4 Ekim 2018

bir şarkı renginde


Cevapsız sorular, yarıda kalmış noktalamalar, imlâsı bozuk sessizlikler...

Bir adımla şekilden şekle giren yollar. 
Yankı yankı açılan, yarım bakışlarla yarıda kalan.

Ben..; akan suyun tarafındayım. Rüzgâra minnettar, kıyısına sadık, iklimince renkli... 
Huyu gökyüzüne teslim, pratikte sulu sepken.

Neredeyim..
Zor...

Bildiğim mevsimlerin tanımadığım peronlarında el salladığım ve karşıladığım her şeyleyim.
Bir gülüşün kıyısına vuran mavideyim.
Sevdiğimi bildiğin her şeyde, gizlenmeden, saklanmadan.

Üzerime çöken bir ağırlığı var sandık sandık taşıdıklarımızın. Bu, değiştiriyor sızılarımın kıvrımlarını ve kaslarımdaki titreşimini günlerin.

Biletsiz varmışım gibi bu yere, kimseye söylemeden de kabuğumun içinde, çapımca büyütmüşüm kıpırtılarını zamanın.

Neye, nereye merdiven dayadığımı bilmiyorum.

Sadece bir his, bir fısıltı,

meylim; uzun bir kıyının ilk adımı...

21 Eylül 2018

salyangozlardan hemen önce'


Yeni bir şarkıyla karşılaşmanın, yeni ve duyar duymaz içine yerleşmek istediğin bir şarkıyla karşılaşmanın durdurduğu zamanlardan biri şimdi sonbahar. 

İçimin yaprakları kızarıyor, rüzgârda şiddetle sallanıyor, dalları zorluyor, kimisi susayıp su bulamıyor, kırılgan bir çıtırtıyla kendini bırakıyor. 

İçimde doludizgin bir mevsim sürüyor, dünya durmuş. 

Yeni sözcüklere acıktığım, yeni yağmurlara yeni yollar açtığım bir yer eylül. 
Son çeyreğinden de olsa kavuşmak anlamına geliyor her şeyiyle. Yeni yıldan daha yeni bir başlangıç gibi.
Mevsimler tablosunun başladığı yer, yazın uzaklaştırdığı her şeyle yeniden buluşma gibi. 

İçe dönmek. Pencereni, toprağın başka bir kokusuna açmak. Telaş içinde bir ağırlık. Bayır aşağı koşup, nehir kenarlarında günler, gündüzler, geceler boyunca yatıp kalmak. Yıldız yıldız. Yıldız olup dökülmüş gibi, öylece kalakalmak. 

Bazı renklerle biçimleniyor anılarım. Geçen sonbahar hayatım boyunca hiç görmediğim tonlarını bulmuştum sarının ve yeşilin ve turuncunun ve kızılın. Kalbim, üstü kestane ve portakal kabuklarıyla dolu bir soba gibi ısınmıştı. Güçlenmişti.

Doğanın zerre zerre ve en engin haliyle kendini yüzüme vurması, her seferinde şaşırtması, her seferinde yeni bir şey öğretmesi ne büyük kudret. Nasıl da içimizde dünya ve nasıl da aşkla biliyor körelen, paslanan nefeslerimizi...

Çok güçlüyüm izin verdikçe adımlarıma, gökyüzü beni istediği gibi savurdukça, tarihimi mevsimlere böldükçe ve dinledikçe sesini gecenin, bitkilerin, ölü yaprakların ve diri suların...

Şimdi yeni bir şarkının kıyısında gibi.. Yeni ama tanıdık. Anneannemin daha önce hiç görmediğim kazağını bulup da kokladığımda, ölmeyen kokusunu aldığımdaki gibi. Kokular ölmüyor. Her şey değişiyor, eskiyor, kayboluyor ve ölüyor. Kokular sonsuz, kokular yerleşik.

Birbirimizi beklediğimiz bir yer var hayatla. Oraya doğru usulca bir adım, yumuşak bir haykırış bu yağmur önceleri. İyi gelecek gibi. Islanmak, bulutlara kurmak salıncakları. İçine akmak ve içime akmasına izin vermek. 
Kendiliğinden gelişen bir "o an" gibi. 
Sormadan, zorlanmadan, kurtarıp her şeyden her şeyi, kurtularak.

Gelir gibi, geçer gibi, evde gibi, evinle hareket eder gibi, biçimini, olduğun şeyi, vardığın yeri, akanı, aktığını içine alan ve ağırlıksız taşıyan bir kabuğun var gibi..

Yakında günler kısalacak ve geceler uzayacak. Mevsim mevsim değişecek sokaklar, esnaf tezgâhları, bulut yanakları, hayvanlar, balkonlar... 

Bir şarkı gibi..,

bir şarkı olsa,

olsa olsa "Kiss My Name"...

 

31 Ağustos 2018

şimdi değil'


Alışmıyorum. Alışmak da istemiyorum. Alışırsam gardım düşecek.
Aldığım her nefese saplanan ağrıyı unutmak istemiyorum.
Sözcüklerin sancısı var. Birikip birikip, yeryüzünde kapladığım bir buçuk metrekarelik alanı sürekli tokatlayan öfkeyle kucaklaşmak istemiyorum.
Olduramadıklarımızın sonucunda, oluyormuş gibi yaptıklarımızı bir nişane gibi taşımak istemiyorum.
Birçok şeye inanmak, inanmış gibi yapmak.
Görmezden gelebilme gücümü kendi görünmezliğim için kullanmak istemiyorum.
Yılgınlık, yenilgi, tahammül, bekleyiş.
Ne kadar antreman yapsam da yeterince bağışıklık kazanamıyorum.
Kazanırsam kurtulursun.
Seni kurtarmak istemiyorum.
Unutmak mümkün olsun istemiyorum.
Yaşadığımız ve biriktirdiğimiz her şeyin toplamından, bir "yazık" hayat çıkarıp da onu yaşıyorsak acımıza değsin. 
İçimizin sızlayan yarasını zaman kurutsun istemiyorum. 
Zamana meydan okuyabilecek kadar güçlü bir yarayla bağlandığımızdan emin olmay yeğliyorum.
Çünkü hâlâ aramızda bir organ meselesi var,
bir kan akışı,
ya da bir coğrafya kaderdaşlığı,
ne dersen,
nasıl bilirsen.

