27 Temmuz 2017
bakır cezve
Bir merdiven kenarında durmuştum. Gönülsüz bir hoşbeşin kıyısında, uzun; çok uzun; şehrin kocamanlığını anlayacak kadar uzun bir yolun başındaydım. Ne dünümden bir farkı vardı, ne de öngörebildiğim kadarıyla yarınımdan. Öylesine, günlük iş listelerine çarpı ata ata gittiğim bir çarşamba, belki de perşembe, kimbilir salı.
Uyuyabileceğim, ama çoklukla uyumadığım bir yatağa varmak için her gün harcadığım yüz elli- iki yüz dakikanın birinde seslendi bana; merdivendeki bıkkın duruşuma. Belki orada ilk defa, sonra da hep günün herhangi bir yerindeki öylece duruşuma seslenmeyi sürdürdü.
Sonradan anlattığı manzaraların hepsinde ya caddelerde yürüyordum, ya vapurlara biniyordum, ya yemek yapıyor ya da sevdiğim bir şarkının sıcağında öylece oturuyordum. Söylediğim veya yaptığım özel bir şeydense pastane vitrinlerini izlememden hoşlanıyordu. Her acıktığımda yeni kavrulmuş leblebi istememden. Kedilere pahalı yoğurtlar ve peynirler almamdan. Çayı kahveyle aynı bardaktan içmeyişimden. Cumartesi sabahları gözlerim açılmadan çikolata arayışımdan.
Üzerine düşünmediğim ne varsa, ondan.
Evde çiçeklere bakmanın normalliğiydi bana kıvrılan yolu.
Galiba bu hikâyede en çok içime dokunan bu oldu:
Baktığı yere, düşünmeksizin yerleşiyor olmak.
Bir de.. gittiği günden beri kapıda tek gözlü kedisinin nöbet tutması...
"Yalın şeylerin arkasına gizleniyorum beni bulasın diye;
beni bulamazsın, eşyayı bulacaksın,
elimin dokunduğu şeylere dokunacaksın,
parmak izlerimiz karışacak birbirine.
Ağustos mehtabı ışıyor mutfakta
kalaylanmış bir tencere gibi (sana bu söylediklerim yüzünden
öyle görünüyor)
boş evi ve evin diz çökmüş sessizliğini aydınlatıyor -
sessizlik hep öyle diz çökmüş gibi kalıyor.
Her sözcük bir geçittir
bir buluşmaya, çoğu zaman vazgeçilen,
işte o zaman doğrudur o sözcük: buluşmakta direttiği zaman."
22 Temmuz 2017
ortaköy- yaz '17
Göğsüm duman duman. Bilmek istemediğim şeyleri bilmenin, emin olmak istemediğim şeylerin netliğinin altında yanıyor kemiklerimin arasını dolduran can.
Can...
Avuç içinde öpülüp koklanabilen, cayır cayır yanan can. Ne büyüklük.. Hep kendisini iyileştirmesini beklediğimiz, hep iyileşen... Hem perişan olup, hem sonsuz yollarda koşmaya her zaman mecal bulan..
Yetmedi. Gözyaşlarım.. Sanki biri tam şu sol yanımı hedef alıp ateş edecek ve göller, nehirler, denizler boyu gözyaşı içinde, oracıkta vereceğim o canı..
Onu yitirmeyi becerememek de çok acıtıp güçsüzleştiriyor. Nereye gideceğimi, kime bırakacağımı bu dumanı tüten köz kalbimi bilmiyorum.
Vapurlar geliyor, vapurlar geçiyor. Denizin çalkantısı dalgaya, gökyüzünün rengi eflâtuna, şu yavru martının su sevinci, bir kıyı bulmanın huzuruna dönüyor. Benim içimdeki taş bir santim kıpırdamıyor. Taşıyamıyorum. Artık bu enkazlarıyla birikip yolumu yollandıran hikâyelerin zaman eklerini taşıyamıyorum. Ve artık sahiden falımda çıkacak bir başka şehir yok.
Kahve çarpıntı yapıyor.
Çarpıntı öldürmüyor.
Ölmemek süründürüyor.
Neyse ki yine akşam oldu.
20 Temmuz 2017
"bulutsa, tozsa, uçarsa..."
Gerçeğe taşımaya korktuğum bir rüyasın; yitirmeye, unutmaya...
Büyülü bir uyku sonrasının buz kesmiş sabahında, aklımla kalbim arasında genişleyen bir tonunda gökyüzünün, bir başımayım.
Bile isteye, kanaya ağlaya.
İçimdeki mecburiyetlere cevap vermemenin enkazında kalırım korkusuyla, bir koca şehrin altında can vererek..
Hüngür hüngür bir yaz bu. Öyle dik durmaya çalışırken içten çürüten..
"Kuru toprak gibi acıyan..."
Zamanın doğrusu yok. Hiçbir gün, hiçbir yıl, hiçbir şey.
Kalbini tanımamanın telafisi yok.
Ölmeye, öldürmeye, heba olmaya zorundasın sanki.
Güzel olan bir şey sadece güzel diye peşinden gidebildiğin gün ortalanacak o temmuz, biliyorsun işte. Biliyorsun, gidemiyorsun.
Ah diyor yirmi sekiz yaşım, ah...
Kuledibi
17 Temmuz 2017
13 Temmuz 2017
"..yaklaştıkça mavi.."
Kaleme dolanıp da mürekkebini dökemeyen bir sonsuz cümle..
Kendini göğsümden dışarı atabilmek için kanatlarını, etrafında sınır olmuş gövdeme çarpa çarpa kanatan bir yazık kuş...
Bitmeyen gece, susmayan dakikaların ağırdan alışı karanlığı..
