28 Haziran 2012

İz...

Tenime bıraktığı nemden şikayetçi değilim; o yapış yapış histen.
Dokundukça yakan kızgınlığından ve davetkâr soyunuşundan gece yarıları.
Sokak sokak taşıdığı yosunlu kokusunu boynuma dolamasından..
Onu, tam da bu kokusu sayesinde her koşulda ayırt etmekten..
Ondan şikâyetçi değilim; çocuk yanımdan başka bir şey çıkardığı için..
Ve hiç kızmıyorum kontrol edemediğim savrukluğuma sebep olan kendini öğretişine; uzun uzun..
Dağınıklığımı avuçlayan arzusunu serpiştirdiği için kıyılarına ve köşelerine ve diplerine ve bucaklarına..
Oluk oluk aktığı için varlığıma, hiç şikâyetçi değilim varacağım şehirden..
Nereden baksan aşk gibi bir şey bu, ama zaten dağılganlığımızın bununla bir ilgisi yok.

26 Haziran 2012

varışsız..

En çok şehir mi parçalıyor dünü, yarını.. İçimi kaça bölebilirim, bilmiyorum.

Bir yanım çocukluğun sallanarak havada kalmış salıncağı, ötekisi, yerinde bir gençliğin keyfe keder gündüzsüzlüğü, ve şimdi de içe saplanan bir ömür sınaması.

Sevmediğim değil, sevemediğim bu yerde yağmurlar yağıyor, her sokak başında muhafızlar, yıkılan kuleler, bir haftada temeli atılan modern çağ gettoları.. Belki de yağmur yıkıyor bu tutukluluğun tozunu, onu da bilmiyorum.

Uzakta, hiç görmediğim bir şehirde bir çocuk uyuyor. Genç ve denize yakın ve teninde tuz, nefesinde anason..

Ve bir başkası, her sokağı başka bir masala açılan o tek şehirde yürüyor, vapura da binse..

Her açılan yeni günde başka bir şehrin insanlarına uyanıyorum. Yerleşikler ve seyyahlar, çoğunlukla artık memnunlar...

Ben yabancısı olduğum bu stepin ortasında en azından havada asılı kalan salıncağımı gelişigüzel bırakmaya dönme niyetindeyim, bir an önce..

Telefonlar çalıyor, her alo bir bavul topluyor. Ömrümüz mü yerleşmek istiyor, yaşımız mı, ve evet; onu da bilmiyorum..
Yeni şehirler yeni şarkılar getireceği yerde, alışkanlığını bozamayan yaşlı insanlar gibi gözyaşlarını taşıyor karayollarında ve deniz rotalarında ve bulut boylarında..

Tüm bu şehirlerin, hikâyelerinin, ikâmetgâh belgelerinin, değişen desenleriyle toplu taşıma kartlarının, git gide her bitki örtüsünde benzeşikleşen meyve ve sebzelerin arasında göç edemeyen o şeyin adını koyamıyorum. "Bak hâlâ buradayım." diyen; sevdiğim insanlara, utandıklarıma, dargınlıklarıma, bir yanımda incecik kalan sızılara, kabuğu yerinden oynadıkça ölümden beter acıtan yaralara, aşka ve mesafelere..

Bak hâlâ...

18 Haziran 2012

"Borcum varmış gibi kendimden..."

Hep gitmenin mevsiminde kalem. Valizlerin anlatıldığı hikâyelerden dut rengine boyanmış, yalın ayak kalınan kumsallar, bilek sıkan tutkular, göz kaçırılan tesadüfler sıyrılmıyor. Oysa bu birikmişliğin sebebinde kimin parmağı var, ışığı tükenmeyen güneşten çok..

Eş zamanlı şarkılara düşmüşüz, düşüp de şarkılara defterler açmışız ama yarım ama akşamlardan kalma... Şarkılarımız da olmasa kutsal kitapsız kalacakmışız..

Bir gece yarısı dönmeyen dilinden telefona dökülen şarkının neresinde şimdi ömrün, bilmiyorum.. Ben hâlâ şairini bildiğim noktadayım..

Bir şeylerin değişmesinden de değişmemesinden de onca korkarken, bir arpa boyu yol gidemeyip, sil baştan göründüğüm yerdeyim. Sen sürekli valiz topluyorsan da, söyle bana başka bir şarkıya geçip de sorabiliyor musun başka şairlerin isimlerini..?