15 Ağustos 2018

"akıp geçmişsem, gidip gelmişsem"


Zaman geldi.
Gelmiş,
geçmiş.
Oysa geçmiş, hiç geçmeyen bir yara gibi.
Geçip de gitmez gibi.
Gitmiş,
mi.
İzi bile mi.
Gidecek gibi olan her şey gibi,
hiç beklememiş
mi?
ben dahil.
sen dahil.
biz hariç.
 

3 Ağustos 2018

zamanın dışında,


Son hatırladığım şey o bahar akşamı değil. Yazdan kalma bir gün. Kilometrelerce yokuş çıkıp, hissettiklerimle birlikte hızlıca indiğim o uçurum sonundaki denizin yosunlu rengi. 

Kimsesiz bir İstanbul köşesi, kendimi sevmeye hazırladığım bir roman, ve o an hatırladığım başka bir yaz günü. Bu kez bir İstanbul köşesi değil. 

Sazlıkların diplerinde kokolozların dizildiği bir günbatımı. Hücrelerimdeki hareketi, somut olarak duyumsamamı sağlayan başka bir su. Kimbilir başka kimin hatırası. Şimdi. 

Belleğimle fotoğrafını çektiğim kimi şeyler var. Rafta gözüme çarptıkça kalbime çizik atan kitap sırtları. 
"Garlar, garajlar, havaalanları, kavuşmaklar, ayrılmaklar"
Şehirler, şehirden uzaklıklar.

Son hatırladığım o yazdan kalma gün, hiçbir şey olmadan her şeyin bir anda olduğu bir milat sanki.

Aslında çok fotoğraf çektim de, bazen kör olsaydım dediklerim yüzünden yokmuş gibi davranıyorum. Karlar, trenler, şarkılar, sevdiğim sokaklar, sevdirdiğim içkiler, sır gibi tuttuğum yazar isimleri hariç değil.*

Sonra, çok korktuğum şeyler de var ve kör olamadığım. 
Lanetli olduğum için kör olamadığım. 

Son hatırladığım şeyler arasında uydurduğum komik şarkılar var. Dilimden sökemedikçe acısıyla dilsiz olmayı dilediğim. Umarım benim unutmayı başaramadıklarım bir yerlerde unutulabiliyordur. Yoksa bir de sağır olmayı dilemem gerekecek.

İyi olduğum bir yer var ama. Hatırladığım değil, içinde olduğum. 
Pek konuşmuyorum galiba orada. Pek ağırlığını tartmıyorum. Pek taşmıyorum. Pek acıtmıyorum. Pek sızlamıyorum. 
 Çiçekleri suluyorum. Akşam yemeği yemesem de kedilerinkini çıkarıyorum. Elimden iyisi gelen şeyleri paslandırmıyorum. 
Sakınmadan sevdiriyorum kendimi. 

Bazen çok başım dönüyor. Hastalıklı bir dönüş. Dengemi yitirdiğimde en çok korktuğum şey düşmek olmuyor, tuhaf. Hafızam bulanıklaşıyor. Neydi, nasıldı.. 

Panayırlarda büyümüş çocukların yüzlerindeki ifade siliniyor, o yazın kokusu, aşkla bağlandığım şehrin çarşısındaki parkta oynayan çocukların çığlıkları.., korkuyorum o zaman.

Bazen çok başım dönüyor. Üzerimizdeki bulutlar, başımda depar atıyor. Korkuyorum tadını unutmaktan karadutlu dondurmanın. Ve kokusunu portakalın. 
Sonra geçiyor. Hafızam da acıyor. Belleğimi de bir lanetle taşıdığımı hissediyorum. Kış uykusuna yatıramıyorum. Kendi yakamdan düşemiyorum.

Son hatırladığım şey, bir gece yarısı bir kokunun hatırasına ağlayışım. Kıştı ve kar yağmıyordu. Sonra ne oldu; neyse ki onu hatırlamamazlıktan gelebiliyorum. 

Yürüdüm. Durmadan yürüdüm. Yolun bir yerinde iyi olduğum bir yere döndüğümü fark ettim. Üzerimi örttüler, biraz süt biraz da uyku verdiler. 
Sonra biraz olsun sustu içimdeki canavar.

Uyandırmaya kıyamadım.

9 Temmuz 2018

uyandım'

  
Ağırıma gidiyor. İçimde büyüttüklerim -ki onlar bazen yedi kat yerin altında papatya, bazen kışlara teninin kokusuyla salkım salkım diklenen sümbül, şüphesiz ki başucumda kabuk tutmuş dişi nar- üzülüyor. Bir şekilde, öyleden böyleden öznesi olamadığın cümleler için yedek kulübesinde bekletilmek gurur kırıyor. Beceremediklerimin cezasını fazla fazla çekmiyor muydum ki aldığım nefesle de böyle perişan bırakılıyor çiçeklerim inatla..

Hak ettiklerimizle hayal ettikerimiz arasındaki uçurumu kendimiz çiziyoruz ve çoğunlukla da hayatta hep mağlup tarafta kalakalıyoruz. 
Keşkeli çuvallar, belkili yamalar, kenarı yapışmayan, bir yerden sonra hiç işe yaramayan yara bantları.

