15 Mayıs 2018

orada bir film başlar*

  
Birkaç zaman oldu. Beş ay mı. Kaç ay. Beş aylık zaman dilimlerinde hayatın müşterekliği üzerine bir şeyler biriktirdim. İçimde, yanımda, yöremde, dünümde ve günümde.  Eminim başkaları da başka yerlerde biriktirmişlerdir ve kendilerince büyümüş, kimbilir belki de yaşlanmışlardır.

Büyük laflar karşısında herkesin alışık olduğu bir korkaklığım var. Yalan yok; gelip geçmeyecek şeylere adım atmakta ne kadar korkaksam, bir o kadar da gelip geçmeyecek şeylerin içine yerleşmek ustasıyım. O yüzden zor kendimle ateşkesim.

Neyse. Birkaç zaman oldu. Sanırım beş ay. Mevsim değişti. Bazı birbirine çıkan yolları trafiğe kapattılar, bazısı kendiliğinden açıldı; doğal afetlerle. 
Olmaması gereken şeyler de oldu. Esmemesi gereken rüzgârlar da esti. Gerekeni kim seçti bilmiyorum. Sadece biriktirdiğimi biliyorum. Taşıdığımı ve taşırdığımı. Doğru ve yanlışın tanımı benim işim değil. Kimsenin değil. Sadece "olmasaydı böyle" denilen şeylerin kanırtılmasından yana duramıyorum. Elimde olsa adresimi değiştirirdim. Kaçmak alkışlanacak hareket değil, ama kalmanın da pek takdiri teşekkürü var mı emin değilim. O yüzden, kendimi bıraktım.

Ve gelen geldi. 
Bazı zamanlar da, bizim yapmadığımız şeyleri yapanlar vardı. Orada da, burada da.. O yüzden bıraktım. Yola çıkardım biriktirerek ördüğüm nabzımı. Ve temizlemesine izin verdim yaramı, kendi açmadığı. Sırf beni iyileştirmek, ona iyi geliyor diye.

Çiçeklerimi suladım.

Bazı şeyleri unutmadım. Unutmanın mümkününü bulamadım ama yeni sözcükler kullandım cümle içlerinde, yeni hikâyeler yazabilmek ve öğrendiklerimi iyice bellemek için. Gözlerim yaşsız kaldı, kuru toprağa düşen yağmuru aramaya çıktım. Çevirdim yönümü, üzerimde taşıdığım maviye.

Bazı dünleri saramadım. Sarmanın mümkününü bulamadım ama yeni bir güneş edindim. Her gün doğacağından emin olduğum. Yarışmayan bir aydınlık. Serildim dalga dalga altına, balıklarımı güldürdüm. Bu neşeden hoşlanır oldum.

Hayatın müşterekliğini ısıttım, onun iki avuçla ve insanların aralarındaki boşluğu dolduran kuş cıvıltılarını bağlaya bağlaya kurulduğunu gördüm. Yaşamanın böyle içime yerleştiğini de.

"Böyle olmaması gerekiyordu biliyordum ama oldu. Artık herkes kendi yollarına çiçekler eksin ya da öylesine çekip gitsin."

4 Mayıs 2018

5 mayıs ya da "gözü bağlı bir leylak kokusu ovadan"



Bir hayatı kucaklamak, onun kanattığı dizleri öpmek, birbirine şimşekler gibi çarpıştırdığı iç dertleri sarıp sarmalamak, soğuğuna sarılmak, sıcağına üflemek ve tüm bunları minnetle yapmak. Neden aramadan ve neden aramaksızın minnet duyarak. Varlığa güzelleme. 

İnsanı en çok güzelleştiren şey; şüphesiz ki sevmek eylemi. Bir şeyi, bir insanı, bir parçayı, müziği, rengi, kokuyu. 
Sevmek ve onun kapsadığı şeyler; korumak, sakınmak, yakışacağı şeyleri, yerleri bulmak, hayatın içinde, onun yüzünü, huyunu, doğasını gülümsetecek şeyleri aramak, lezzetine varacağı doyumluk salkımları hevenk hevenk toplamak, başını güneşe dönmesi için yerini hazırlamak, tüm koşulları onun duyacağı kokuların güzelliğine göre düzenlemek. 
Yormadan, yorulmadan.

İçinde taşımışsın, sonra da doğurmuşsun gibi. 
Öpmeden doğurmamışım gibi*...

İçimden taşan ne varsa; sevgilerde.
Sokağımda, uyanışımda, aldığım yolda, yolun bozkırında, geride bıraktığımda, suyun bağrında, gökyüzüne yerleşik öpücük renginde, öpüşümde, anneannemin ellerinde, çayırda çimende, okul sıralarında, akşam biralarında, kurdelelediğim çarpıntılarda, defter aralarında, kurutulmuş yapraklarda, 
mayısta.