Dünyanın bütün ülkeleri bir adım..
"Uzaklardaydın, oracıkta.." Sol yanımın nakarata döndürdüğü dize gibisin.. Hep giden, hep kalan.. Ya da şöyle demeliyim; hep gittiğim, çaresiz kaldığım..

Sahi, neredesin? Benim yerleşemediğim o "gündelik hayata" sen yerleştirebildin mi kendini? 8:15 vapuruna yetişenlerden olabildin mi? Hep yetişip, hiç karşı kıyıya sahici bir iniş yapamadığım o vapurlarda, sabun kokulu çocukken deterjanlara güzellemeler yazabiliyor musun..

Sahici olan ne yaşamlarımızda, netleşmiyor hiç.. Edindiğimiz mesleğin kiri mi, bizi temize çeken çocuk düşlerimiz mi -ki şarkıda söylüyor ya; onlar da yok artık- , unutulmak mı yoksa unutamamak mı..

Bilinç ötesi bir uzamda, uyumadığımız gecelerin üçlerini biriktirdiğimiz bir şey sahici olabilir mi?
Varsa eğer öyle bir ihtimal,
yine iskelede buluşalım.

10 Haziran 2012

Quartet- I

Beynim ve yüreğimle yaptığım bu işin avuntusu da şu: Ancak orada, ressamın ya da yazarın sessizliklerinden gerçeklik, yeniden düzenlenebilir, yeniden yoğurulup önemli yanıyla sergilenebilir. Aslında gündelik eylemlerimiz, altın sırmalı ipek üzerine giyilmiş çuval bezinden bir giysi gibidir - derindeki anlamı gizler. Bir sanatçı, sanatı aracılığıyla gündelik yaşamda kendisini yaralamış, yenilgiye uğratmış şeylerle mutlu bir uzlaşmaya varabilir; sıradan insanların yapmaya çalıştıkları gibi alınyazısından kaçmak için değil, imgelem aracılığıyla, onu daha tam ve daha uygun biçimde gerçekleştirmek için. Yoksa neden incitelim birbirimizi?

Lawrence Durrell- Justine

fotoğraf: Sarah Peixoto

8 Haziran 2012

unutarak (mı) uyansam..*

Uzak mesafelerden bahsedemiyorum sen valizlerini doldurdukça. Oysa gidiyorsun basbayağı. Uzaklara, yakınlığın anlamını yitireceği kadar uzaklara. Kıtalar değiştiriyorsun, sol bileğini sıkıştıran akreplerin yerleri değişiyor, güneşin yönü, yıldızların mesafesizliği.. Bazen gecenin üçünü bile aynı gezegende yaşamıyoruz gibi karşılıyorum.

Tanju Okan söyledikçe, bahsedemiyorum uzaklardan.
Unutamamaktan nasıl bahsedileceğini hangimiz biliyoruz, ben onu da bilmiyorum.

Kapıyı henüz tıklatmış şu mevsim için beklentilerimi sıralamamı istiyor tanımadığım, genç bir çocuk. Uçuşan elbiselerden ve meyve kokusundan başka bir şey eklenmiyor bu talebin ifadesine.

Her yaz yalın ayak aşmak istiyorum kumsalları, şarkılarını çarşamba akşamlarından biriktirmiş olmalıyım. Bugün orada da..* diye başlayanları hafta sonlarına saklıyorum.

Sahi birbirine ne zaman kesişen doğrular arasında bir cumartesimiz olur mu, uzaktayken bile.. Aynı dizelerin geceye düşmesi hatrına..

5 Haziran 2012

dün- sen, gitme- sen..

Her yere yığılı dünya. Kimsenin içinin odasında kaldırmıyor kolunu, kıpırdatmıyor toprağını.

Her yazdan biraz daha fazla yol var bu haziranda. Pencereden içeri dolmuyor geç gelen mevsim. Geride bıraktıklarım gidiyorlar. Onlar gittikçe yaklaşır mıyız birbirimize, bilmiyorum.. 
Ben eve, onlar evimden başka yerlere... Yavaş yavaş dönüşüyor her şey. Belki de yavaş bile değil. Ev, annemin olduğu yer mi, kalbimin gıcırdayan her kapısının eşiğinde ayak izi kalmışların toplamı mı.. Kapatamadığım kapılar coğrafyası derdim ben olsam..