Başlangıcı ve sonu olan şeylerin sonunda durmanın yüklediği hikâye ağırlığı..
Eşyaların durup durdukları yerde, sahip oldukları anlamların ötesini giyinmeleri, aniden..
Sokakların bitimsizliğine inanma ihtiyacı.
Dünyada kapladığın yer küçüldükçe, ağırlığının katbekat artışıyla yuvarlanmak boşluğa..
Dağıtamadığın sigara dumanlarından naaşının kalkması..
Alışmak, belası gönlün.
Çarşaf izlerini gerip gerip yok etmek, ütülenmiş gibi yapmak tiyatro belki.
Hiç koklamamışsın, hiç yalın ayak kalmamışsın, hiç ana karnından çıktığın andaki kadar bilinçsiz ve temiz olmamışsın gibi devam etmek..
Bir zamanı eskitmek; kahvesi yarım fincanları toplamak, uyumayı tekrar tekrar baştan öğrenmek, kendini baştan tanımak, tencereleri şimdi kimi doyuracağını bilmemenin yetim şefkatiyle kaldırmak, yeni bir frekans edinmek uyandığın radyo dalgaları arasında, aynaya baktığında yeni bir sen, büyümüş bir ben görebilmek için makyajınla oynamak, o koltuğa değil bu koltuğa oturmaya başlamak, yalın bir hayatın uzantılarında kilometreler yapmak.
Belki kapının kilitlerini iki değil üç kez çevirmeye başlamak, ve geriye kalan senle yola devam etme zorunluluğunu kavrayıp onu güçlendirmek, zoraki ve keyifsiz.
İçimde, dağılmış pazar yerlerinin hüznü var, üç gün beklemiş çay deminin koyuluğu, kıyıda kenarda açıkta kalmış fotoğrafları nereye koyacağını bilememenin avuç teri, çekmecelerde rastgele karşılaştığın paket servis mendillerinin kurumuş baygın kokusu.
İçimde, göğsüme sıkışıp kalmış o küçük kuşa yardım edemiyor olmanın burukluğu, çaresizliği var.
Eskimeye yüz tutmuş bir hikâyede onu yalnız ve yaralı bırakmanın sızısı..
Geceyle gündüz arasında, gökyüzünün en sevdiğim rengini unutmanın imkânsızlığıyla..; bir tek böyle açılır şimdi pencereler, ve havalanır belki ömür,
belki...
10 Temmuz 2017
son,
O beni sahilden, kendimi gömdüğüm, sertleşmiş ıslak kumdan aldı,
elledi.
Ben, bana düşen acıyı da neşeyi de yaşamıştım, diye
[düşündüydüm.
İçimdeki zayıf hayvan çok olmuştu öleli.
O beni sahilden...
Yani yoktu sedefimden başka şeyim.
Derin denizlerle, soğuk denizlerle
tuzla, dalgayla boğuştuydum ben, ve hayvanım çıkmıştı benden.
Kendi içine kıvrılmış, rüyasını unutmuş
soğuk taş değil miydim artık ben?
O bana bir rüya verdi, inanamadım.
(Bademin neşesi, dedi, al bak, dedi, kısacık, dedi.)
O benim sedefime elledi.
Birhan Keskin
6 Temmuz 2017
gün batmadan'
Üzüntümü koyacak yer bulamıyorum.
Gidecek deniz.
Ağlayacak omuz.
Elime kalem alacak güç.
Giyebileceğim bir yaz beyazı.
Dost sofrasına atılacak iki cümle.
Perdesi açılacak bir yarın.
Nişane gibi taşıyacağım bir dün.
"Yerini yadırgayan eşyalar gibi olmak"; ömür dönüyor dolaşıyor, buraya geliyor.
Seslerin, sözlerin ve susların ardından yine kalbim kendi sesinden sağır olmak üzere.
Yaklaştığım tarih neye benziyor bilmiyorum.
-Varsa- cesaretimin neyi yıkacağını da.
Olmayan arzularımın neyi kuracağını da.
Bilmemenin açık adresiyim, yine ve hâlâ.
Bu aralar ne kedisi var içimin, ne mor yansıması gecenin.
Huzur denilen şey kenardan kenardan sökülüyor ve dikiş atmak konusunda pek başarılı değilim. Ne huzura, ne kumaşa, ne yaraya.
Bir şey istememek, herhangi bir şeye karşı arzu duymamak sağlıklı bir durum değil diyor Celine. Sanırım oradan içime yerleşmiş bir kabulleniş bu. Celine daha pek çok şey söylüyor, sol yanımın kendi kendine bağırdıklarına çok benziyor, o söyleyince duyuluyordur belki. Ben Deniz olarak biraz da dilsizim, anlatamadıklarım, anlatmayı beceremediklerimle. Bir film olsam anlaşılırdım belki. Buraya şimdi "olamamak" gelecek.
Okumadıklarım ve yazmadıklarım büyüyor. Sanki geviş getiriyor yaşım bazı eskizlerini planlarımın.
Adım atacak bir yol bulamıyorum.
Arzulayacak bir temas.
Ezberleyecek bir şarkı.
Bir yere ulaşacak bir mektup.
Konuşacağım ve anlaşılacak bir duygu.
-Rahatça- kavuşulacak bir şehir.
Dokunmayacak bir sonsuz kadeh.
Gökyüzüne sabitlenecek bir gün batımı.
Beni içine alacak bir gökyüzü rengi.
Hayal edilebilecek bir fotoğraf karesi.
Can sıkıntımı koyacak yer bulamıyorum.
Sevdiğim şiirleri çıkaracak ve bırakacak bir yer de.
Unutuşu ve asla unutmayışı.
