27 Kasım 2017
-se eğer?
Kalabalıklar, sicim gibi yağan hayatlar...
Akıyor zaman, herkesin yelkovanı birbiriyle yarışta.
Geçiyor salılar, perşembeler...
Bir cumartesiyi yediverenlerle donatabilme ihtimali için yaşanıyorlar, "bitsin" diye diye..
İçine uyandığımız bir gün için sabırsızlanalı uzun zaman olmuş gibi.
Fotokopiden çıkma haftalar peşi sıra ekleniyor yaşımıza. Mevsimleri kaçırışımı manav tezgâhlarından izliyorum. Pencere önünde, bir inat yaşatmaya çalıştığım sklamenlerin tomurcuklarına tutunduruyorum yarını.
Dengesiz bir masada, karşıma oturup alın çizgilerimden, dudak kenarlarımdan bir geleceğe yol bulmayan çalışan kadının sesine yaslanıyorum.
Bitirip başladığımız her yeni gün kendi hikâyesini yazıyor mu, artık emin değilim. Belki bir yerde, bağlamını yitirerek yıllanmak tam da bu inançsızlıktan.
En çok "boş ver" cümlesiyle uğraşamıyorum bu aralar. Günler, öyle kendi kurmacasına sadık ilerliyor ki zaten her şeyi boş vere boş vere, ben hiçbir şeyi boş vermek istemiyorum.
Önemsemek, sulamak, büyütmek.
Büyütmek istiyorum karşılaşmaları, bekleyişleri, bitişleri, başlangıçları, içine susulan ayları, çok konuşulan yılları, kaçan bakışları, teslim oluşları, olasılıkları, olasılıktan taşmış olanları.
Yaşamayı tercih ettiğin, yaşamayı tercih ettiğim şeyi konuşmak, dinlemek ve sevmemek istiyorum.
Sevmeyişimi büyütmek istiyorum. Boş verilmiş, yitirilmiş cümleler arasında, kaçırılan bir an, anı olmak değil..
İçime sızan, gerdanımdan düşen, sırtımı üşüten vapur rüzgârından bahsetmek istiyorum. Sevdiğim sokakların değişiminden, bu başkalaşımın içimi üzen renklerinden.
Altını çizdiğim cümlelerin -olur da ararsan- fihristte hangi numaralara denk geldiğini öğrenmeni istiyorum.
Olmuyor.
Sessizliğin yankısı şakaklarımda patlıyor. Yok saymanın. Boş vermenin normalleşmesinin.
Ne beni, ne seni, ne köşedeki tekeli, ne dün, uğruna büyüdüklerimi, ne vicdanımı, ne iyi biri olamamalarımı, ne sustuklarımı, bağırdıklarımı, hoyratlığımı, dinginliğimle öldürdüklerimi, soğukkanlı bekleyişlerimi, kabına sığmaz heyecanlarımı, aşık olduklarımı, kilitli defterlerimi...
Hiçbir şeyi unutmak da, yok etmek de, tıp oynamak da istemiyorum.
Aldığım nefesin, aldığın nefes olduğunu boş vermeni, boş vermek istemiyorum.
Rüyayla gerçeği birbirine geçirdiğimiz şu ömrün ağaçlarını saymayışımızı da...
Bazı şarkılar, sözcükler, bazı yollar, pencereler, eller, uykular, biralar, garlar ve çatılar boş verilemeyecek kadar doluysa ve ben bunu görmezlikten gelemiyorsam, sen de gelme, o da gelmesin ve hiç kimse.
Zaman dar, günler kısa ömürlü, dün gerçek.
- belki de rüya..
Rüya da bir gerçek-
20 Kasım 2017
mare nostrum*
Biraz geriledim. Tozlanmış bir takvim yaprağına üfledim. Bir zamanlar kendi damarlarımı patlatan nabzımla karşılaştım, elim ayağıma dolaştı. Telaşımı nereye koyacağımı bilemedim. Oluk oluk, sözcük sözcük döküldü her şey. İyelik eklerinin merkezinden kaçışım yok.
Gecelerin gündüzlere karıştığı, gündüzlerin gecelerle var olduğu, beklenenin hep gece geldiği, geceyle bütünleşik ve günün tüm zamanlarını oraya çeken bir yangın yeri. Unuttuğumu mu sandım..
Sokaklara adanan şiirler, kokusu olan şarkılar, tütüne yaslanan fesleğenler, kendi kendine yazılmış hikâyelerin koyununda öyle "ben" kalmalar...
Tam da en korkak olduğumu sandığım anda kapı zincirlerini çekip çekip gidişlerim, kalbimin bütün ağırlığıyla koca bir şehrin, sonsuz olasılıkta rüyaların -kabus ihtimalini umursamadan- karşısına dikilişlerim, korkusuz kalışlarım, arzunun yörüngesinden çıkamayışlarım.
Geceyi giyinip, tekinsiz mahallelerde, biçimi anılarımızdakinden çokça biçim değiştirmiş caddelerde, kendime en güveneceğim anı beklemeye yatışlarım.. Yangınıma yuva buluşlarım...
Büyüdükçe körelen cesaretimle, öyle savunmasız, öyle karşı karşıya kaldım ki şu iki adımlık mesafede..
Çekip çekip giderken, koşar adım gelirken, koşulsuz kalırken, hiçbir şeyi sakınmak nedir bilmezken, saat sonsuza dek aksa bekleyebilecek yüreklilikteyken..kaçak bakışlarla örttüğüm bu yaşlanma içimi yordu.
Temkinli olmaktan, güvenli bölgede nefesimi tutmaktan, bilmediğim sokakların başından düşünmeksizin geri dönmekten, birkaç sınırlı cümlenin arasında kendimi sektirmekten, görmemekten, duymamaktan, söylememekten bitkin düştüm.