Yarının boğazının sıkıldığı bugünde, dünün çocuklarını oynuyorum. Derdi ve rengi olanları. Sevdiklerimi, sevdiklerini. Başka bir zamanın köşesindeyim, düşle gerçek artık birbirini maktûl olarak görmek istiyor. 

Tozlanıyorum. 
Tozlanabilecek kadar taşa dönüşüyorum.
Çoğu zaman, o bir kadeh şarap içip, deniz kabuğu temizlediğim, loş köşeyi anımsıyorum. 
Denizken, kabuk oluyorum. 
Toz alan değil, tozu alınan...

Sonra aklıma vapurlar geliyor. Benim aklıma sıklıkla vapurlar geliyor, belki uyudukları kalbimden hiç demir almıyorlar. 

Sarı kazağımdan başka bir şey anımsamıyorum bazen de. Bir telefon konuşması belki, ya da birkaç kraker.. İmlâsı bozulmamış zamanlardan arttırdığımız...

Vapurlar iskeleden hiç gitmiyorlar. Yoksa o kalbim mi, hiç bilmiyorum.
Ama sen bir kez daha kaldırmışsın bir vapuru, oradan gitmeden..; evimden..
Benzeşiklik aramıyorum.
Ayrışık detaylar ya da yanlış noktalama işaretleri de..

Belki sadece evi..
Sen gitmeden...

30 Mayıs 2012

yatay ve dikey*

Dünyaya ait şeylerin arasında kendime yer bulamadığım zamanlar... Sanki herkes ve her şey büyük bir yalanın sürdürülmesine el vermek için her gün düzenli olarak uyanıyor.
İçimi üzen uyanışlar var.
Anlam veremediğim uykuya dalışlar...
Bu iki eylemin arasında kalan zamanda birbirinin kuyusunu kazmayı gaye edinmiş kocaman bir insan cinsi...
Adaletsizlikte boğulup gidecek diye korktuğumuz vicdanlarımızı, görünmesinler diye köşe bucak kaçırıyoruz "o" yapılandırılmış gülüşlerden. Bari muhafaza edebildiğimiz yegâne şeyimizi gör(e)mesinler..
İnsanlar birbirlerini çıplak bırakmayı seviyorlar. Dürüstlüğe yaklaşır gibi görünen bir şeyden bahsetmiyorum; ardı şiddet olaan bir şey bu. Her söz bir kamçı, her jest bir sıyrık... Yara bere içinde kaldığımız bir iletişimin orta yeri.
Çaresiz sürdürüyoruz.
İnsan olmanın pisliğini üzerimizden yıkayıp da hiçbir şey yokmuş gibi devam edemediğimiz bir döngü.
Neresinden baksan kırgınlık..
İçimiz dağlanmaktan yorulmuyor.

22 Mayıs 2012

düş kapanı

Zamanın akışkanlığına kafa tutan rüyalarda boğuluyorum. Sık rüya görmem oysa. Geceye iğne batıran, uykusuzluğu sonsuza çeken, zihnimi acıtan kareler.. Her sabah, bir öncekinden daha yorgun bir güne günaydın.
Mayısın başlangıcı ve bitişi arasındaki o koskocaman baharı aranıyorum, gören yok. Herkesin vurdumduymaz bir başınalığında neyin cevabını arıyorsam..
Bir ayda üç şehri yan yana dizince masal olurdu bizim oyunumuz ya, bu sefer deprem oldu. Hepsinin sokakları birbirine kesişti, sokakların sesleri çarpıştı, sarsıldı bahar. Şimdi ne olacak.
Üstlenmem gereken suçlardan yalnızca üç şehirde sabıkalı değilim oysa, sırf vicdanımın ihbar ettiği iki yer daha var. Yurtdışına çok yazıyor, belki müebbet..
Bu mayıs çok mu kasım? Gökyüzü saçmıyor altın tozlarıyla morunu, hep koyu, hep petrol rengi.. Gözetlendiğini hissettiriyor. Kim bilir, belki de Tanrı'nın panopticonudur. Kork diye kendi sancından, canının güncesine günah başlığında yaz diye.. Ama kim bilir.. Kimin bildiğinin de bir önemi yok, sen bilmedikçe, bana söylemedikçe, mayıs gelmedikçe, gürültüler temize çekilmedikçe..
Her gün dua ediyor bilmediğim bir dilde. Kendisinin de bilmediği bir dilde. Sabah kahvesi kadar ritüelleşmiş bir şey bu. Ben sözcüklerinin kokusunu bir şeye benzetemediğimiz bu dille, neye yakaracağımıza anlam veremiyorum. Ya da şükran duyacağımıza. Kahve içiyorum. Cama nakarat gibi vuran* yağmura bakıyorum. Ve dudaklarımı, sevdiğim bir adamın kutsal şarkılarına bırakıyorum. Emir gibi sadığım onun söylediklerine.
Tanrı belki de şarkıcı kılığına giriyordur. Öyleyse şayet, yine erkek oluşunu kınıyorum. Feministlikten değil bu kez, giyinmeyi ve soyunmayı böyle mucizevi bir şekilde gerçekleştiren mevsimlerde kadın kokusu duymaktan.
Aşk olsun demek istiyorum ona, aşk olsun. Duyacak muhatap bulamıyorum.
İyisi mi biz yine şarkıcı kılığında...

