14 Ekim 2011

Ekimi.

içindeki sessiz parlaklık
elini kestiğin bir yerlerden görünür
sözgelimi bir tırnak kenarında
kalbini anlatırken kalbinde
bir şiiri okurken şiirden sızan kanda

öyle ki
gözlerin maviyse de pembeyle bakarsın bana
kalır aklımda

çünkü o
ekim günleriyle aralıksız boyanan

bir ırmağın durgun sesidir
iyi ya, ekimdir işte, kasıma ne kalmıştır şurada
yani bir çay ocağının başında

bir adam şekerlere çocukluğunu sevdirir.


nereden nereye

dün akşam evinin önünden geçtim
nedense uğramadım sana

sanki dünyaları kapsayan bir uğultu
azala azala
yol boyunca yapraklarda oluştu

boğaziçi iskelelerinden birinde

sarı bir elmayı dişledi bir iskele memuru

iyi biliyorum günlerden perşembeydi ve akşam
o kadar da akşam değildi
hafifçe yanmış bir simit yenebilirdi
okumayı bilsem köşedeki eski çeşmenin
saçları örgülü çeşmenin
alnı armalı çeşmenin

yazıları rahatça
okunabilirdi.


göksu deresinin orada

köhne ahşap bir bina

üstünde bir yazı: brasserie
sanırım işgal zamanlarından kalma

kıyıya çekmiş motorunu ahmet abi

şimdilerde dikiş dikiyor gecekondusunda

nicedir gördüğüm de yok

yüzyıllardır geçmiş sanki aradan
gerçekte zaman da ne ki

o olmasaydı, onlar olmasaydı
gelecekte insan gibi yaşamanın onuru
elbette gecikirdi
yeri gelmişken saygıyla, içten

merhaba ahmet abi.

saat yirmi on beş'de bir vapur var köprü'ye

çay ocağının karşısında oturacağım
demli çay, mavi gözlerin
gözlerin neden mavi
aklıma geldi birden

istanbul'da doğup büyüyen
herkes

masmavi düşünür kendini bir mozayık gibi
mavi bir dünyadan gelir en önce

mavilerle yaşlanır

koyu mavi bir toprakla örtülür üstü

geçelim

daha pek düşünmek istemiyorum ölümü
yeter ki eksilmesin öfkem

yeter ki aklım gücüm yerinde

ve sonuna kadar direnmede


adımı unutup

bir kaya gibi sert ve görkemli kalmayı bileyim
elbette umutsuzluğa düşerim bazan

elbette umutluyum her zaman

neden yazılır bir şiir

çünkü nasıl aşılabilir başkaca

insanın karmaşıklığı.

evet

dün akşam evinin önünden geçtim
içim hem kimsesizdi hem kalabalık
bu demektir ki sevgisiz düşünemiyorum sevdayı
bana söz ver yarın akşam

göze al her şeyi yeni baştan konuşmayı.

Edip Cansever


*fotoğraf: Charles Cushman

13 Ekim 2011

sessiz- Se.

"Ekim falan da gider bu gidişle..." demiştim, yaslanarak acılarına şairin. Sonsuz bir sessizlik uzatmıştı cevap diye. Serin ve sessiz. Her haftanın çarşamba akşamları gibi; çok konuşup da, daha çok sustuğunu hissettirdiği şu akşamlar.
Uzun zaman oldu. Ölçülerin arasında kalan boşluğun esnekliğini mevsimler belirliyor benim rakamlarımda. Bu yüzden, iki yaz, bir kış ve bahar, bir buçuk da güz dolduruyorum kavanozlarına, biriktirdiğimiz çakıl taşı kelimelerin.
Son birkaç günde içten içe ve belki de yakın durduğumuz soluklarla karşılıklı oturup düşündüğümüz, başlangıç ve bitiş noktalarını avuçladım. Hiçbir şeyin bitmediği ve her şeyin başladığı soyut fırça darbelerini.
Çok sokak ismi geçirmedim bu hikâyeden, belki de "bu sokaklar, bu meydanlar ikimize yetmez..." diye.
Girizgâh ustası demeliyim belki sana. Sana herkes bir şey diyor ya, bu farklı. Dolaylı olmayı dilediğin sebep ve sonuçlarda, hiç fark etmediğin o başrolün repliklerini saklıyorum ben yastığımın altında. Son vurgunumun altına imzanı atmadığın ve bizi ayrı şehirlerde ayrı hikâyelere savurmuşken, bir çarşamba akşamından bile esirgediğin için.
Kim bilir, şarabımın rengini öğrensen kaç dağınıklığın düzelmeyen kırışıklıklarını ütülüyor olacaktım uykusuzluklarımla...
Şimdi ne söylemeliyim sana? "İyi oldu gelmediğin..." mi?
Ondan ve benden daha fazlasını biliyorsun bizle ilgili. Bizim çatallı seslerimizi, cümleler arasındaki titrek boşluklarımızı düzelten ve dolduran, hem şiirli hem ölçülü sözcüklerin var.
Kimse söylemedi, ama sen ve ben hep bildik. Şimdi, beni saldığın o hikâyenin paramparça halinde debeleniyorum, ama sen doğaçlama yaşıyorsun hayatı. Biz zorlama uyanışlarla sessizlik giyinip, kelimelere acıkırken, sen ikimizi de bırakıp rüzgârlar gibi esiyorsun.
Yakında kış gelecek ve biz, ayrı ayrı; o ve ben, seni arayacağız. Birbirimizden -özel olarak- habersiz. Unutmuş gibi yapacağız, reçellenmiş gibi birlikte oturduğumuz sofralar... Yine içkili, çaylı sözler vereceğiz başka şehirlerde buluşulacak, başka isimlere tabak koyulacak yanımızda. Tekmişiz gibi üç olacağız, üçmüşüz gibi çok...
Birleştirdin mi, parçaladın mı sen denizleri çocuk?
Ben bu hikâyeyi hiç öğrenemeyeceğimi bile bile, hep bildiğim o şeye sığınıyorum; bunu sen yaptın, biz sana hep katıldık. Kendi ayrılığımızda bile.
İyi mi oldu gelmediğin?*

9 Ekim 2011

-3

İyi ki...'lerini tüketemediğimiz hayatlar büyürken...

25 Eylül 2011

..Sabahlardan birinde
benim dediğiniz evlerden
kendiliğinizden çıkmalısınız,
vedasız ve kimseyi uyandırmadan...

