Dokuz sene öncenin taşıdığı bir hikâye gibi görünse de bu, değil. Bazı başlangıçları masalsı hale getiren bir coğrafyada olmak, hayal kurmak için orayı yaratmak başka. Sahici bir başlangıç ve sahici bir kalem tutuş için son derece gerçek adımlar atmak bambaşka. Dokuz sene öncesinden değil dört sene öncesinden taşıdım kendimi buraya.
2010 yılının 1 Temmuz gecesi ne bitti ve ne başladıysa, onu doldurdum bu kolilerin, bavulların içine. Asla tek bir çantayla kapıyı çarpıp çıkabilen bir insan olamamanın getirdiği yükle, o yerleşiklik bağıntısıyla -belki de esaret; bilemiyorum- geldim.
Bu kez "Sana geldim"in sözlerinden daha başka şarkılar da yuvarlanıyor dilimden. Aşksızlıktan değil, içerisinde onlarca çeşit baharat bulunan bir İpek Yolu yemeği yapıyormuşum hissinden.
Bir önceki ayrılışıma müzik listeleri yapmıştım, sabahtan akşama kadar bir ayin gibi gidişin melodilerini kalbime çakıyordum. "Dönmeyeceksin." ; kendime karşı tek emrim buydu. "Buranın insanı olmaya devam etmeyeceksin.", "Burada, bu kalp acısıyla, bu ezbere bildiğin sokaklarda ağlayarak yürümeyeceksin.", "Her yokuştan kimin çıktığını kollaya kollaya almayacaksın nefesini."
Uzun bir yol olsun istedim. Dönmeyecek kadar uzun. İlk durak; ki ben duraksız olacağını düşleyerek çıkmıştım yola; çok fazla şeyle sarmalandı. Hayat orada kuruldu, hayat orada başımdan aşağı geçti, yine de kalkıp gitmek istesem yine aynı nehrin kıyısı derim, ölmek isteyeceğin bir yer beğen deseler, yine.. Ömrün ortalama süresi her neyse, belli ki tamamını yediremedim oraya. Şimdi bak neredeyiz. Koli koli, bavul bavul, ardımda bir müzik listesi olmaksızın, seçeneksizlikten değil, belki de o 1 Temmuz'u her an hatırlamak istediğinden nefes; geldim. Korkmadım, ürkmedim gelirken. Şehrin beni tanıdığını biliyorum. Sadece biraz daha anlayışlı olmalıyız galiba geçen zamanda birbirimizle ilgili kaçırdıklarımızı telafi edebilmek için..
Bir anahtar, bir kardeş, bir oda ve renklerim. Geride bıraktığım şehir. Ve artık yerleşmenin dahi içimden söküp atamadığı bir yersizlik duygusu. "Mahallendeki elektrik kutusunu bile sahipleniyorsun, onun bile bir anlamı var senin için, bu özelliğini çok seviyorum." diyen kadının yamacında, nasıl bir hayat edineceğimi öngöremediğim bir yerde, mor örtüler serdiğimiz, bir umut, çok çiçek yaşatma inancıyla koşup aldığımız renk renk saksı diplerinde nasıl bir hayat...
Sevdiğim insanlar, arkadaşlarım, dostlarım, kalbimi bilen herkesin bildiği bir başka şey daha vardı. Benim üzerini örttüğüm. Onların beklediği, benim kendime unutturmaya kalkıştığım. Olmuyor öyle. İster kara ol, ister deniz ol, ister ada ol, ister gökyüzü ol, olmuyor. Kapanmıyor öyle telkinlerle sayfalar. İnsan içini fil misali unutmuyor. Beni benden iyi bilen ne varsa, işte buradayım. Hiçbir şeyi, hiç kimseyi unutmadım. Bağışlamak veya bağışlanmak değil bu. O kolileri boşuna toplamadım. Kavuniçinden mora uzanan duvarlarımı bu kez sil baştan bir hayat için boşaltmadım. Dinlendim, soluk aldım, yoruldum, koştum, üç yılda bir hayatı yoğurdum ve geldim. Sevdiğim, sevmediğim, vicdanımı huzurla boyayan, pişmanlığın rengi olan, eksiklerle, fazlalarla, her şeyi yüklenip geldim. Çünkü bir hayat kolay edinilmiyor, kolay geride bırakılmıyor. Cesaretsiz olduğumdan değil, yaşadığım her şeyi kendim seçtiğim için. Bu şehirle yeniden tanışmak değil, kaldığımız yerden devam edebilmek için geldim.
Ben geldim.
25 Haziran 2014
6 Haziran 2014
boyunca..
Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
Balkona yorgun çamaşırlar asmayı
Ki uçlarından çile damlardı.
Güneşte nane kurutmayı
Ben acılarımın başını
Evcimen telâşlarla okşadım bayım.
Bir pardösüm bile oldu içinde kaybolduğum.
İnsan kaybolmayı ister mi?
Ben işte istedim bayım.
Uzaklara gittim
Uzaklar sana gelmez, sen uzaklara gidersin
Uzaklar seni ister, bak uzaklar da aşktan anlar bayım!
...
Geçen üç yıl boyunca
Yüzü dövmeli kadınların yüzünde yüzümü aradım
Ülkem olmayan ülkemi
Kayboluşumu aradım.
Bulmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm.
Bir ters bir yüz kazaklar ördüm
Haroşa bir hayat bırakmak için.
Bırakmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm.
...
Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
Acının ortasında acısız olmayı,
Kalbimin ucu kararmış bir tahta kaşık gibiydi bayım.
Kendimin ucunu kenar mahallelere taşıdım.
Aşk diyorsunuz ya,
İşte orda durun bayım
Islak unutulmuş bir taş bezi gibi kalakaldım
Kendimin ucunda
Öyle ıslak,
Öyle kötü kokan,
Yırtık ve perişan.
...
Didem Madak
*fotoğraf: leprintemps
30 Mayıs 2014
27 Mayıs 2014
gezi. yazmak mevsimi.
Ülke olarak kalbimizin yerinden fırlayıp fırlayıp bir türlü yuvarlanıp yok olmadığı bir sene geçirdik. Adeta yeni yıla giriyor gibiyiz şu günlerde. Bir türlü dinmeyen kalp atışımızın başladığı yere döndük. Bir süre -kişisel fikrimce epey bir süre- dinmeyecek de. 25'ime merdiven dayadığım şu günlerde, ki bu çeyrek yüzyıl ediyor nereden baksan, hiç böyle öfkeli bir renk patlamasına şahit olmamıştım. Bence yüzyıl kelimesinin ve kavramının içerisinden geçtiği bir şey için de oldukça büyük bir şahitlik.
Son bir yılda her şey değişti.
Ülke gündemiyle birlikte kişisel gündemlerimiz de baştan yazıldı. Bu döngü içerisinde idrak ettim ki, sahiden "Gülemiyorsun ya, gülmek/ Bir halk gülüyorsa gülmektir/ Ne kadar benziyoruz Türkiye'ye Ahmet Abi."
Ülkenin anlamını çözen biri varsa o Edip Cansever'dir. Ülke olan bir şey varsa, o da Ahmet Abi.
İçimizi titrete titrete, sağ taraftan eksiltip sol tarafa koya koya, dışımızı zayıflatıp, içimizi kuvvetlendire kuvvetlendire bir sene geçirdik.
Çok zaman bir sene. Uzun zaman.