18 Mayıs 2012

"Gökyüzü bir çocuk resmi.."

İndirmiyorum gözlerimin önüne o koyu camları. Güneş tüm cömertliğini ihtiraslı bir şekilde akıtıyor yüzümüze. Bu mevsimde hep böyle koyu mu olursu su, anımsamıyorum. Bir çok şey gibi.. Vapur insanları böyle olurdu ama..
Yarına merdivenini çoktan dayamış amcaların bulmaca sayfaları beyaza boyalı bank aralıklarına sıkıştırılmış, gelişi güzel yeşile boyanmış yerlerde topuk tıkırtıları...
Limana yaslanan büyük gemilervar, oysa bizim körfeze akıttığımız dünlerimiz kamara aramıyorlar. Sandıklarımızdan başka açılan şeyler de var suda; kirli, koyu, yok olmayan. Sanki, hep öyle bir dalganın kenarına takılı kalacak gibi duran.. Kalıyor.
Yasemin kokulu sokaklara  koşar gibi şehir hatları vapuru. İskeleler, yetmeyecek gibi kucaklamaya şehri..
Bazen, uzaktayken öyle oluyor. En iç yakan yeri de alıp koynuna sokmak istiyor insan; sanki zaten kendiliğinden çıkıp gideceğini bilir gibi.. Gidiyor mu..
Unutmak, saklamak istediklerimize mahsus. Geri kalanı her sabah göz kapaklarımızı zorla kaldıran günün toplamı..
Ama biliyorsun işte, değiştirmiyor ne burada olmam, ne orada, ne de senin coğrafyaların; "Duraklara, kaldırım taşlarına, defterlere, satır başlarına yazdım; sen sorumlusun..."

14 Mayıs 2012- İzm.

9 Mayıs 2012

Baktıkça hatırlamak, hatırladıkça acılanmak, acılandıkça nefes almak için...

Siz hiç iyi bir hainle ya da kötü bir masumla karşılaşmadınız mı?
Karşılaştınız.
Bulunduğunuz dünyada,
Gördüğünüz her masumun bir hain, gördüğünüz her hainin masum bir yanı vardı çünkü.

Siz hiç iyi bir masumla karşılaştınız mı?
Karşılaşamazdınız.
Gördüğünüz her masumun kötü bir yanı vardı çünkü.
Göremediğiniz bu cihanda olamayacak kadar masumdu, göremezdiniz...

Siz hiç kötü bir hainle karşılaştınız mı?
Karşılaşamazdınız.
Gördüğünüz her hainin iyi bir yanı vardı çünkü.
Göremediğiniz bu cihanda olamayacak kadar haindi, göremezdiniz...

Siz hâlâ iyi bir hain ya da kötü bir masum olduğunuzu fark etmediniz mi?
Fark etmediniz...
Fark etseydiniz aramızda bir fark olmadığını fark ederdiniz...