Ahmet Cemal

24 Eylül 2011

Tadın kaldı...*

İçimin vapurlarına aç limanlarını, sonsuzluk yakın. Belki de şefkâtli.
Maviye yaklaşan bir yeşerikliği var yarının tadının, çiylerin arasından naneler sallanacak.
Okul köşelerinin beton aralarından fışkıran otlar, tebeşirli küçük dokunuşlar arayacaklar. Ziller çalacak eteklerinde dağların.
Beklediğimiz gibi renkli, bir yanımızı kedi merakına bıraktığımız gibi örtülü gelecek uykular. Soyunacağız bozkırları sulandırırken ve öpüşeceğiz yeşiller turuncuya, beyaza ve kırmızılara boyanırken. Dudağını ısıracağız uyanışların ve gecelerden salkım söğütler taşacak, hanımeli kokusu sonra, perde arasından sızan sokak lambalarıyla...
Umudun yataklarında yazacağız sevişme mevsimlerini ve güzel bir gün olacak, dünden güzel. Ve yarın, bugünden.
Boyumuzu aşan pencerelerden sokağın sesine sarkacağız, güne dayanan gecede bir fincan kahveyle yakacağım sesinin serinliğini. Şiirlerden şehirler dökeceğiz sofralara, kadehlerimizde, zamanın tozuyla dahi eksiltemediğimiz işteşliklerle.
Sonbaharın avuçlarında daralan sarılık gün batımlarına düştükçe, doğumların rengini tahmin edeceğiz. Senin eflâtun sesinden, benim kavuniçi mayışıklığımdan şarkılar keseceğiz tekleşen soluklarımıza. Pembe ve ılık akacak rüyalar, ellerin birbirine kalan söz vermişliğinde. Sözler iplik iplik düğümlendikçe aramızdaki mesafesizlikte, zaman affolacak, kendini temize çekecek bizsiz kalan benler ve senler.
İşte o zaman, güzel bir yer olacak oyuncaklı dünya. Işıklar damlayacak yürüdüğümüz yollara, ve gökyüzünden yıldız yıldız yağacak sessiz ve bakışımlı hikâyemiz. Yıkanacak ekleri zamanların, geniş mutlulukların kıyısında bardaklara öpücüğünü bırakacağız tadımızın.
Bugün günlerden cumartesi, saatimiz aynı. Ve gökyüzümüz de. Rengimizi bulmaya kaç var...

23 Eylül 2011

Ah küçücük gemi, sulara attın şimdi kendini...*

Bir yerden gitmenin, kaldığımda bulamadıklarımı getireceğine hiç inanmadım. Gölgelerden, tren raylarının arasında kurtulacağıma da. Hikâyelerin bitişleri gidiş biletleriyle kesilmiyor. Gitmek demek, sadece soru işaretleri yaratıp, onlarla oyalanmanı sağlayan; bildiğin yüzler arasında aynaya bakamamazlığından kurtulup, bilmediğin bir yerin sokaklarında önüne düşen aksine biraz daha cesur yaklaşmana yarayan bir şey sadece.
Bir gidiş hikâyesi nasıl yazılır, onu da bilmiyorum. Yerleşikliği, bir şehre ve o şehrin taşıdığı solukların tüm bilinçlerine sinmiş bir sakin bunu nasıl anlatır, hiç denemedim.
Yolculukları büyülü yapan renklerle kavrulma kısmı, hem betimlemelerden taşan, hem de yarının bilinmezliğini daha heyecanlı kılan bir aşama. Çok yolculuk izledim, çok yolcu bekledim, çok yolcunun vazgeçip de başka yola gittiği bir durak oldum. Yol, yaşamak demek. Gitmek, başlamak veya durmak demek. Gidenlerin asla dönmediği yollar gördüm. Aksini de pek görmedim zaten.
Şimdi zamanın ve yolun neresindeyim, bunun boyutlarını net olarak kavrayamasam da, kırgın olduğum şehir ışıklarından uzağa düşeceğim bir coğrafyada aynaya bakmaya gidiyorum. Yaşsız ve kimliksiz ve kimsesizim. Yalnızca ismimle, ve bana bu ismi veren, beni ben yapan şeylerden kalan anılarla yola çıkıyorum. Kimse kalmayı seçmedi, ben kalmaktan yorgunum.
Yazları giyindiğim mevsim döngülerinde solan güneşlerle karşılaşmak belki, beni bunca başka yollara sürükleyen. Hiç kışı içmedim ki.. Son geçirdiğim kıştan kalan buruk bir şarap tadı var kalbimde, bir de parmak uçlarımı sürttüğüm duvar pürüzleri. Yağmurlu kışlardan, yaz taşıya taşıya geliyorum. Belki de bırakırım temmuzu orada, daha şubat oluruz, daha mart. Belki sen bana karlar verirsin boyamam için, ben sana yazlarımı dökerim gökkuşağından daha fazlasıyla.
Ben, gitmek ne demek öyle çok bilmiyorum. Bu yüzden gidiyorum.
İçimin, derinimde dalgalanan mavinin göçebeliğini yadırgayan ve beni fonuna yerleşik kılan bu şehirle aramızda özlenecek bir şeyler yaratmaya.. Eski bir sevgilinin, saklanan mektupları gibi, parklarında çocukluğumu bırakmaya. Ellerimi karlara gömmeye.
Gelen ne olur, kim olur bilmiyorum. Gelenler hiç kalmadıklarından ve gidenler hiç dönmediklerinden bunu düşünmüyorum. Soğuğun damarlarıma buz çalmasını, sıcağın var olan tüm kanımı kaynatmasını dilediğim için pencereleri ve kapıları ardına dek açık bırakıyorum.
Varsa gelecek olan geçmiş zaman eklerinden, denizlerin zamansızlığıyla sormadan katılsınlar yarına. Ben bozkıra mavi çalmaya gidiyorum. Dağların morluğuna turkuazlar dayamaya.
Yanıma şiirleri ve masalları alıp, az gidip uz gidip, dere tepe düz gidip, arpadan yolları aşmaya, aşmaya...

http://fizy.com/#s/1aj5ii

21 Eylül 2011

Güzün Geniş Zamanı

Ve belki de zaman, düşündüğümüzden farklı bırakıyordur bizi birbirimizin içine.
Tek bir cümlenin varlığımızın hüznünü yıkadığını düşününce.., belki de güzler, başka ağaçlardan yapraklarımızı döküp, aynı bahçeye bırakacaktır bizi.
Olamaz mı...

15 Eylül 2011

Tarifesi.