Oysa düşünüyorum bazen, birbirimizi beklediğimiz zamanlar da geçirmiştik, ki özlem çok zor. Geçmek bilmeyen zamanlardan seneler dizdiğimiz oldu üst üste. Gel diyenlere gitmediğimiz, git dediklerimize dön demeyi beceremediğimiz, gidesimiz gelip de kendimize tutsak kaldığımız, gururumuzdan, karşılıklı asır gibi geçen seneleri sustuğumuz, çok zaman.
Ama ne oldu şimdi diyorum.
Bir sene her şeyin, tüm zaman kavramlarımızın üzerinden geçti. Bir kutlama yapacağız 4 vakte kadar. Öfkeli olacağız yine, aşık olacağız hiç olmadığımız kadar, şehirlerin ötesinde sabaha karşı eve girip de vahşi şeylerin kirlettiği tişörtünü çıkartıp kirli sepetine atmış olduğunu dileyeceğiz sevdiklerimizin.
Kutlamamızın üzerine bir nefes söndürmesinler diye inanmadıklarımıza bile göz ucuyla bakıyor olacağız.
Öfkemizin korkumuzdan, aşkımızın nefretten ağır çektiği bir dünyayı yaşayacağız yine. Öyle öğrendik çünkü. Öyle sevdik biz birbirimizi. Öyle yaşadık çeyrek yüzyıl. Öyle anlamak istedik yanımızdakini de karşımızdakini de.
Ölümün kıyısını bunca gerçekçi bir şekilde görmüşken duvarlara şiir yazan çocuklarız. Birbirimizin elini tutuşumuz da böyle oldu, kırgınlıklarımızla baş başa kalıp, affedişlerimiz de.
Bir sene geçti.
Bir sene önce bugünlerde geceler yırtılıyordu.
Bir seneden bu yana çok şey değişti.
Ve bir sene sonrasında neresinde olacağımızı bilmiyorum hayatın.
Kimimiz, biliyorum ki olası bir yok oluşta nehirlere bırakılmak istiyor, ve kimimiz gökyüzüne savrulmak ya da toprağa kavuşmak, veya sonsuz olmak..
Ama en çok kalmak istiyoruz yarına. Kalıp, yeniden aşık olmak.
İşte tam da bu yüzden mektup yazmalı bu mayısta.
Çok mektup.
12 Mayıs 2014
kimseye..
Zamanın tozunu peşine katıp devasa ağırlıklara dönüşen o kırgınlıklar ve yorgunluklar, yol geliyor aniden geceye bağırıyorlar. "Taşıyamam" diyor soldaki. Taşıyamıyorsun o postayı koyunca.
3 sene olmuş. Seslenmeyi istediğim insanlar var. Seslenmeyeli 3 sene olanlar. Hiçbir şey hatırlamıyorum bazen. O içimdeki tepinen kız çocuğunun sesini hangi su birikintisine emanet bırakıp da böyle dilsiz yola devam ediyor olduğumu hatırlamıyorum. İçimdeki deli kadını unutalı kaç mevsim oldu. Oldu mu sahiden o? "Biliyorum pek deli değilsindir." cümlelerine yaraştırılacak kadar öylesine kalmamın üzerinden de epey vakit geçti. Eskide bir yer kanırıyor. Gidip de hatırlamadığım şehirlerin hüzünlü, yalnız hatırası gibi..
Ellerimin en son hangi halini hatırlıyor sevdiğim insanlar. Bir renk bile söylemiyor gece. Bir şişe şarap olup açılmıyor bunca geçen ve kalan şey. Ben kendi kendime şarap şişesine keten, denizkızlı kılıflar beğeniyorum. Üzümünü unutmuş şaraba ben giysi biçiyorum.
Bir zamanlar beraber hayal kurulması da güzel bir kadınken, şimdi sadece "Yanlış da olsa fiiller için çekici bir kadınım..."
Ne zaman yitti bunca şey, ne zaman bir boğaz düğümü ötekine el verdi?
Bak çözdüm birini, elimi uzattım dündeki mutluluğa. Yan yana güzel iki renk olduğumuz zamanlar daha fazla sandık lekesine bulaşmasın istedim. Aynı sokaklarda döktüğümüz iç çekişlere daha fazla birbirimizi eklemeyelim istedim. Benim buraya varmam 3 sene sürdü. Sürmüş.
Geriye benden ne kaldığını kestiremiyorum. Ben kendimi artık kestiremiyorum. Bir kağıttaki bir isimden, bir şehirden ibaret oyunuma çiçek dikemiyorum.
Gel bana, kim olduğumu anlat.
Hayallerine kat demiyorum ama hiç değilse hatırlat..
3 sene olmuş. Seslenmeyi istediğim insanlar var. Seslenmeyeli 3 sene olanlar. Hiçbir şey hatırlamıyorum bazen. O içimdeki tepinen kız çocuğunun sesini hangi su birikintisine emanet bırakıp da böyle dilsiz yola devam ediyor olduğumu hatırlamıyorum. İçimdeki deli kadını unutalı kaç mevsim oldu. Oldu mu sahiden o? "Biliyorum pek deli değilsindir." cümlelerine yaraştırılacak kadar öylesine kalmamın üzerinden de epey vakit geçti. Eskide bir yer kanırıyor. Gidip de hatırlamadığım şehirlerin hüzünlü, yalnız hatırası gibi..
Ellerimin en son hangi halini hatırlıyor sevdiğim insanlar. Bir renk bile söylemiyor gece. Bir şişe şarap olup açılmıyor bunca geçen ve kalan şey. Ben kendi kendime şarap şişesine keten, denizkızlı kılıflar beğeniyorum. Üzümünü unutmuş şaraba ben giysi biçiyorum.
Bir zamanlar beraber hayal kurulması da güzel bir kadınken, şimdi sadece "Yanlış da olsa fiiller için çekici bir kadınım..."
Ne zaman yitti bunca şey, ne zaman bir boğaz düğümü ötekine el verdi?
Bak çözdüm birini, elimi uzattım dündeki mutluluğa. Yan yana güzel iki renk olduğumuz zamanlar daha fazla sandık lekesine bulaşmasın istedim. Aynı sokaklarda döktüğümüz iç çekişlere daha fazla birbirimizi eklemeyelim istedim. Benim buraya varmam 3 sene sürdü. Sürmüş.
Geriye benden ne kaldığını kestiremiyorum. Ben kendimi artık kestiremiyorum. Bir kağıttaki bir isimden, bir şehirden ibaret oyunuma çiçek dikemiyorum.
Gel bana, kim olduğumu anlat.
Hayallerine kat demiyorum ama hiç değilse hatırlat..
7 Mayıs 2014
bütün kuşlar yerdeler..*
İnsan her şeyin sonuna geldiğinden bunca haberdarken nasıl bir başlangıç yaratır. Buna gücü kim verir. Birikmiş sıkkınlık kulelerinin arasından kalbi rahatlatacak bir güneş damlasının prospektüsünü nasıl bulur.
Tarihsiz, geçim düşüncesiz, yalınayak ve suya yakın olmalıyım bir süre. Hayal ya, mümkünse özlediğim tek tük insanla hiç boşalmayacak kadehlerimizi kumlara batırmalıyız. Bir süre herkes, her şey, her yer müzikten, renklerden ve şiirden bahsetmeli.
Endişelenmekten ve bir tarihi, bir şey olacak veya bir şey olmayacak diye beklemekten çok yorgunum. Mütemadiyen çözüm araması gerekiyor gibi işleyen zihnimin uykusuzluğundan, kalbin gümbür gümbür atmayı bırakıp, hayat çok sıradan bir yermiş gibi ve sevmek ve sevilmek, öyle arada bir, öyle tembel iç çekmesinden..