Bu yok halim yeryüzüne bir nefes bile bırakmaya mecal ve cesaret bulamıyorken tüm açık adreslerim kendine kilit vurdu, ve belki de bu yüzdendi. Kendini bir kenara kaldırmış eski eşya halim yüzünden, unutulmaya yüz tutmak...
Hiçbir zaman ılıman geçmeyen kalp iklimimi, her mevsimin normaline sabitleyişimle pas tuttum.
Sonra bir şey oldu. Altı üstü susmak olmayan bir şey. Bazı şarkılar dolaşımın müzik kutularına sığmaz oldu, daha fazla söylenmemeyi göze alamaz.. Her günümün yolu, o kalp çeperlerini zorlayan takvim yaprağına çıkar oldu; kendiliğinden...
Dünya küçük ve bazı sarsıntılar sadece o küçücük dünyayı yerle bir etmeye programlı. Ve iyi ki dedirtiyor; iyi ki ufalanıyor ayaklarımın altında şu dünya. İyi ki, o unutmaktan da yaşamaktan da korktuğum rüyayı görüyorum yeniden. Rüya olduğuna inanmadığın her şey şimdi tüm gerçekliğiyle karşında işte. Başını çeviremeyeceğin kadar orada, sen oradasın, ve olmuş olan her şey orada. Zamanın göreceliği, sende sabitleniyor. Kıskanç ve sadece senin bir his yerleşiyor an'a.
Anımsamayı rafa kaldırdığın bir kasılmayı hatırlatıyor sana ve mahcubiyet boylu boyunca. Farkına varıyorsun her şeyin, farkına varıyorsun neyi unutma ihtimaline izin verdiğinin, farkına varıyorsun bazı şeyleri asla unutmayacağının, farkına varıyorsun senin yüzünden ve sana rağmen olan her şeyin, ihanetinin kendine..
Kendine çektiğin dikenli teller şimdi kanlı bir dün seriyor önüne. Nereye koyacaksın şimdi o tozlarını üfleyip yeniden yaşatmaya hazırlandığın davetkârlığını nefesinin.. Cesaretinin kendini tüm enkazların altından yeniden inatla çıkarışının coşkusunu hangi gökyüzüne salacaksın... İçinden boşanmaya hazır seni hangi denizle buluşturacaksın...
Marmara demişti ya bir radyo frekansın, belki de İstanbul ağlıyorken...
Bütün bağlarına sadece kendinle düğüm ata ata, yeniden kendin ola ola, her şeyini bıraka bıraka, yol yine nereye çıkıyorsa, rüzgârla, rüzgârla...
17 Kasım 2017
konuşmalar'
"Biliyor musun (biliyorsun tabii), ben içimi seyretmekten hiç vazgeçemedim, bundan çok sıkıldığım halde, bazen kendi kendime katlanamadığım halde. Bazen içim şişiyor, tıpkı bir balon gibi, şişip şişip patlamak ve ağzımdan burnumdan kaçıp gitmek istiyor. Gözlerimi kapatıyorum, başka manzaralar görmek için. Televizyonu açıyorum, unutmak ve izlememek için. Bazen oluyor, bazen de... İşte o zaman o kadar sıkılıyorum ki kendimden. İçini izlemenin sonu yok çünkü. Var, hiçlik. Sonu hiçlik. Anlamsız bir boşluk. Dün okuduğum kitaptaki şu cümle diye düşünmeye başlıyorum, hayat böyle bi şey miydi gençken diye devam ediyorum, kadınlık- annelik- yaşlılık diye uzatıyorum içime bakmayı, hayallerim ve hayatım noktasına geldim miydi aklımın alamayacağı kocaman bir boşluk gelip dikiliyor karşıma. Güm! Bir gün hepsi bitecek. Ne ben, ne hayaller, ne şu kafamın içini patlatırcasına dolduran düşünceler, kalbimi delip akacak gibi kuvvetle akan duygular, ne ben, ne hayat, ne ben, ne hayat... Ya sonra? İliğimi kemiğimi ısıtıp beni keyifli bir kedi gibi miskinleştiren bu güneş yine doğacak, bu insanı deli eden mehtap yine göz kırpacak karanlığa, sıcak bir bardak çayın buharı kızarmış ekmeğin kokusuna karışacak... Bense yok olacağım. Yığılıp düşecek gibi oluyorum o zaman. Kalbim hızla çarpmaya başlıyor. Dur. Tamam, artık düşünme. Bitti Ne yapıyordum ben, şu böreği fırına atayım, bir de kakaolu kek yapayım bari..."
3 Kasım 2017
iç mevsim*
Gözlerim direniyor.
Işığa,
karanlığa,
çöllere,
sel olup gitmelere.
Sızısını çekirdeğinde saklayan iki küçük küre.
Rengi koyulmamış, tanımlanmış.
Duyularımın izini sürerek aldığım yaşlar da her gün başka bir yere savruluyor. Çıtırtılarla, dokularla, dokunulanlarla, hissedilemez olanın buram buram kokusuyla... Sanki cebime dolduruyorum, ceplerimden taşanlarla uzun bir yola çıkacak gibi duruyorum, zaman kolluyorum.
Gökyüzünün tüm renklerine doyasıya sarılma isteğim beni korkunç sınırlı hissettiriyor.
Sanki karışmam lâzım, toz olup çözülmem lâzım ve ceplerimden taşanlardan biri olmam lâzım ama ellerim kelepçeli..
Bir yer var, biliyorum. Sanki bekliyor. Sanki karşılıklı bekliyoruz, kapısı hafif aralansa kapılıp kapatacağım kendimi toprağına ve nefesim beklediği çiçeklenme için yumuşayıp, kayganlaşıp, suyunu özüne çekecek.
Geri verecek aldıklarını.