Seçimlerimiz ve vazgeçişlerimiz arasındaki rulete de hep en ölümcül yerinde dahil oluyoruz. Ölmeye meylettiğimizden değil, öldürmeyip süründürenin daha uzun ömürlü ve afili olmasından. Hatıra olsun da rakı sofrasına konsun, kadehe su yerine gözyaşları dolsun. Delirelim de, ağrısından ömrün, yıkılış tam olsun.

Bir kendime bakıyorum, bir yollara, o yolların ardından dökülen sulara, hiç durmayan sularıma bir yandan, sorulmayan hatırlara, paylaşılmamış acılara, "ben"den sıyrılamamış "iyiliklere", biriktirip biriktirip birikemediklerimize... 
Olmamış diyorum. Olmamışız demek ki. 
Sen sır tutamamışsın, ben de sırtlanamamışım.

Bir çiçek kokusu gibi kalmayı başaramadıktan sonra hayatlarda, olmazmış işte bir şey; belki bir kuru yaprak; çıt deyip  kırılan daldan ha düştü ha düşecek.

İçini kaplayacak yeni bir mevsim olmalıydı adresin. Hani bahar değil, yaz değil. Mayısın orta yerinde, toprağın doğurganlığıyla bereketine vurulduğun, içine konduğun, yuvanı bulduğun, nefesi gökyüzünün en sevdiğin rengi gibi kokan ve ölüm döşeğinde can veren, üzerini örten, mavisiyle doyduğun ve sadece senin bildiğin bir koordinatta sürüp giden. Basit ama yıkılmaz.
Dokunmaya ya da bir yankı zerresi olmasına kıyamadığın.
Ona zarar gelmemesi için kendine zarar vermeyi göze alabileceğin.

Olmuyorsa, olmamıştır.

Belki de benim tarih sandığım şey; büyüttüğümü, kuruttuğumu sandığım tüm çiçekler bir rüyanın arka bahçesidir.

Ve belki de sadece 

"serin bir rüyanın hatrınadır çektiğim dünya ağrısı."

28 Haziran 2018

"hızla aynı uzağa..."


Bazı cümleler kolay kurulmuyor ve her öğenin öyle ezici bir ağırlıkla devrilişi var ki... Bile isteye, mecburiyetten.

İçimizdeki o incecik ve dağılgan hindibayı öyle sert rüzgârlarda savunmasız bırakıp, öyle darmadağın etmişiz ki.. Şimdi dört bir yana savrulan tüyleri ne kadar toplasam da avuçlarımda, tastamam edemiyorum, eskisi gibi giydiremiyorum baharlarını. 

Benim küskün çiçeğim. Yarım çocuğum.

Güzeldi, şıktı, özenilendi; hoşçakalların ardında sapasağlam bir omuz bırakabilişimiz.
Güvendiğim ne varsa o dağdı, kendi omzumdan da o dağın aynısını yaratabilmiş olmamdı ama becerememişim; her hoşçakalı taşıyacak kadar güçlendirememişim kışlarda, boranlarda; yıkılmışım, yenilmişim. 

Afet bölgesi ilan edildiğim zamanlardan, plastik poşetlerde gözyaşlarımı, kalp ağrılarımı, yalnızlığımı iki kıta arasında taşıdığım akşamlardan, sadece çatısız sarhoşların şahit olduğu gün doğumlarından biliyorum hayatın tokat geçidini.

Anlıyorum, öyle iyi anlıyorum ki çaresizliği, dağılmışlığı, çalınanları, hayata karşı mahcubiyeti... 

Anlamak onarmaya yetmiyormuş ama organımı. 
Doktor gerekiyor, ameliyat. 
Kalpten hayata metastaz yapıyor tümör.
Sağ çıkamama ihtimaline karşılık nefesimi tutuyorum:
1, 2, 3, 7, 9, 13, 18, 22, 25, 35, 87, 132, 432,...

Hatalarımı üst üste koyup da bir doğru edindiğimi sandığım yerde dahi sağlama yapamıyorum şimdi. 

Bilmem ki nasıl der bir insan kalbine, ciğerine, içinin bir köşesine çalışma sen diye? Dermiş biliyor musun? Dermiş demesine, acımazmış kendinin olsa bile ama o, kaldığı yerden sağlıkla devam edemezmiş işte. 
Periler de yoruluyor bir zaman gelince.

Bazı hatıralar beni, duyguların ölümsüzlüğüne inandırıyor. Zamanın mucizevi rastlantılarına. Elbet yıkılmayacak bir omuz dağ olduğuna. 
Sonra çatlaklarımın içine gözyaşları sızıyor, tuzu yakıyor açık yaralarımı. Kendi suyumla, kendi tuzumla yıkılıyorum, yere çakılıyorum yine.

Hindibamın zavallı çıplak gövdesiyle göz göze geliyorum.

Üzülüyorum "uğruna" yapamadıklarımıza. Edebimizle, sessizliğin asaletiyle, özenilenin sağlamlığıyla beceremediklerimize. 

İç organlarımızı gün gelip de sahibine hakkıyla bağışlamak için doğru düzgün sakınıp saklayamadığımıza.

Çok üzülüyorum, üzüntüme tokat gibi çarpıyor gürültüsü olanın, bitenin, yenilginin.

"İnsanları hadiseler ayırır, hatıralar bir arada tutar. İkisi de aynı güçte olunca, arada sabit bir mesafe kalır." diyordu yazar; 

o sırada bir şarkıdan "iplik iplik sisler, unutulmuş şehirler" geçiyordu.

Dağlar yıkılıyordu.

8 Haziran 2018

bi' fazla


Sevdiğim şeylerin dünyeviliği.
Yalınlıktan nasibini almışların yaydığı toprak kokusu..