Ağaçların, üzerlerinden bir mevsimi devşirme zamanı geldi. 
Sokak kedileri aylak. Komşular pencerede. Bakkal, soğuk dolaplarını çalıştırdı. 
Ortalığa meyve kokusu saçıldı, megafonlardan can eriğine şiirler okunuyor. 
Çocuklar okuldan çıkıyorlar terli, sıra kokusu sinmiş formalarıyla. 

Her an dağılacak gibi zaman.
Pişmaniye gibi tel tel ayrışan bulutlar, birbirleriyle kayısıdan çileğe uzanarak buluşup, öpe öpe  gevşetecekler gibi altlarında akan sıkı dünya resmini.

İlkyaz kapıda. 

Zaman, avuçlarımızın içinde nabzımızca biçimleniyor sanki; uzuyor, esniyor, toplanıyor. 
Zaman, toprağın hovardalığına hazır.
Son tomurcuklar da çatladı çatlayacak.
Önüm arkam sağım solum papatya.

Yarın hıdrellez.

Ve ben, 
seninle 
baharı, 
hayatı 
kutlamaya geliyorum.

28 Mart 2018

aequinoctium*


Hayatına sızmak güzel ama hayallerine temel atmak muntazam. 
Sana düşler dikmek ve bunun için, hiç görmediğin, farkına varmadığın renkler teyellemek...

Pencereni bildiğin sabahlara, ezberlediğin manzaralara açman bana güven verir, ama güvenilirliğin konforunu değil, perdelerinin arasından göz bebeklerine dolan bir karnaval şaşkınlığını tercih ederim.

Geceni uykuyla kapatıp, yatağın sağından kalkma alışkanlığını kırmayı. 
Günü, sokakların her gün baştan kazandıkları bekaretlerine kavuşmuşken kucaklayıp, herkesin uyuduğu saatlerde çınlayan kahkahalarla uzun uzun öpüşmek isterim.

Ve çok da akıcı konuşamadığım bir dili aniden damarımda yürüyen alkolle söküp, flörtöz cümleler kurmayı. 
Ve bunları anlamaman içimi gıdıklar. 

Kahvaltıda dondurma yemek ve edepsiz esprilerle yağmurda ıslanmak güzel bir demir atış olur uçarı dünlere.

Ansızın kalkıp soyunduğumuz bir gecede yaralı, yarayı seveceğini bile bile kanattığımız yerlerimizle, birbirimize değerek. 

Çünkü bazen kanaya kanaya işlemek gerekiyor zamanı. Burada hep kalacak gibi, her an kapıyı çekip çıkacak gibi.
Her an gidecekmişim gibi.

Yaşamanı isterim. 
Mevsim mevsim ısınan ve serinleyen tenimi takip etmeni değil.  Her karşılaşmamızda kırka dayanan derecelerde ter atmanı. Gölgede bile. 
Şubat pencerelerindeki buhar damlacıklarından bulmanı beni. 
Olmaya, varmaya çalıştığım yer. Birlikte var oluşun böylesine saplanmak istemek. 

İçindeki ehlileştirilmiş hayvanı gören gözlerimin canı, dizginlerinden kurtarmak istiyor bir şeyleri. İçinde hissettiğim ve içimde hissettiğini bildiğim.

Şimdi baharın bütün gücünü toprağa sürdüğünü izlerken, paslı kilitlerim çürüyüp ufalanıyor. 
Kapılar açılıyor. Çalınmasını beklemiyorum. 

Geceye, gündüze ve mevsime dişlerimi geçirmek. Başka bir arzu büyütmüyorum içimde. 
Senin de tadına bakmak için iştahlanmanı bekliyorum. 
Vahşi bir saldırıştan kendini alamayışını. 

Çünkü nereden baksan birlikte kanamanın olduğu gibi birlikte doymanın da bir tadı var.

Olacaksak, nabzımızdaki diriliğin esaretinde, olmayacaksak duyu organlarımızın bütün sunduklarından diskalifiye...

Çünkü yaşamak bu kadar. Ve ölmek.

7 Mart 2018

...ve bir gün'


günaydın. ten. kokusu. gün ışığı. mavi. çarşaf izi. kahve. açık pencere. düşen cemre. mahalle sesi. gevezelik. çalışma dosyaları. taksi lâzım mı. bina. sanat. boyut. sigara. satsuma. yokuş. anahtar. kahvaltı. anısı. şehir yolları. yürü. yürü. köpüklü çocuk bardakları. renkli kuş evleri. evden kaçan sarman. yürü. baklava. deniz kokusu. eski sokaklar. yalnız sokaklar. tramvayı takip et. bilek.lik. medrese. nargile kokusu. kahve hatrı. iskemleler. paylaşılan halklılık. paylaşılmayan baş başalık. yürü. köprü. meyhane. salaş. hulusi kentmen. v for vendetta, belki cem karaca. çupra. i'si kayıp. istanbul. rakı. deniz. gece. çiçekli kazak. kızgın pişirici. balık kokusu. taksisiz dönüş. ev. sıcak. şarap. yakın. sabah. sonsuz. ten. sıvı. iyi geceler, belki günaydın.