Göğüs kafesimde büyüttüğüm tüm canlılar, meskenlerinden çıkıp, alabildiğine vahşi, sonsuz mavi, kopkoyu ama nilüferlerin aydınlattığı bir geceye doğru soluklarının gücünü bacaklarına ve kanatlarına vererek karışacaklar evrenin bütün yüzlerine; hiçbir şeyin sureti olmaksızın.
Bir müziği var tüm bunların.
Ormanlar boyunca yankılanan. Tüm ağaçları ve tüm yapraklarını titreştiren. Titreşimlerin birbirine vurduğu, birbirinde durduğu, birbirinin olduğu, birbirinde boğulduğu..
Neftiden zehre çalan bir yeşil yürüyecek hayatla gece arasında, bir duvar gibi; bir duvarı yıkar gibi. Ayağımızın altından kayan ne varsa, tutunamadığımıza şükredeceğimiz bir mevsim olacak. Bağlarını atmış, rüzgâra kendini teslim eden, fırtınaya, borana razı gelen.
Zerre zerre yaşamanın, hücrelerinin ayırdına varmanın yüceliğiyle, canlı olmanın canlı tuttuğu bir mevsim.
Ve sonra her şey değişecek. Tüm masallar, tüm aynalar, ve her şey.
30 Ekim 2017
ekim'ler.
Her seferinde büyüyorum. Her yolun başında. Her arkada bırakışımda. Yaş almaktan başka türlü. Kalıcı izlerle, hafızamda yerler aça aça, kalbimin tozunu ala ala.
Şimdi daha cesurum, belki şu otuz yaşımda kuracağım, kurmayı düşlediğim cümlelere yaklaşmaktan, belki unuttuklarımı hatırlayıp, aynada eski bir tanıdığı görmenin heyecanından.
Belki emin cümlelerin arkasında, nasıl da şüphesiz duruşumdan. Kalmaya mecalsizliğime inat, gitmeye güç buluşumdan.
Bir barış imzalıyorum kendimle, omuzlarımdaki kanatları çıkarıp kaldırıyorum, dünün renkli yünleri arasına.
Tüm düşüp kanayışlarım için dizlerimi ve günleri kendi kendime üfleyeceğim bir yolun sorumsuzluğunda, sadece kendime ait olmanın tuhaf rahatlığıyla...
Yol da, yolda olmak da çok güzel, hep. Başına çarpan sümbül kokularıyla da, geceni gündüzünü kanatan perişanlıklarıyla da. Hayatla iç içe geçtiği için, yoldaki her şey güzel.
Yoldaki her şey, ilerledikçe -di'li geçmiş zaman. Yolun doğasından.
Eşlik etmek, zaman eklerini paylaşmak benzersiz. Ama bazı yollar kendine evriliyor. Ve her ömür nihayetinde hep, en çok kendine ihtiyaç duyuyor.
Şimdi bütün yolların ve zamanların ve hatıra kazınacak olanların şahitliğinde; gidiyorum, akıyorum;
sular bekler..;
bozkırlar, gök yüzleri, yeşerik nehirler, mavisiyah aralıklı geceler, içine dönük sonbaharlar, kapısı açık yuvalar, kilitli şarkılar,
hoşça-kal'lar...
10 Ekim 2017
..değişmeyi ve nehirleri*
Biraz zamanla, biraz hayatla, biraz var olanlarla yan yana durma, dururken etrafımızı çevreleyen sessizlikle barışık olma vakti belki.
Yürüdüğüm yolların tozunu silkinip, buharlı sıcak bir duş sonrasında sabitlemek mevsimi.
Kestaneye, tarçına, balkabağının kavuniçiliğine iltifat edip, genzi yakan baharatları günlere saçmak...
Meçhul bir hayalin belirli belirsiz duyulan ayak sesine takılıp, acaba'larla çok da yormamak ağrıyan omuzları..
Belki'ler tükenmedikçe, bitmiyor bir şey. Bir şey bitmedikçe, umuda da silip götürmüyor.
Farklı yerlerde, uzak uyanışlarla kurduğumuz benzer günler kendini yürüyor. Aynı ya da farklı zamanlara doğru.
Bir buluşma düşlüyorum. Mevsimlerin birbirinin içinde eridiği, kirpiklerimizin gölgesini bile duyumsayabildiğimiz, yazlarında derimizin balıklardan ayrılmamacasına; yakamoz renklerinde pullaştığı, ayın güneşle öpüşüp narenciye kokuları akıttığı, sedirlerde uyuyakalan yalınayak bir saatsizlik. Rüzgârı, ömürde çamurlu teker izleri değil de iyot ve çimen kokusu bırakan...
Bir yer var, biliyorum...
Belki de sadece o an için, şimdi kendine dönme, biraz soruları sorguları rölantiye alıp, yaprak çıtırtılarını kucak kucak toplayıp, mutfak pencerelerini çay kokulu buharlarla kaplamak daha iyi..
Belki..
22 Eylül 2017
kozalak
Müziği kapatma ve saate bakma.
Işıkları sarı şehrin, ne tuhaf. Bize bunca düşman etmeye çalışmalarına rağmen sokakları, gece sararıyor lamba diplerinde, yağmur birikintilerinde.
Sonunda sonbahar geliyor ve köşe bucak tarçın taşırmaya hazırlanıyor evler, kapısından ayaz sızan balkonlar.
Bu mevsimi en çok arnavut kaldırımlarında ve ıslaklığıyla koyulaşan ağaç gövdelerinde izlemeyi seviyorum. Yağmurlu şarkı listelerimi saklıyorum ve çoraplı akşamlarda dergilerden kek tarifleri kesmek, kaneviçe iğnesini parmaklarıma alıştırmak için gün sayıyorum.
Mahallede yaşlı amcaların salep yapmaya başlayacakları gün için kurabiye tepsileri hazırlıyorum.