Belki haftaya, çarşambaları okunmayacak bir mektubun başında, tek başıma kutluyor olacağım bir perdenin kapanışını. Belki de on gün sonra en yakın arkadaşlarımdan ikisi birbirleriyle olmaya imza atarlarken, hiç de fark ettirmeden üzüleceğim, bir damla yaş düşüreceğim topuklu ayakkabılarının üzerinde, dimdik durmaya çalışan kadına.
İyi şeyler olsun istiyorum. İnsanlar iyi olsunlar. Sevmek, sevmek gibi olsun. Mutluluklar saklanabilsin. Tesadüfler sakınmasın kendini. Sokağın başında, başımı kaldırdığımda uzaklardan biriyle karşılayım, posta kutumda bir kuş cıvıltısına rastlayayım fatura birikintilerine inat. Bahar geliyorsa, her şeyiyle gelsin.
Devam etmiyor çünkü. Bir ana saplandıktan sonra bunca zaman çıkamamak süpürüyor geriye kalan heyecanı, telaşı, isteği. Zaman, öldürücü, çok öldürücü... Her gece yarın olmasından korkmak ne çok acizlik..
Yorgunum. Ve ne ellerimi, ne kalemi, ne de kim olduğumu hatırlıyorum. Ezberimdeki bütün güzellikler sararıyor ve bunu durduramayacak kadar bitap nefesim..
Her şey niye böyle, inatla üzüntülü...
6 Mayıs 2014
anısı..*
Dün doğumgünüydü.
Bir bahar biliyorsam, sebebi illâ ki bu olmalı.
O yanımdayken esirgediğim tüm kutlamaları, o gittikten sonra sağanaklara teslim ettim.
İnsan çocukken bazen çok acımasız oluyor. Buram buram şeftali kokulu zamanlarda bile...
Şimdi en sevdiğinin gözlerinde ufacık bir buğulanma gördüğünde titreyen yanın, o zamanlar hangi bolluk içerisinde, öyle vurdumduymazdı ki...
En zoru özlemek. Özleyerek beklediğin zamanın bir sonu olmadığını bile bile özlemine engel olamamak.
Olmadığın her zaman parçasında bozuk saat gibiyim. İlerleyemiyor tarihim.
Sen.. Çok erken gittin, ben çok eskide kaldım.
Dışarıda bahar var; muhakkak senden..,sağanaklara karışsam, duyulur mu gittiğin yerden..?
2 Mayıs 2014
28 Nisan 2014
yolum yok, yordamım yok..*
Kendi yazdıklarımı dönüp okuma ve tanıma konusunda ne kadar başarısızsam, akşamda kırılanda da o kadar ustalaşıyorum gittikçe. Günleri saydım, sözcükleri dizdim, uzun uzun noktalama işaretlerine baktım, biçim ve biçemsel olarak birbirinden farklı iki metni karşılaştırıp kesişim kümelerini çizdim, hitaplardan geçtim, bahsi geçen müzikleri dinleyerek okudum, onlarsız okudum, saatlerine baktım son noktaların, akrepten arta kalan gün dilimlerine. Saniyeyle ilgili olarak okuduğum bir şeyleri anımsadım dakika hesabı yaparken. Bir çalışma olarak değil, sezgimin yoldan çıkıp çıkmadığını kontrol içindi sanırım tüm bunlar. Kendi defterlerinin yırtık sayfalarını toplayamayan bir pasaklının haritasız bir gezginle örtüşüp örtüşemeyeceğinin sağlaması gibi bir şeydi ya da. Sağlaya sağlaya sağlayamadıklarımızdan mısınız. Kayda geçtim ama her şeyi. Her şeyi değil tabi, her şey eksi ben. Günün birinde yazarım bir bankta vücudumu saatsizlikle ağrıtırken belki, sonra da "Kimmiş ki bunu yazan?" diyerek telefonlara sarılırım. Onu da yapmam gerçi, fena bir nane iletişimin öylesi. Hem açılacak mı bakalım, "Bunu yazsa yazsa bir kendini bilmez yazmıştır" diyecek mi. Kuvvetle muhtemel ki iki yabancı olarak, bir -mişli geçmiş zaman masalını eşzamanlı olarak hatırlayıp susulur karşılıklı.
Yedi yüz elli yedi gün farklı uyanmak da o masala dahil, dört yüz altmış bir günün tamamında yeni bir şey; "şey" üretememiş olmak da. Kendimi matematik bilmez bir muhasebeci olarak hissettiğim bu hayat geçirmecede yine bir çekip vuranım yok. Neyse ki cambaz usta. Hem bir palyaço neden yalan söylesin ki?**
Geçtiğimiz Egeli günlerden birinde ne var ne yok -ki geneli ne yok üzerineydi- kırmızı bir masaya saçılmışken, bir bisiklet firmasının mali işler sorumlusu ve yoktan var edilmiş bir yemek firmasına sahip olan minikcik eşiyle tanışmanın kazandırdığı şeyleri düşündüm. Herkes alkollüydü. Herkes aynı coğrafyada, herkes bilinen sektör muhabbetlerine, gençlik, güzellik gibi şeyler ekleyerek bol tebessümlü, ve öyle çok da kolay olmayan şeylerden hemen gerçekleşebilecek şeyler gibi bahsediyordu. Biraz daha kandırdık birbirimizi. Alkollüyken herkes her şeyden bahseder. Herkes herkesle tanışır. Kim ne söylüyorsa günahsızdır. Günah tanımını da bu esnada kendime göre biçimlendiriyorum. Güzel kadının paylaştığı gibi; "Sen beni kahvaltıda sev." En yalansızı odur çünkü, her şeye inanmamıza vesile olan olay sayısız kadeh değil, susamlanan muşambadaki parmak izimizdir. Baş dönmesi çoğunlukla güzeldir, ama kahvaltıda başın dönüyorsa o daha da güzeldir. Dönmüyorsa değişmişsindir ya da kaybedensindir veya o durmayan su sana öyle böyle kırılmamıştır. Kurumak için, durup, kalıp kavrulmak için büyük bir günah gerekir sanırım. İşlediğim cinayetin vicdan azabıyım. Raskolnikov'suz günüm geçmiyor.
Daha soran olacak, biliyorum. Bilmekten öte hissediyorum. En az bir kişi daha, ki bir masalda, bir ağıtta, bir heyecanda, bir yerde yitmediyse soracak. Merak edecek ve merak edenler arasından bir tek o anlayacak. Daha cevap vermeye, hikâyeyi anlatmaya başlamadan, sessizliğime yüz yıllardır alışık ve bundan hoşnut gibi, o bir anlık durup bekleyişimden anlayacak ne olduğunu. Sırtımdaki düğmelerin aralıklarıyla, ellerimdeki ağrının arasında bir yerde konuşlanmış o hikâyeyi anlatırsam sanki sonsuz olacak. Bunun bir zamanı yok. Saydığım günleri çoğaltacak, kendi hanemden azaltacak, ama illa bir yerde denk düşeceğim. Sezgi yoklaması, sağlaması, neyse, bunun için belki. Kaybeder miyim korkusu yaşadığım bir umut kırıntısı, bir şey; "şey" için..
Sanki bir kelime görsem dünya baştan kurulacak.
fotoğraf: spkd
26 Nisan 2014
günbegün acele*
En son bir iskeleye doğru yürüyorduk ve nicedir konuşmadığım, aramızda incinmiş bir şeylerin sürüp gittiği o kadına şöyle demiştim: "Sıkılıyorum. Artık hazırım." Sıkılmaktan fazlasıydı o yalnız bırakılmış yara. Görmezden geldiğim, ve herkesin görmezden gelmesi için çabaladığım.