Esra Pekin- lilith*

*resim: Gustav Klimt- Danae

27 Nisan 2012

o sensin*

Bazı havalar insanın bileklerine ebruli, her an uçuşacakmış hissi uyandıran çiçekler çiziyor. Yasemin gibi ve çoğunlukla beyazdan alkol mavisine kıvrılan bir tonunda evrenin.
Bazı havalar yalınayak yürüyor gecede, eğer kendi dakikanızla kesiştirebilirseniz o anları bir rüyanın serin kumlara bata çıka güneşin doğuşuna ilerlediğine tanık oluyorsunuz.
Uçuşan çiçekler gibi, uçuşan kumaşları düşündürüyor nisanlar, belki mayıslara az kaldığından. Hafifliğinden ödün vermeyen anıları attırıyor çantasına ömür plajının. Ağırlığından altında ezildiğimiz nice günah, belki de simitle çevrelenmiş küçük bir bedenin suya değmek isteyip de kırmızı plastiğe su ve güneş kaynaşmasından oluşan sıkıntısında toplanıyor.
Kovaların dolup boşalmadığı, çimlerin yeşerip de ayak tabanlarını gıdıklamadığı, güneşin en cüretkâr haliyle bugün önümüze bir kadın güzelliğinde sere serpe uzanıp, yarın rahibe rolüne bürüneceği, dudak çatlatmayan, bilek ağrıtan, uykularda mı yoksa uyanıklığın bulanıklığında mı hatırlamayı seçtiğimiz kışlara perde üfleyen havalar bunlar.
Bir coğrafyanın mevsimini kaçıran bir şeyleri görüp denizlere atılan yanımız, temiz sokak aralarında, bilmediği bir dilin yanı başında usul usul yürürken ve uçuştururken renkleri; deterjandan balonlar üflenilen çocukluk gibi.. Burada saat kaç. 
Ege'den doğan nefesimizi taşıdığımız bu iç ve batının kesişim kümesindeki uykusuzluklar belki de konuşmayı unuttuğumuz bir şeylerin nöbetinde takvim karalıyordur..
Bazı havalar insanı açıkhava konserlerinin olduğu semtlerdeki müzik sistemlerinin titrettiği toprağın üzerindeki yeşile götürüyor, aralarında birkaç avuç çiğdem kabuğu, birkaç kasa, boşalmış bira şişesi, birkaç ahşabı kırılmış uçurtma, teki kayıp pembe plastik terlik, bağlantısı kopmuş bir mavi boncuklu bilezik, ve çokça çocukluk ya da yitiklik demeliyim belki de..
Kimin, nereden, yanına kimleri alıp da kaçtığını bilmediğim yaşlara, sürekli ezberimden yinelenen hitaplarla kendi suyuma yazdığım mektuplarla koşuyorum. Belki de bu havalar mecalsizlik getiriyordur, koşuları kaplumbağalara yükleyen.. Belki de kalıyordur mevsim, hep değişti- değişecek bekleyişinin umutlu rengine inatla.. 
Bazı havalar nereden baksan yorgunluk üflüyor, her göz kırpışa...

http://fizy.com/#s/16j3o0

17 Nisan 2012

kimlerdensin

İçinde bulunduğumuz, tekerleri zorla ittirdiğimiz zamanın bir ruhu yok.
Geçmiş zaman eklerinden sanat ekleri yayınlıyoruz.
Mekanik sürtünme sesleri un ufak ediyor rüyayı.
Gerçeğimizi, bilmediğimiz bir karayolunun kenarında bıraktık.
Atıldık bu zamandan.
Denize saplı ruhumuz, atıldığımız zamanın asfaltından çağrılıyor.

16 Nisan 2012

bir daha bana benzeme angel

yağmura çok teşekkür ederim
bu gece yalnızca cesedime yağdı

bana bir şey olursa diye korktum
seni birkaç saniye düşünürsem;
düşünürken üşürsem diye korktum
oturup siyah portakallar yedim
oturup korkunç kitaplar okudum
içimde bir sıkıntı gibi cinayet
içimde bir sığıntı gibi telâş
içimde felaket gibi bir merak
hislerimin uzağına düştüm, şimdi çok üzgünüm
şimdi çocukluğumun uzağına da düştüm
daha da düşersem diye korktum
seni birkaç saniye düşünürsem;
sessem, sersem bir heceysem eğer
seni bir kelime edersem diye korktum
seni kötü bir cümlede kullanırsam
adını söylerken takılırsam, yanlış telaffuz edersem
böyle bir günah işlersem
tanrı affeder diye korktum

yağmura çok teşekkür ederim
bu gece yalnızca bu şiire yağdı

sağ ol aşkım
sağ ol kırık kolum, kesik bileğim, kırık yüzüm,
kesik geleceğim, kırık sonsuzluğum

her şeye rağmen
yağmura bulanmış, güzel bir yazdı

Küçük İskender

12 Nisan 2012

"Bir geceyarısı yazıyorum bu mektubu, yalvarırım onu okuma çarşamba günleri..."