" yaz... sakız reçeli... tren penceresi... kırmızı gömlek... cemal süreya... pembe oje... zeytinyağlılar... çayır apartmanı... yanlış anlaşılmalar prensi... vapur dumanı... eskişehir... leman sam... kıskanıyorum ellere bakma... gurbete gidişimdir... etütler prensesi... elif mualla... yeşil küpeler... büyükada... kasımpatı kitapları... ritsos'un o dizesi... çardakların serinliği... anneannede kalmak... alexiou... çilek öğretmeni... aşk film yapımcılık... kahvenin köpüklüsü... necatigil... kordelya... mavi bisiklet... kaş'taki balkon... sinema gişeleri... terzi sabunları... ayrı yazılan de'nin hüznü... adaçayı... hanımefendi sokak... s... kasaplardaki boncuk perdeler... mor püsküllü marpucum... hayali bey... kadıköy iskelesi... çay bardağında rakı... yas tatili... yalan dolu büyük şairler... solmuş olsak da çiçek... gül lokumu... samatya... dansöz elbiseleri... uzun eski... anneme menekşe... ahmet erhan... yangınlar ansiklopedisi... mavi elmas kolonyası... er mektubu... vapurdan inmenin ustası... ablamın düğünü... gülüşünden öpmek... kupa kızı... isli lamba..."

13 Eylül 2011

Sonsuzluk yarın..*

Dünyanın bahçelerinden uzak düşüyor kalp zaman zaman. Zehirli sarmaşıklara takılan soluklara kanıp, küsüyor uyanışlar yarınlara, yeşerikliğine düşlerin. Uykuların rüya pencerelerinden bile ürküp, yastıkları ağırlığıyla ezmekten çekiniyor var oluş. Vazgeçiyor sonra tarihlerin uzaklığından bugün.
Uyuşuk mevsimler, üst üste dizilmiş posta damgalı kâğıtlardan kuleler, biriktirilen kırmızı biletler, trenli film sahnelerinde yanağa yuvarlanan tuzlu damlalar hep umutsuzluk tarihimizin öznelerine eklenir gibiydi. Kimi zaman nesnelerine.
Korkmuyorduk oysa, hiç söyleyemesek de sancısından yeni şeylerin. Yeni şeyler eskidikçe dünya uğultulu bir ağrı halinde gelip yerleşiveriyordu sol yanımıza. Belki de avuçlarımıza üfleyen zamana küskündük. Bir mevsimin üçte birinden, iki kocaman mevsim boyunca yaslar kesip biçiyorduk. Dünya, bizim aşk kırıntılarımızdan kudretli mutsuzluklar yarattıkça, sevdiğimiz film sahnelerinden kutsal kitap inancı taşırıyorduk.
Bilsek de, inanmıyorduk. Gidenin geldiği bir mevsimin olmadığını öğrenemiyorduk. Ezber bozan, yaratıcı metinlerimiz vardı birbirimizin içini kemirdiğimiz. Öyle ki, bir kırgınlığın aynısından bir tane daha taşımıyordu evren. Benzeşiklik noktalarını yakaladığımız anda, kulübünü kuruyorduk yalnızlık destanlarının. Yara izlerimizin şekli şemali benziyordu az çok, derinliği bir hayli. Uzaktan baksan yedizdik, içimize yaklaşanaysa kar kristali başkalığı.
Başka hikâyelerde başka başroller ve figüranlar olduk, hep aynı mutsuz sona koştuk. Kar kristallerinden çamurlu beyazlara döndük.
Pencerelerin savaş meydanlarına açıldığı sabahlardan, gecelerin üçüne hasret kaldık. Karanlıklarda yaralar görünmez sanıp, birbirimize soyunduk.
Küskünlüğümüz rakı kadehlerinden hüzün düşürürdü, şefkatini de eksik etmeden.
Düşünmediğimiz her kırgınlığın sonuna gidişler ekleyen çocuklardık. Peşimizi bırakmayacağını bildiğimiz sarı defterlere rağmen, aralarına biletler sıkıştırmak için dağlara ve denizlere ve gökyüzüne teslim olurduk. O kadehlerde buğulanan izlerimizi unutup da aşksız kalmayalım diye toprağa sığınırdık. Evrenin bütün güzellikleriydi bize mucize olan.
Dünyanın bahçeleri var. Aniden güneş ayağının ucuna düştüğünde ve onu kaldırmaya çabalarken, üstün başın umutla yıkanınca ışık ışık, anlıyorsun bazen; tükenmiyor ne dün ne de yarın.
Biz, tarihler arasına sıkışmadan, kırık danslarla ve kırılmayan tebessümlerle, birbirimizi durmayan sularda taşımaya söz veren çocuklardık.

11 Eylül 2011

Bu Kırlangıçlar Gitmemişler Miydi?

Dolu bir boşluğu doldurup boşaltmak işimiz
Ölülerle, gecelerle, sümbüllerle.

Melih Cevdet Anday

10 Eylül 2011

Seyri ayna vapur.

Akşam geceye karışırken, körfezin kadın dalgası saçlarında menevişler lunapark mavisi, elma şekerinden kızıllıklar.. Ufuk, inci diziminde şehir ışıklarıyla çizili.
İşaret parmağımın ucunda Saat Kulesi, Pasaport'a doğru çay buharının nemi. Sıcak hava, tene asılı kalıyor, vapurdaki rüzgâr neyin tesellisi bu tarihte...

Üzerinde kağıttan gemiler yüzdürdüğümüz bir aşk hayaliydi bu şehir. Şimdi iskelesinde, yarısı sulara gömülü o eski vapur..
Zamanın akıp gidişinden topladığımız bir avuç sıcaklığın fersah fersah ev kokusundan, yarına taşımaya hazırlandığımız bir valiz şimdi ayazlar.
Sadece bir avuç İzmir.Tapusuz bir kimlik, tabak-çanaksız bir doygunluk, anahtarsız bir uyanış şimdi göz açışlar.
Güzel olanı kirleten ne varsa küstüğümüz çok yılın sonrasında bir kaç güneş doğuşu saymaya korkmuyoruz.
"Kal" demeyen sokakları deniz doldursun ama.
Bu şehrin meydanlarında gençliği kırdık, sularını gözyaşıyla çoğalttık.
Orada oturup, insanların şehir hikâyelerini yazamadık.
Geldik ve geçtik; yazılmadık.
Eylül.. Şimdisi yıldızsız eylül.
Su, durgun su. Durmayacağına söz verdiğini unutan su.
En hafif kumaşlarla gökyüzünün altında ve şehri umutla süsleyen yagâne şeyin, denizin yanıbaşındayım.
Bedeli, kendimi eksiltmekmiş zerrelerinden, rağmen "biz"liklerin...
Bir gün birbirimizi affedelim, ne de olsa vapurlar var kalbini kıramadığım, vapurlar var kendini kıran, denizler gibi, bizim gibi. Kimsesiz kırılan...
Eylülün kıyısında eziliyorum sararık bir yaşanmışlıkla. İçimde ezilen bir şeyler var, yaprak çıtırtılarında ayak izleri dünün. Yankısı uzak değil.
Sen parmak uçlarında yürü, cam kırıyor zaten içimin sıcağında kış önceleri.
Deniz kokusunu da uyumadan avucuma bırak.
Dönersem, alırsan.. Kalırsam, belki yeniden...