Sakladığım her şeyi.
Hiç kimseyi.
Nefesimi bulamıyorum.
Öyle büyük bir kayboluş ki,
ellerini bulamıyorum, sözlerini,
bulmak da istemiyorum belki yitip gitmek varken.
Aklıma rüyalarıma benzeyen parça parça görüntüler geliyor.
Sanki bitiyor gibi geliyor sonra, her şey bitiyor.
Belki de bitiyor.
Yine de böyle sökük, böyle bitap, böyle çırpınarak olmasaydı diyor içim.
Bir şey isteyebildiğime mutlu oluyorum.
Herhangi bir şey,
Şartı olmayan şu dilek kipimi kucaklayasım geliyor.
Yaşam sevinci bundan fazlası olmalıydı.
Belki.
28 bunun için uygun değildir, 27 gibi.
3 Temmuz 2017
temmuzda'
"Güzel sev beni kibar sev usul usul belli etmeden sev gizlice ama anlayarak sev ben olduğum için sev beni tüm bilginle geçmişinde biriktirdiğin ne varsa ve gelecekte kim olacaksan öyle sev bakarak sev görerek sev duyarak sesimi duyarak söylemediklerimi aklımdan geçenleri dokunarak sev en dokunulmaz yerlerine içimin bilerek sev kimi sevdiğini beni sevdiğini her an her uykuda ve her bilgide sev yemek yerken kitap okurken işinde arabada en zor anında en kolay halinde sev beni şiddetle sev hırsla sev kıskançlıkla sev yanarak sev kokunla sev her şey çağırsın beni sana öyle sev gelmek için ve hiç gitmemek için tenhada sev uluorta sokaklarda caddelerde insanların bilinçlerinde sev beni sen sen sen sev beni seni sen yapan ne varsa hücrelerin kanın aklın ruhun çocukluğun yediğin tokatla sev beni o gün o tokadı yerken hissettiğin yalnızlıkla sev o yalnızlığı büyüt içinde benim için o günden şimdiye ve bul beni öyle sev korkunla sev beni en derin en derin kimselerin bilmediği kendinin bile gömmeden gizlemeden alenen ve benden saklamayı düşünmeden sev beni insanlar içinde sev beni binler içinde milyonlar içinde hisset orada ve bak ve gör ve öyle sev beni cesur sev beni ya giderse diyerek ve bunu derken sev beni ya o böyle şiddetli sevmiyorsa diye yanarken için ve bu duyguna sarılarak sev beni yüzleşerek sev seni hiç sevmeme ihtimalimle yine de sev beni canın yanarak kızarak hınçla en korkunç yanlarınla sev beni içindeki canavarlarla sev beni içindeki umutsuzlukla delirerek ve çok isteyerek ve özleyerek ve görmek için kilometreler kat ederek ve görmeyerek bir an bile öyle sev beni acı içinde sev beni gebererek acıdan vicdansızlıkla sev bencilce bir erkek gibi sev beni sadece çiftleşmek için sev tekleşmek için seninle olduğumu hayal ederek ya da hiç dokunmadığını dokunsan da dokunmasan da sev aleladelikle sev öylesine can sıkıntısıyla tedbirsiz sev soğuk kuzey denizlerinde donarak sev derinimi incinebilen kalbimi sev en sefil halimi görerek ve merhametle sev yanında uyurken sev rüyamda sev bambaşka bir yerde senden çok uzakta sev çirkinliğimi sev kibrimi korkumu aptallığımı seni incitirken sev seni severken senden kendimi gizlerken ya da açarken sev ben neysem gerçekte sanki insan tek bir gerçeklikmiş gibi zihninde kimsem öyle sev sandığın ve olduğum arasındaki farkla sev saçlarımı sev ellerimi gözlerimi sev öfkeyle baktığında bile kinimi sev özür dileyişimi sev yemek yapışımı çay demlememi içtiğim kahveleri en mutlu halimi sev en rahat en emin en tasasız ve bu yüzden savunmasız kendimde sevmediklerimle sev kendimi sevişimle sev seni sevdiğim için gamsızlığımı oburluğumu küfürlerimi hırçınlığımı sev gülüşümü sev ve uzun süre gülemeyişimi bazen sessizliğimi sev gürültümü aklımdan geçenleri sev kalbimin senin için yanışını sev donukluğumu sev coşkumu sonra bir dengede duramayışımı sev arayışımı sev ağlarken dokunarak sev sevincime bakarak sev ruhumu koklayarak sev gövdenle sev ellerinle sev teninle bakışınla aklınla kalbinle sakallarınla dudaklarının kıvrımıyla sev beni yaşarken senden kaçarken sev senden çok uzağa sonsuz uzağa bir daha asla ve asla yan yana duramayacağımız yere vardığımda sev.
Ve şimdi göm karanlığa."
21 Haziran 2017
kokusundan geç'
Bir sürü şeyden sonra ve tek bir şeyden önceydi. Bilmediğin şeyler çok değildi ama vardı. İsmimin bütün olanaklarını taşıyor, ne varsa attıkça atıyordum. Mavi bayraklık bir deniz değildim ama sınıfı geçer notlarla illa ki geçerdim.
Mağrur ama kırılgan duruşum tuhaf bir zorluk katardı hayatıma, 5 yaşımdan bu yana. İte kaka geçirdim zamanı, bakma nefes almak uzun sürüyor, vermek daha da uzun... Biraz otobüs bileti, biraz bozkır dayandı geçmiş görüntüme, ya da ben onları seçtim. Kalbin coğrafyası seçilir ama değil mi Ahmet Abi? Şimdi bu iklim, bu boğaz havası mı mahvediyor beni böyle? Hep bir, boşalmış salıncak zinciri kalbim.