Bir oyun için gereken tek bir yol; bazen seksek, bazen köşe kapmaca.
Kaldırımda biten otun coşkun yeşerikliği.
Mutluluğun kızarık sıcaklığı.

Her yaz akşamı düşümün aynı manzara'danlığı..
Yeni bir zaman dilimi, yeni bir anı öğlesi.
Derin bir nefesin alçaktaki mavi gölgesi.

Yorumu şafaklara bırakılmış gece yarıları, yıldızlar, yağmurlar..
Yaşayıp yaşamadığımı kestiremediğim zamanların ebemkuşakları, albatrosları, demli akşamları, iki kişilik odaları; üç değil.

Tekrara düşmeyen sözcüklerden kurduğumuz bizlerimiz, eksi-k-liklerimiz, belki de fazla. 
Sana, bana, aya, yola, düne, yarına.

Bir hikâyenin meydanında yalnızlığıyla ünlü bir ağacın gölgesizliğinde beklemenin şarkısı.
Tahmin etmeye çalışma; ağustosların birinde sazlıklara gizlemiştik. 
Deniz kabuklarına, şişe diplerine, semt pazarlarına, memleket çarşaflarına.

Göğsümde yürümüş yaban otları, ısırganlar, omuz gamzeleri, nar ağaçları, kulübe yazıları, kanatlılar ve mürekkep lekeleri...

Gel, biz ezberimizi bozmayalım;

ateşten, külden, maviden yana,

usul usul.. belki de dört nala.

15 Mayıs 2018

orada bir film başlar*

  
Birkaç zaman oldu. Beş ay mı. Kaç ay. Beş aylık zaman dilimlerinde hayatın müşterekliği üzerine bir şeyler biriktirdim. İçimde, yanımda, yöremde, dünümde ve günümde.  Eminim başkaları da başka yerlerde biriktirmişlerdir ve kendilerince büyümüş, kimbilir belki de yaşlanmışlardır.

Büyük laflar karşısında herkesin alışık olduğu bir korkaklığım var. Yalan yok; gelip geçmeyecek şeylere adım atmakta ne kadar korkaksam, bir o kadar da gelip geçmeyecek şeylerin içine yerleşmek ustasıyım. O yüzden zor kendimle ateşkesim.

Neyse. Birkaç zaman oldu. Sanırım beş ay. Mevsim değişti. Bazı birbirine çıkan yolları trafiğe kapattılar, bazısı kendiliğinden açıldı; doğal afetlerle. 
Olmaması gereken şeyler de oldu. Esmemesi gereken rüzgârlar da esti. Gerekeni kim seçti bilmiyorum. Sadece biriktirdiğimi biliyorum. Taşıdığımı ve taşırdığımı. Doğru ve yanlışın tanımı benim işim değil. Kimsenin değil. Sadece "olmasaydı böyle" denilen şeylerin kanırtılmasından yana duramıyorum. Elimde olsa adresimi değiştirirdim. Kaçmak alkışlanacak hareket değil, ama kalmanın da pek takdiri teşekkürü var mı emin değilim. O yüzden, kendimi bıraktım.

Ve gelen geldi. 
Bazı zamanlar da, bizim yapmadığımız şeyleri yapanlar vardı. Orada da, burada da.. O yüzden bıraktım. Yola çıkardım biriktirerek ördüğüm nabzımı. Ve temizlemesine izin verdim yaramı, kendi açmadığı. Sırf beni iyileştirmek, ona iyi geliyor diye.

Çiçeklerimi suladım.

Bazı şeyleri unutmadım. Unutmanın mümkününü bulamadım ama yeni sözcükler kullandım cümle içlerinde, yeni hikâyeler yazabilmek ve öğrendiklerimi iyice bellemek için. Gözlerim yaşsız kaldı, kuru toprağa düşen yağmuru aramaya çıktım. Çevirdim yönümü, üzerimde taşıdığım maviye.

Bazı dünleri saramadım. Sarmanın mümkününü bulamadım ama yeni bir güneş edindim. Her gün doğacağından emin olduğum. Yarışmayan bir aydınlık. Serildim dalga dalga altına, balıklarımı güldürdüm. Bu neşeden hoşlanır oldum.

Hayatın müşterekliğini ısıttım, onun iki avuçla ve insanların aralarındaki boşluğu dolduran kuş cıvıltılarını bağlaya bağlaya kurulduğunu gördüm. Yaşamanın böyle içime yerleştiğini de.

"Böyle olmaması gerekiyordu biliyordum ama oldu. Artık herkes kendi yollarına çiçekler eksin ya da öylesine çekip gitsin."

4 Mayıs 2018

5 mayıs ya da "gözü bağlı bir leylak kokusu ovadan"



Bir hayatı kucaklamak, onun kanattığı dizleri öpmek, birbirine şimşekler gibi çarpıştırdığı iç dertleri sarıp sarmalamak, soğuğuna sarılmak, sıcağına üflemek ve tüm bunları minnetle yapmak. Neden aramadan ve neden aramaksızın minnet duyarak. Varlığa güzelleme. 

İnsanı en çok güzelleştiren şey; şüphesiz ki sevmek eylemi. Bir şeyi, bir insanı, bir parçayı, müziği, rengi, kokuyu. 
Sevmek ve onun kapsadığı şeyler; korumak, sakınmak, yakışacağı şeyleri, yerleri bulmak, hayatın içinde, onun yüzünü, huyunu, doğasını gülümsetecek şeyleri aramak, lezzetine varacağı doyumluk salkımları hevenk hevenk toplamak, başını güneşe dönmesi için yerini hazırlamak, tüm koşulları onun duyacağı kokuların güzelliğine göre düzenlemek. 
Yormadan, yorulmadan.