Bugünlerde sık sık gözlerinin derinine düşüyorum dostlarımın. Uzaktaki dostlarımın. Gözbebeklerini ezbere bildiğim, çoğunlukla sessiz bir anlaşmayla karşılıklı susarak çok zamanın üzerinden bir şeyler aşırdığım dostlarımın. Birer birer; ilkbahardı, yazdı, güzdü derken gidiyorlar. Gitmek değil elbet, daha fazlası; uzaklaşmak. Yeni bir şey kurmaya kalkışmak. Korkuyorum öyle olunca. Konuşmaya kalktığımda her cümlem şefkatle ayağa kalkıyor, sanki ayağı yere basmayacak ne söylesem, sanki normal kelimeleri yettiremeyeceğim bu açıklığa, aramızdaki hayat kurgularının farklılaşmasına.
Nicedir yoktu içimde öyle gitme, ama Nazan Öncel'li gitme hali. Şimdi sığamıyorum gibi, ciğerlerim küçük kalıyor gökyüzünü içime çekmeye, hiçbir şey konuşulmaya değmiyor, hiçbir yol adımlarımı gitmekten, yol almaktan saymıyor gibi.. Teselli bulamıyorum gecelerde. Aynı o iskele dibi sıkkınlığı var içimde.
Haftasonu kırmızı bir masanın üzerine bıraktığım baş dönmeli bakışlarımı çevirmek yeni şeylere lüzumsuz gibi.
Üzerimde bir korku şalı, avucumda tutamadığım bir zaman, adres defterini doldurmayan isimler. "Gerçekten oldu mu bunlar?" diye durup düşünülen bir değil, kaç mevsim çarpması.
Göz pınarlarının çoktan kuruması gerekirdi bunca çöl renginin arasında, hangi maviyi bekliyor ömür, neye inanmak için bunca sabır..
Elleri soğuyor görüyorum dün yanıma aldığımın. Yanım bu kadar şubatsa uzağım hangi coğrafyada buz tutuyordur. Unutamamanın boranı bu. Unutulmanın. Korkusunun.
Gitmek bir dayatmayla da olsa kapıda sızlıyor. İçeri almazsam beraber öleceğiz. Şiirlerden dizeler dökülüyor birer birer, kalp dolaşıyor, ilmeklerini çözecek bir şey aranıyor. Bir renk, bir mevsim, bir vapur, bir başka şiir..
Gel, demek istiyorum. Neyimi çağırdığımı bilmemenin şuursuzluğu susturuyor. Gel diyememek, gidememek, ve gideceğini bilmek. Her şeyin birbirinin içerisinde eritildiği, büyük bir tencerenin yanık şeker kokusunda buluşur mu zerreler bir gün..
Yorgunluğumun saçını okşayacak, şarabi bir hikâyenin düşünde uyusam, gerçek olur mu...
12 Mart 2014
5 Ocak 1999-
Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında
Bir teneffüs daha yaşasaydı,
Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür
Devlet dersinde öldürülmüştür.
Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu:
- Maveraünnehir nereye dökülür?
En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı:
- Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine!dir.
Bu ölümü de bastırmak için boynuna mekik oyalı mor
Bir yazma bağlayan eski eskici babası yazmıştır:
Yani ki onu oyuncakları olacağına inandırmıştım
O günden böyle asker kaputu giyip gizli bir geyik
Yavrusunu emziren gece çamaşırcısı anası yazmıştır:
Ah ki oğlumun emeğini eline verdiler
Arkadaşları zakkumlarla örmüşlerdir şu şiiri:
Aldırma 128! İntiharın parasız yatılı zabit okullarında
Her çocuğun kalbinde kendinden büyük bir çocuk vardır
Bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecek
Ece Ayhan
Bir teneffüs daha yaşasaydı,
Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür
Devlet dersinde öldürülmüştür.
Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu:
- Maveraünnehir nereye dökülür?
En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı:
- Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine!dir.
Bu ölümü de bastırmak için boynuna mekik oyalı mor
Bir yazma bağlayan eski eskici babası yazmıştır:
Yani ki onu oyuncakları olacağına inandırmıştım
O günden böyle asker kaputu giyip gizli bir geyik
Yavrusunu emziren gece çamaşırcısı anası yazmıştır:
Ah ki oğlumun emeğini eline verdiler
Arkadaşları zakkumlarla örmüşlerdir şu şiiri:
Aldırma 128! İntiharın parasız yatılı zabit okullarında
Her çocuğun kalbinde kendinden büyük bir çocuk vardır
Bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecek
Ece Ayhan
6 Mart 2014
sonranın bilinmezliği*
Zamandan geriye ne kaldı.
Geçen ilkyazdan bu yana hem mikro hem makro düzeyde epey şey değişti.
Önce yalnızlıktan, hayır özlemden, belki de alışkanlığın dışında kalmanın şaşkınlığından, sonra buluşmaktan, sonra yol ayrımından, daha da sonra toplumsal ayaklanışımızdan, isyandan, tutkulu bir öfkeden, sonra sonbaharın göze yaş koymasının sadece melankoliden olmayışından, fay kırıklarından, tarihlerden çarpan kalbim ne ara bu kabullenişe geçti.
Sakinleştirici olmadan uyuyamadığım bunca zamanın ardından, sükût olarak nitelenemeyecekse de, kalp atışım kendi kendine bir kadercilik oyununa başladı.
Sigara içmek, düzenli olarak içmek ve bunu bir ruh haline dönüştürmek nasıl bir şey bilmiyorum ama, bilseydim sanıyorum ki halimi anlatabilmek için epey işime yarardı. Zira zaman zaman kaldırım kenarlarını itip kaktığım gereksiz duraksayışlarımda nikotin kokusu sinmiş ütülü gömlek kokusu alıyorum tarihimden..
Kolay başlatmadım hiçbir şeyi. Bunu epey düşünüyorum son zamanlarda. Kalbimde izi kalan her şeyin başlangıcı çok ani görünse de emindim adımımı atarken; yazılacak kadar değerli olduğuna inanmadığım bir şeye başlamamaya gayret ettim. Başlayan her şeyi çok sahiplendim, ondan belki bu yorgunluğum. Bir yemin gibi işledim, unutmak da olmasaydı hayata dair bir lütuf bulamayacaktım.
Kaldı, sarı da olsa kaldı. Siyah beyaz da kıvrılsa, sepyadan da taşsa. Renk dilendiğim zamanlardayım, ve bu çok harcayıcı bir şey. Gökkuşağını görebilmem için yağmur gerekiyor, yağmur için bulut. Her şey birbirini bekliyor, ve beklerken öyle sallantıda, öyle ürkek..
Bir- iki gün önce Ortaçgil'den Mahmur'u da duyunca,
geceye dönmek için kaderciliğe ihtiyacım yok dedim.
Alacaksa, buradayım.
Buna kader değil, teslimiyet derler.
17 Şubat 2014
eksi- k
Orada olmadığımda bir şeylerin gerçekleşmesinin zorlaşacağı bir duruma şahit olmaktan dolayı belki de, kendi varlığıma dışarıdan bakıp aramızdaki kanı tazeleme hamlem..
Belki de ortalıkta son derece cinsiyetsiz, son derece görünmez, son derece fazlalıkmış gibi ve bir o kadar da eksik hissederek dolaşırken, normalin dışında bir şeylerin yankısıyla karşılaştığımdan.. Duyabildiğimi fark ettiğimden. Ya da sağır olmadığımın farkına varılmasından..
Belki de hiçbiri olmuyordur yine. Yine bir rüyadır ve az sonra kabusa dönüşecektir. Ve yine haritaya sığamaz bir halde, hiçbir yere sığınamaz bir şeye dönüşeceğimdendir.