23 Şubat 2018

kendine yara-sın'


Bir ailesi var. 
Kanından bağımsız. Yalnızlığını doldurup biçimleyen. 
Bazen sadece var. Çok kıymetli gibi durmayan, kendini değerli göstermeyen, sadece bir zamanı birlikte geçirmenin ortaklığını giyinir gibi... 
Oysa öyle değil. miş. 
Var etmişler birbirlerini. Boşluk boşluk dolmuşlar, mutsuzluklarda birlikte aynı dumana üfleyip aynı gecede bağdaş kurmuşlar. 
Bir şehir için, bir hayat için sahici bir aileymişler. 
Ben kaçırmışım. Ben gözlerimi bir kendime batırmışım. 

Bir ömür beceremediğim bir çokluğu gördüm sözcüklerinde. Boş vakitlerinde. Yerine, yerime koyabildiği şeylerde. 
Gücüm neymiş ki. Dolu dolu susmak. Uykulardan kaçmak. Bir an olsun durmadan koşmak ama hiç konuşmamak, asla paylaşmamak. Paylaşamamak. Paylaşacak omuz bulamamak.  

Dostluk başka bir şey.

Yazık hayata. Yalnızlığa. 
Demek istedim gözümdeki yaşı sorunca. 
Şu dev duyguların altından kalkmak için bir buçuk metrelik varlığımın yankısızlığıından bahsetmek istemedim. 
Bu kadar çok zamanı nasıl duvarlarla seviştirdiğimden.

Bir mahallesi olmalı insanın.
Bir büyüyüşü.
Kendiliğinden ve zamandan bağımsız açılan kapıları. 
Ağladığı bilinmeli kimi zaman. İç çekişleri  duyulmalı ve ifade etmeli birilerine büyük değil içten şeyler.
Sebepsiz başı okşanmalı, sadece bir zamanı birlikte geçirdiği için bile.
Sebep aranmayan yaslanışları, aptalca ama birlikte düşüşleri olmalı. 

Öyle az şey biriktirmişim ki, ağlasam dökülecek gözyaşım bile neye, kime gideceğini bilmediğinden kuruyacak.

Yazık bir mavi.

Belki rakı'
Kendine bir yazık şerefe.

13 Şubat 2018

kilit'



Gördüğümüz rüyaların ve yazdığımız, ellerimizle hayat verdiğimiz mucizelerin, sınırları kaldırıp kendimize hediye ettiğimiz özgürlüklerin yankısı duyulmuyor. 
Sözcükler büyüleri anlatmaya yetmiyor. 
Gücümüz kimyevi. Oluşum, başkalaşıma tabi. Başkalaşım kanıtlanamıyor. 
Kanıtlanmaması gerçekliğini değiştirmiyor. 
Bak bu; inanç. Kitlesiz. İhtiyaçsız. İbadeti uçmak.  

Benim uykusuzluğum senin gündüzüne ve senin sahilin benim kıyıma varıyorsa, gökyüzünün bilmediğim tondaki mavi-grisini sadece biz ve ilk defa ve hem tek başımıza, hem de birlikte ilk defa görüyorsak; ... günler yer değiştiriyor Leyla.  

Düşüncem kalbime, duygularım ayağıma dolanıyor. Bir sarmaşık gibi sarılıyoruz çekirdeğimle; sessiz ve gümbürdeyerek. Kimsesiz ve caddelerce. 

Boynunda kabaran damarlardan geçmek ve yolun bütününün sonsuz gücü. 

Şimdi bacaklarımda bir pazar yağmuru taşıyorum Leyla. Kasıklarımı sızlatan şehir boyları.
Ve kaburgalarımın arasından Afrika menekşeleri taşıyor. 
Kısa ama kadife bir uykudan uyandım. 
Suyumu, başka sulara taşımanın, çoğalmanın ve bu kimsesiz doygunluğun korkusuzlaştığı yeri gördüm; belki dip. 

Öylesine gelişen bir ayin gibi. 
Önsüz ve artsız.
Doğurgan bir gün doğumunda kendimden taştım, hesapsız. 
Limansız. 
Terleyen bir şubat akşamına vardım. 

Her yerde yağmur yağıyor, bir yerlerde çığlık çığlığa susuluyordu. 
Doğumu ölümle seviştirdiğimiz bir şeyleri ısırıyorduk. 
Rüyama tırnaklarımı geçirmiş, korkularıma bedenimi sunmuştum. Bütün hayvanlarımı saldım ormanına. Ağzımızın kenarından akan gece koyusu, çarşaflara bulaştı.
Açık yaralarımızı kanattıkça daha büyük bir coşkuyla kanıyorduk.

Avuçlarımda bir yağmur taşıyorum Leyla.
Kimsenin altında ıslanmadığı, bizim sele kapıldığımız. 

Bazı rüyalar hiç anlatılmıyor Leyla. 
Sözcükleri damar damar dişleyip, harflerin aralarından kanlar akıttığımız, dilsiz haykırışlar, 
hiç...