Göç mevsimini bir türlü unutmayan bir evsizlik büyüyor içimde. Eski hayatımda neymişim de şimdi böyle mürekkeple gözyaşı döker olmuşum bilmiyorum. Ama bu tavrım anneme benzemiyor, onu biliyorum. Annem neresiyle ağlıyor hayata? Onun gözyaşları mı birikip böyle deniz olmuş acaba? Bilmiyorum ki, belki de Ege'den Akdeniz'den başka, öyle bir duygunun ilhamıdır. Üzerine çok düşünürsem korkunç bir şeylerle karşılaşmaktan korktum şimdi.
Biraz yalnız geçti yirmi sekiz sene. Belki o da birilerinin yalnızlık genidir. Aile bağları pek ilgimi çekmiyor, o ayrı. İlgimi çeken şeyler vardı bir zamanlar. Beklediğim zamanlar, büyümek telâşına takılan hayaller kurardım. Kimse yoktu, ama pazar akşamları babamın dizleri vardı. Yelkenler açtığımız yarınlar. Beklenecek şeyler, yürünecek yollar ve muhakkak eşlik eden bir incir tadı.
Sonra bir şeyler oldu; yavaş, sessiz ama büyük. Tüm gidenler gibi. Anneannem gibi. Anneannemi tanısan çok severdin. Anneannemi kim tanısa çok severdi. Ama ben büyüyünce anneanne olmayacağım. İnsan saçma sapan bir kesinlikle, çok büyük bir kuvvetle seziyor bir şeyleri. Ne kötü. Sürprizler de her zaman iyi değil ama umutsuzluk öldürür.
"Yedi kat yerin altından" diyor, "örgütlenip, takıldım saçının arasına" Sevdiğin bir çiçek olmak mucize olurdu. Bir bitki gibi yüzünü güneşe dönmek, öpmek toprağını. Yaprak yaprak açılmak günlere, sarmalanmak gökyüzüyle, sonra kucak kucak bahşedilmek sevilene.
Yorgunum Ahmet Abi. İnsan olan yerlerim çok acıyor. Omuzlarım sızlıyor, ensem üşüyor. Ellerim.. Ellerimi sorma.. Sol yanımda bir hayat bitiyor. Neye yanaşsam bir tuhaf temas. Dokunmadan da yaşanmıyor.
Bu aralar küstürüyorum kendimi her şeye. Bir yaz daha yarılanıyor. bir yaş daha yükleniyor ömür, yine otlar sararıyor, Kadıköy'den vapurlar kalkıyor, annemin çarşafları deniz, babamın balkonları çam kokuyor. Yine kalbim ağrıyor. Yerini yadırgayan eşya halim geçmiyor. Evlere giriyorum çıkıyorum, duvarları boyuyor, bakkalımı değiştiriyorum, barışıyorum her seferinde yaşamakla, yine de göçebe duruşumu bırakamıyorum kenara.
Yaşamak haziranı ağlıyor penceremde, uykum kimde.
Geçmiyor Ahmet Abi.
Bir başka mevsimi bekleye bekleye yol bitiyor.
20 Haziran 2017
canımın kuşları*
Biliyorum zor olacak. Biliyorum sokaklar daralacak, göğüs kafesime sıkışıp kalacak günler. Her kurduğum cümlenin ardından, bilincim tutunacak anılar bulup çıkaracak. Biliyorum, daha az konuşup daha çok uykusuz gece geçireceğim. Ama bir yandan da biliyorum; zaman yazlık, çiçekli bir elbise gibi okşayarak değecek yanıma yöreme, kendiliğinden ve kaygan. Sınırlarından kurtulacak düşünce ve kaygının ağırlığı altında ezilmeyecek yarın.
Sakınmasız olmak için. Sevgiden bağımsız, tutkuya hasret.
Yeni bir sayfanın boşluğundaki ağırlık bir yana, türlü türlü çizgiye, boyaya, sözcüğe açıklığındaki özgürlük. Biz'in önüne ben'i geçirmenin mahcubiyeti bir yerde geçecek, bir şekilde. İkiyi bir yapamıyor olmak da affına sığınacak. Ya da affedilmeyen bir hikâye daha eklenecek kişisel tarihimize.
Fallar kapatıyorum, planlar yapıyorum. Programa bindirilebilecek bir şey olmadığını bile bile haftadan gün seçiyorum. Hafife alır gibi, sanki her şey kolaylıkla olacakmış gibi konuşuyorum. Kimsesiz kalmanın ihtimal olmadığı bir yerden cümleler kuruyorum; hiç edinemediğim yüksek mi yüksek bir özgüvenle. Belki de gücüm, taşımayı istediğim, arzuladığım gücüm görünür olursa daha kararlı, daha dik olurum diye.. Belki olurum, belki de olamam. Belirsizlikten ürkmek mi gerekir, bilmiyorum ama bir şeye saplanıp kalmak korkutucu.
Hani "yüklerimle gelemem" dediğim yerdeki gibi; yüklerimle kalamam da bir yandan..
Kalbim alışık olduğu şeylere meyillenirken, var oluşumun zihni sızlıyor.
Bir masal aramıyorum. Belki yerleşikliğinden korkuyorum bir şeylerin. Kedim gibi. Özen gösteremeyeceğimi hissettiğim yerde gitmek istiyorum.
Yok benim de bildiğim bir yer, sabit bekleyen bir adresim. Her sokağım çıkmaz oysa, göstermesem de öyle. Bilinmezi öğrenmeye kalkışacak bir sürü sorum, telâşımdan başka hiçbir şeyim yok.