Avuçlarımızın leblebi karasıyla yıkanacağı, serin akşamlarda uzun ve sessiz yürüyüşler yapacağımız zamanlara yer açıyorum yünlü hurçların yanında.
Erik rengi bir rüzgâr dolanıyor şimdi günlerin etrafında. Biraz poz yapar gibi, gözlerini devirirken yanağımızdan makas alır gibi, kibirli ama çekici, baharatlı ama evcil.
Mevsim geçişlerinde iyice sabırsız bir kadına dönüşüyorum. Yola çıkacak gibi, vapurlara yetişecek gibi, kaçırmama ramak kalmış gibi, sana bir şey söyleyeceğim deyip yok olanları arayışım gibi. Bir anın gerçek mi rüya mı olduğunu kestiremeyip etrafı telaşla arşınlamam gibi.
Yaklaştıkça daha çok özlüyorum. Özledikçe kavuşmak için daha da sabırsızlanıyorum.
Sevdiğim şehirlere giydirip çıkarıyorum renklerini kapıdaki mevsimlerin.
Geçen sene bu zamanlar, kocaman bir pencerenin önünde yavaşça renk değiştiren, bir sonbahara varlığını adayan yüzlerce ağacı izleyerek geçmişti. Yaşıyorsun demişti ağaçlar hep bir ağızdan, bak neredesin, bak nasıl da karşı karşıya birbirimizin değişimine şahit oluyor, kuruyor ve yeniden yeşermek, doğmak için yaprak döküyoruz..
Bir sır gibi geçmişti geçen sonbahar.
Şimdi yeniden hazırlanıyor gövdelerimiz; ıslanıyor, koyulaşıyor ve yapraklar...
Bu kez bir başka coğrafyada öpüşelim.
Çünkü telefon kulübeleri var.*
14 Eylül 2017
çok yaşlanana kadar..*
İşler hiç yolunda gitmiyor Julia.
Yoluna koyduğumu düşündüğüm tüm nabızlarım, yenilediğimi sandığım tüm hücrelerim hemen, acilen zayıflıyor. Beklemediğim kadar hızlı.
Yaz diyorum, uzak diyorum, tenhalık iyi gelecek diyorum, gölgeyi bile alevlendirebilirim sil baştan bir başlangıçla diyorum, tüm inancımı yüklüyorum, tam gaza basmışken, bir lodos. Her şey darma duman, iç, ağrıdan sızıdan geçilmiyor.
Rüyalarımı değiştiremiyorum Julia.
En sevdiğim şehri, içimdeki özlemin bozkır coğrafyasını, ağlatacak kadar güzel kışların bembeyaz hatrını değiştiremiyorum. Üzerine yeni bir güzellik edineyim diyorum, uykusuzluğum çelme takıyor. Uykudan rüyaya yürüdüğüm yolu unutamıyorum.
Orada bir yerde, hâlâ kavuniçi bir dairede birileri yaşıyor.
Kırgınlıklarla bir yarın kuramıyorum Julia.
Korkaklık mı, çaresizlik mi, neyse. Başka biri olamıyorum.
Daha cesur, daha dayanıklı, daha tutkulu, daha iyi biri olamıyorum.
Gözyaşlarımı yüklüğe saklıyorum, birikip birikip sel olup taşacak bir gün; onu da biliyorum. Ne var ne yoksa götürüp geriye çamurunu bırakacak bir tek. Bile bile birikiyorum, biriktiriyorum Julia.
Gitmek istediğim yerde bir yarın olsa Julia.. Ah Julia, bir olsa...
O zaman kimseyi üzmeyeceğim. Şu içimdeki zavallı can parçasını da.
Yemin edebilirim buna.
Bana baharlardan, güneşli bir yarın diksene Julia.
Kimsenin üzülmediği bir bahçe gerdanıma, kendimi bulduğum, kendim olduğum, ve o bulduğumla kalbimin eşitlendiği bir mevsim boylu boyunca..
Yorgunum Julia. Gelmekten, gitmekten, gidememekten, kalamamaktan.. Gittikçe ve kaldıkça hırpalamaktan.
Deniyorum, yıkıyorum, üzüyorum, okşuyorum sonra, kırıyorum, düzeltiyorum, değişiyorum, değiştiriyorum, sahiden çabalıyorum;
olmuyor olmuyor olmuyor.
Aldığım her nefesle bir şeye ihanet ediyorum; inandığım, sevdiğim, istediğim, olduğum ne varsa..
Olmadı Julia.
Ne sen olabildim, ne de rüyan.
Okuyup da okumamış olmak istediğim bir şey kâğıt kesiği gibi acıttı ömrümü geçen akşam.
Ben öldüm, sen ölme Julia...
8 Eylül 2017
geçişler
Çünkü bazen düşmek gerekiyor. İç organlarını ah'la kavuracak kazalar yapmak. Canının kıymetini anlamak için onun varlığını, yokluğunun korkusunu öğrenerek, acı acı yaşamak.
Bazen yıkım gerekiyor. İyi ve uyumlu ve ana karışık kalmanın işe yaramadığı zamanlar var. Yumruk atılması, darmadağın edilmesi sonra yeniden bulunup buluşturulması gereken birliktelikler.
Dört mevsimin bütün bilinciyle yaşamaya alışkınlığımızla, bir yazı fanusa koyup orada bir ömür boyu mutlu kalmaya gayret etmek beyhude. Boranlar, karların daha çok kenetlediği, yakınlaşmanın buzları çözdüğü aşikâr.
Tutunmak için bir şeylerin gidebileceği, bitebileceği ihtimalini bilmek, bilmediğin yerde öğrenmek gerekiyor.
Demirbaş gibi tükettiğimiz tüm günlerin sonunda bir şeyler büyük büyük, bazen de zerre zerre yok oluyor.
Yakalayabileceğimiz yerden bir renk, bir koku..
Belki de değecek tek şey bu.