Sen de anlama Leyla.

5 Şubat 2018

gece yalanları*


çok özledim' diye okunan rüyalar var.

görüp de bilmemek,
bilip de görmemek hariç değil.

29 Ocak 2018

blush*


Sırtını dönüp gittiğin şeylerin de ağırlığı var. Oradan, hafif adımlarla uçarı bir ilerleyişte olduğumu sanabilirsin; öyle değil.
Sokakların arasından geçerken zaman çelme takıyor. 
Kalabalıklar arasında, gözlerimi alıyor ışıklı levhaların değişmiş yazıları. Kalbim kör oluyor. 
En sevdiğim ne varsa üç ayda değişmiş gibi. 
Sanki çıkmaz sokaklara geçitler, sonsuz sahillere taş duvarlar eklenmiş.

Canımı en çok, kendimi büyüttüğüm yerlere yabancılaşmak yakıyor. Kendimi, çocukluğumu, sevgimi, aşkımı, kavgalarımı, içimi, mücadelemi, yerleşikliğimi, göçebeliğimi büyüttüğüm yerler...

Perçinlendi cumartesisizlik. 
Avucumun içi gibi olan sokakların kıvrımlandığı yerde, bakışına yoklukla çarpmak... 
Her zamanki gibi, hiç olmamış gibi. Hiçbir zamanda takılı kalmış gibi. 
Yeni bir ben.. Bir dondurmacının arkasından ağladı ağlayacak halimle, artık kiminle dondurma yiyeceğimi bilemediğim halimle. Öyle cumartesisiz. 
O yüzden, alıp herkesten saklamak istediğim bir "yerde buluş" anıydı o. Kimse görmeden hızlıca alıp cebime saklarsam hep benim olurdu belki. Herkesten habersiz ve ezelden beri bendeymiş gibi.

Sevdiğim sinema salonunun, sevdiğim sokakların, sevdiğim günlerin arasında öyle sevmiyorken bir şeyleri.. Evini bulmak gibi. O ana, penceremdeki sklamen şahit olsa aniden patlatırdı haftalardır doğuramadığı çiçeğini. Yemin edebilirim buna..

Ne yaşadım, nereye ne ayırdım, nasıl bir yaşantı kurdum diye düşünürken kapkara tüyleri ve tek gözüyle kızımızın eve dönüşüyle iyice fallandı falım. Sanki üç aydır yoktu. Sanki ağlayamadığım her şeyi bırakmam için bir kuyruk darbesi yetecekti ki; göğüs kafesime sıkışan ne varsa ittirdi. Ellerimin ısınmazlığını karaladı. Isındırdı yaşamaya. Hikâyeye.

Bazen yetmiyor, ne yaparsan yap, ne kadar güçlenirsen güçlen, kendini ne kadar çoğaltırsan çoğalt, bütün sessizliği ne kadar doldurursan doldur, yetmiyor. 
Bazen bütün hikâye; bizzat senin hikâyen, o kadar sen yetişemeden serim, düğüm, çözüm ki. 
Bitince.. Ve üzerinden binmediğin vapurlar geçince, pastanelerde aradığımız çörekler hiç eksilmez olunca, sevdiğim tüm sokaklar yağmursuz kalınca, eskiyince, her şey eskiyince, bir tek o zaman anlıyorsun yazamadığını. Beceremediğini. Dünyayı değştiremediğini. 
Başka türlü bir şey olacakken kentsel dönüşüme yenik bir şeye dönüştüğünü..

Her şey inançsızlıktan..
Hiçbir hikâyemde sonu değiştirebileceğime inanmadım. 
Ben.

Haklıydın, haklıydınız.
Güneşin her geceyi aydınlatacağına dair verdiği ve bir an olsun tutmaktan vazgeçmediği söz kadar haklıydınız.

Ama kalem, korkak bir elde asla durmuyor.
Ben inanmadım, o durmadı.

...


"Ben, birlikte kıyıya sürüklediğimiz kayıktan
saflığımı ve sabrımı aldım tek
kalanları kumsala göm sen de 
yaz boyunca
nasılsa her keder eksilir 
kendini doldurarak

sardunyalarla konuşarak çoğalttım
aramızdaki ayrılığı
sayarak çoğalttım günleri tamamladım
kirpiklerimin arasına çektiğim tülde
yağmur durdu ve şimdi kış bitiyor
oysa kimse yokmuş dışarda
içim dışıma vuruyor

sardunyalara su vermekle unutamadığımız
şeymiş aşk:
alnından bir günaydın gibi düşürdüğüm sabah,
sağ yanımda unuttuğun keder."

23 Ocak 2018

...yıkık alnından"

  
"Ağıt gibi bir alay dudak uçlarında
Gücenik duruşundan tanıdım seni"

İnandığım ne varsa kendini yalanlamak için bulut topluyor üzerimde. Bu zaman; biraz geç -belki kimine göre erken- içimin ormanlarında bir kibrit çakıyor. Evin her yerinde yanık ot kokusu. Tüm kadehlere yapışıp kalan is. 