8 Eylül 2011

Altı Ay Bir Güz*

Seni, lavanta kokulu bir sabunda, bir kavun diliminde, açık, uçuk gümüş rengi bir çorapta, bir yasemin dalında, adını bilmediğim, bilmemekten utanç duyduğum halde öğrenmek istemediğim sabun kokulu, el büyüklüğünde bir çiçeğin açışında, yıkık kemerlerde uyuklayan kedilerde, gecenin soğumuş kumunu döven, patlayan dalgaların sesinde, günün ilk ağartısında -karanlık saatler boyunca dağıtıp durduğun yatağında sabahın serinliği çıplaklığına işlemeğe başlarken- uyanmadan çektiğin, örtündüğün bir çarşafın ılık mutluluğunda bulacağım, dirim içimden çekilesiye. Kokularım, seslerim, görüntülerim, anılarımsın sen benim. Dokunduğum, okşadığım, tattığımsın. Kahvaltının üçüncü çayı bittiğinde "uyanmadın mı daha?" dediğim zaman "ne gereği var?" diyen ilk insansın bana.

Bilge Karasu

5 Eylül 2011

O gün, bugünse..

Bir günden az, yaşanmak için bir coğrafyada... Soluk alıp vermekten daha bahar olanı, soluğunun içilmesi.
Kaç yirmi dört döngüsü saklıyor bileğinde körfez. Kime saklıyor.. Bir ömrün tamamının yazıldığı bu sular hangi maviliğe masal, kaç adanmamışlıkla...
Kimlik bilgilerinin yitirildiği bir senaryonun figüranları bile kayıp. Hangi sokak söylüyor deme, sokaklar hep çıkmazında kalpteki sözcük yansımalarının.
Yeteri kadar cömert olamamış seneler başka iklimlere ki hep aynı kıyıda, hep aynı vurgunda, hep gökyüzünden buraya ayrılı aynı bulutlarla...
Dönüşünün olduğu bilinen yolların biletleri biriktirilir mi hiç.., hep günün birinde gidecek olanlarınkini sarartmış birisi. Gidince onlar, bir gün nasıl da kendiliklerinden, öylece geldiklerini hatırlasın diye.. Gideceklerini bilen, bu şehrin bir soluğu.. Bu şehrin... Aitmiş gibi ona. İkisinin ve ikisine değen pek çok şeyin inandığı bir yalan belki.. Ön ismi olmayan.. Ama ismi de yiterse akarken..?
Dilek kiplerinin ardına cevaplar uğramasa da, susmayan ve durmayan suları bağışla..
Gerçeğin sislerle sarmaş dolaş, kümelenmiş bulutlar gibi günlere düşüşü kasvetli bir yaz öğleden sonrası.
Bir bahar yağmurunda kuruyan su sanki uyanılan... O bahar akşamına da uyanmıştı iki kişi. Herkesin televizyon başına koştuğu bir akşamda bahçe yıkamışlardı, gökyüzünün kendilerininkiyle sevişen gözyaşlarıyla..
Şehir, bu şehir yıkanınca arınmaz pek. Su, öylece akıp gitmez üzerinden. Aniden sağanak, aniden kavurucu sarı.
Öyle bir boşluk ki tıka basa dolu hiçle. Öyle bir yıkanış ki, hangi suda kendini böyle ağır hissedersin, ölümün bir mavisi yoksa..
Buradaki vapurlardan doğu türküleri ve batı yalnızlıkları atılıyor sık sık. Kederli bir siyahla, elmacık kemiklerine hayat akıyor kimi kadınların, mavi umudu belki bu.
Dudaklarına değen ve dumanı içlerinde asılı kalan nice dert, güvertelerde ağarmış saçlarıyla adamların..
Orantısız katlanmış, aralıklarına rüzgâr almış gazete yığınlarından ne çok ölüm ilanı ve en gevreğinden heyecanları altı yaşların; susam susam...
Mavinin yeşile karıştığı tutkunluğa saçılıyorlar hepsi.
İki avucun birbirine değip alev alışına aldırmayan bir ıslaklığı var. Kırgınlıkları da kendisi gibi enginleştirmeyen, iki iskele arası durgunlukları...
Belki de o yalanmış gibi olan her şeye misilleme olan bir renk...
Alıştığı soluklardan yalnızca biri.. Yitse ne olur, gitse..? Yirmiyi aşkın senesi mi çalınır sanki. Eksilse bir tanesi, o renginden ton mu kaybolur..
Bir coğrafyanın nesi vardır haritalarda kabaran yürek yürek dağlarından, yalnızlık gibi bir başınalığın renginde ovalarından, yüreği ağzında tepelerinden başka.
Bir coğrafyadan bir mavi eksiltse kendini, kim küser vapurlardan başka..
Bir günden az şimdi, belki de bir sonrakine dönüşü olmayacak olan bir yola. Mavi taşıma mevsimidir belki güz başlangıcı.
Kıyıların yanaklarını öpen, belki de turunculuğuna varmalıdır tenhalığın..
Kimbilir belki de yollar söyler başka bir yalan ve bu sefer de ona inanıp kimse dönmez sahnesine.
İki yirmi dört saat döngüsü paylaşıyor şimdi kalkış ve varış saatlerini.
Provası yapılıyorsa göçlerin, gece bizim olsun. Öyle gidip, öyle dönelim.Öyle varıp, öyle kalalım. Karanlıkta mavi bile koyu çünkü..
O kıyıdan bu kıyıya, durmayan sulara, renklerine kanarsak hangi yalan avutur bir daha zaman eklerini...

4 Eylül 2011

Sen bana elma yerdin eskiden
Ben kocaman bir bardak su sana mutfaktan
İki buğulu ağaç olalım, ben sana
iki serin taş, demiştim, daha o zaman
yan yana, ses veren, yağmur alan.

Sen şimdi oradan,
eteğimdeki taşları çatlatan
sözcükleri getir, yan yana getir.

Birhan Keskin

1 Eylül 2011

Yapraklar yorulunca..