"Aşkı olanın limanı olmaz" demiş ya şair, ya birbirini erittiyse her şey?
Bir alımlık nefes gibi günler.
Ve her nefesin birçok şeyi sarsma kudreti ve yaprak dahi oynatmama sinmişliği arasında bir seçim yapmak şartmış gibi.
"Zarif" bir şeyler yapmaya çalışırken, çok başka bir şeye mi dönüşüyor adımladığım saatler, bilmiyorum.
Hayat herkesin başından geçiyor.
Hayat herkesin suratına iniyor.
Hayat ondan da önce herkesin kalbinde patlıyor.
Daha az konuşmalı.
Daha az dinlemeli diyorum bazen.
Tam o anda yollar un ufak oluyor.
Sessizliğin kederden başka bir şey vermediği bu yerde, zerafeti buna borçlu olmak mümkün olmaz diyorum.
Bağırmak için her ağzımı açışımda vicdan mı, merhamet mi ne olduğunu kestiremediğim bir ağırlık, oldukça sessiz ama şişman, ciğerlerimi boğuyor.
Sus.
Karadeniz hâlâ uykularımı dövüyor.
Görmediğim deniz, olamadığım deniz.
Ege'sini becerememişken diyor saçlarımın biçimsiz dalgaları, bir de oraya mı göz diktin?
Bak yanaşamıyorsun diyor.
Bak yanaştırmıyorsun.
Deniz olmaya kalkarken bir avuç su kadar dahi berraklaşamayacağını biliyor muydun.
Bu kirlilikte, hangi kıyıya ne bırakılır.
Dünden taşınan bulantılı yolcular, ağır metal zehirlenmesinden hasarlı tarihler, hayalin ötesine geçemeyen kuyruklu kızlar, bulanık ve çirkin görünmekten korkak bir ay parçasına sırrı kalkmış ayna sular...
Kendini bulamıyorsun, bulduğun yere geri koyamıyorsun, başka bir yer açamıyorsun,
kime liman olurken böyle yavaşça kuruyorsun...
Belki de ortalıkta son derece cinsiyetsiz, son derece görünmez, son derece fazlalıkmış gibi ve bir o kadar da eksik hissederek dolaşırken, normalin dışında bir şeylerin yankısıyla karşılaştığımdan.. Duyabildiğimi fark ettiğimden. Ya da sağır olmadığımın farkına varılmasından..
Belki de hiçbiri olmuyordur yine. Yine bir rüyadır ve az sonra kabusa dönüşecektir. Ve yine haritaya sığamaz bir halde, hiçbir yere sığınamaz bir şeye dönüşeceğimdendir.
"Aşkı olanın limanı olmaz" demiş ya şair, ya birbirini erittiyse her şey?
Bir alımlık nefes gibi günler.
Ve her nefesin birçok şeyi sarsma kudreti ve yaprak dahi oynatmama sinmişliği arasında bir seçim yapmak şartmış gibi.
"Zarif" bir şeyler yapmaya çalışırken, çok başka bir şeye mi dönüşüyor adımladığım saatler, bilmiyorum.
Hayat herkesin başından geçiyor.
Hayat herkesin suratına iniyor.
Hayat ondan da önce herkesin kalbinde patlıyor.
Daha az konuşmalı.
Daha az dinlemeli diyorum bazen.
Tam o anda yollar un ufak oluyor.
Sessizliğin kederden başka bir şey vermediği bu yerde, zerafeti buna borçlu olmak mümkün olmaz diyorum.
Bağırmak için her ağzımı açışımda vicdan mı, merhamet mi ne olduğunu kestiremediğim bir ağırlık, oldukça sessiz ama şişman, ciğerlerimi boğuyor.
Sus.
Karadeniz hâlâ uykularımı dövüyor.
Görmediğim deniz, olamadığım deniz.
Ege'sini becerememişken diyor saçlarımın biçimsiz dalgaları, bir de oraya mı göz diktin?
Bak yanaşamıyorsun diyor.
Bak yanaştırmıyorsun.
Deniz olmaya kalkarken bir avuç su kadar dahi berraklaşamayacağını biliyor muydun.
Bu kirlilikte, hangi kıyıya ne bırakılır.
Dünden taşınan bulantılı yolcular, ağır metal zehirlenmesinden hasarlı tarihler, hayalin ötesine geçemeyen kuyruklu kızlar, bulanık ve çirkin görünmekten korkak bir ay parçasına sırrı kalkmış ayna sular...
Kendini bulamıyorsun, bulduğun yere geri koyamıyorsun, başka bir yer açamıyorsun,
kime liman olurken böyle yavaşça kuruyorsun...
27 Ocak 2014
s'
Başlayıp bitirilmeyen her şeyin gölgesi geceye düşüyor. Gece karanlıktan daha karanlık.
Hayallerin bile tek ayak üzerinde, cezaya durduğu bir takvimden çekip çıkarılmaya çalışılan birkaç şarkı peşi umudum kaldı.
Körelmiş, paslanmış yanıma üfleyecek rüzgârların coğrafyasını arıyorum.
Beckett "Denedin, yenildin, yine dene, daha iyi yenil." derken ürkek üşümelerinde miydi bir bozkırın acaba..
Olduğum yer, olacağım yer, olmak istediğim yer ve olmak istemediğim yer arasında sonsuz ve essiz ritmi kalbin.
Bir yerde düşecek hızdan.
Bir yerde pes edecek.
Bir yerde yine ağlayacak.
Daha çok ağlayacak.
Ne zaman tükenecek.
Yorgunluğun çok kalın kıvrımlarının arasında ezilen bir şey içimdeki nefes.
Bazen sadece gün doğumunu karşılayacak uykusuzluğu biriktirdiğimiz için mutlu olduğumuz olurdu,
şimdi bir sonraki dakikaya çıkıp çıkamayacağının hesabında,
her an tetikte, her an çaresiz, her an beyninin zenginliğini kurtuluş yolları planı yapmaya harcayan,
bitap ama mecbur..
Bir yerde durulacak mı,
O durakta kim olacak,
Kendine ait bir pencerenin ardından yeni günün yeri kendini bulacak mı..
Korkuyorum.
Neyse ki hâlâ bir ihtimal var.
23 Ocak 2014
aynı daldan...
Bilmiyorum ki neresindeyiz hikâyenin.
Bir başlangıcı vardı, bir son da çalıp çırptık bir yağmur altında ama..
Birbirine eşitlenmeyen bir şeyden tamamlanmış bir süreç çıkar mı emin değilim.
Yoluna inanıyorum.
Bir zamanların tutulmasa da, tutulması çok arzulanan sözlerine de.
Başka yerlerin zamanlarına, ve o zamanların kimi zaman yanaklarımıza değip geçtiğine de.
Bunun aşağı yukarı çikolatalı süt gibi bir tadı olduğuna..
Müziğine inanıyorum.
Müziğime inandığını biliyorum.
Bir korsan hikâyesinin kenarındaki mavi kuştan olacak..
Bildiğim şeylerden bilmediklerimi çıkarınca alışılagelmiş bir şeye ulaşamıyorum.
Sen şimdi git, ama yine gel, çünkü belirsiz de olsa zamanın birinde anlatacağım masallar için derelere, tepelere ihtiyacım olacak.
16 Ocak 2014
durmak bilmeyen..*
"Sen de yazsana." dedi.
Öyle kolay, öyle herhangi bir konunun arasında, öyle sıradan bir öneri gibi.
Fazladan bir coşkunluk veya tedirginlik hissetmeden.
