibi. Korkutuyor. Varlığından vazgeçebileceğini fısıldayıp duruyor. Varlığınla yokluğunun bir olması kırıcı. Olmasa keşke öyle. Kırgınlık çok ağlanası bir şey. Kimde durursa dursun öyle. Ne evrensel bir yas kıyafeti...

Beklemek aslında çok büyük bir elde ediş beklemiyor sonlanacağı yerde. Tek bir kelime. Ama doğru bir kelime. Tek bir bakış. Ama akan bir bakış. Tek bir dokunuş. Ama parmak uçlarındaki o sıcaklık. Minik ama yankılanan. Sahi. Bazen... Ne kadar susarsan sus. Ne kadar durdurursan durdur geceyi günde. Ne kadar tutarsan tut zaten sonsuzdaki nefesini. Olmuyor. Bazen olmuyor. Şimdi ne oluyor, onu da bilmiyorum. Bir hayat öylece durup beklerken, bir yaşayışın her anını beklerken, yaşatılmak için bir ışık beklerlen, sonsuz hareket ne görüyor kaldırımın karşısında? Bütün o hayata karışıklığın içinde durmuş bekleyen; kalbini yere düşürmemek için tek adım dahi atamayan o ete bürünmüş sureti görüyor mu. Görmeyi düşünüyor mu. İstiyor mu. Can çekiştiren bir haz. Paylaşılan bu. Durağanlığın içine sızan hareketle, hareketin kendisiyle paylaşılan bu. Belki de bir birleşmenin evreni yerinden oynatma gücünün de kaynağı bu. Hareket ve nefessizliğin birbirini içmesi. Ve o yutkunma anının sonsuzluğunda kalmak istemesi.

Beklemek.
Bazen kavurucu acı.
Bazen ölümcül güzel.

17 Nisan 2015

"gökyüzü ne kadar güzel, buradan daha güzel..."


Pencerelerden belimi sarkıtmayı arzulayacağım mevsim geldi. Saç dağınıklığının üzülmüş kalpleri gıdıkladığı, yakası paçası dağılmış, uçarı renkli hafif kumaş buruşukluklarının gamsızlaştırdığı günler. Bir cumartesi duygusunun içimize çöreklenmesi birkaç kapı boyu. Yüzümüzü hafif bir esinti yalasa ömrün tatili havasına gireceğiz. Kollardaki saatler yeryüzündeki toplam ağırlığımızı dibe çekiyor. Sokaklar Kadıköy olup yürünmek, sular akşam güneşiyle nefessiz öpüşmek istiyor. Vapurlar her gün ama her gün aynı saatlerde yaptıkları seferlerine yeni masallar edinmenin peşindeler. Havada bir yeşil elma ısırığının ekşimsi tatlımsı yeşilimsi ama dudaktan kızarık tadı var.

Günler pazar tezgâhlarındaki renkli meyveler gibi saçılıyor sonsuz sıkıcılık üzerinden. Tüm günler aynı ve aynı olmamasını dilediğimiz her yeni gün çarşılardan bir umut illa ki alıp geçiriyor üzerine. Sokakta edebi bir şeyler oluyor ve ofis insanlarının bu mahrumiyetine kimse yeşil kart vermiyor. İki duble rakıyı genze,  yorgun ekran gözlerini boğaza bırakmanın mecburiyet olduğu akşam çıkışları, minibüs tekerlerine ve ocağı yalnızlıktan yanmayan mutfak diplerine sıkışıyor. Tüpü biten bir aşk ancak sulara bastırılıp yataklara götürülebiliyor. Oysa yataklar da konuşmak için...*  Dışarıdaki bahar, içeride günü devirmenin hırsıyla didişiyor. Belki de sadece saçlarını savurup hava atıyor. Güzel bir kadın saçlarını rüzgâra bırakmaktan başka bir şey yapmasa da olur. İstanbul... Güzel kadın, gerdanı açılmalı kadın. Öpmeden durmamalı kadın. Bakışı buğulu, adımı ıslak...

Bu sabah vapur düdükleri çalmadı. Dumanlı bir geceyse ve akşamdan kalmaysa şehir... Denizine dokundurtmadı. Oysa bazı kırgın haberler suyla buluşmadıkça yürek çarpıntısını soyunamıyor. Bir vapurla öpülecek ameliyat yaraları var. Bir de vapurlara sadece kalbi yük edip batıranlar var. Beklenenler, gelmeyenler. Uykusu yaralılar. Yara açan uykular... Bazı bekleyişler, yaralar ve uykular hep birbirine karışıyor. Ayrıştıramadığın yer, uçurumun. Dil yitimiyle, tek ayak üstünde beklediğin...