Aylar birbirini deviriyor, rüzgârlar ve insanlar kumdan kalelerini bozuyorlar yazların, geriye hep geridekiler kalıyor. Kalanlar gidemiyor.
Bir dönüş hazırlığında, kalbin valizine ne yükleyeceğimi bilemez halde eylülü kokluyorum. Bazı şarkıları değiştirmeye, bazılarını duymaya korkar halde, yalın ayak ve çırılçıplak dokunabildiğim dünyaları özlüyorum.
Çocukluk dallarından toplayıp da peşimize kattığımız hangi uçurtma şehirde bize düşü geri verdi bugüne dek, anımsamıyorum.
Evlerde çerçeveler kalıyor, tozlanarak.
Ve bisikletler, tekerlerinden evreni aşabileceğimiz o nefesi vererek..
Bu yaz, geçen yazdan daha yağmurlu değildi, güneşli de. Mevsimler bir süredir birbirlerine paslıyorlar aynı kederi, fonunu bile değiştirmeye üşenerek. Şairler de olmasa...
Sevdiğim birisinin, çok sevdiği bir mevsimin başında isim veriyorum bu seneki çıtırtılarına, yorgunlukla düşüşlerine yaprakların; "yolculuk"...
Kelimeyi de ona yaraştırıyorum. Ben uzun zamandır güzel olan ne varsa, ona...
Ölçek farkıyla da olsa "yol" a anlam yükleyebildiğimiz için belki de, en çok onun yarattığı umutsuzluğa sefer numaralarıyla, koltuk seçimleriyle, tarifelerle umut boyuyorum.
Tonu henüz seçilemeyen bir güzü, ömrün başlangıcıymışçasına ürkek ve meraklı karşılıyorum.
İnandığım pek çok şeye üfleyip, onları dağıtan gecelerden sonra, avucumda sımsıkı bir eylül sabahını taşıyorum. Onun elinden tuttuğu şubatlarla, mayıslarla ve temmuzlarla..
Valizlerden taşan bir umutla, yeniden, belki de ilk defa; yola...

27 Ağustos 2011

Mevsimler geçerken..


"..Born across from you
Proud sleepless child, followed her
It's getting harder to find it in me
Bite my lip and fall asleep..."

26 Ağustos 2011

Evdeysen, evde misin?


"..Merdivenlerin oraya koşuyorum
Beklemek gövde gösterisi zamanın
Çok erken gelmişim seni bulamıyorum
Bir şeyin provası yapılıyor sanki..."

Geleli neredeyse kırk sekiz saat oldu, belki de bileğimdeki yaz saatsizliği uygulamasında kaçırmışımdır; geçmiştir.
Geldiğimden beri bir şeyler arıyorum, sokaklar ve binalar; her şey tadilâtta, bir tek benim içime sistre yapmıyor sanki zaman.
Ömrünü geçirdiğin yerde nasıl yadırgarsın yerini, bilmiyorum. Bu kendi yatağının seni düşürmesi, her gece felç etmesi gibi biraz.
Bazen sahiden herkes başka yerde. Çay içmek için, çay demleyen amcadan başka kimseyi bulamamak.. Nasıl desem... Demesem ya da.
Suya karışıp yazdım yazdım yazdım ama sonra dönüp baktığımda hep tek kelime.
Uzun, çok uzun zamandır bu kadar tek başıma olmamışım burada. Bulaşık yıkıyorum ve prizlerden fişleri çıkarıyorum.
Bu bariz yalnızlıkta en çok resim yapıyorum. Masanın etrafında Doors da güzel oluyor, Hümeyra da. Renkler ve müzikler saçılınca ortalığa tuhaf bir buluta düşüyorum. Üzerimi örtüyor böyle şeyler benim. Sanki birilerinin hep örtmeyi unuttuğu o bulutları, bundan sonra da sadece çizgilerle, boyalarla, dudağın kenarına ilişen şarkılarla yıkanarak görecek gibiyim.
Burada olsan diyorum. Olsan da daha çok yıkılsam iskelelerde. Bir sokağın kenarında tanıdık bir çift hareye rastlasam da daha da tekleşse kelimeler. Sonra, gece olunca uyumadan gelip üzerimi örtmeni beklesem.
Buraya geldim, evime geldim. Evimde de, elimde de kağıtlar ve kalemler...
Sen neredesin bilmiyorum, ama sevdiğin bir şehri fazlalaştırıyorsun kalbinde, hisseder gibiyim. Ürkek ve telâşla, kanatlarının hızını takip etmeye çalışıyorum sadece.
Sürekli deniyorum. Kalmanın ne kadar çok gidenle karşılaşacağını, gitmenin ne kadar umut barındıracağını sürekli hesaplıyorum. Hiç eşitlenmeyen bir denklem bu. Doğrusu yanlışı da yok. Mutsuzluklarla sevinçlerin toplanabildiği tek bir kelime var, ama ben özetleri sevmiyorum.
Buraya geldim, biraz da görmek için dışarıdan. Eksik bir değil, çok şey var. Ve ben yetemiyorum resim defterlerimle bunca yalnızlığa.
Ama bu kadar yarım hikâye biriktirmeseydim burada, bu kadar kırık dökük geceler, bir devam filmi gibi süren, birbiriyle aynı umutsuzlukta sabahlar toplamasaydım; yeterdi renklerim. Biliyorum, yeterdi.
Şimdi içine katılamadığım bir festival gibi şehir. Tozlar dumanlar, hep denize yakın yerlere atmış aşkları. Kitapçılardaki mesafesiz raf önü sıcaklıklarından, çimen yeşili bir açık seçikliğe dayanmış hepsi.
Hava, var olan her şeyin üzerine alev gibi düşse de, saçlar dökülüyor omuzlara ve güvertelerde en güzel dudak renkleriyle, güzel şeyler söylüyor insanlar birbirlerine.
Su öyle bir giyinmiş ki, yıldızlar uyumayı unutup gündüzlerden taşmışlar, mavinin üzerinde bitmeyen bir dans var.
Ben, sadece yakında onun bile olmayacağını hissederek, kart basıyorum vapurlara. Vapurlar da olmasa...
Yakında, yapacağım resimler ve elime yüzüme bulaşacak boyalar ve gecelerden düşecek kelimeler, içinden olacak bulunduğum yerin. Umut, yarınla ilgili güneşli bir kelime.

*şiir: Cemal Süreya
*fotoğraf: #workspaces

23 Ağustos 2011

Çalkantısı..

Bulantılarımdan, sevdiğim sanat eserlerindeki gibi renk akışkanlığı çıkar mı, bilmiyorum.
Yaklaştığım bir yolculuğun, pencere kenarı ricasındayım. Sanki ilk adımı atsam, senfoni dökülecek bulutlardan, güneşlerden.
Kışı keşfe gider gibi değil de, mevsimi yaz olan bir şehrin kızışmış güneş lekelerini yerleştirmeye yol alır gibi. Ama önce kısacık, onları körfezden toplamaya...
Kaç biletle varacağımı bilmiyorum, ama bugüne kadar göz önünde azımsanamayacak miktarda sınav verdiğimi düşünüyorum. Konuşmayı ve kendini sunmayı bilmeyen, dahası bunu öğrenmeyi de reddeden bir suyum, ama bugüne dek dinlediğim her şeyi döksem ortaya, beraber başka türlü hikâyeler yazabileceğimize siz de inanırdınız.