Kendi kendime, ses çıkarmadan yürümeye çalıştığım odalar arasında, bana çarpmadan gezen bir hayalet. Varlığını biliyorum, yokluğunun ele gelmesi içimde bir yeri parçalıyor. 
Doğru dediğim her şey bileklerimden, yokluğun kuvvetiyle yakalıyor şimdi. Hiçbir yere sığamanın küçülttüğü yer burası. Biraz geç -belki kimine göre erken- anladım. Gözlerin aynam olduğunda ve geriye kalan tüm aynalar kırılıp yalan suretlerle tuz buz olduğunda.

Çıktığım tüm yolların biletleri kalbe kesildi ya, inkâr etmek işe yaramıyor. Aynı koordinatlarda nefes almamızı, alabilmemizi mümkün kılmıyor bir şeyler. Ben kılmıyorum. Ben. Kendimin kuyusu. 

Kalbimden düşen bin parçanın her birine bölünüp, her seferinde yeniden, biçimsiz bir şey olarak toplanıp ayaklanıyorum. Dün dayanamadığım her şey bugün başka bir şeye evriliyor, gölgeler yer değiştiriyor, uykuların üzeri dünden daha fazla örtülmüyor. Çıktığım her yolculuk, mecburi iniş ve bir türlü eve dönemeyişle sonuçlanıyor. Tarih beni her seferinde yeniden mağlup...

Söylediği bir şey çok doğruydu. Çok gerçekti; kendisine değil acısına ihtiyaç duymak. Ve yazarın dediği gibi; acısı  kendisinden daha görkemli belki de. Keşkesi çok.

Üzgünüm ve gözlerimi koyacak bir yerim yok.

Edilebiliyorsa...; af.
Gidilebiliyorsa...; yol.


15 Ocak 2018

süveyda*


Doğru nerede başlayıp yatağına kavuşur ve yanlış kime göre biçimlenen bir şey; hepsi birbirinden farklı hislerle kavrulan buyrukları varken günlerin; kim nasıl tamamına erdiriyor bunları.

Yargılanmadan akan bir su olmak ne zor, duran bir su, gerinen bir su. Oysa su olmanın berraklığı kendisinde. Değil mi. Hareketi özünde taşımak. Sözlükte bulunmayan her ton, her dalga birilerinin yanlışlarına meylediyor. Oysa ne rüzgâr olup esmek, ne de dağ olup dikilmek değiştirilebilecek bir şey. İnsan olmak yeteri kadar hoyrat ve yıkıcı bir şey değilmiş gibi, insanın insanın kuyusu olması çok savaş gerektiriyor.

Cümleler, bakışlar, bakamayışlar, yollara çıkamayışlar, göğsünün orta yerine toprak atışlar, kılıçları savuruşlar, dişlerden kan damlatışlar, kılıçları savuruşlar, cümlelere özne, hayata yüklem oluşlar, kaleyi boş bırakamayışlar, saramayışlar, sarılamayışlar, bırakıp kaçamayışlar...

Her yoksunluğun ve her taşımın bir yere varışı zamanı yoruyor ve ölümlülüğünü hatırlatıyor varlığa. Seçemediğimiz bir yaşamın, seçebildiğimiz bir yaşayışı olma ihtimali nasıl bu kadar yukarıdan bir arzu olarak görülüyor? Bazen amacımızı şaşırıyorum bu dünya mahallesinde.
Mal edileceğimiz şeylerin bir diğeri tarafından cetvellerle çizilmesi aklımı karıştırıyor. Denklemlere bu kadar bel bağlanması kalbimi kırıyor.

Yeni bir sözcük. Kalbin ortasındaki gizli günahların saklı olduğu sanılan siyah birikinti, benek, karanlık anlamına gelen.

Nefesimin üşüdüğü yerde, dudaklarımı öpüyor oysa tirşe titreşimleri enginliğin. Ama karanlığın, güneşin halledeceği bir mevzu olduğunu kimse kabul etmiyor.

Değmek, değinmek, değer vermek zamanla unutulup yiten, yitirildikçe hiç var olmayan kurmaca bir anıya dönüşüyor. Oysa gönüllü olmasa da, çıkılan yolda gönül gönüle olmak var. Okşamak başını hataların, paylaşılan gün dönümlerinin hatrına insan olan yerlerimizi unutmamak var.

Birlikte burulmak, hayatın içine doğru birlikte yürümek, güneşin birikintilerimize sızmasına birlikte izin vermek var.

Bir kuzey masalını senelerce saklamak, bir üşüyüşün sırtında yürüyüşüyle aşk arasındaki kutsal bağa inanmak, tren raylarından el yazıları biriktirmek, sokak isimleriyle evsiz ceplerimizi doldurmak, affetmek her şeyi ve düğümleri çöze çöze rüzgâra, yağmura, sise, pusa eyvallah edip, anda kalmak var diğer tüm zamanların şahitliğiyle.