Hiçbir şeyin, homojen intiharını yüklenmediği yerde şehre nazlanıyorsun. Güzel kadınlar hep okşar gibi geliyor içini. Sonra çıktığın yeri anımsayıp kendini kandırmaktan vazgeçiyorsun. Kim okşasa içini...? Birkaç semt ötede yazmaya başladığın hikâyeye koşsan kavuşsan mesela, bahar da kavuşur mu yalınayak adımlarla, çırılçıplak yazdığın kelimelerle en içine, en içine, senin içine, onun içine... Artık bazı cevaplar "bilmiyorum"a varmamalı. Billdiğin, bilip de beklediğin, bekleyip de istediğin bütün o akşam şarkıları... 

Bir şiir, bir diğerine varmalı. Nisanın tavrı bu olmalı. Çok sessiz... Bu konuşkan tıpların dışı çok sessiz. Ünlem işareti yetmiyor. Bir öte sözcük bulup uzun uzun cümlelerde sabahlamayı çekiyor canım. Denize kadeh sallamak, tenimi yaslamak, fazlalığından arınmak içerinin. Bilmediğim ama çok seveceğim bir şarkının nakaratında dudaklarıma alev sürmek. Sonra bahar sabahlarından saçlarımın bulutları gıdıklamasını... Bulutların içimi gıdıklamasını... Sokağınkiyle yakışmasını kokumun.. Bir son değil, başlangıç duygusunun ikâmetini almak en derinime... Orada uzun uzun, iliklerime dolna kadar tanımak... Yeniden öğrenmek yollarını kendi evimin. Teslim ola ola...

Bakma. Yorgunum. Kendimi unutmaktan. Bir şeyleri bilmemekten. O yüzden bu heyecanım. Bir şeyleri bildiğimi emin olarak hissetmenin kanımı iteklemesinden... "İstiyorum" cümlesini kurabildiğimden. Ve bir dilek sonsuzdan geri sayılabilir gerçekleşmesi için, sahiden deli deli isteniyorsa...
İsteniyor. Bazı cesaretler vakur bir şekilde sabra dönüştürüyor kendini. Bahar geçmesin yeter. Ama bir bahar da zaten böyle geliyor. Onu unutmaktan da yorgunum bak. Dinlendirsene beni. Üzerime ağır gelen her şeyi bir kenara atıp sadece esintiye üfleyen güneşle, yüksek pencereler ardından, öylece ağırlıksız... Cümle yataklarına nefes saçarak...

Çünkü...
Çünkü bu bahar bana iyi gelen bir şeyler var.
Bütün o yıkıntılar arasından...

15 Nisan 2015

sessizlik içinde..*


Yazmak, herhangi birine söylenemeyecek şeyleri hem hiç kimseye söylememek hem de herkese söylemektir. Ya da daha doğrusu yazmak, söyleyebileceğin herhangi biri olmayan şeyleri belki okuyacak olan o hiç-kimseye söylemektir. Öyle ince, öyle kişisel, öyle bulanık şeyler ki, normal olarak en yakınlarıma bile söylemeyi düşünmediğim şeyler. Ne zaman yüksek sesle söylemeyi denesem dilimin pelteleştiği ya da yakınlarımın kulaklarının duyup anlamak için fazla kısa kaldığı şeyleri tamamen yabancı kişiler okusun diye yazabilirim. Söylenemeyenler, yazmanın sessizliği içinde yabancılara söylenebilir olur ve okumanın  yalnızlığı içinde işitilir. Yazmanın paylaşılan yalnızlığı mıdır bu acaba, ayrı ayrı hepimizin toplumdan, hatta iki kişinin oluşturduğu  bir toplumdan daha derin bir yerde bulunuyor olmamız mıdır? Neredeyse yüksek sesle söylenemeyecek kadar uzun ve ayrıntılı sesleri ifade ederken parmakların başardığını dilin becerememesi midir?
...
Yüksek sesle okumaya başladığımda, tanımakta güçlük çektiğim başka bir ses çıktı ağzımdan. Yazmak, hiç- kimseyle konuşmak olduğundan, belki daha rahat bir sesti.

Rebecca Solnit

8 Nisan 2015

.. yerden bul beni...*


"Sevdiğimi biliyorsun..."

Birinin bir şeyi sevdiğini bilmenin o doygun tadı gelip yerleşiyor damağıma. "Biliyorum"un tam "-li" hecesi. Üzerine pudra şekerini de serpecek dakikalar. Bu kez birinin bir şeyi sevdiğini blmenin lezzeti değil, birini bilmenin lezzeti. Bilmek için gönüllü olduğun o öğrenme yolunun ekmek kırıntılarından şeker evine çıkan yeri...