Koşmaktan, düşmekten korkmadan anın tadını kazımak damağa.
Kaçmadan, acısına da razı gelerek..
Yolu bir noktaya varmak için değil, yürürken mevsim geçişlerine şahit olmak için kat ederek..
Belki.
17 Ağustos 2017
az kaldı..
Bu yaz güneşi dilimlemek, o dilimleri gökyüzüyle deniz karışımı kadehlere atmak için biraz zaman geçti. Ne haziranı duydum, ne temmuzu gördüm. İçimizde yüzdüreceğimiz gemiler hep karaya oturdu.
Biraz ıssız, çokça yalnız masalardan kalkıp yolladık yorgunluğumuzu eve.
Bu yaz şehre yakışmadı.
Camlardaki yansımalardan, yüzlerdeki derin hayat oyukları birbirine çarptı.
Omzuma tutunup kalan bu ağrı da mavisizlikten, hissediyorum. Sarıp sarmalayan, kumlu ve sıcak günler çekiyor canı. Biraz işsizlik, biraz sessizlik, biraz tanınmamak.
Kendiliğinden varılacak uykuların günü idare etmesini değil, iliklerime yerleşip bedeni, ruhu, zihni yeniden doğurmasını beklemek her yeni günde.
Bu yaz kalbim karalama defteri. Ritmini bulamadı. Etrafına egzoz yapıştı kaldı. Ağustos böcekleri bile sustu gümbürtüsüne; darbeli bir yaz bu. Nemli. Bıkkın. Hesap yapmaktan, hep alacaklı kalan. Gözlerimi kapatsam kirpiklerim batıyor o kısacık aralığına ömrün, hiç durmadan yürümeye kalksam bulutlar fırça kayıyor ayağına bağ oluşuma.
Uzağa halat atmak istiyorum, boşluğa demirlenmek. Sularda çözülmek. Çözüldükçe kemiklerimin arasında sıkışan tozu dumanı bırakmak.
Tutup tutup içimde yaşlandırdığım o derin nefesi, öyle tek bir anda ama uzun uzun, bitene kadar bırakmak. Soluğumun serbestliğine sevinmek sonra, sevincin, dinginliğin gözyaşıyla yıkamak yüzümü.
Gökyüzünün en sevdiğim rengine çadır kurmak istiyorum. Ne önüme, ne ardıma bakarak bir sonsuzluk anında çerçevelenmek.
Bildiğim her şeyi unutmak. Bir anı gibi, sadece hatırlandıkça var olmak. Anılaşmak tüm hareketin içinde.
Sadece duyumsamak istiyorum yapraklarını akşamların, ufkun sesini, rüzgârın dudaklarımın aralığından sızıp, içime akışını..
Bu yaz biraz yaşlandım, çokça ağrılı uykudan uyandım, zamanın terazideki ağırlığını yüklendim dünya parçası üzerinde kapladığım alana.
Bu yaz çok yordum yolumu. İrili ufaklı taşlarla kat çıktım sıkıntıya.
Şimdi ellerimdeki bu tarifsiz sızıyla, hiçbir şeyi kavrayamıyor, göğüs kafesimden damağıma, oradan göz boşluklarıma yürüyen ağlama hissiyle bir adım ilerleyemiyorum.
Şimdi başka hiçbir şeye dahil olmaya isteklenmeden, kendi sayımımdayım. Biraz bırakmak, öylece kalmak, susmak, durmak, yıkanmak, uykularımı ağustosa öptürmek için.
Yaz bitmeden, kalbime mavi bir valiz hazırlayıp, güneşi ısırmaya bir bilet..
8 Ağustos 2017
kıyısız, kayıtsız..*
"Yaşadığımızın adı nedir diye sormaktansa..."
Sesin, sözün, yakınlıkların, tanıdıklıkların, saatlerin, kalabalığın, art arda çekilen içlerin ve bir yere varmayan cümle yığınlarının yorgunuyum.
Bildiğim her şeyi unutmak, saklamak istediklerimi kendi ihtimal cennetime ayırmak istiyorum.
Üst üste biriken yolların sonunda, gölgesinde dinleneceğim o ağaca varmaktan başka bir düşüm yok. Avuçlarımda meyve lekeleri, saçlarımın arasında otlarla, hiçbir şeyi beklemek.
Kimseye açıklama yapmama gerek olmayan bir yerde, sadece içimden taşanı hesapsızca bırakmak. Arzularımı terazi kefelerinde tartmadan, tarihlerden korkmadan, uykulardan kaçmadan..
Rüzgârın göğsüme, kemiğin ete dayanacağı, oluk oluk, salkım salkım dökülen, zamansız bir aralıkta takılı kalmak..
Bir cümlenin yüklemsizliğine bağdaş kurmak.. Kurallar soyunmak istiyorum. Hiçbir şey taşımamak.
Şehri, şehirli gamlarıyla ardımda bırakmak.
Issızlaşan dilimdeki bütün nefes alışlarımı dinlemenin yeter olacağı o kucağa uzanmak ve bir fazlasını dahi almamak uzun bir yol için..
Ardımda bırakmak istiyorum kendimi.
Huzuru çerçevesinden çıkarmak, sesi notalarından, olması gereken ne varsa gerekliliklerinden sıyırmak.
Kendimle ve seninle, utançtan uzak bir yerde, yeni defterlerle..
Pervasız mevsimlere kendimi sunmak arzusu..
Bitmeyen kadeh, sonsuz bir sonbahar, koordinatları bilmemenin özgürlüğü, bizi bize bırakan bir gece, bir gece daha, ve bir gece daha; sadece canımız istiyor diye; canımızı dinlendirmekten daha önemli bir şey yok diye..
Benim, beni taşıyacak gücüm yok-
sa da ilk kez zayıflığımda, düşüncesiz, hoyrat ama kırılganlığıyla güçlenen bir kırıntı hissediyorum.