İçinde taşımışsın, sonra da doğurmuşsun gibi. 
Öpmeden doğurmamışım gibi*...

İçimden taşan ne varsa; sevgilerde.
Sokağımda, uyanışımda, aldığım yolda, yolun bozkırında, geride bıraktığımda, suyun bağrında, gökyüzüne yerleşik öpücük renginde, öpüşümde, anneannemin ellerinde, çayırda çimende, okul sıralarında, akşam biralarında, kurdelelediğim çarpıntılarda, defter aralarında, kurutulmuş yapraklarda, 
mayısta.

Ağaçların, üzerlerinden bir mevsimi devşirme zamanı geldi. 
Sokak kedileri aylak. Komşular pencerede. Bakkal, soğuk dolaplarını çalıştırdı. 
Ortalığa meyve kokusu saçıldı, megafonlardan can eriğine şiirler okunuyor. 
Çocuklar okuldan çıkıyorlar terli, sıra kokusu sinmiş formalarıyla. 

Her an dağılacak gibi zaman.
Pişmaniye gibi tel tel ayrışan bulutlar, birbirleriyle kayısıdan çileğe uzanarak buluşup, öpe öpe  gevşetecekler gibi altlarında akan sıkı dünya resmini.

İlkyaz kapıda. 

Zaman, avuçlarımızın içinde nabzımızca biçimleniyor sanki; uzuyor, esniyor, toplanıyor. 
Zaman, toprağın hovardalığına hazır.
Son tomurcuklar da çatladı çatlayacak.
Önüm arkam sağım solum papatya.

Yarın hıdrellez.

Ve ben, 
seninle 
baharı, 
hayatı 
kutlamaya geliyorum.

28 Mart 2018

aequinoctium*


Hayatına sızmak güzel ama hayallerine temel atmak muntazam. 
Sana düşler dikmek ve bunun için, hiç görmediğin, farkına varmadığın renkler teyellemek...

Pencereni bildiğin sabahlara, ezberlediğin manzaralara açman bana güven verir, ama güvenilirliğin konforunu değil, perdelerinin arasından göz bebeklerine dolan bir karnaval şaşkınlığını tercih ederim.

Geceni uykuyla kapatıp, yatağın sağından kalkma alışkanlığını kırmayı. 
Günü, sokakların her gün baştan kazandıkları bekaretlerine kavuşmuşken kucaklayıp, herkesin uyuduğu saatlerde çınlayan kahkahalarla uzun uzun öpüşmek isterim.

Ve çok da akıcı konuşamadığım bir dili aniden damarımda yürüyen alkolle söküp, flörtöz cümleler kurmayı. 
Ve bunları anlamaman içimi gıdıklar. 

Kahvaltıda dondurma yemek ve edepsiz esprilerle yağmurda ıslanmak güzel bir demir atış olur uçarı dünlere.

Ansızın kalkıp soyunduğumuz bir gecede yaralı, yarayı seveceğini bile bile kanattığımız yerlerimizle, birbirimize değerek. 

Çünkü bazen kanaya kanaya işlemek gerekiyor zamanı. Burada hep kalacak gibi, her an kapıyı çekip çıkacak gibi.
Her an gidecekmişim gibi.

Yaşamanı isterim. 
Mevsim mevsim ısınan ve serinleyen tenimi takip etmeni değil.  Her karşılaşmamızda kırka dayanan derecelerde ter atmanı. Gölgede bile. 
Şubat pencerelerindeki buhar damlacıklarından bulmanı beni. 
Olmaya, varmaya çalıştığım yer. Birlikte var oluşun böylesine saplanmak istemek. 

İçindeki ehlileştirilmiş hayvanı gören gözlerimin canı, dizginlerinden kurtarmak istiyor bir şeyleri. İçinde hissettiğim ve içimde hissettiğini bildiğim.

Şimdi baharın bütün gücünü toprağa sürdüğünü izlerken, paslı kilitlerim çürüyüp ufalanıyor. 
Kapılar açılıyor. Çalınmasını beklemiyorum. 

Geceye, gündüze ve mevsime dişlerimi geçirmek. Başka bir arzu büyütmüyorum içimde. 
Senin de tadına bakmak için iştahlanmanı bekliyorum. 
Vahşi bir saldırıştan kendini alamayışını. 

Çünkü nereden baksan birlikte kanamanın olduğu gibi birlikte doymanın da bir tadı var.

Olacaksak, nabzımızdaki diriliğin esaretinde, olmayacaksak duyu organlarımızın bütün sunduklarından diskalifiye...

Çünkü yaşamak bu kadar. Ve ölmek.

7 Mart 2018

...ve bir gün'


günaydın. ten. kokusu. gün ışığı. mavi. çarşaf izi. kahve. açık pencere. düşen cemre. mahalle sesi. gevezelik. çalışma dosyaları. taksi lâzım mı. bina. sanat. boyut. sigara. satsuma. yokuş. anahtar. kahvaltı. anısı. şehir yolları. yürü. yürü. köpüklü çocuk bardakları. renkli kuş evleri. evden kaçan sarman. yürü. baklava. deniz kokusu. eski sokaklar. yalnız sokaklar. tramvayı takip et. bilek.lik. medrese. nargile kokusu. kahve hatrı. iskemleler. paylaşılan halklılık. paylaşılmayan baş başalık. yürü. köprü. meyhane. salaş. hulusi kentmen. v for vendetta, belki cem karaca. çupra. i'si kayıp. istanbul. rakı. deniz. gece. çiçekli kazak. kızgın pişirici. balık kokusu. taksisiz dönüş. ev. sıcak. şarap. yakın. sabah. sonsuz. ten. sıvı. iyi geceler, belki günaydın.