Şimdi sadece geceleri, öperek ve saçlarındaki yıldızları okşayarak uğurlamak kaldı geriye.
Çok zaman geçti.
Çok insan geçti.
Çok heyecan geçti.

Yarım kalan çok hikâye geçti.
Ve trenler geçti.
En önemlisi buydu; o geçti.
Vagonlar dolusu güvenin geçişini izledim ben peron peron.
Yalnızlığın ceplerine minik notlar yazıp koyuyorum şimdi, şiirlerden başka her şey terk ediyor çünkü insanı.

Hep gidenlerin ardından bakan, onların kalplerine düşemeden cüzdanında kalan nice dizeyi sarartan, ve elleri her gece sızlayan o kadın olmaktan gidiyorum.
Bileti başka bir yere kessinler.
Bir kere de hayal kırıklığından değil, lunaparklardan dönsün diye başım.

22 Ağustos 2011

Biz yokluğunda hep eksiğiz biraz..*

Halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta
Her şey naylondandı o kadar
Ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı.
Ama geyikli geceyi bulmadan önce
Hepimiz çocuklar gibi korkuyorduk

Geyikli geceyi hep bilmelisiniz
Yeşil ve yabani uzak ormanlarda
Güneşin asfalt sonlarında batmasıyla ağırdan
Hepimizi vakitten kurtaracak

Bir yandan toprağı sürdük
Bir yandan kaybolduk
Gladyatörlerden ve dişlilerden
Ve büyük şehirlerden
Gizleyerek yahut döğüşerek
Geyikli geceyi kurtardık

Evet kimsesizdik ama umudumuz vardı
Üç ev görsek bir şehir sanıyorduk
Üç güvercin görsek Meksika geliyordu aklımıza
Caddelerde gezmekten hoşlanıyorduk akşamları
Kadınların kocalarını aramasını seviyorduk
Sonra şarap içiyorduk kırmızı yahut beyaz
Bilir bilmez geyikli gece yüzünden

"Geyikli gecenin arkası ağaç
Ayağının suya değdiği yerde bir gökyüzü
Çatal boynuzlarında soğuk ayışığı"
İster istemez aşkları hatırlatır
Eskiden güzel kadınlar ve aşklar olmuş
Şimdi de var biliyorum
Bir seviniyorum düşündükçe bilseniz
Dağlarda geyikli gecelerin en güzeli

Hiçbir şey umurumda değil diyorum
Aşktan ve umuttan başka
Bir anda üç kadeh ve üç yeni şarkı
Belleğimde tüylü tüylü geyikli gece duruyor

Biliyorum gemiler götüremez
Neonlar ve teoriler ısıtamaz yanını yöresini
Örneğin Manastır'da oturur içerdik iki kişi
Ya da yatakta sevişirdik bir kadın bir erkek
Öpüşlerimiz gitgide ısınırdı
Koltukaltlarımız gitgide tatlı gelirdi
Geyikli gecenin karanlığında

Aldatıldığımız önemli değildi yoksa
Herkesin unuttuğunu biz hatırlamasak
Gümüş semaverleri ve eski şeyleri
Salt yadsımak için sevmiyorduk
Kötüydük de ondan mi diyeceksiniz
Ne iyiydik ne kötüydük
Durumumuz başta ve sonda ayrı ayrıysa
Başta ve sonda ayrı ayrı olduğumuzdandı

Ama ne varsa geyikli gecede idi
Bir bilseniz avuçlarınız terlerdi heyecandan
Bir bakıyorduk akşam oluyordu kaldırımlarda
Kesme avizelerde ve çıplak kadın omuzlarında
Büyük otellerin önünde garipsiyorduk
Çaresizliğimiz böylesine kolaydı işte
Hüznümüzü büyük şeylerden sanırsanız yanılırsınız
Örneğin üç bardak şarap içsek kurtulurduk
Yahut bir adam bıçaklasak
Yahut sokaklara tükürsek
Ama en iyisi çeker giderdik
Gider geyikli gecede uyurduk

"Geyiğin gözleri pırıl pırıl gecede
İmdat ateşleri gibi ürkek telaşlı
Sultan hançerleri gibi ayışığında
Bir yanında üstüste üstüste kayalar
Öbür yanında ben"
Ama siz zavallısınız ben de zavallıyım
Eskimiş şeylerle avunamıyoruz
Domino taşları ve soğuk ikindiler
Çiçekli elbiseleriyle yabancı kalabalık
Gölgemiz tortop ayakucumuzda
Sevinsek de sonunu biliyoruz
Borçları kefilleri ve bonoları unutuyorum
İkramiyeler bensiz çekiliyor dünyada
Daha ilk oturumda suçsuz çıkıyorum
Oturup esmer bir kadını kendim için yıkıyorum
İyice kurulamıyorum saçlarını
Bir bardak şarabı kendim için içiyorum
"Halbuki geyikli gece ormanda
Keskin mavi ve hışırtılı
Geyikli geceye geçiyorum"

Uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum.

Turgut Uyar

*Özlemle...

19 Ağustos 2011

Pesüs*

Geç kalmışlık hissi, sınırlarını yitirmiş günlerin arasından kum gibi kayıp, sıkıntıya saplanıyor. Baharların yorgunluğunu soyunamadığım bir yazı da rafa kaldırıyorum, içimdeki üç aydan fazla fazla taşan güz sancısıyla.
Boşluk da tozlanır mı bekletildikçe derinde bir yerde? Bu yaz hemen düşer mi maziye?
Benim soluklarımla ilerleyen zaman çok yavaş. Akıp giden sokaklardan bir taş seçiyorum kendime; adımlar, hayatlar, tadilatlar ve öylece kalan, kırık döküklükler...
Her şey eksik biraz. Mühürlü kapıları aralamaya kalkışıp, yakalanmış bir ev sahibiyim. Her yemin aynı avuca aynı kan; batıranların kimlik bilgilerinde bile aynı sesli harf tokalaşmaları.
Bu yorgunluğu hak etmiş bir sabırsızlık mıyım.
Tutunmak için var bir hayalim, hiç sıcaklığım..
Uyuyup uyananlar arasında, üzerini bile örtemeyen bir buz yığını şimdi temmuzdan ağustosa yuvarlanan; ortalarından kendime yok bir soluk biçtiğim.
Zaman kayıp, gölgeler bile -teker teker değil hep birlikte- terk ediyorlar divanlarını o kapı arkasının.
Tozlanıyorum ve gözyaşı bile damlayıp bir renk düşürmüyor üzerime.
Bu yaz ne zaman düşer sararık defterlerine unutulanın, unutmak mümkünse eğer..?