Bırakalım mı yağmurlarımız karışsın, kendi yerini kendi kendine bulsun..
Bırakalım mı her şeyi kendi yoluna, usulca..
1 Ağustos 2017
buralardan'
Uzun uzun gitmek istiyorum. Bir dönüş biletine yaslanmadan, bir şey umut etmek zorunda hissetmeden, sesimi sözümü bir ağacın gövdesine bırakıp, rüzgârların uykuma, uykumun mavilere karışacağı bir yere.
Yalnızca beyaz bir yaz elbisesinin içinde, yalınayak, daha önce hiç duymadığım şarkılardan kumdan kaleler yaparak...
Zamanın bileğimde ve günlerde ağırlaşmadığı bir boşluk arzusu... Yitirmek bilmediğim tüm ölçüleri, hep uzak daha uzak bir yere, bağlarımı ata ata gitmek...
Sanki sevdiğim ne varsa çoktan gitmiş benden önce, kalanlar da kendini ağlıyor.
İçimin yağmurlarla yıkanmasına, sahici bir yaza, koordinatlarını bilmediğim bir yerde denize ve gökyüzüne yakın durmaya, susmaya ve uzun uzun uyumaya çok ihtiyacım var.
Sonra eylül omzumuzu öper belki...
27 Temmuz 2017
bakır cezve
Bir merdiven kenarında durmuştum. Gönülsüz bir hoşbeşin kıyısında, uzun; çok uzun; şehrin kocamanlığını anlayacak kadar uzun bir yolun başındaydım. Ne dünümden bir farkı vardı, ne de öngörebildiğim kadarıyla yarınımdan. Öylesine, günlük iş listelerine çarpı ata ata gittiğim bir çarşamba, belki de perşembe, kimbilir salı.
Uyuyabileceğim, ama çoklukla uyumadığım bir yatağa varmak için her gün harcadığım yüz elli- iki yüz dakikanın birinde seslendi bana; merdivendeki bıkkın duruşuma. Belki orada ilk defa, sonra da hep günün herhangi bir yerindeki öylece duruşuma seslenmeyi sürdürdü.
Sonradan anlattığı manzaraların hepsinde ya caddelerde yürüyordum, ya vapurlara biniyordum, ya yemek yapıyor ya da sevdiğim bir şarkının sıcağında öylece oturuyordum. Söylediğim veya yaptığım özel bir şeydense pastane vitrinlerini izlememden hoşlanıyordu. Her acıktığımda yeni kavrulmuş leblebi istememden. Kedilere pahalı yoğurtlar ve peynirler almamdan. Çayı kahveyle aynı bardaktan içmeyişimden. Cumartesi sabahları gözlerim açılmadan çikolata arayışımdan.
Üzerine düşünmediğim ne varsa, ondan.
Evde çiçeklere bakmanın normalliğiydi bana kıvrılan yolu.
Galiba bu hikâyede en çok içime dokunan bu oldu:
Baktığı yere, düşünmeksizin yerleşiyor olmak.
Bir de.. gittiği günden beri kapıda tek gözlü kedisinin nöbet tutması...
"Yalın şeylerin arkasına gizleniyorum beni bulasın diye;
beni bulamazsın, eşyayı bulacaksın,
elimin dokunduğu şeylere dokunacaksın,
parmak izlerimiz karışacak birbirine.
Ağustos mehtabı ışıyor mutfakta
kalaylanmış bir tencere gibi (sana bu söylediklerim yüzünden
öyle görünüyor)
boş evi ve evin diz çökmüş sessizliğini aydınlatıyor -
sessizlik hep öyle diz çökmüş gibi kalıyor.
Her sözcük bir geçittir
bir buluşmaya, çoğu zaman vazgeçilen,
işte o zaman doğrudur o sözcük: buluşmakta direttiği zaman."
22 Temmuz 2017
ortaköy- yaz '17
Göğsüm duman duman. Bilmek istemediğim şeyleri bilmenin, emin olmak istemediğim şeylerin netliğinin altında yanıyor kemiklerimin arasını dolduran can.
Can...
Avuç içinde öpülüp koklanabilen, cayır cayır yanan can. Ne büyüklük.. Hep kendisini iyileştirmesini beklediğimiz, hep iyileşen... Hem perişan olup, hem sonsuz yollarda koşmaya her zaman mecal bulan..
Yetmedi. Gözyaşlarım.. Sanki biri tam şu sol yanımı hedef alıp ateş edecek ve göller, nehirler, denizler boyu gözyaşı içinde, oracıkta vereceğim o canı..
Onu yitirmeyi becerememek de çok acıtıp güçsüzleştiriyor. Nereye gideceğimi, kime bırakacağımı bu dumanı tüten köz kalbimi bilmiyorum.
Vapurlar geliyor, vapurlar geçiyor. Denizin çalkantısı dalgaya, gökyüzünün rengi eflâtuna, şu yavru martının su sevinci, bir kıyı bulmanın huzuruna dönüyor. Benim içimdeki taş bir santim kıpırdamıyor. Taşıyamıyorum. Artık bu enkazlarıyla birikip yolumu yollandıran hikâyelerin zaman eklerini taşıyamıyorum. Ve artık sahiden falımda çıkacak bir başka şehir yok.
Kahve çarpıntı yapıyor.
Çarpıntı öldürmüyor.
Ölmemek süründürüyor.
Neyse ki yine akşam oldu.
20 Temmuz 2017
"bulutsa, tozsa, uçarsa..."
Gerçeğe taşımaya korktuğum bir rüyasın; yitirmeye, unutmaya...
Büyülü bir uyku sonrasının buz kesmiş sabahında, aklımla kalbim arasında genişleyen bir tonunda gökyüzünün, bir başımayım.
Bile isteye, kanaya ağlaya.