Sonra ellerime inanılmasının o utangaç ama güvenilir sıcaklığı örtecek üşüyen yerlerimi. Ellerimin kendini sevdirdiği yer bir yaz akşamı öpücüğünden başka neye yakınlaştırır karıncalanmalarımı..? Bunca sızı meydanı olan ellerim... Sızısını saklamakta usta ellerim. Yorgun ama kalemden başka tutacak bir şey bulamayan, bütün kışların buz bıraktığı ellerim. Ve çıkıp seviyorsun. Karıncalanmak da hafif sanki..? Bu beğeniye yanıtımı bir şarkıyla taşıyabilirim kalbine ama en ben, en engelsiz anıma bir yasağı eşlikçi seçmek ihanet gibi geliyor. Boş verelim şarkıyı, benim cümlelerim de var. Kısık sesli de olsa, hemen ardı sıra gelen sessizliklerde "Keşke öyle kurulmasaydılar, başka kelimeler giyinseydiler..." diyen cümlelerim. Ama yarım, ama tam. Gürültülü ve sus pus. Utangaçlığın da bir sesi var ve kreş gibi çınlıyor. Öyle böyle çarpıyor bir duygunluğa, naif bir ortalamayla tamamlıyor iki nokta arasındaki mesafeyi. Mesafesizliğin eriyikliğini göz kapakları konuşuyor. Göz kapakları bazı loşluklarda çok gevezeleşiyor. Bir çift gözü örtmenin yetinmezliğini yerleştiriyorlar bir diğer çifte. Onlar kapandıkça, içeride açılan başka gece bitkilerinin kokusu yayılıyor.


Mesafesizlik daha dağılgan kokularda; dalga dalga dağılıp, göçebeliğe baş kaldıran bir varlıkla kuşanır durumda. Koku giyinmek. Bu, bir ömre zincirlenen bir soyunuş. Zincirlenecek. Ve onsuzluk, ihtimaliyle dahi can yakacak. Hikâye böyle devam ediyor. Büyük bir örgüsü var... Ellerini yıkamaktan çekindiğin bir günü diğerlerinin arasına sıkıştırma halinin eyvahlığı kırıyor dudak kıyını. Üzerinden akıtmak istemediğin dokunuşu nasıl da sanki bir gömleği kirli sepetine atarsın hissi. Seve seve vazgeçmek. Hayat bunu utanmazca hep yaptırıyor. Son derece ettirgen fiillerde sabahlatıp, içini üzüyor.


Bir sabaha gerinen tebessümün frezya okşayışı da rüyan oluyor mesela. Bunun "İyi ki..."lerini kucakladığın yer paldır küldür bahara dönüşüyor. Suluboyanmış erkeni sabahın, yorgunluktan daha başka, kadifemsi bir tamamlık duygusu donatıyor üstüne başına. Bir dal oluyorsun mevsiminde, kesme çiçek sapı, çiçek çiçek açılmayı bekleyen dudaklarında, perde arası gün kıpırtısı... İzi kalsın istediğin tutulamayan zaman parçalarına dize dize bırakıyorsun kendini. "Anlat" dendiğinde tarifini yemek kitaplarından bulamayacağın o nefesin rengine kelime uydurmaya çalışmıştın ya; dize değil, söz değil, kalemin darbe darbe kendini döktüğü bir şeyler. Her neyse, nasılsa, illa izi kalsın diye... Kendini çıplak görmenin kalbini pul pul dökmediği zamana dair...


Barışma, tanışma, karışma adresindesin hayatın. Sakınmadığın ne varsa yağıyor üzerine, merkeze düşen bir koordinata varıyorsun. Ortada kalmanın sarılmayla sarmalandığı bu varış söyletiyor işte sana...


Cümlen olmasını sevdiğin, o cümleyi çok sayıkladığın, ıslak karanlığın düştüğü caddelerde sesiyle yön bulduğun, kaybolduğun, kaybolup evini kurduğun, kendini duyduğun bir nabız.


Devrilmeden durma dünya.

2 Nisan 2015

bir ışık..*


Çok kelimem var aydan arta kalan, aylara yayılacağından kuşku duyulmayan..
Defter, kitap, fatura aralarından, çanta diplerinden, mont ceplerinden her gün buruşuk ve kurşunu dağınık müsveddeler topladığımız mevsimdeyiz.. 
Temize çektiklerim bile var, bir "dünya küçük" anı yakalarsak diye yanımdan ayırmadığım, temizinde de kat izlerinin yer edeceği..
Bazı sözcükler parlak ekranlar için değil ve bazı parmak uçları da.
Sarsaklaşıyor aşklar daktilosuzlukta ve mürekkep lekesinin unutuluşunda..
Kelimelerimi sevmeni dilediğim bir yerde ellerime kurşun kalemler doluyorum, ellerime inanılmasını önemsiyorum, ellerime inan istiyorum, dudaklarıma daha çok belki; sözüme, nefesimle sessizce söylediğime.
Çok fazla kelimem var ve bu kendi kelimelerimde boğulma halini ne kadar zaman sonra yeniden hatırlıyorum..
Hatırlayamıyorum bile belki. Her şeyin yaşlandığı ve kaldırdığı tozunu indirmeksizin kendine kattığı bir yerden geldim. Orada cümleler nasıl kuruluyordu kestiremiyorum..
Şimdi sana bakıp kendimle çarpıştığım bu yerde, kelimelerin birbirini bulduğu, cümle olduğu, üç noktalardan şehirler kurduğu bu yerde..;
bir şey var.

Söylenmeyi bekliyor..