18 Ağustos 2011

tesadüf bu ya aynı kol saatinde durmuşuz.
sen sabaha karşı kalkan bir uçaksın.
ben bir kadeh daha içsem iyi olacak limited şirketi...
bıraksam. yani... yani bıraksam
kendine çekilecek çok cinayetli bıçaksın.
eski sevgiline dönüyorsun kalbin tek kapılı buzdolabı
her yer kirli, çünkü her yer çiçek açmış
eşyalar hafızasını kaybederse
acımaz vururlar adamı
üstelik...
üstelik bildik bir şarkıdan hamileyiz hepimiz
doğursak doğursak iki notalı ezgiler doğururuz çalıntı
da... sen doğursan o hüzünlü şeyi bana fırlatıp kaçacaksın
varsa bir nöbetçi bar
bir bar daha getir bana içeriden lütfen bol yoğurtlu
ben dışarıdan seni sevsem iyi olacak limited şirketi
sen de iç. içkiye sevişe sevişe alışacaksın
yahut gerisin geriye ismimi söyle
ismim tersten fazla anlamsız
yaşadıklarımız şimdi fazla fazla anlamsız tersten
gittiğini düz söyle bari
tersten söylersen sen de anlamayacaksın.
tesadüf bu ya aynı kol saatinde durmuşuz.
sen sabaha karşı kalkan bir uçaksın.
ben geçirmeye gelmesem seni iyi olacak limited şirketi
sen nasılsa kanatlarını koparıp attın.
artık yalnız ellerinle uçacaksın.

Küçük İskender

12 Ağustos 2011

-Sadece gidiş.

Bazen bitiyor.
Sık sık.
Hiç atlamadan.
Sözcüklere karşılık gelen seslerden sürgüne yollanıyor iç. Öyle sedasız. Öyle boşluklar içmiş gibi..
Asla gelmeyeceğini bildiğin bir an, sanki birkaç dakika sonra kapını çalacakmış gibi bekletiyor bir ömür boyunca.

Öyle umutsuz bir umutla.
Bu zamansız bir şey.
O boşluk büyüdükçe, nefesin uğultusundan sağır olacak kadar kelimesiz bir yere düşüyorsun. O yer, ensiz bir deniz gibi; derinliksiz, boyutsuz. Mavisi bile silinmiş gibi. Gideni bol, geleni yok.
Bazen bir valiz işte.
O kadar.
Biletler hep geride kalan. Koltuk numaraları, akılda kalan birkaç "İyi yolculuklar..."
Hep biletler.. Geride kalan düşünülmeksizin çıkılmış yollar.
Gidiş- dönüş indiriminden bile yararlanılmayan yolculuklar.
Bir mevsimde kıyamadığın gözyaşlarının, bir başka mevsimde sel oluşunu görmezlikten gelecek kadar yollar..
Benim unutamadıklarımın hatırlanmasına ihtiyacım var şiddetle.
Olmuyor böyle.
Ellerim sızlıyor bilet biriktirmekten.
Ve sağır şimdi tüm sular, sessizlikten.
Duruyordur belki de..
İnanmadığımız gibi, hiç.
Durur mu öyle..?
Ama ben yapamıyorum...

10 Ağustos 2011


Mutsuzluğumu yeterince hakketmek için
Geri döndüm kilometrelerce yürüdüm.

Cemal Süreya

8 Ağustos 2011

83.


Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç
Yağmurlar altında gördüm, kadeh tutarken gördüm de
Bir kıyıya bakarken, bakarkenki ağlayan yüzünle
Ve yarışırsa ancak Monet'nin
Kadınlarına yaraşan giysilerinle
Gördüm de
Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.

Öyle kısaydı ki adımların, diyelim ki bir yaz tatilinde
Bir otel kapısının önünde, tahta bir köprünün üstünde
Bir demet çiçekle paslanmış bir kedi arasında
Öyle kısaydı ki adımların
Şöyle bir bardak yıkayışının vaktiyle
Ölçülür ve denk düşerdi ancak
Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.

Yok bir yanıtın "nereye" diyenlere
Bir buz titreşimi gibi sallantılı ve şaşkın
Ve çabuk bir merhaban vardır bir yerden gelenlere
O bir yerler ki, diyelim çok uzak olsun
Sen gelmiş gibisindir oralardan, otobüslerden
Yollardan, deniz üstlerinden topladığın gülüşlerle
Beni seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.

Seni görünce dünyayı dolaşıyor insan sanki
Hani Etiler'den Hisar'a insek bile
Bir küçük yaşındasın, boyanmış taranmışsın
Çok yaşında her zamanki çocuksun gene
Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.

Mart ayında patlıcan, ağustosta karnıbahar
Mutfağın mutfak olalı böyle
Bir adın vardır senin, Tomris Uyar'dı
Adını yenile bu yıl, ama bak Tomris Uyar olsun gene
Ben bu kış öyle üşüdüm ki sorma
Oysa güneş batmadı senin evinde
Söyle
Ben seni uzun bir yolda yürürken gördüm müydü hiç.

Edip Cansever

*fotoğraf: Aëla Labbé

5 Ağustos 2011

Çünkü, haritalardan taşan şarkılar var.

Sonrasında kalanlarla sek-sek oynanılan bir anı defteri sayfasında uyanıyorum, her gün ortasında. Gündüzlerden aşırılmış, mutluluk vaadeden sofralar kuruyorum; sarı, yeşil, kırmızı. Diri serinlikleriyle domates çekirdeklerinin, kızıl heyecanlar saçıyorum durağanlığa ve yeşerikliklerin içimde de filiz rengi tablolar boyamasını ümit ediyorum.
Önümde, gökyüzünü işgale kalkışmamış, gelişi- güzelsiz, yalnızca uyumak ve pazar torbalarını koymak için cepte anahtarı taşınan, tüm metrekareleri fayans kaplı evler; sağ baştan say.
Makinelerin ruh ezmesi yaptıkları sınırlardan sıyrılıp, kavruk çimlerin, heyecansız ve değişmeyen bir ritime teslim olarak arınmalarına, iki tekerlek üzerinde bulut öpebilmek olarak yeniden belirlediğimiz kişisel özgürlük kavramının uygulanmasına, sabun kokusu sinen su buharına, kızartma kokusunun eklenmesinden rahatsızlık duymadığımızın kendimize kanıtına şahitlik etmek üzere buradayız.
Benim hayat çizelgemde, yirmi iki senedir.
İçimden rüzgârlar geçiyor burada, ama senin değirmenlerine ulaşıyorlar mı, kestiremiyorum.
Uyumadığım nice gece gibi, uyuyup da yenik düştüğüm rüyalar da uyuşuk.
Ayların doğumgünlerini kutlamak yüreğimi dağlıyor. Oysa biliyorum, bildiğin gibi;

"..biliyorsun
bir baş dönmesi gibi sürüyor hayat,
yazların yanına yazlar ekleniyor,
zaman uzun bir sıcağa dönüyor burada,
ağırlığına duygunun, taşınmazlığına
ve yazlar hatıraya..."