Karşılıklı oturmuş, dünü bekliyorduk, hiç gecikmedi. Bir öncekinde de gecikmemişti bana sorarsan. İnsan bir şeylerin geç kalışını, erken bitişlerle idrak ediyor.
Karşılıklı oturmuş, dünü bekliyorduk. Benim için, sevdiğim bir filmin ikinci gösterimi gibi. Tek fark, bu kez perdeden izliyorum heyecanını. Seni uzaktan izleme konusunda hiç acemi değilim merak ediyorsan. O yüzden, perdedeki olmak daha bulanık; dünyayı eline ayağına dolaştırır bir his, bunu biliyorum. Karşıdan baktığında can acısı bile anlamlı çevresel koşullara sahip bir pratiğe dönüşebiliyor. Hele ki gözler birbirine çarpmıyorsa..
Karşılıklı oturmuş, senin karşına bir başkasını almanı izliyorduk. Ben koyu çaylar içiyordum gecenin o diliminde, sen muhtemelen o acılığı bu sabaha saklıyordun. En azından bir önceki gösterimden kestirdiğim kadarıyla.
Kahve tutku getiriyor, çay mevsimine göre göreceli bir buğu... Karşındaki de barışık olduğuna göre geceye kafein katmakla, geriye bir tek müzik kalıyor.
Karşılıklı oturmuş, ayların, yüküyle ezildiği şarkıları dinliyorduk; kimi zaman karşılıklı öldüğümüze ihtimal vermeden. Şimdi merak etmiyor değilim filmin müziğini. Sadece tuhaf bir arzum gelip çarpıyor kalbimin kıyısına; her filme başka müzikler seçsen diye... Vermeni istediğim o söz geliyor aklıma, gülümsüyorum. Gülümsediğimde, yitiremediğim güven duygusu kıvrımlanıyor dudağımın kenarında..
Karşılıklı oturmuş denize bakıyorduk; hiçbir anında bir önceki renk tonuna benzemeyen sulara.
"İki çay söylemiştik orda..."
Kentin zehirlenerek yıkılışına tanıklık ediyorum başka bir kentten. Kim bilir, belki o filmi de belediye kaldırmıştır gösterimden. Yerel yönetimlerin talan ettiği şehrin hikâyeleri ne kadar klasikleşir, umut kokmuyor sanki...
Karşılıklı oturmuş, sessizlikten gevezelikler çıkarıyorduk. Film çalışmaları dersinin başlangıç konularıyla benzeşik. İyi bir senaryoydu, okumayı muhalif kılana. Göründüğü gibi olmadığını bilenlere kısa metraj, bir ömür...
Şimdi karşılıklı oturmuş, sizin karelerinizi yan yana getirmeye başlıyoruz. Bu bir mücadele olabilir, sınav olabilir, deneme ya da belki şans oyunu ya da bilinçle kavranmış bir ussal tercih. Bana kalırsa sadece bahar; dört mevsime yağmuruyla, çiçeğiyle kendini sindiren bahar.
Karşılıklı oturmuş kıpırtılarını hissediyorduk çiy tanelerinin. Uzaktan bakmak daha çok netleştiriyor renklerini heyecanın. Hipermetrop olmak nereden baksan buna yarıyor; mesafe almaya.
Film arasında çıkmayacağım bir salon bu şehir, sen de yarıda kesme istiyorum sanırım hikâyeni. Tekrar tekrar izlediklerinden biri değil, en iyisi olsun ya da..
Karşılıklı oturmuş bana bilet kesiyorduk, senin filmin için. İçimden sökülmüş bir duygu; hayır, yeniden yürümeye başlamıyor gala öncesi. Sevdiğim bir oyuncu, senarist ve kimi zaman da yönetmensin. Alkışlamaktan alıkoyamıyorum kendimi.
Bir sanat eseri başka başka renklere ihtiyaç duyuyor; ben mordum, güneşi batıran pembeliğe yaslanıyordum. Şimdi belki de doğacağı sıcaklıkların rengine acıkmıştır; tonu sende saklı..
Karşılıklı oturmuş, birbirimizi artık biliyorduk...