Özünde berraklaşmak, başlamadan ve bitmeden, yaşamın nabzına tutunmak.

Hiç ölmeyecek gibi.
Hiç ölmemişiz gibi.

Oysa...
Belki de..'

8 Ocak 2018

08.01.98'



Neresinden bakılırsa bakılsın,
her cümlede bir çift göz vardır
ve her noktada bir insan.
O insan ki, bakar bize ve ötekimize;
ve o insan ki, giyindiği zamanın gerisinden sorar
hep
kaygılanır, duraksar ve sessizdir;
ve geldim demenin bir sessizliği varsa, öpüşelim
demenin, ya da sen hâlâ gitmiyor musun demenin ya da
ölmek istemenin bir sessizliği varsa,
kelimeleri de vardır sessizliğin
duruşun kelimeleri vardır;
bakışın, uzanışın,
gülüşün...

Ama, yalnızlığın kelimeleri yoktur.
O, bütün kelimelerden oluşmuş bir kelimedir.

...

Gece gece yatak yalnızlıkları vardır bu yüzden,
masa yalnızlıkları vardır sandalye sandalye,
mutfak yalnızlıkları,
düş yalnızlıkları
ve gülüş
ve iş
ve bakış
ve söyleyiş
ve susuş,
hatta park, cadde ve duruş,
sonra dökülüş,
sonra yerlere kadar bükülüş
ve gidiş geliş
ve yöneliş yalnızlıkları vardır.

Ölümün yalnızlığı yoktur ama;
ölüm, bir başına yalnızlıktır.

...

Ben sensizliği yalnızlık sanmıştım her keresinde.

...

İnsan yalnızlığı arayan bir yalnızlıktır kimi zaman,
kimi zaman da korkar ondan,
hep kaçar.
Her korku yalnızlıktır bu yüzden
ve telefon rehberlerinin sıcaklığı bir yanılsamadır,
pencereden bakmanın rahatlığı,
bakamamanın korkunçluğu
ve caddelerin, meydanların
ve kahvehanelerin ürkünçlüğü,
ya da bir ayak sesinin bize bir yüzü getirişi,
bir el sallayışın hüzünlü bitirişi,
sonra ellerimizden bir çift el uçup gidince
avuçlarımızın kuyu kuyu oyuluşu,
sonra kocaman salonlarda
bir ağızdan bağırırken kalabalıkla,
şuramızda tuhaf bir şeyin duyuluşu
bir yanılsamadır.

İnsan yapayalnız bir yalnızlıktır.


Hasan Ali Toptaş

26 Aralık 2017

'dokuz


Ağzımın içinde eriyen, tenimin üzerinden kayan bir mevsim bu. 
Buzlu kirazları hatırlıyor musun.
Bir kokusu var; öyle ayaz, öyle nefes kesici bir ferah, neredeyse kar. Kar kokusu. 
Bunu anımsamak bile mutluluğu göz pınarlarıma çıkarıyor. Özlemi. 

Tadı; tarçınlı akide. Hem evde gibi, hem evden çok uzakta. 
Çok özlediğim manzaraların içine yerleştiebiliyorum kendimi böylece; senden gizli değil.
Gelirsen; o sahadayım, ve işte suları tarayan o vapurda, piyanolu o girişte, belki daha derinde, balkonundaki fesleğende. 
Buz tutmuş mahalle kaldırımında ve o çok sevdiğim pastane kapısında. Penceresine yenidünyaların dayandığı yaşımda, 1 Kasım 1912'nin yıkılmış duvarında ve güvercinlere yaslanarak uyuduğum yeşil odada.
Her yerdeyim ve bazen hiçbir yerde. 
Sevdiği cümleleri gibi sevdiğim kadınların, kaybolmayı sevdiğim dehlizleri gibi. 

Özgürleşiyor muyum kendimle, 
Belki. Çoğunlukla öyle..

Çok sene devriliyor arka arkaya. Renkli ışıkların kendilerini bıraktığı caddelere adımlarımla yazıyorum yaşlarımı, büyümelerimi, büyüyemeyişlerimi.

Biliyor musun.. Biliyorsun; Narmanlı Han artık yok. Bilmelisin. Kendime benzetiyorum bazen, sonra dayanamıyorum. Acısına. Şöyle diyorum kendi kendime: 
"Beni perişan ettiğin mevsim İstiklâl'i  darmadağın ettiler. Yaşadığımız ve büyüdüğümüz, genç kızlığımızın sokaklarına buldozerlerle girdiler. Sen beni bu şehirle birlikte katlettin. Ve ben hiçbir şeye bu kadar üzülmedim." 
Sonra susuyorum. 
Dehlizlerinde kaybolduğum kadınlar... 
Kendi geçitlerime, kendi kuytumun kurallarındaki korunaklılığa dönüyorum. 
Bildiğim bir geceye. 