İçimdeki mecburiyetlere cevap vermemenin enkazında kalırım korkusuyla, bir koca şehrin altında can vererek..
Hüngür hüngür bir yaz bu. Öyle dik durmaya çalışırken içten çürüten..
"Kuru toprak gibi acıyan..."
Zamanın doğrusu yok. Hiçbir gün, hiçbir yıl, hiçbir şey.
Kalbini tanımamanın telafisi yok.
Ölmeye, öldürmeye, heba olmaya zorundasın sanki.
Güzel olan bir şey sadece güzel diye peşinden gidebildiğin gün ortalanacak o temmuz, biliyorsun işte. Biliyorsun, gidemiyorsun.
Ah diyor yirmi sekiz yaşım, ah...
Kuledibi
17 Temmuz 2017
13 Temmuz 2017
"..yaklaştıkça mavi.."
Kaleme dolanıp da mürekkebini dökemeyen bir sonsuz cümle..
Kendini göğsümden dışarı atabilmek için kanatlarını, etrafında sınır olmuş gövdeme çarpa çarpa kanatan bir yazık kuş...
Bitmeyen gece, susmayan dakikaların ağırdan alışı karanlığı..
Başlangıcı ve sonu olan şeylerin sonunda durmanın yüklediği hikâye ağırlığı..
Eşyaların durup durdukları yerde, sahip oldukları anlamların ötesini giyinmeleri, aniden..
Sokakların bitimsizliğine inanma ihtiyacı.
Dünyada kapladığın yer küçüldükçe, ağırlığının katbekat artışıyla yuvarlanmak boşluğa..
Dağıtamadığın sigara dumanlarından naaşının kalkması..
Alışmak, belası gönlün.
Çarşaf izlerini gerip gerip yok etmek, ütülenmiş gibi yapmak tiyatro belki.
Hiç koklamamışsın, hiç yalın ayak kalmamışsın, hiç ana karnından çıktığın andaki kadar bilinçsiz ve temiz olmamışsın gibi devam etmek..
Bir zamanı eskitmek; kahvesi yarım fincanları toplamak, uyumayı tekrar tekrar baştan öğrenmek, kendini baştan tanımak, tencereleri şimdi kimi doyuracağını bilmemenin yetim şefkatiyle kaldırmak, yeni bir frekans edinmek uyandığın radyo dalgaları arasında, aynaya baktığında yeni bir sen, büyümüş bir ben görebilmek için makyajınla oynamak, o koltuğa değil bu koltuğa oturmaya başlamak, yalın bir hayatın uzantılarında kilometreler yapmak.
Belki kapının kilitlerini iki değil üç kez çevirmeye başlamak, ve geriye kalan senle yola devam etme zorunluluğunu kavrayıp onu güçlendirmek, zoraki ve keyifsiz.
İçimde, dağılmış pazar yerlerinin hüznü var, üç gün beklemiş çay deminin koyuluğu, kıyıda kenarda açıkta kalmış fotoğrafları nereye koyacağını bilememenin avuç teri, çekmecelerde rastgele karşılaştığın paket servis mendillerinin kurumuş baygın kokusu.
İçimde, göğsüme sıkışıp kalmış o küçük kuşa yardım edemiyor olmanın burukluğu, çaresizliği var.
Eskimeye yüz tutmuş bir hikâyede onu yalnız ve yaralı bırakmanın sızısı..
Geceyle gündüz arasında, gökyüzünün en sevdiğim rengini unutmanın imkânsızlığıyla..; bir tek böyle açılır şimdi pencereler, ve havalanır belki ömür,
belki...
10 Temmuz 2017
son,
O beni sahilden, kendimi gömdüğüm, sertleşmiş ıslak kumdan aldı,
elledi.
Ben, bana düşen acıyı da neşeyi de yaşamıştım, diye
[düşündüydüm.
İçimdeki zayıf hayvan çok olmuştu öleli.
O beni sahilden...
Yani yoktu sedefimden başka şeyim.
Derin denizlerle, soğuk denizlerle
tuzla, dalgayla boğuştuydum ben, ve hayvanım çıkmıştı benden.
Kendi içine kıvrılmış, rüyasını unutmuş
soğuk taş değil miydim artık ben?
O bana bir rüya verdi, inanamadım.
(Bademin neşesi, dedi, al bak, dedi, kısacık, dedi.)
O benim sedefime elledi.
Birhan Keskin
6 Temmuz 2017
gün batmadan'
Üzüntümü koyacak yer bulamıyorum.
Gidecek deniz.
Ağlayacak omuz.
Elime kalem alacak güç.
Giyebileceğim bir yaz beyazı.
Dost sofrasına atılacak iki cümle.
Perdesi açılacak bir yarın.
Nişane gibi taşıyacağım bir dün.
"Yerini yadırgayan eşyalar gibi olmak"; ömür dönüyor dolaşıyor, buraya geliyor.
Seslerin, sözlerin ve susların ardından yine kalbim kendi sesinden sağır olmak üzere.
Yaklaştığım tarih neye benziyor bilmiyorum.
-Varsa- cesaretimin neyi yıkacağını da.
Olmayan arzularımın neyi kuracağını da.
Bilmemenin açık adresiyim, yine ve hâlâ.
Bu aralar ne kedisi var içimin, ne mor yansıması gecenin.
Huzur denilen şey kenardan kenardan sökülüyor ve dikiş atmak konusunda pek başarılı değilim. Ne huzura, ne kumaşa, ne yaraya.
Bir şey istememek, herhangi bir şeye karşı arzu duymamak sağlıklı bir durum değil diyor Celine. Sanırım oradan içime yerleşmiş bir kabulleniş bu. Celine daha pek çok şey söylüyor, sol yanımın kendi kendine bağırdıklarına çok benziyor, o söyleyince duyuluyordur belki. Ben Deniz olarak biraz da dilsizim, anlatamadıklarım, anlatmayı beceremediklerimle. Bir film olsam anlaşılırdım belki. Buraya şimdi "olamamak" gelecek.