23 Şubat 2018

kendine yara-sın'


Bir ailesi var. 
Kanından bağımsız. Yalnızlığını doldurup biçimleyen. 
Bazen sadece var. Çok kıymetli gibi durmayan, kendini değerli göstermeyen, sadece bir zamanı birlikte geçirmenin ortaklığını giyinir gibi... 
Oysa öyle değil. miş. 
Var etmişler birbirlerini. Boşluk boşluk dolmuşlar, mutsuzluklarda birlikte aynı dumana üfleyip aynı gecede bağdaş kurmuşlar. 
Bir şehir için, bir hayat için sahici bir aileymişler. 
Ben kaçırmışım. Ben gözlerimi bir kendime batırmışım. 

Bir ömür beceremediğim bir çokluğu gördüm sözcüklerinde. Boş vakitlerinde. Yerine, yerime koyabildiği şeylerde. 
Gücüm neymiş ki. Dolu dolu susmak. Uykulardan kaçmak. Bir an olsun durmadan koşmak ama hiç konuşmamak, asla paylaşmamak. Paylaşamamak. Paylaşacak omuz bulamamak.  

Dostluk başka bir şey.

Yazık hayata. Yalnızlığa. 
Demek istedim gözümdeki yaşı sorunca. 
Şu dev duyguların altından kalkmak için bir buçuk metrelik varlığımın yankısızlığıından bahsetmek istemedim. 
Bu kadar çok zamanı nasıl duvarlarla seviştirdiğimden.

Bir mahallesi olmalı insanın.
Bir büyüyüşü.
Kendiliğinden ve zamandan bağımsız açılan kapıları. 
Ağladığı bilinmeli kimi zaman. İç çekişleri  duyulmalı ve ifade etmeli birilerine büyük değil içten şeyler.
Sebepsiz başı okşanmalı, sadece bir zamanı birlikte geçirdiği için bile.
Sebep aranmayan yaslanışları, aptalca ama birlikte düşüşleri olmalı. 

Öyle az şey biriktirmişim ki, ağlasam dökülecek gözyaşım bile neye, kime gideceğini bilmediğinden kuruyacak.

Yazık bir mavi.

Belki rakı'
Kendine bir yazık şerefe.

13 Şubat 2018

kilit'



Gördüğümüz rüyaların ve yazdığımız, ellerimizle hayat verdiğimiz mucizelerin, sınırları kaldırıp kendimize hediye ettiğimiz özgürlüklerin yankısı duyulmuyor. 
Sözcükler büyüleri anlatmaya yetmiyor. 
Gücümüz kimyevi. Oluşum, başkalaşıma tabi. Başkalaşım kanıtlanamıyor. 
Kanıtlanmaması gerçekliğini değiştirmiyor. 
Bak bu; inanç. Kitlesiz. İhtiyaçsız. İbadeti uçmak.  

Benim uykusuzluğum senin gündüzüne ve senin sahilin benim kıyıma varıyorsa, gökyüzünün bilmediğim tondaki mavi-grisini sadece biz ve ilk defa ve hem tek başımıza, hem de birlikte ilk defa görüyorsak; ... günler yer değiştiriyor Leyla.  

Düşüncem kalbime, duygularım ayağıma dolanıyor. Bir sarmaşık gibi sarılıyoruz çekirdeğimle; sessiz ve gümbürdeyerek. Kimsesiz ve caddelerce. 

Boynunda kabaran damarlardan geçmek ve yolun bütününün sonsuz gücü. 

Şimdi bacaklarımda bir pazar yağmuru taşıyorum Leyla. Kasıklarımı sızlatan şehir boyları.
Ve kaburgalarımın arasından Afrika menekşeleri taşıyor. 
Kısa ama kadife bir uykudan uyandım. 
Suyumu, başka sulara taşımanın, çoğalmanın ve bu kimsesiz doygunluğun korkusuzlaştığı yeri gördüm; belki dip. 

Öylesine gelişen bir ayin gibi. 
Önsüz ve artsız.
Doğurgan bir gün doğumunda kendimden taştım, hesapsız. 
Limansız. 
Terleyen bir şubat akşamına vardım. 

Her yerde yağmur yağıyor, bir yerlerde çığlık çığlığa susuluyordu. 
Doğumu ölümle seviştirdiğimiz bir şeyleri ısırıyorduk. 
Rüyama tırnaklarımı geçirmiş, korkularıma bedenimi sunmuştum. Bütün hayvanlarımı saldım ormanına. Ağzımızın kenarından akan gece koyusu, çarşaflara bulaştı.
Açık yaralarımızı kanattıkça daha büyük bir coşkuyla kanıyorduk.

Avuçlarımda bir yağmur taşıyorum Leyla.
Kimsenin altında ıslanmadığı, bizim sele kapıldığımız. 

Bazı rüyalar hiç anlatılmıyor Leyla. 
Sözcükleri damar damar dişleyip, harflerin aralarından kanlar akıttığımız, dilsiz haykırışlar, 
hiç...

Sen de anlama Leyla.

5 Şubat 2018

gece yalanları*


çok özledim' diye okunan rüyalar var.

görüp de bilmemek,
bilip de görmemek hariç değil.

29 Ocak 2018

blush*


Sırtını dönüp gittiğin şeylerin de ağırlığı var. Oradan, hafif adımlarla uçarı bir ilerleyişte olduğumu sanabilirsin; öyle değil.
Sokakların arasından geçerken zaman çelme takıyor. 
Kalabalıklar arasında, gözlerimi alıyor ışıklı levhaların değişmiş yazıları. Kalbim kör oluyor. 
En sevdiğim ne varsa üç ayda değişmiş gibi. 
Sanki çıkmaz sokaklara geçitler, sonsuz sahillere taş duvarlar eklenmiş.