Sevdiğim yerlerde sevdiğim şeyleri yapmaktan vazgeçmek demek bu. Ama sen bu kadar olmamalısın. Belki derdim bu. Daha büyük bir şey olmalı. Nerede, nasıl, ne şekilde olursa olsun, olmaya and içmiş bir his. Ama bulamıyorum..
Kendi kendime mi yıktım kaleleri, yoksa gelen dalgayı, rüzgârı mı hissedip önce davrandım bilmiyorum. Dürüst olmadığımı hissetmenin yorgunluğunda eziliyorum sadece. Kendimden yorgunum, bu kadar çok sorum, kaygım, acabam olmasaydı..
Savaşamıyorum kendimle.
Şimdi değilse, ne zaman?
13 Haziran 2017
olmadığı kadar
Herkesin bir hikâyesi var.
Herkes birbirinden habersiz.
Herkesin gördüğü denizin rengi birbirinden farklı.
Herkesin cumartesisinin adı aynı, içi biçimli.
Bir kadeh şarap eşliğinde Boğaz'a yalnızlığı yaslamış adam,
karşısındaki sandalye kediye ayrılı, işine dalmış genç,
güzelim kızıl saçlarında yüzdüğü kıza bira kaldıran, dumanına neleri kattığını bilmediğimiz çocuk,
kadınlar, kadınlar, İstanbul.
Herkes bir şeylerin başlangıcında ve bitişinde.
Ama hep birlikte bir ara renkte.
İçime rüzgâr kaçıyor, kuşların kanatları nabzımı hızlandırıyor.
Bir zamanlar masalını yazmak istediğim şehirde, sessiz bir kıyı bulmanın huzuruyla kalp ağrımı okşuyorum şimdi.
Kabataş-
3 Mayıs 2017
mayıs-sız..*
Darmadağın aklımın salonu. Vücudumu kanepeye komutsuzca bırakamadığım gibi, zihnimdeki tortuları da bırakamıyorum gelişigüzel. Her sabah uyanıp da yüzümü çarptığım suyla aynada beliren suretler, sokaklarda köşe kapmaca oynadığım adımlar, bir şarkının iki ucunda durduğumuz nefesler...
İçime sığdıramadığım her şeyi kucaklayıp, hiçbir yere bırakamayışım.. Kollarımı güçlendirmem yetmiyor bu ağırlığa. Bu tıklım tıkış halimle neyin, nasıl elinden tutacağım.. Bu bulanıklıkla yol bitiyor. Taşıyabilme gücüm, karşılaşacağım güçlüklere karşı direncim..
Durmak istediğim yerle, bulunmak istediğim yer arasında yine milyon kilometre.. Kendimin sınırındayım, ya tek seferde atlayacağım ya da ayağımın altındaki toprak kendi kendine ufalanıp beni düşürecek.
Önümde bulutlar uzanmıyor, hissediyorum değil; biliyorum. Tekrar tekrar yaşadığım bu filmin sonunu değiştirmem gerektiğini ya da anlamlı bir senaryoyu kabul etmem gerektiğini.. Kendi hikâyemin kaderini iç sızıma, kolay yanıma, dudak kıyıma bırakmamam gerektiğini...
Çiçeklenen günlerin hatrına diye diye yarını üzüyorum. Bugünkü tebessümlerin uğruna bir yerde gözyaşı biriktiriyorum, sele çeyrek var.
Alev zayıflıyor. Görünmüyor. Görünmezliği hem korkutuyor hem de yürümem gerekip de çakılı kaldığım o koordinatları yüzüme yüzüme vuruyor.
Bir şey kırıldı. İnce bir dal. İnce ama hayata bağlayan, ona..
Bundan birkaç tutam mevsim önce olduğu gibi. Sesini duydum. Sessizliği getiren o çatırtıyı.
Gözlerimi kapatmam yetmiyor. Kapanmıyor bir şey. Bakışlarındaki o kucaklamayı, ıssızlığı, liman rengini, lütfeni, nedeni göremeyecek kadar kör olamıyorum.
Kötülüğümü, acımasızlığımı kabul etmesini bekliyorum mayısın, kendiliğinden.. Ama her gün başka renkte bir çiçek açıyor, her gün dalları tomurcuklandırıyor. Varlık sebebi baharlar yaratmak gibi.
Korkuyorum. Oysa cesurken değiyor yaşamak hayata.
Göze almalı, yola bakmalı..
Yoksa uzun, çok uzun sürecek bir intihar başlangıcına mecbur bu bahar..
31 Mart 2017
krıılma noktası
Tuhaf bir koordinattayım. Durmaksızın hareket halinde olma ihtiyacı, ağrıyan sızlayan alışkanlıklara inat zamanın üzerinden koşma isteği. Değişme, değiştirebilme gücümün varlığını özümseme. Dışarı çıkmayı bekleyen o şeyin kapı eşiğinde olduğunu hissettirmesi..
Yorgunluk ağırlığının hazzına keskin iğneler çakmak. Mevsimi bekleyen, çatlamak için gerinen tohumların acıyan derileri gibi hem bedenimin hem ruhumun yüzeyi. Beni dibe çeken ne varsa, ve yükselten, ayrımını yapamadığım o sis dağılıyor. Yorgun ama uzlaşmacı bir tavırla buluşuyor içim.
Bir şey bekliyordum; büyük bir deprem, sel, felaket.
Oysa yollar kendi kendini yürüyüp bitiriyor bazen.
Diyor ya;
"Acısını çektiğim şey, bana aittir."
Öyledir.
23 Şubat 2017
--
Sonsuz olan bir şey yok. Büyü rengindeki her şey soluyor. Gölgede bile 33 derecede kalan bir hiçbir şey yok. İnandığım tüm manzara parçaları ufalanıyor. İçimin şiirinde dizeler kırılıyor.