Her gün iki kere çay demliyorum. Çay demlemeye ve meyve soyup kesmeye üşenmeksizin geçirilebilecek günler çizmiştik bir bahar. Ne erkendi, ne geç. Biriktirip koleksiyon yapmamıza yetecek bir zenginlik düşlemesek de, vardı; verilmek ve alınmaktan öte, aynı fırçayı beraber tutup, yapılacak resimler, karışılacak renkler...
Burada, rutin gündelik telâşlar çelme takmıyor düşünceye. Kumla, bulutla, suyla ve salkım salkım manzarayla hemen felç oluyor. Unutmak fiilinin yürürlükten kalktığı bir coğrafyada, tüm aşklar el ele tutuşup sonsuz bir uyuşuklukla kıpırtısız bırakıyor kalbi.
Geçtiğimiz baharın sızısına, oya ağaçlarının kendini tutumayı başaramadan, oluk oluk açan, dökülen baygın pembelikleri ekleniyor.
Kumsallarda tene teslim tanelerle ilikleniyor, yüze yağmur düşüren dizeler. En çok da sesler...
Sesi gecenin, burada kıyıya saçılan taşkın su, tokat gibi patlayan bir ilan-ı aşk, köpük köpük...
Gecelerin sesine, sesiniz ekleniyor.
Tanışıklığın kimyası gibi. Kelimelerden çok, aralığından içimize akanların sesi gibi.
Nasıl tanınır bir insan, ben bu sorudan her mevsim bütünlemeye kalıyorum.
Bildiğimiz; sizin ve benim, ikimizin bildiğimiz bir hikâyede, birisi şöyle diyordu:
"Bir kadını ancak sana mektup yazdıktan sonra tanırsın."
Benim soru olduğum mevsimlerde, ikmâle kalmıyor olmalılar o halde. Adresim yanlış belki, ondan cevabını bilmiyorum bunun. Kaç mevsim, kaç mektup...
Siz, nasıl tanınırsınız? Mektubunuzu sesinizle katlasam, sığar mı "..belki de birbirinin farkında..." olanlara?
Kim bilir kaç coğrafya, kaç masal doldurdu gönlünüze bu yaz. Sizi tanımaya çalışmamak ya da bilmemek olmalıydı iç sesimin meylettiği monologlarda, ama nefesini tutup geri saymaya başlamış bir dünden, bugüne savrulmuş bir yolcuyum, mevsimsiz açıp, hep solan bir çiçek; sizin bildiğiniz o az çiçek isimlerinden biri belki..
Burada gün, her yirmi dört saat döngüsünde eflâtuna ve şeftali rengine boyanıyor. Hissi, kuşların kanatlarının ardındaki sıcaklığa benziyor olmalı. Her gün doğumunda pencerelere, bakışınızın rengi düşüyor, böylece toprağa bir kez daha yeniliyorum.
Bakışınızdan dökülen sürgünlere hikâyeler biçiyorum; sessiz, kimsesiz.
Başrolünü oynadığınız bir senaryonun imlâlarına dikkat edin istiyorum yalnızca, sevdiğiniz şarkı ve film isimlerine iliştirdiğiniz öpücük rengi gibi.
Bir yazdan uçurtma bırakıyorum öteki güze. Kimsenin duymayacağı bir senfoniye serçelerden ve kumrulardan şef atıyorum.
Değirmenlerinizin, üflediğim havayla başı dönsün, üfledikçe büzüşen dudaklarıma mektup mektup tanışıklığımız dökülsün istiyorum.
El yazınızdan notalar çıkaran bir renk biliyorum, diğerleriyle birlikte kalbimde unuttunuz. Bir gün almaya gelirseniz;
her rakı kadehinin ağzında soluğunuz, her soluğunuz dudağıma iz...

3 Ağustos 2011

1 Ağustos 2011

Yazdan çocuk.

Benim bir bisikletim var; kırmızı.
Her kışa, onun beni götüreceği yazları düşleyerek sıcak çalıyorum.
Ben, yaz çocuğuyum. Her mevsimi öpüp, yazla tutkulu öpüşen.
Mevsim geldi, bisiklete bineceğim; kırmızı.
Sepetine, içimden taşacak müzikleri mevsimlerimin duymasına yarayacak bir alet, sevdiğim dizeler ve mayhoşluğundan sarhoş eden, deli renkli meyveler koyup, sahile kanat çırpacağım.
Üzerimde uçuşan bir elbise ve her an yalın ayak kalabileceğim terliklerle, uçarı bir çocukluğa...
Değişmeyenin rengini kim bulacak.
Önümde uzanan şeftali bahçeleri, genzime dolan mangal kokusu, hiçbir şeyin örtemediği bir yeşillik.
Ağustos böceklerinin daveti var, eflâtuna boyalı bir gökyüzü altında, balkonlardan yükselen çatal bıçak sesleriyle, mayışık ama diri bir akşam. Mevsim yaz.
Yorucu bir kış geçirdik. Hikâyelere başladık; kimisini bitirdik, kimisini yarım bıraktık.
Bazı yağmurlarda hiç unutmayacağımız sözcükler döktük. İsmine ayrılık koyduk.
Bir daha hiçbir yağmurda öyle ıslanmadık.
Çamurlu ayakkabılarımızı bıraktığımız başka eşikler tanıdık.
Perdelerinden kış güneşi sızsın istedik kimi odaların. Yataklarını topladığımız birkaç dağınık anı daha edindik.
Gözlerimiz yaş dökmekten yoruldu bu kış, bu bahar.
Uzaklıklarla, yakın olan uzaklıklarla "yine yazı bekledik"*...
Şimdi mevsim yaz. Gökyüzü gitgide pembeleşiyor, birazdan kızıla çalacak ve gözlerini yumacak sonra da.
Dağların yıkandığı alkol mavisiyle lâcivert, tutkuyla sevişecekler.
Coşkunun adına yıldız koyacaklar.
Şimdi, bir yolda, bulutların arasına koyduğum bir şarkı dolduruyor ardına kadar açık kapıların arasını. İsmini soran birini hatırlıyorum. Çaresiz değil, içimi kısacık da olsa öpebildiği için gülümsüyorum. Aç perdelerini bu kez, mevsim yaz.
Nerede, hangi sahneleri ve replikleri anımsıyorsan, geceye düşürüyorsundur ama, güneşi unutma; seversin yine de, biliyorum..
Biz bu kış çok yorulduk, ama yine de bu yaz bisiklete binelim.