Ayların birbirini ittire kaktıra gittiği, bizim dar bir çemberde birbirimizi ezip yok ettiğimiz zamanın arasında bir yerde..
İyi olur diye değil.
Kötü olur diye de değil.
Öylesine demiş olmak için.
Okumayacağı veya okumaktan dolayı kalbinin farklı bir ritim kazanmayacağı hiçbir şey için böyle cümleler kurmamalı insan.
Fark etmeyecek şeyler için.
Fark yaratmayacak şeylerin üretim aşamasında bir sıkıntı yok zaten.
Kalbimdeki ağırlıklara bir yenisinin eklenmesi bir cümle sürdü.
Zaten iyi olan ve kötü olan her şey topu topu birkaç cümleyle vücut buluyor.
Ellerimin ağrısından habersizken nasıl dedi öyle "yaz" diye..
Ellerimin ağrıdığını bilse kalbimin de ağrıdığını kestirir miydi, bilmiyorum.
Başka insanlar tanıdım.
Başka türlü insanlar.
"Yaz" demeden, kalemin kendilerine vardığı.
Ne yazayım şimdi, tebrik kartı mı?
Bir tek oradaki cümlelerimi okumaya tahammüllü birine nasıl anlatayım.
Neden anlatayım.
Zihnim Harmandalı'ndan halliceyken, unutmak olmaksızın ilerleyemiyorken, hadi bir kez daha karşılıklı ama birbirimizi görmeksizin unutalım.
Başka türlüsü çeyrek yüzyıldan sonra zor.
8 Ocak 2014
uzun zaman olur ki
Saatlerin sevdiğim bir yerindeyiz ve bu noktada cam dibi monologlarına girişmeyeli epey oldu. Buna sebep salt akıl karmaşası, kalp karmaşası, hayat karmaşası değildi. Kendimin sokaklarında çıkmaza düştüm.
Hiçbir şeyi düşünmek ve yaşamak istemeyip, her şeyi düşünmek zorunda kalıp, yaşamaya mecbur edildiğim bir yerde gece dilimlerinin ayrımları kendini hüsranla anımsatıyor.
"Ağlama artık.." dediği için uyuduğum, çok uyuduğum ve dahi uyanmak istemediğim çok zaman biriktirdim. Uyanıkken engelleyemediğim pek çok şeyden biriydi bu.
Kağıt mendil soğukluğunda bir teselliden bahsetmiyorum.
Birinin gözyaşımdan bıkmasından da.
Usandırdığım ruh hallerim oldu ama gözyaşımın üzüntü yaratması, bunun dillendirilmesi..; bu, sıcak, kazakla sarmalanmış bir omuza öyle yatıp orada kalmak istememe neden oldu.
Uyuyabildiğim kadar uyuyorum.
Başka türlüsü zor.
Ayılmak zor.
Ayıkken hayata katlanmak daha zor.
Bir yerde, unuttuğum ve güzel, dışarıdan izlesem asla yorulmayacağım bir rüya göreceğimi düşüne düşüne...
Öyle öyle uyumazsam..
Uyanıkken gördüklerimle mücadele edemiyorum.
Bütün 03'lerden özür dilerim..
Buluşacağımız yerde başka türlüsü olsun, eskisi gibi, eski ve kalpteki sızısı hüzünlü, yine de tebessümlü gibi, en çok da unutmak istemediğimiz gibi...
31 Aralık 2013
30 Aralık 2013
artık
Bu yıl öyle çamura batıp da çıkamamış bir halde geçti ki, tek temennim biraz su. Biraz durulanmak. Biraz sarhoş olmak. Biraz ihtiyaçsız kalmak.
Hiçbir şeyi anımsamak istemiyorum.
İzmir'deki küçük, çok küçük yılbaşı ağacımızı atmamızdan bu yana, zaten bu ritüellerin pek çoğu samimiyetsiz.
Yılbaşı çiçeklerinin -ki isimlerinin bu olduğuna emin değilim. Aldığımda billboard reklamlarını değiştiren çocuklar, 'Bunlardan şuradaki çalılarda da var yeaa, seni kandırmışlar!' cümlesini sarf etmişlerdi.- altındaki bir- iki paketi açasım dahi yok. Zaten onlar da hediye değil. Hediye de değil. Neyse. Benim için hediye denilen şey, safran sarısı bir atkı, ya da bir deniz kabuğu veya deniz yıldızı ya da sadece bir mektup da olabilir.
Aslında burada, kavuniçi evimde olmak bile yeteri kadar büyük. İlk kez, 24 yılda ilk kez 31 Aralık gecesi İzmir sınırları dışında olacağım, ve bu 2014'le ilgili olarak epey iyi hissettiren bir durum. 2013'e nasıl girdiğimiz düşünülürse, bir yılın nasıl girilirse öyle geçeceği olayının sağlamasını yapmış gibiyiz. Belki Eskişehir bu kış beni sevmeye karar verir. Aramızdaki bu platonik şey, daha karşılıklı, evli, işli bir şeylere dönüşür. Denemeye değmez mi.
Gelmişken.
Gelip de epey zaman geçirmişken..
İçim ağlaya ağlaya yeni yıl. Artık her dilek birbirinden kıymetli. Her gözüme değen göz. Her yudumu rakıların ve her 90'lardan kalma parça.
Yorgunluğumu öp şehir, yorgunluğumun elinden tut, üzerini ört, kar yağdır hiç değilse rüyalarıma, yan odada uyuyan ömrün tebessümüne bir sebep olarak ekle beni, ama utanmama izin verme daha fazla, saklanmama..
Eksikli yaşamaktan çoğalan şeylerle sınamaktan usan.
Biraz dinlen.
Güzel şeyler için sebep ol.
Belki de ilk kez yeni yıl için umut etmeye ihtiyacım var.
Belki de ilk kez inanmaya ve af dilemeye ihtiyacım var.
Kimden, neyin günahını çıkaracağımı bilmiyorum.
Bir kase profiterolle mutlu olan varlığımı, hangi mutsuzluğun çamurunda emeklettiğimi duyurmaya..
Öyle yorgun ve öyle çaresizim ki...
Yeni bir yıldan başka tutunacak..
Neyse ki geldin.
28 Aralık 2013
"Bıkmıştım zor geçen kışlarımı anlatmaktan/ Bardağa birkaç çiçek ıslamaktan."
Bu kitapta yer alan şahıs ve mekânların gerçekle alâkaları tamdır. Kahramanları hep yanlış ata oynayanlardır. Kediler, kadınlar, muhabbet kuşları, gözyaşları... Hepsi sahiden vardır ve bir dönem yaşamışlardır. Şiirden hazzetmeyenler, Grapon Kâğıtları'nı yılbaşı ve diğer ehemmiyetli günlerde evi süslemek için kullanabilirler ya da bir ruh çağırma seansında, inatçı ruhlara seslenen uyduruk şarkılar olarak mırıldanabilirler.
-Didem Madak.
20 Aralık 2013
paragraf başı*
...
Anlamalı beni mezarım da
Bir uyağa takıldım, düşmeye razıyım
Artık beni anla.
...
Konuşma, konuşmak istemezsen
Ben konuşurum tavanda koşuşan ışıklarla
Hep aynı şeyi söylerim
Beni anla.
...
Ağlamıştık
Boyalarımız aktıkça ferahlamıştık hatırla
Gözyaşlarımız siyahtı
Sanırdım
Yanağımın sıcağına göç ediyor kırlangıçlar
Beni anla.
Geçti ömrüm iklimden iklime
Yuva yaptım kaç paket cigaranın bacasında
Yorgunum, kahvem çamur gibi
Batmaya da razıyım, artık beni anla
Yeter ki sen beni
Hiç yazamayacağım bir romanın kollarına atma.