Tutunmak.. ama nasıl..
Yine günler sonsuzdan geri sayımda. Sözcükler itip kakıyor, öyle hoyrat geliyor ki gece... İçimin kuşları üşüyor. Şubat sahiden bitmiyor.
En son ne zaman böyle bir bahara ihtiyaç duymuştum.. Evde ve yalınayak ve yaz tatilinde gibi sıkılacak kadar saatsiz. Pencereleri ardına kadar açmak, toprağımın rüzgârında dağınık oturmak istiyorum.
Çok güçsüzüm. Bu kışlarda, bu sessizlikte, bu limansızlıkta, bu yaşama telâşında.. Ellerimden kayıp gidiyor bir zamanlar sevdiğim ne varsa. Öylece izliyorum, uzaktan, bir başkasının gibi...
Ne sevinç çiçekleri ne de umut üzümleri doluyor kucağıma...
Daha iyi bir insan olabilseydim... Yolu düz kurabilseydim.. Belki başka bir yer ve zamanda..
Böyle közlenmezdi içim. Sırtım böyle dağlar taşımaz, göğsüm böyle dikenlerle çevrilmezdi.
Perişan dolu her şey. Ve bitmiyor. Kaldıkça bitmiyor, tükenmiyor.
Bir mevsim parçasında kül olmayı becerebilsem.. Oluk oluk kırgınlığı, yorgunluğu üfleyebilsem ovalara..
Yeterlik fiillerinden başka gidecek yer yok.
1 Şubat 2017
düğün ve
Ezberimde hiçbir şiir yok.
Ve hiçbir sözcüğüm, hayatımın başrolü için yeterli repliklere varmıyor.
Hep eksik, hep fazla.
Kuzey kuşları dönüyor etrafımda.
Buz yağıyor yarına.
Yine olmayacak sulara dökülüyorum.
Yine rengini alamayacağım tonlar karıyorum.
Yine birilerine, bir şeylere mutsuzluk olmaya hazırlanıyorum.
Sürekli bir mahkeme provasında geçiyor hayat.
Hep savunmadayım, hep ceza alacağım kesin, hep yetmeyeceği belli cümlelerimin..
Olduramamak üzerine bir anabilim dalıyım.
Ağrılarımın boşluklarını iltihaplı imlâlar dolduruyor.
Devrilse de bitse, diyor içimi yiyen kemirgenlerden biri.
Devrilmeyi bile beceremediğimi görüp kör oluyorum.
Ellerim ağrıyor, nefesim ağrıyor, ağlayamayan gözlerim ağrıyor.
Kendimi kendimden azad edemiyorum.
Hiçbir zaman, attığım her adımın düşeceğini kestiremiyorum. Daha kaç kere olması gerekiyor öngörebilmem için...
Çiçekler alıyorum rengârenk, kucaklar dolusu, ve hiçbirini yaşatamıyorum.
Bir çiçek mezarlığı ömrüm.
"Sen öleceksin" diyerek nasıl yaşatılır bir çiçek...
Şimdi kendime bunun yollarını arıyorum.
Arıyorum, arıyorum, arayıp arayıp bulamıyorum.
18 Ocak 2017
'lm
"Birden çıkıp gideceğim işte. Bir yüzün kristal bir işarete dönüştüğü saat olacak. Kumla boğulan bir evi hatırlatacak size anılar. Çiçeklerle, bambularla, mumlarla, geçmişe dönük aynalarla aydınlatılmış bir ev. Sinsi bir hastalık sarmıştı o evi ya da bana öyle görünüyordu. Düşüyordum, düşüyordum o evde. Neyse ne birden çıkıp gideceğim işte. Çünkü siz hepiniz aynısınız. Öylesine bırakmış olacağım her şeyi ve çıkmadan önce inci rengi bir elbise de giysem, inciler kentinde ölmeye de gitsem, evin içinde kalan siluetlerimin üstünde tek bir deniz kabuğu bulunacak. Yine de birdenbire çıkıp gideceğim işte bir yılın bir başka mevsimi."
29 Aralık 2016
yeni..*
Mevsimler kendini tamamlayıp, yeni dörtlüye başlamak için el verdi.
Sığan ve taşan şeyler defterinde bu yıl epey sayfa doldu.
Şiire ve nefese yakın durmaya, sevdiğimiz ağaç dallarına tutunmaya çabaladığımız bir zaman daha geçti.
Bir yanımızın burukluğuna inat, umuda olan saplantımızla güç bulduğumuz, geceleri gündüze bir kuvvet ittirdiğimiz mevsimler geti. İklimimiz bozkırda durdu.
Kuruyan toprağın çatlamasındaki acıyı, birbirimize yağmur olup dindirmeye çalıştık.
Yeni başlangıçların bu denli kendini belli etmesi takvimde elbet kendini gösterdi.
Evi derledik, kalbi topladık, dik bir duruş için çalıştık çalıştık.
Yeni insanlarla tanışıp eskilerin yerlerini değiştirdik.Sevdiğimiz müziklerdeki tutuculuğumuzu belki kırdık, sözcüklerin içimizi ısıtmasına izin verdik.
Bir yanımızda inatla süren bağı bahçeyi gözden çıkarmamak için, her gülümseyen anımıza sıçrayan kan ve gözyaşını silerek yarına uyandık. Şüphesiz ki, kaybımız kazancımızdan çok, zaten bir taraf hiç yoktu.
İnsan, umuduyla, beklentisiyle, insan, direnciyle yaşıyor bu hayatta.
Minicik bir saksıyı devirecek bir gövdeyle fışkıran sümbülü görünce, hayatın inatla boy verişine inanıyor.