Yeniden hatırlıyorum temizleyeceğini karın, dikenli neşesiyle kokinaların, mevsim normallerinin üzerinden seyreden sıcaklığıyla kalabalık sofraların, kahkahası çınlayıp aramıza düşen umarsızlıkların, biri bitip biri başlayan mevsimlerin. 

Öyle olunca..

Dalga dalga, şehvetengiz ve doyumsuz, cüretkâr bir yaşamak yerleşiyor aniden içime. Dikeniyle kanatan, kanattığıyla alenen varlığımı kanıtlayan. 

Şimdi, geçen bir yılın kumbarasını kırıp, dökeceğim ne var ne yoksa, belki ilk kez bu kadar cesurca, belki de hayatımdaki tüm kalp zamanlarımın ortak kanaati gibi; her zamanki bencilliğimle.

Yorgunum. Yorgun ve huzurlu.

Nahifliğiyle içime üfleyen her şeye doluyor artık gözlerim. Yorgun, huzurlu ve duygulu.

Daha sık özlüyorum sırtımı döndüklerimi, yarısında kaldıklarımı, çekip çıktığım kapıları, yıkılan binalarını içimin. Acıyan yerlerimi anneme daha çok öptürmek istiyorum.

Sessiz ve kimsesiz sahillerin kışına karlar çalmayı.
Yalın ayak kalmayı kavrulan kumlarda.
Sessizliğini ve çıplaklığını dünyanın.

Yorgunum ve kırgın biraz da. 

Yorduğum her şey; hoyratlıklarım ve acıttıklarım için bir affediş dileyebiliyorsam,
tek dileğim bu olsun.

Hoşça kal yirmi sekiz-

11 Aralık 2017

yenik


Tebessümlerin sonsuza dek kalpteki çerçevelerin içinden güneş sızdıracağını düşünüyorsun. İnatla düşünüyor, inatla düşüyorsun bu inancın uçurumlarından. Hikâyelerin hep aynı yere yuvarlanıyor. 
Yazamıyorsun. Sen yazamıyorsun ve bunu kabullenemiyorsun.

Kırgın, toprağından beslenemeyen, toprağına tutunamayan çiçekleri gibiyim evimin. Neyi büyütemiyorsam ona dönüşüyorum. Nihai son hep bir öfke seliyle yıkanmak oluyor. 
Hissetmediğim ne varsa aleyhimde delil, tartışmadığım ne varsa sözsüzlüğümde avukat, yaşamayı seçtiğim ne varsa cinayete teşebbüs...

Yorgunum. Bir mevsime ilişip kalma arzumun bunca imlâ, bunca özne, bunca yüklem fırtınası arasında perişan olmasından.
Kendi içimin mavisiyle geçirmek istediğim zamanların bunca kalabalık arasında bırakılması, dalga dalga sesimin keskin, metal cümlelerle susturulması karartıyor gökyüzünün sevdiğim renklerini. 
Lavanta kokulu, temiz çekmecelerde düşlediğim dünler, yekten ah...

Üzerime birer birer işaretlenen sıfatlardan arınmak her seferinde bir umut, her yeni gibi görünen hikâyede aynı biçimde imkânsız.
Üzülüyor anılar, anılaşan yolculuklar. Adresler birer birer çıkmaz sokak, dönülmez ufuk, unutulması mecbur bellek.

Naif dünler kumbaramda, birikmiyor hiçbir şey. Her atacağım gökyüzü parçası, şimşeğini gösteriyor.

Yolunu yordamını bilemiyorum, öğrenemiyorum el değmemiş bizliklerin.

Acıyor mevsimlerim.

Suç, akıp gitmiyor üzerimden.

Üzgünüm, üzülmem yetmiyor.

Tarih beni hiç affetmiyor.

5 Aralık 2017

...sandıklar*




Bir "günaydın" saati. Uyandığım bütün şehirlerde.

Kalkıp ilk iş perdeleri, pencereleri açma huyumun ben bile farkında değildim; "Açık havaya bu kadar düşkün olduğunu tahmin etmezdim." diyene kadar birileri.

Bir tomar kâğıt, akşamdan kalma.
Cesaret bulup da kendini yürüyememiş kalem...
Son -mu bilmem- cümle öyle yarım...
Sanki ona bırakmışım, bir şekilde tamamlasın diye.

Nasıl hissetti, bilmiyorum  ama anlıyorum.
Kendi gündüzümden, kendi gecemden.

Galiba büyük enkazların ağır hasarlarına rağmen bizi öldürmeyen şey bu; bu tuhaf bağ.
Kırgın yazların, kâğıt kesiği cümlelerin, acıta acıta yonttuğumuz uykuların ardından yine de başka bir olasılığa ihtimal verememek.
Eylemin karşısında duran, her şeyi yıkıp geçen, yalanlayan o iç ses.
Onun iç sesi ve derindeyken bile duyduğu, bulup çıkardığı iç sesim. Ve bizden bağımsız sürüp giden bir senkron.