Okumadıklarım ve yazmadıklarım büyüyor. Sanki geviş getiriyor yaşım bazı eskizlerini planlarımın.
Adım atacak bir yol bulamıyorum.
Arzulayacak bir temas.
Ezberleyecek bir şarkı.
Bir yere ulaşacak bir mektup.
Konuşacağım ve anlaşılacak bir duygu.
-Rahatça- kavuşulacak bir şehir.
Dokunmayacak bir sonsuz kadeh.
Gökyüzüne sabitlenecek bir gün batımı.
Beni içine alacak bir gökyüzü rengi.
Hayal edilebilecek bir fotoğraf karesi.
Can sıkıntımı koyacak yer bulamıyorum.
Sevdiğim şiirleri çıkaracak ve bırakacak bir yer de.
Unutuşu ve asla unutmayışı.
Sakladığım her şeyi.
Hiç kimseyi.
Nefesimi bulamıyorum.
Öyle büyük bir kayboluş ki,
ellerini bulamıyorum, sözlerini,
bulmak da istemiyorum belki yitip gitmek varken.
Aklıma rüyalarıma benzeyen parça parça görüntüler geliyor.
Sanki bitiyor gibi geliyor sonra, her şey bitiyor.
Belki de bitiyor.
Yine de böyle sökük, böyle bitap, böyle çırpınarak olmasaydı diyor içim.
Bir şey isteyebildiğime mutlu oluyorum.
Herhangi bir şey,
Şartı olmayan şu dilek kipimi kucaklayasım geliyor.
Yaşam sevinci bundan fazlası olmalıydı.
Belki.
28 bunun için uygun değildir, 27 gibi.
3 Temmuz 2017
temmuzda'
"Güzel sev beni kibar sev usul usul belli etmeden sev gizlice ama anlayarak sev ben olduğum için sev beni tüm bilginle geçmişinde biriktirdiğin ne varsa ve gelecekte kim olacaksan öyle sev bakarak sev görerek sev duyarak sesimi duyarak söylemediklerimi aklımdan geçenleri dokunarak sev en dokunulmaz yerlerine içimin bilerek sev kimi sevdiğini beni sevdiğini her an her uykuda ve her bilgide sev yemek yerken kitap okurken işinde arabada en zor anında en kolay halinde sev beni şiddetle sev hırsla sev kıskançlıkla sev yanarak sev kokunla sev her şey çağırsın beni sana öyle sev gelmek için ve hiç gitmemek için tenhada sev uluorta sokaklarda caddelerde insanların bilinçlerinde sev beni sen sen sen sev beni seni sen yapan ne varsa hücrelerin kanın aklın ruhun çocukluğun yediğin tokatla sev beni o gün o tokadı yerken hissettiğin yalnızlıkla sev o yalnızlığı büyüt içinde benim için o günden şimdiye ve bul beni öyle sev korkunla sev beni en derin en derin kimselerin bilmediği kendinin bile gömmeden gizlemeden alenen ve benden saklamayı düşünmeden sev beni insanlar içinde sev beni binler içinde milyonlar içinde hisset orada ve bak ve gör ve öyle sev beni cesur sev beni ya giderse diyerek ve bunu derken sev beni ya o böyle şiddetli sevmiyorsa diye yanarken için ve bu duyguna sarılarak sev beni yüzleşerek sev seni hiç sevmeme ihtimalimle yine de sev beni canın yanarak kızarak hınçla en korkunç yanlarınla sev beni içindeki canavarlarla sev beni içindeki umutsuzlukla delirerek ve çok isteyerek ve özleyerek ve görmek için kilometreler kat ederek ve görmeyerek bir an bile öyle sev beni acı içinde sev beni gebererek acıdan vicdansızlıkla sev bencilce bir erkek gibi sev beni sadece çiftleşmek için sev tekleşmek için seninle olduğumu hayal ederek ya da hiç dokunmadığını dokunsan da dokunmasan da sev aleladelikle sev öylesine can sıkıntısıyla tedbirsiz sev soğuk kuzey denizlerinde donarak sev derinimi incinebilen kalbimi sev en sefil halimi görerek ve merhametle sev yanında uyurken sev rüyamda sev bambaşka bir yerde senden çok uzakta sev çirkinliğimi sev kibrimi korkumu aptallığımı seni incitirken sev seni severken senden kendimi gizlerken ya da açarken sev ben neysem gerçekte sanki insan tek bir gerçeklikmiş gibi zihninde kimsem öyle sev sandığın ve olduğum arasındaki farkla sev saçlarımı sev ellerimi gözlerimi sev öfkeyle baktığında bile kinimi sev özür dileyişimi sev yemek yapışımı çay demlememi içtiğim kahveleri en mutlu halimi sev en rahat en emin en tasasız ve bu yüzden savunmasız kendimde sevmediklerimle sev kendimi sevişimle sev seni sevdiğim için gamsızlığımı oburluğumu küfürlerimi hırçınlığımı sev gülüşümü sev ve uzun süre gülemeyişimi bazen sessizliğimi sev gürültümü aklımdan geçenleri sev kalbimin senin için yanışını sev donukluğumu sev coşkumu sonra bir dengede duramayışımı sev arayışımı sev ağlarken dokunarak sev sevincime bakarak sev ruhumu koklayarak sev gövdenle sev ellerinle sev teninle bakışınla aklınla kalbinle sakallarınla dudaklarının kıvrımıyla sev beni yaşarken senden kaçarken sev senden çok uzağa sonsuz uzağa bir daha asla ve asla yan yana duramayacağımız yere vardığımda sev.
Ve şimdi göm karanlığa."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


