Didem Madak
*fotoğraf: Kylli Sparre
12 Aralık 2013
yeni gibi tanıdık..
Yorgunum ve hâlâ hâlâ hâlâ bir kedim yok.
Bazen olan biten her şeyi evrenin beni kedisiz bırakmak için ayarladığını düşünüyorum.
Sanki ömürlük olmasa da nefeslerimizin yettiği yere kadar yoldaş olabileceğimiz bir kediyle beraber olsak düzelirdi her şey.
Ama yarın sallanıyor, o kadar uzun zamandır, o kadar şiddetle sallanıyor ki, bu zangırtıda bir şeyleri yerleştirmek anlamsız, boşu boşuna..
Bu seneden, bu enkazdan nasıl çıkılır bilmiyorum.
Ihlamur, tarçın kokularına sarmalanmış, günlerin birbirine renkli atkılar hediye ettiği bir sonbahara ve kışa şahit olmayı çok isterdim. Geçtiğimiz yazı ve baharı turuncu ipliklerden atılmış kurdelelerle paketlemeyi de.. Ama olmadı hiçbiri. Beklediğim ve beklemediğim her şey beklemediğim ve ciğerleri ağlamaktan yorulmuş anlarla kaplandı. Mutsuz olmaktan yorulduğum olmuştu, ama hem mutsuz, hem yorgun, hem beklentisiz, hem beklentiden ibaret, hem de çaresiz ve yolsuz ve yönsüz olduğum bir başka zaman dilimi daha anımsayamıyorum. Balık yağı da yutsam anımsayamayacaktım.
Ölümlerle kendini tarihe geçiren şu yıl; bitsin diye beklediğim, aynı yılın son gününde kitlelerce bir katılımla krematoryuma gidip yakalım istediğim ve kavanozda külünün dahi kalmamasını dilediğim bu tarih.. Bitsin. O kadar.
Anlamlı olmasa da yeni yıl döngüsü, birisi çıkıp haydi yıl şuradan başlasın dediğinden, birileri doğup öldüğü için gezegence başlangıç olduğu konusunda hemfikir olduğumuz -ki henüz başka hiçbir şeyde bu kadar mutabık olamadık- için bekliyoruz işte inansak da inanmasak da sıfırı.
Şarkılarımızın ve inandığımız şiirlerin değişmeyeceği bir yıl olacak.
İşte bir onlar da kalsa, tamam mı, devam mı noktasında bir kuvvet elimizi veriyoruz her seferinde.
Nasıl tükenmiyor bu tükenmişliğimizde o kırıntılı umut, bilmiyorum.
Sanıyorum 13- 15 gün belki birkaç fazla gün sonra, neyi sıfırlayacağımızı bilmeden kimimiz karada, kimimiz havada, kimimiz de.. Neyse.
Dilek dileyeceğiz çoktan yıkıp yaktığımız ya da yıkıp yaktıkları şeyler için bile.
Ben muhtemelen yine bir kedi dileyeceğim.
Kedi demek yerleşiklik demek.
Yerleşiklik demek sokakların kaldırımlarındaki çıkıntıları öğrenmekten korkmamak demek.
Üzerine bir şeyler alırken "bir daha nerenin kışında giyeceğim" diye düşünmemek demek.
Ama her şeyden önce,
"Hadi gel.." demek.
"Hadi bana gel.."
"Ben buradayım.." demek.
Hayatta, hayat coğrafyasının istediğim yerinde, evimde, kalbimde, bir şeyleri bulmuş gibi, ulaşmış gibi, bırakmayacak gibi..
Son nefesini bile bulunduğun yere bırakacak gibi.
Gel, gibi..
Gitme, gibi..
Gitmiyorum, gibi...
"..Ben çocuklardan biri,
Fazla yaşamaz
Ne bir sarmanı var okşayacak
Ne zamanı.
Zamanı sarışın bir kedi olarak yarat baştan Allah'ım
Bırak okşayayım.
Esirge ve bağışla beni gerçekten
Bırak düşlerimde kaybolayım."
Bazen olan biten her şeyi evrenin beni kedisiz bırakmak için ayarladığını düşünüyorum.
Sanki ömürlük olmasa da nefeslerimizin yettiği yere kadar yoldaş olabileceğimiz bir kediyle beraber olsak düzelirdi her şey.
Ama yarın sallanıyor, o kadar uzun zamandır, o kadar şiddetle sallanıyor ki, bu zangırtıda bir şeyleri yerleştirmek anlamsız, boşu boşuna..
Bu seneden, bu enkazdan nasıl çıkılır bilmiyorum.
Ihlamur, tarçın kokularına sarmalanmış, günlerin birbirine renkli atkılar hediye ettiği bir sonbahara ve kışa şahit olmayı çok isterdim. Geçtiğimiz yazı ve baharı turuncu ipliklerden atılmış kurdelelerle paketlemeyi de.. Ama olmadı hiçbiri. Beklediğim ve beklemediğim her şey beklemediğim ve ciğerleri ağlamaktan yorulmuş anlarla kaplandı. Mutsuz olmaktan yorulduğum olmuştu, ama hem mutsuz, hem yorgun, hem beklentisiz, hem beklentiden ibaret, hem de çaresiz ve yolsuz ve yönsüz olduğum bir başka zaman dilimi daha anımsayamıyorum. Balık yağı da yutsam anımsayamayacaktım.
Ölümlerle kendini tarihe geçiren şu yıl; bitsin diye beklediğim, aynı yılın son gününde kitlelerce bir katılımla krematoryuma gidip yakalım istediğim ve kavanozda külünün dahi kalmamasını dilediğim bu tarih.. Bitsin. O kadar.
Anlamlı olmasa da yeni yıl döngüsü, birisi çıkıp haydi yıl şuradan başlasın dediğinden, birileri doğup öldüğü için gezegence başlangıç olduğu konusunda hemfikir olduğumuz -ki henüz başka hiçbir şeyde bu kadar mutabık olamadık- için bekliyoruz işte inansak da inanmasak da sıfırı.
Şarkılarımızın ve inandığımız şiirlerin değişmeyeceği bir yıl olacak.
İşte bir onlar da kalsa, tamam mı, devam mı noktasında bir kuvvet elimizi veriyoruz her seferinde.
Nasıl tükenmiyor bu tükenmişliğimizde o kırıntılı umut, bilmiyorum.
Sanıyorum 13- 15 gün belki birkaç fazla gün sonra, neyi sıfırlayacağımızı bilmeden kimimiz karada, kimimiz havada, kimimiz de.. Neyse.
Dilek dileyeceğiz çoktan yıkıp yaktığımız ya da yıkıp yaktıkları şeyler için bile.
Ben muhtemelen yine bir kedi dileyeceğim.
Kedi demek yerleşiklik demek.
Yerleşiklik demek sokakların kaldırımlarındaki çıkıntıları öğrenmekten korkmamak demek.
Üzerine bir şeyler alırken "bir daha nerenin kışında giyeceğim" diye düşünmemek demek.
Ama her şeyden önce,
"Hadi gel.." demek.
"Hadi bana gel.."
"Ben buradayım.." demek.
Hayatta, hayat coğrafyasının istediğim yerinde, evimde, kalbimde, bir şeyleri bulmuş gibi, ulaşmış gibi, bırakmayacak gibi..
Son nefesini bile bulunduğun yere bırakacak gibi.
Gel, gibi..
Gitme, gibi..
Gitmiyorum, gibi...
"..Ben çocuklardan biri,
Fazla yaşamaz
Ne bir sarmanı var okşayacak
Ne zamanı.