Kâğıttan kendi sözcüklerimi topluyor gözlerim:

An an hatırladığım şeyler beni uyutmuyor. Zaten beni bir tek, tarihin bir yerinde yaşadığımızı kanıtlayacak o tek şey uyutabiliyor. Dokunulmasını kesinlikle istemediğim her şey, sadece hafızamda yeşertiyor kendini. 
Şiirden bir kıyı, kendi dizesini bekleyen, düş renkli.
Sonsuz bir beyaz, kimsesiz ve buzdan. Elimde, fırından yeni çıkmış ekmek sıcaklığı.
İliklerime kadar üşüdüğüm bir kasım akşamı. Bir zamanlar evim olan şehrin, artık olmayan birahanesi.
Çarşılar, çaylar, parklar, çocuklar, kitaplar, nehirler. Özlediğim duvarlar.
Gözlerimi çöle döndüren gözyaşları, rakı kadehleri, balık sırtları, sakladığım anılar, büyüten anlar....

Tüm bunların kıyısından olta atmışken kendime, sabah oluyor. Kıpraşıyor misina. Hissediyorsun ve biliyoruz işte;

"Hiçbir şey göründüğü hatta yaşandığı gibi değil, her şey hatırlandığı gibi..."

Hatırladığımız şeyler bir mi, gerçek mi derken pencere önü saksılarının diplerinden patlıyor tomurcuklar; fuşya.

İç organlarımın arasına sızıyor yaşamışlığımın kanıtı hatıralarım, hatırladıklarım.

27 Kasım 2017

-se eğer?


Kalabalıklar, sicim gibi yağan hayatlar...
Akıyor zaman, herkesin yelkovanı birbiriyle yarışta. 
Geçiyor salılar, perşembeler...
Bir cumartesiyi yediverenlerle donatabilme ihtimali için yaşanıyorlar, "bitsin" diye diye..

İçine uyandığımız bir gün için sabırsızlanalı uzun zaman olmuş gibi. 
Fotokopiden çıkma haftalar peşi sıra ekleniyor yaşımıza. Mevsimleri kaçırışımı manav tezgâhlarından izliyorum. Pencere önünde, bir inat yaşatmaya çalıştığım sklamenlerin tomurcuklarına tutunduruyorum yarını.

Dengesiz bir masada, karşıma oturup alın çizgilerimden, dudak kenarlarımdan bir geleceğe yol bulmayan çalışan kadının sesine yaslanıyorum. 

Bitirip başladığımız her yeni gün kendi hikâyesini yazıyor mu, artık emin değilim. Belki bir yerde, bağlamını yitirerek yıllanmak tam da bu inançsızlıktan.

En çok "boş ver" cümlesiyle uğraşamıyorum bu aralar. Günler, öyle kendi kurmacasına sadık ilerliyor ki zaten her şeyi boş vere boş vere, ben hiçbir şeyi boş vermek istemiyorum.

Önemsemek, sulamak, büyütmek. 
Büyütmek istiyorum karşılaşmaları, bekleyişleri, bitişleri, başlangıçları, içine susulan ayları, çok konuşulan yılları, kaçan bakışları, teslim oluşları, olasılıkları, olasılıktan taşmış olanları.

Yaşamayı tercih ettiğin, yaşamayı tercih ettiğim şeyi konuşmak, dinlemek ve sevmemek istiyorum. 
Sevmeyişimi büyütmek istiyorum. Boş verilmiş, yitirilmiş cümleler arasında, kaçırılan bir an, anı olmak değil..

İçime sızan, gerdanımdan düşen, sırtımı üşüten vapur rüzgârından bahsetmek istiyorum. Sevdiğim sokakların değişiminden, bu başkalaşımın içimi üzen renklerinden.
Altını çizdiğim cümlelerin -olur da ararsan- fihristte hangi numaralara denk geldiğini öğrenmeni istiyorum.

Olmuyor. 

Sessizliğin yankısı şakaklarımda patlıyor. Yok saymanın. Boş vermenin normalleşmesinin.

Ne beni, ne seni, ne köşedeki tekeli, ne dün, uğruna büyüdüklerimi, ne vicdanımı, ne iyi biri olamamalarımı, ne sustuklarımı, bağırdıklarımı, hoyratlığımı, dinginliğimle öldürdüklerimi, soğukkanlı bekleyişlerimi, kabına sığmaz heyecanlarımı, aşık olduklarımı, kilitli defterlerimi... 

Hiçbir şeyi unutmak da, yok etmek de, tıp oynamak da istemiyorum.

Aldığım nefesin, aldığın nefes olduğunu boş vermeni, boş vermek istemiyorum.

Rüyayla gerçeği birbirine geçirdiğimiz şu ömrün ağaçlarını saymayışımızı da...

Bazı şarkılar, sözcükler, bazı yollar, pencereler, eller, uykular, biralar, garlar ve çatılar boş verilemeyecek kadar doluysa ve ben bunu görmezlikten gelemiyorsam, sen de gelme, o da gelmesin ve hiç kimse.

Zaman dar, günler kısa ömürlü, dün gerçek.
- belki de rüya..
Rüya da bir gerçek-