Onun kokusu rüyana karışınca...
Böyle böyle yaşıyorsun, her sabah hayata perdelerini açmayı unutmadan, unutamadan...
Çiçekler güneşe yüzlerini dönmekten vazgeçmeyinde, sen de vazgeçmiyorsun.
Bir gün, bir yıl, bir zaman bir şeyler güzel olacak.
Olmalı çünkü...
Daha iyi zamanlara, daha büyük bir umutla...
16 Aralık 2016
...*
Basınç. Girdap. Akıntı.
Gözlerim kendi rengini görür gibi kapanıyor. Sanki kendi içime düşüyorum. Her harekette göz kapaklarım ağırlığını yüklenip iniyor. Perde bütün gücüyle bırakıyor kendini.
Kaldırma kuvvetine bırakamıyorum vücudumu. Her zerrem geriliyor, her birinde oksijen ve hidrojen baştan birleşiyor.
Büyük bir sesle gelen, sert, tokat gibi dalga dibe vuruyor. Tam çıkacakken serin akıntıyı duyuyor ayak bileklerim, bir el yakalayıp maviden laciverdin dibine çekiyor. Sırtımdan akan rüzgârın su içindeki ürpertisi titretiyor. Sürekli aşağı çeken elin, üzerimde yürüyüşü maddenin sıvı halini katılaştırıyor.
Aldığım nefesi boylu boyunca akıtıyorum.
Boşluklu olan her şey doluyor. Dudaklarımın arasından taşan ıslak beyaz, kendini baş dönmesiyle kusturuyor. Suyun yüzeyine yayılan titreşimlerin çapları değişiyor her devinimde.
Gökyüzünü unutuyorum. Soluk almayı merak etmiyorum. Suyun içinde ve sürekli susamış haldeyim.
Kuvvetle dibe çeken ve serbest bırakmayan o güce gönüllü teslimim.
Her çalkantıda biraz daha veriyorum, biraz daha karışıyorum.
İç içe geçip, reaksiyona giren bütün maddeleriz şimdi.
Toprağa karışıp toprak olmanın sıvı hali.
Gerçek mi, rüya mı ayrımını yapamadığım bir renkle doluyor şimdi göz pınarlarım ve oradan içimin en deririne giden yol.
Yol, hizasının bozulmasını, sele kapılıp raydan çıkmayı bekliyor. Sağdan soldan çakıllar yuvarlanıyor, fay hatları damar damar kabararak ilerliyor ufka.
Güçlü bir elle sıkılır gibi sert, gergin ve, ya kırmaya ya kırılmaya meyilli bir güç odağıyla kendini kasıyor.
Üzerimdeki el beni ufka çekiyor.
Bir patlama anında basınçla boşalacağı yer benim.
Yer ayaklarımın altından kayıyor. Karışmak ve su seviyesinin en derininden gökyüzüne yükselmekten başka bir şey düşünmüyorum.
Düşünemiyorum.
Kan tek bir yerde yoğunlaşıyor, beyaz tek bir noktadan yürüyor.
Gözlerim kendi rengini görerek kapanıyor.
12 Aralık 2016
-sana...*
Bazı dizeler var, ansızın dünya başıma yıkılıyor, ansızın başka bir gezegenin parçası oluyorum, ansızın aşık, ansızın sıfırda, ansızın zirvede..
Görüntüleri kayıp. Yıllardır eşleştirdiğim sözcüklerin, imgelerin dışında. İzini bile süremiyorum kokularından. Öyle bir çokluk ki, ifadesini çekip çıkaramıyorum. Rengini.
Gülüşü nerede, hangi göze görünecek kestiremiyorum.
Bir arayış başlıyor, sanki nereye gitsem, kaç göz bebeği öğrensem bulamayacakmışım gibi. Bir de tam tersi. Anından çıkamayan müzik, kokusundaki hiçbir notanın değişmediği bakışımlar, tenin hafızası, sözsüzlüğün ayrışık tınısı.
Kirpiklerime mühürlenen bazı fotoğraflar.
Fotoğraflarımız.
Birlikte bir fotoğrafa sığmaktan neden çekindiğimiz..
Belki de andan çıkıp, anı olma korkumuz.
Ne çok korktuk, ne çok kaybettik. Bir caddenin her sokak başından ihtimaller toplamak daha mı kolaydı sanki. Gelecekti bildiği gibi.
İliklerime işleyen bir soğuk var, sen bilmiyorsun. Sen birçok şeyi bilmiyorsun ve ben senin bilmediğin ama sana dair ben'ler biriktirirken bile dünyanın en büyük işini yapıyordum. Sana bile söyleyemeyeceğim sır soğuklar, inen kepenkler, küfür gibi akşamlar...
Oysa hepsinin bir amacı vardı.
Şimdi sabah koştuğum kahveci yok, saçlarımı topladığım aynalar, heyecanıma yenik düşen zaman müsriflikleri.
Günler tayyörünü giydi.
Görüntüler bellek kıvrımlarııma kendini sakladı.
Bir gün hasta olursam, kime emanet...
Yedi yıl kimi ne kadar büyütür söylesene, kimi ne kadar körpe bırakır.
Bir zamanlar zeytin yeşili bir koltuğa karşı derin bir özlem duyardım, şimdi siyah bir kapıya...
Zamanın renkleri, ışığı, gölgesi.
Gecesi.
En çok gecesi. Bir özel isim ve bir cins isim ve bir kalp ismi olarak gece. Gecemiz.
Aklımda türlü türlü bitkisi; fesleğenden sarmaşığa.
Yenisini almadan, yaşatmaya uğraşmanın erdemine inandığım kuru canlar... Bir balkon yoldaşı, bir an şahidi olan fesleğen.