Canımı en çok, kendimi büyüttüğüm yerlere yabancılaşmak yakıyor. Kendimi, çocukluğumu, sevgimi, aşkımı, kavgalarımı, içimi, mücadelemi, yerleşikliğimi, göçebeliğimi büyüttüğüm yerler...

Perçinlendi cumartesisizlik. 
Avucumun içi gibi olan sokakların kıvrımlandığı yerde, bakışına yoklukla çarpmak... 
Her zamanki gibi, hiç olmamış gibi. Hiçbir zamanda takılı kalmış gibi. 
Yeni bir ben.. Bir dondurmacının arkasından ağladı ağlayacak halimle, artık kiminle dondurma yiyeceğimi bilemediğim halimle. Öyle cumartesisiz. 
O yüzden, alıp herkesten saklamak istediğim bir "yerde buluş" anıydı o. Kimse görmeden hızlıca alıp cebime saklarsam hep benim olurdu belki. Herkesten habersiz ve ezelden beri bendeymiş gibi.

Sevdiğim sinema salonunun, sevdiğim sokakların, sevdiğim günlerin arasında öyle sevmiyorken bir şeyleri.. Evini bulmak gibi. O ana, penceremdeki sklamen şahit olsa aniden patlatırdı haftalardır doğuramadığı çiçeğini. Yemin edebilirim buna..

Ne yaşadım, nereye ne ayırdım, nasıl bir yaşantı kurdum diye düşünürken kapkara tüyleri ve tek gözüyle kızımızın eve dönüşüyle iyice fallandı falım. Sanki üç aydır yoktu. Sanki ağlayamadığım her şeyi bırakmam için bir kuyruk darbesi yetecekti ki; göğüs kafesime sıkışan ne varsa ittirdi. Ellerimin ısınmazlığını karaladı. Isındırdı yaşamaya. Hikâyeye.

Bazen yetmiyor, ne yaparsan yap, ne kadar güçlenirsen güçlen, kendini ne kadar çoğaltırsan çoğalt, bütün sessizliği ne kadar doldurursan doldur, yetmiyor. 
Bazen bütün hikâye; bizzat senin hikâyen, o kadar sen yetişemeden serim, düğüm, çözüm ki. 
Bitince.. Ve üzerinden binmediğin vapurlar geçince, pastanelerde aradığımız çörekler hiç eksilmez olunca, sevdiğim tüm sokaklar yağmursuz kalınca, eskiyince, her şey eskiyince, bir tek o zaman anlıyorsun yazamadığını. Beceremediğini. Dünyayı değştiremediğini. 
Başka türlü bir şey olacakken kentsel dönüşüme yenik bir şeye dönüştüğünü..

Her şey inançsızlıktan..
Hiçbir hikâyemde sonu değiştirebileceğime inanmadım. 
Ben.

Haklıydın, haklıydınız.
Güneşin her geceyi aydınlatacağına dair verdiği ve bir an olsun tutmaktan vazgeçmediği söz kadar haklıydınız.

Ama kalem, korkak bir elde asla durmuyor.
Ben inanmadım, o durmadı.

...


"Ben, birlikte kıyıya sürüklediğimiz kayıktan
saflığımı ve sabrımı aldım tek
kalanları kumsala göm sen de 
yaz boyunca
nasılsa her keder eksilir 
kendini doldurarak

sardunyalarla konuşarak çoğalttım
aramızdaki ayrılığı
sayarak çoğalttım günleri tamamladım
kirpiklerimin arasına çektiğim tülde
yağmur durdu ve şimdi kış bitiyor
oysa kimse yokmuş dışarda
içim dışıma vuruyor

sardunyalara su vermekle unutamadığımız
şeymiş aşk:
alnından bir günaydın gibi düşürdüğüm sabah,
sağ yanımda unuttuğun keder."

23 Ocak 2018

...yıkık alnından"

  
"Ağıt gibi bir alay dudak uçlarında
Gücenik duruşundan tanıdım seni"

İnandığım ne varsa kendini yalanlamak için bulut topluyor üzerimde. Bu zaman; biraz geç -belki kimine göre erken- içimin ormanlarında bir kibrit çakıyor. Evin her yerinde yanık ot kokusu. Tüm kadehlere yapışıp kalan is. 

Kendi kendime, ses çıkarmadan yürümeye çalıştığım odalar arasında, bana çarpmadan gezen bir hayalet. Varlığını biliyorum, yokluğunun ele gelmesi içimde bir yeri parçalıyor. 
Doğru dediğim her şey bileklerimden, yokluğun kuvvetiyle yakalıyor şimdi. Hiçbir yere sığamanın küçülttüğü yer burası. Biraz geç -belki kimine göre erken- anladım. Gözlerin aynam olduğunda ve geriye kalan tüm aynalar kırılıp yalan suretlerle tuz buz olduğunda.

Çıktığım tüm yolların biletleri kalbe kesildi ya, inkâr etmek işe yaramıyor. Aynı koordinatlarda nefes almamızı, alabilmemizi mümkün kılmıyor bir şeyler. Ben kılmıyorum. Ben. Kendimin kuyusu. 

Kalbimden düşen bin parçanın her birine bölünüp, her seferinde yeniden, biçimsiz bir şey olarak toplanıp ayaklanıyorum. Dün dayanamadığım her şey bugün başka bir şeye evriliyor, gölgeler yer değiştiriyor, uykuların üzeri dünden daha fazla örtülmüyor. Çıktığım her yolculuk, mecburi iniş ve bir türlü eve dönemeyişle sonuçlanıyor. Tarih beni her seferinde yeniden mağlup...

Söylediği bir şey çok doğruydu. Çok gerçekti; kendisine değil acısına ihtiyaç duymak. Ve yazarın dediği gibi; acısı  kendisinden daha görkemli belki de. Keşkesi çok.

Üzgünüm ve gözlerimi koyacak bir yerim yok.