Zamanı sarışın bir kedi olarak yarat baştan Allah'ım
Bırak okşayayım.
Esirge ve bağışla beni gerçekten
Bırak düşlerimde kaybolayım."
3 Aralık 2013
"Beni ya sevmeli, ya öldürmeli..."
Hayat, kendi rayında tıngır mıngır gitmez elbet.
Ama bazı zamanlar, ki bu bazı zamanlar başlayalı epey oluyor, öyle vurgun yiyip de, bulunamaz bir halde ki..
İçinden çıkılamayan bir kâbus..
Korkunç karmaşık bir labirent ve korkunç yalnız bir ova, böyle de anlatılabilir.
Aslında hiçbir şey anlatılamaz.
Kelimeleri çoğaltıp, yan yana inci gibi olmasa da renkli dizmeyi günlerden çıkarmak durumunda kalalı da epey oluyor.
Barışık olduğum hiçbir şey "Küsmeyelim" demiyor, ki bu hiçbir şeyle barışık olmadığımı gösteriyor sanırım.
Darmadağın her şey.
Takvim yapraklarının döküldüğü o uzun, o çok uzun, o tükenmez rüyaya dalmamak için gün sayıyorum; yine takvimle. Stockholm denilebilir, sendrom olanından, kısaca döngü de, ya da basbayağı çaresizlik.
Daha önce ömrümün hiçbir yerinde 9 saat boyunca oksijensiz ve ayakta kalmadım.
Kendimce ve toplumun bir kısmınca dert edindiğim, edindiğimiz belli başlı ne varsa bak nasıl da ortasındayım, nasıl da ikiyüzlü görünüyorum, nasıl da zorlanıyorum, ve nasıl da zorunda kalıyorum..
Artık kutsal kitap gözüyle baktığım her şeyi sorguluyorum.
Çünkü inandığım her şey "Yalan!" diye haykırarak tanıtıyor kendini.
Uzun zaman sonra ellerim ağrıyor. Eskiden olsa "Aşktandır.." derdim.
Eskiden olsa başka pek çok şeye başka yanıtlar verirdim.
Artık her gün karton kutuların arasında, yalnız başıma bir soyunma sahnesini yeni baştan oynuyorum. Giyinme kısmında gözlerim doluyor. Her seferinde.. Eski filmleri anımsamadan açamıyorum kapıyı, gözü yaşsız da...
Temiz ve soğuk havayla karşılaşan varlığım, hayatın mucizeviliğine beni kayıtsız bırakan şeyin ne olduğunu inatla sorduruyor.
Dün "İnansaydın eğer.." dedi çocuk.. İnanmıyorum, dedim. Üzerine basa basa, "İnanmıyorum, inanmak da istemiyorum." dedim.
"İnansaydın, daha iyi şeyler gelirdi başına." dedi.
Genzim kömür kokusuna boğulur gibi oldu. Kıştan değil, kesinlikle ondan değil.
Aç olan insanları tanımanın burukluğundan mı, kendi gönül açlığımdan mı, bilmiyorum.
Ben zaten hiçbir şey bilmiyorum.
Bildiğim şeyleri hangi deniz, hangi coğrafya, hangi tanrı, veya hangi unutuş alıp götürdü bilmiyorum ama bilmiyorum.
Unutmayı istiyorum.
Olan her şeyi. Ve olamayanları da.
Olamayan ne varsa, bir daha asla olamayacak gibi çünkü.
Bir çok şeyden nefret etmeye başlamam birkaç gün sürdü.
Bir ay önce bugünlerde heyecandan, sakinleştirici almadan uyuyamazken, şimdi ölü gibi..;
yarınsız, telâşının kıymeti görünmez, öylesine..
Suyum, yolum, yolsuzluğum, yorgunluğum, hangi toza karışacaksa,...
Çok yorgunum..
Gel al beni.
Bitir.
Bitsin.
Devam etmeye çabaladıkça kaybolmak gücüme gidiyor.
Gel.
Ve bitir.
Ama bazı zamanlar, ki bu bazı zamanlar başlayalı epey oluyor, öyle vurgun yiyip de, bulunamaz bir halde ki..
İçinden çıkılamayan bir kâbus..
Korkunç karmaşık bir labirent ve korkunç yalnız bir ova, böyle de anlatılabilir.
Aslında hiçbir şey anlatılamaz.
Kelimeleri çoğaltıp, yan yana inci gibi olmasa da renkli dizmeyi günlerden çıkarmak durumunda kalalı da epey oluyor.
Barışık olduğum hiçbir şey "Küsmeyelim" demiyor, ki bu hiçbir şeyle barışık olmadığımı gösteriyor sanırım.
Darmadağın her şey.
Takvim yapraklarının döküldüğü o uzun, o çok uzun, o tükenmez rüyaya dalmamak için gün sayıyorum; yine takvimle. Stockholm denilebilir, sendrom olanından, kısaca döngü de, ya da basbayağı çaresizlik.
Daha önce ömrümün hiçbir yerinde 9 saat boyunca oksijensiz ve ayakta kalmadım.
Kendimce ve toplumun bir kısmınca dert edindiğim, edindiğimiz belli başlı ne varsa bak nasıl da ortasındayım, nasıl da ikiyüzlü görünüyorum, nasıl da zorlanıyorum, ve nasıl da zorunda kalıyorum..
Artık kutsal kitap gözüyle baktığım her şeyi sorguluyorum.
Çünkü inandığım her şey "Yalan!" diye haykırarak tanıtıyor kendini.
Uzun zaman sonra ellerim ağrıyor. Eskiden olsa "Aşktandır.." derdim.
Eskiden olsa başka pek çok şeye başka yanıtlar verirdim.
Artık her gün karton kutuların arasında, yalnız başıma bir soyunma sahnesini yeni baştan oynuyorum. Giyinme kısmında gözlerim doluyor. Her seferinde.. Eski filmleri anımsamadan açamıyorum kapıyı, gözü yaşsız da...
Temiz ve soğuk havayla karşılaşan varlığım, hayatın mucizeviliğine beni kayıtsız bırakan şeyin ne olduğunu inatla sorduruyor.
Dün "İnansaydın eğer.." dedi çocuk.. İnanmıyorum, dedim. Üzerine basa basa, "İnanmıyorum, inanmak da istemiyorum." dedim.
"İnansaydın, daha iyi şeyler gelirdi başına." dedi.
Genzim kömür kokusuna boğulur gibi oldu. Kıştan değil, kesinlikle ondan değil.
Aç olan insanları tanımanın burukluğundan mı, kendi gönül açlığımdan mı, bilmiyorum.
Ben zaten hiçbir şey bilmiyorum.
Bildiğim şeyleri hangi deniz, hangi coğrafya, hangi tanrı, veya hangi unutuş alıp götürdü bilmiyorum ama bilmiyorum.
Unutmayı istiyorum.
Olan her şeyi. Ve olamayanları da.
Olamayan ne varsa, bir daha asla olamayacak gibi çünkü.
Bir çok şeyden nefret etmeye başlamam birkaç gün sürdü.
Bir ay önce bugünlerde heyecandan, sakinleştirici almadan uyuyamazken, şimdi ölü gibi..;
yarınsız, telâşının kıymeti görünmez, öylesine..
Suyum, yolum, yolsuzluğum, yorgunluğum, hangi toza karışacaksa,...
Çok yorgunum..
Gel al beni.
Bitir.
Bitsin.
Devam etmeye çabaladıkça kaybolmak gücüme gidiyor.
Gel.
Ve bitir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


