10 Nisan 2012

sekans

Yarıda kalan uykular gibi her şey. Bir zamanlar "bizim" dediğimiz hikâyelerin, bir benden bir senden yan yana düşen, yüklemsiz sonları can yakıyor. Zaten en çok yarım kalanlar acıtıyor.

Uzakta bir yerde cebimden düşürür gibi kaybetmemiştim girizgâhı büyülü olan gerçeklerimi. Kırılan bir aynanın her bir cam zerresi avuçlarıma girip, kanımı yoklamıştı.

Kutup yıldızıydım, şimdi gecenin üzerini örtmediği o yıldız belki bir başkasına kiralanmıştır, belkisizliğini bilince.., acıtıyor..
Şimdi tutuklu olan ne varsa, o hikâyeden sabıkalı..

Denizlerin köpük rengiyle pileler yaptığım eteklerimde çamurlarla topladım defterlerini o senaryonun. İnanmıştım ve inandırmıştım seni de, o hikâyenin dokunulmazlığına. Başrol başka bir teklifle bizi, hikâyemizi, yıldız masalı anlatıcılığını terk etti. Bırakıldığın her sokak başı aynı gökyüzü altına seriliyor ya, ben en çok ona kırgınım..
Belki de o gökyüzünden yere çakılmanın kırıklığı bu. En parlakken, en çamurlu olmanın. Parçalarımı dağıtmanın, şehrin dört bir yanına..

Benim güneşten kazaklara ihtiyaç duyduğum bu hikâyeyi, senin pastel renkli bir masal gibi baş ucunda saklaman gözlerimi, gönlümü ıslatıyor..

İstemedim ben tek tek kırmızıları, morları işgal yerlerinden toplayıp bilinmezin kuyusuna gömmeyi. Hiç istemedim o çocuğun dünündeki bir fotoğrafta kalmayı, yarınını taşımaya bunca hazırken. Gemilerden inmeyi, gökyüzünden düşmeyi..
Su yeşili, alkol mavisi, toz pembe üzerine kara çalınmasını..
Sana inançsız görünmeyi de..
Ve sevgisiz..
Ve affetmeyen..
Ve unutmuş..

Baharda yapraklar damarlarıyla esniyorlar ya ileriye, büyümek; renkli olan ne varsa, oradan sepya bir fotoğrafa düşmek gibi.
Öyle hareketsiz ve tek bir ana sıkışık, öncesi- sonrası kıvrık kenarlara değen parmak uçlarının sıcaklığıyla şekillenen..

Ama senin ellerin var, sedefli pembe tırnakların...

6 Nisan 2012

Belki de belleksizliğim için endişelenmeliydik, fevri kelimelerimin mezar taşları gibi dikildiği sokaklarında gecelerin..
Çok şey geçti, hiç olana kadar.
Kim iyileşti ki ölüm bu kadar kendini hatırlatırken...
Üzgün olmanın hiçbir şeyi kıpırdatamayacağı yerde tek şey biliyorum; masumlaştırmıyor beceriksizlik sevgiyi söylemeye dair.
Çok kirliymişim.

*fotoğraf:
Aëla Labbé

4 Nisan 2012

ranunculus asiaticus veya persian buttercup ama en çok...

"Sevdiğim çiçek adları gibi
Sevdiğim sokak adları gibi
Bütün sevdiklerimin adları gibi
Adınız geliyor aklıma..."

2 Nisan 2012

olmuyor, biliyorum...*

ülkeler ki, diyor, kullanılmamış eşyalarla doldurulmuş
odalar gibidir
ülkeler ki bizim kendimizi orada varsaydığımız yerlerdir
bir trenle gidilir
bir yılan balığıyla gidilir. nuri diyor ki
bana nasıl geliyorsunuz bilseniz
ben sizlere gitmek istiyordum, gittim
ben sizlere inmek istiyordum, indim

ama siz var ya, bir bakıma siz
boşluklara asılı bir istasyon gibisiniz

biz neyiz, biz neyiz
dedik ve sustuk
susmasak bizim olacaktı durmadan kirlendiğimiz.

Edip Cansever

30 Mart 2012

Hep deniz, biraz sessiz..