Edilebiliyorsa...; af.
Gidilebiliyorsa...; yol.


15 Ocak 2018

süveyda*


Doğru nerede başlayıp yatağına kavuşur ve yanlış kime göre biçimlenen bir şey; hepsi birbirinden farklı hislerle kavrulan buyrukları varken günlerin; kim nasıl tamamına erdiriyor bunları.

Yargılanmadan akan bir su olmak ne zor, duran bir su, gerinen bir su. Oysa su olmanın berraklığı kendisinde. Değil mi. Hareketi özünde taşımak. Sözlükte bulunmayan her ton, her dalga birilerinin yanlışlarına meylediyor. Oysa ne rüzgâr olup esmek, ne de dağ olup dikilmek değiştirilebilecek bir şey. İnsan olmak yeteri kadar hoyrat ve yıkıcı bir şey değilmiş gibi, insanın insanın kuyusu olması çok savaş gerektiriyor.

Cümleler, bakışlar, bakamayışlar, yollara çıkamayışlar, göğsünün orta yerine toprak atışlar, kılıçları savuruşlar, dişlerden kan damlatışlar, kılıçları savuruşlar, cümlelere özne, hayata yüklem oluşlar, kaleyi boş bırakamayışlar, saramayışlar, sarılamayışlar, bırakıp kaçamayışlar...

Her yoksunluğun ve her taşımın bir yere varışı zamanı yoruyor ve ölümlülüğünü hatırlatıyor varlığa. Seçemediğimiz bir yaşamın, seçebildiğimiz bir yaşayışı olma ihtimali nasıl bu kadar yukarıdan bir arzu olarak görülüyor? Bazen amacımızı şaşırıyorum bu dünya mahallesinde.
Mal edileceğimiz şeylerin bir diğeri tarafından cetvellerle çizilmesi aklımı karıştırıyor. Denklemlere bu kadar bel bağlanması kalbimi kırıyor.

Yeni bir sözcük. Kalbin ortasındaki gizli günahların saklı olduğu sanılan siyah birikinti, benek, karanlık anlamına gelen.

Nefesimin üşüdüğü yerde, dudaklarımı öpüyor oysa tirşe titreşimleri enginliğin. Ama karanlığın, güneşin halledeceği bir mevzu olduğunu kimse kabul etmiyor.

Değmek, değinmek, değer vermek zamanla unutulup yiten, yitirildikçe hiç var olmayan kurmaca bir anıya dönüşüyor. Oysa gönüllü olmasa da, çıkılan yolda gönül gönüle olmak var. Okşamak başını hataların, paylaşılan gün dönümlerinin hatrına insan olan yerlerimizi unutmamak var.

Birlikte burulmak, hayatın içine doğru birlikte yürümek, güneşin birikintilerimize sızmasına birlikte izin vermek var.

Bir kuzey masalını senelerce saklamak, bir üşüyüşün sırtında yürüyüşüyle aşk arasındaki kutsal bağa inanmak, tren raylarından el yazıları biriktirmek, sokak isimleriyle evsiz ceplerimizi doldurmak, affetmek her şeyi ve düğümleri çöze çöze rüzgâra, yağmura, sise, pusa eyvallah edip, anda kalmak var diğer tüm zamanların şahitliğiyle.

Özünde berraklaşmak, başlamadan ve bitmeden, yaşamın nabzına tutunmak.

Hiç ölmeyecek gibi.
Hiç ölmemişiz gibi.

Oysa...
Belki de..'

8 Ocak 2018

08.01.98'



Neresinden bakılırsa bakılsın,
her cümlede bir çift göz vardır
ve her noktada bir insan.
O insan ki, bakar bize ve ötekimize;
ve o insan ki, giyindiği zamanın gerisinden sorar
hep
kaygılanır, duraksar ve sessizdir;
ve geldim demenin bir sessizliği varsa, öpüşelim
demenin, ya da sen hâlâ gitmiyor musun demenin ya da
ölmek istemenin bir sessizliği varsa,
kelimeleri de vardır sessizliğin
duruşun kelimeleri vardır;
bakışın, uzanışın,
gülüşün...

Ama, yalnızlığın kelimeleri yoktur.
O, bütün kelimelerden oluşmuş bir kelimedir.

...

Gece gece yatak yalnızlıkları vardır bu yüzden,
masa yalnızlıkları vardır sandalye sandalye,
mutfak yalnızlıkları,
düş yalnızlıkları
ve gülüş
ve iş
ve bakış
ve söyleyiş
ve susuş,
hatta park, cadde ve duruş,
sonra dökülüş,
sonra yerlere kadar bükülüş
ve gidiş geliş
ve yöneliş yalnızlıkları vardır.

Ölümün yalnızlığı yoktur ama;
ölüm, bir başına yalnızlıktır.

...

Ben sensizliği yalnızlık sanmıştım her keresinde.

...

İnsan yalnızlığı arayan bir yalnızlıktır kimi zaman,
kimi zaman da korkar ondan,
hep kaçar.
Her korku yalnızlıktır bu yüzden
ve telefon rehberlerinin sıcaklığı bir yanılsamadır,
pencereden bakmanın rahatlığı,
bakamamanın korkunçluğu
ve caddelerin, meydanların
ve kahvehanelerin ürkünçlüğü,
ya da bir ayak sesinin bize bir yüzü getirişi,
bir el sallayışın hüzünlü bitirişi,
sonra ellerimizden bir çift el uçup gidince
avuçlarımızın kuyu kuyu oyuluşu,
sonra kocaman salonlarda
bir ağızdan bağırırken kalabalıkla,
şuramızda tuhaf bir şeyin duyuluşu
bir yanılsamadır.

İnsan yapayalnız bir yalnızlıktır.


Hasan Ali Toptaş