Ölü fesleğen, belleksiz kalan gece.
Korkuyorum. Sonu gelmeyen, hepsi birbirinden çetrefilli kırgınlıklar taşıyan cümlelerden, susmayan sessizliklerden...
Korkumu nereye koyacağımı bilmiyorum.
Bir adres biliyordum, diğer tüm adresler gibi o da kendini siliyor.
Kendimi görüntüsüz dizelerde ve sözcüksüz mevsimlerde kaybedeceğim.
Bir tutkunun içinde eriyip gittiğimde, bunu bir tek gecenin koruduğu ruh bilecek; yorgun da olsa, korusana...
Çünkü biliyorum, büyülü şeyler akıtan o laciverdi duyduk.
Benden taşan ne varsa, yok olduğum yerde görünecek.
Gözlerini, yorgun da olsa, yorgunluğuyla korusana...
2 Aralık 2016
sonbahardan sonra, kıştan önce-
*bir biletin çıkardığı yollardan,
artan anılardan,
gündelik yorgunluklardan,
üşümeli hastalıklardan sonra..,
ve her şeyden önceydi...
Soru işaretlerini bir bir götürmek için bazen, tüm hareket akışı. Müdahale etmeden beklediğim mevsim geçişlerinin ardından, sanki mahcup bir çocukluğa dönüyorum. Saçlarımın örülmesi ve mandalina kokulu ellerle bir bardak süt getirilmesi kirpiklerimin yüzümü gıdıklamasına sebep oluyor.
Babamın, elimi sıcacık montunun cebinde tutması ve sahiller boyu benimle incir ezmesi yiyişi aklıma düşüyor. Ne kadar zaman önceye tekabül ettiğini bilmiyorum bu an, anı parçalarının, ama sanırım birkaç badem şekeri uğruna kenara çekildiğim o pazar gününün dahil olduğu senelerdir.
Çocukken üzüldüğüm ve sevindiğim şeyler neye dönüştüler, hangi duyguyla çırpıldılar içimde, bilmiyorum. Sadece bu yaşta, ayakkabıma dökülen ekşili köfte karşısında hâlâ çok utanıyorum ve saklanmak için babamın omzunun kokusunu arıyorum.
Her şey başladığı yere yuvarlanıyor belki de. Bir omuz edinmek. Mahcubiyetimi okşayacak sıcak avuçlara sarılmak.
Uzun, bulutlu bir yol, çok tanıdık ve çok yabancı sokaklar, zamansız el ağrıları, kırgın ve üşümüş akşamlar, kalabalık sofralar, yalnız uykular. Hiçbirinden eksilmeyen o güven dolu "kaçabilirim" hissi.
Sana kaçabilirim.
Sana sığınabilirim. Ve gittiğim yerde sessizce utangaçlığımı öpeceğini, ortak bir dil edinmiş gibi aynı sözcüklerle birbirimizi taşıyacağımızı bilirim.
Suda kaybolmayacağımı, üzerime sıçrayan ne varsa silkip atacağını bilirim. Bir avuç dolusu çiğdemi tek tek ayıklayışındaki şefkatli sabrı, aldığım her nefese, tüm çatık kaşlı anlarıma ve bir şehrin kimsesizleştirdiği yanlarıma taşıyacağını bilirim. Ve bütün bunları bilmek, göğüs kafesimin orta yerinde sonsuz bir mayısın tohumunu filizlendirir. Papatyalı bir esintinin hatrına unuturum, unutmaya razı olurum dünün kesiklerini.
Bir şeyleri anlamanın kıyısındayım. Zaman, algımı uzunca bir süredir buna hazırlıyordu belki. Yeni görüyorum, seni okumayı yeni söküyorum, cümle içinde kullanmak istediğim farklı sesler yan yana düşüyor, bunca zamandır yan yana olan bizin üzerine. Bir çoğalma mı denmeli buna, zenginleşme mi, artırma mı... Dönüşüm belki. Kabul eşiğini geçmek. Kimbilir... Kim bilir...
Göz kapaklarıma göç kuşlarının şevkli kuyruk tüyleri dolanıyor. Rengârenk bir uykuya sürüklenecek gibiyim. Sen varsın diye korkusuz kapanıyor gözlerim ve belki de barışıyorum yavruağzı utangaçlığıyla on yaşımın. Belki de senin on yaşına yaslandığımın ayırdına varmanın çocuk birliği, çocuk yan yanalığı...
Şimdi bu kanatlarının arasına sıkışmış mahzunluğum bana, okul gömleğimin kurşun kalemle kirlenmiş manşetlerini uzun uzun izlediğim ahşap sıraları anımsatıyor.
Sanki yirmi yıldır bir şeye üzülüp susuyorum, ve bunun anlaşılmasını bekliyorum. Sanki yirmi yıldır sessizce annemin sağ elini, babamın sol omzunu bekliyorum günün üzüntüsünü sessizce bırakmak için. Şimdi yirmi yıl sonra senin o bir bakışının biçeminde görüyorum yaşımı, susumu, sözümü. Tadını unutamadığım ama ismini asla hatırlamadığım zamanlar geçiyor bir bir nefeslerimden.
Gözlerinin içine kıvrılıp uyumaktan başka hiçbir şey yetmiyor şimdi dinlenmeme. Göz kapaklarını üstüme örttüğünde hiçbir kış üşütmeyecek gibi.
Tam da o sahlepin üzerinden tozu kalkan tarçının neşeli şefkati gibi.
Ve kışın alt katın ısıttığı yerleri keşfedip orada yalın ayak durmak gibi...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


