Ne ismimden eksilttim, ne tenimden tanelerini sevincinin.. İlk şiiriydi şimdiki adresinin.. Ben yeniden doğmuşum gibi giyinmiştim; senin çizip, boyadığın, kıpkırmızı öptüğün kimliğimi.
Ellerimi, beni tanıdığın günkü kadar çocuklaştırdım bak, yeşil ojeli birisini görüp de anımsadığın kız çocuğu gibi.. Can yakan bir kız çocuğu belki, tırnakları bulutken bile derin yarıklar açan kız çocuğu..
Pişman bir kadının sığınacağı yerleri aradım, denizleri taşımak mı dersin, soğukları öğrenmek mi, diyalektiğe inanmak mı; ben bilmiyorum, ama aradım. Pişmanlığı örtecek bir gökyüzü bulamadım. Gökyüzü kadar kaçışı olmayan bir şey tanımadım.
Tanımadıklarının terk edişlerini üst üste dizip her şeyi üzebilirdim, kabanımın ceplerine doldurdum her kilometre taşını, astar söküldükçe, görünmeksizin varlığını sürdüren dünler oldular. Bazen bir banka oturduğumda, bazen bir vapur kenarında, bazen dayandığım bir duvar dibinde canımı yakıyorlar. Sana sustum, kimsenin üzülmeyeceği gözyaşlarım seni çöllere yuvarlar diye korktum.
Korkaklığın uzmanlığını mı yapıyorum, bilmiyorum. Örtünebileceğim kelimelerin hepsini deniz kenarında bıraktım. Çok çıplak, çok öylesine kaldım. İki saat ötede uyanan şehrin sokaklarına düşen karlara gömdüm anlamlı olan bir şeyleri. Nice zaman epey anlamsız baktım.
Uyanışlara tarçın bırakmayan günaydınlar arasında, güneşle iddialaştım.
Hep korkaktım, korkularımla hep sana nazlandım.
Buraya gelir gelmez, ilk önce seni taşıdım; izinin asla silinmeyeceği bir yere. Omuz başıma çarpan nefesinden ve çizgilerine dolanan masallardan bir öpüş kondurdum. Unutamayacağımı bildiğim için, her gün hatırlamayı seçtim.
Bana verdiğin isimden, bıraktığın hazan bakışlardan, ne zaman bir mavi görsem kanatlanan özleminden hiçbir şey eksiltmedim.
Yeniden doğurduğun bir şeydim. Hep öyle kaldım; belki biraz korkak..
Af dilemek, bağışlanmak, anlam yaratmak, çözmek, sormak, tüm bunlardan geçip avucumdaki kırıntıları hep sakladım tebessümünün kıyısında..
Gerdanından dökülen salkım inciler gibi, canını yakmasından ürktüğüm güneş ışınları gibi, pencerelerimi bir senin göçünün kuşlarına sakladım, avuçlarımı bir tek onlara..
Ve kelebeğin o bir koskoca günlük nefesini bir tek senin uykularına ayırdım, kanatlarımın rengi portakal, kokusu çoktan...

29 Mart 2012

ne ben kalsam, ne sen gitsen..*

Saçımdaki renk elbisemdeki çiçeklere akıyor. Gürültünün sol kıyısında, pencereye yasladığım yolcu bakışlarımı toparlamam gerekecek az sonra.
Oyun salonlarında yankılanan şiddetli erkek sesleri ve oyun kelimesini karşılamayan diğer gürültüler, buraya aitliği engelliyor.
Burada olmayı ne çok istedi ömür. Şimdi içimdeki, yaralı kanadını toparlayan kuş kısa mesafe uçuş yapıyor arzular üstünden.
İyileşene kadar büyüdü biraz. Büyüyünce geçmiyor ürkekliği, mora yaslanmayanlara karşı..

Soluk bir salonun sol kıyısında ağır ve mürdüm bırakıyor heyacanını.
Nabız acele etmiyor ama, göz bebekleri ortalıkta salınmaktan utanıyor. Sonradan da ait olmayacağı bu gürültüde bülbülleri arıyor sessiz ve sol kıyısında kalabalığın...
Bir rüyaya alışmanın maviliğini içmek istiyor belki, pencerede onu büyüten, uçuran bahar ve kızıl varken..
Çok istedin ya burada olmayı, bir- iki merdiven çıktığında yeşerecek gri koridorlar ve her adımınla dökülecek bahar.
Vişnelerin çürüyüp de bahara renk olmasına hiç kaldı..

Hadi uç da gel biraz, çok istedin; unutmayacak kadar...

23.03.2012- 10:28/ edebiyat fakültesi