4 Mart 2013

diye..

Hepsinin gelmesini bekleme;
Bir kişi gelmeyecek.

Sen alışmayasın diye,
Korkmayasın diye,
Düşünesin diye.

Kendine yetmen için...
Herkesin kendinden kaçacağı yerlerde
Sen kaçmayasın diye.

Gelenler gitmeyecekmiş gibi...
Doğumlar da ölümler de 
Duyasın diye.

Bildiğini bildirmek için
Bilmeme'yi öğrenmelisin.
Tam kalasın diye.

Hepsinin gelmesini bekleme,
Sen var olasın diye.
Bir kişi gelmeyecek,
Sen, bir olasın diye.

Özdemir Asaf

3 Mart 2013

bir buçuk

Gözlerimden akıyor baharın ilk yağmurları. Çiylerin düştüğü yerde zamansız buz zerreleri.. 
Sabahları hiç olmadığı kadar erken, akşamları hiç olmadığı kadar erken, gün sonsuzlaşıyor..

Neyi istediğimi çok iyi bilerek çıktığım şu yolun felaket anındayım. Unuttuğum bir deniz kıyısında, yürümek, yürümek, yürümek ama düşmeden, ama ayağıma yosunları dolamadan, ama üşümeden ama kumlar arasındaki çakıllarla canımı yakmadan yürümek zorundayım...

Saatim çok ağırlık yapmış benim sol bileğime, çıkarıp atmışım bir kenara. İnsanlar gelmiş, insanlar geçmiş, insanlar kalmış, şimdi iki insan, karşılıklı, bavulları hazır, gidiş yolunun kalanı olmayı gözlüyorlar.. Ne olacak.. Ömrümün hesap defterini çıkarıyorum, köşeleri kıvrılmış, kaplama kağıtları atmış, kabardıkça kabarmış, kabardıkça unutulmuş, unutuldukça boş verilmiş, boş verilmediğinin de öyle bilincinde... 

O yol aldı diyorum, o yol aldı mı? Hangi yolu kendine ayırdı, beni yolun neresine koydu. Gel deyince, gitmeyince ne oluyor bilmiyorum ki. Belki de kal denecek bir özne olamamaktan acemiliğim.. 

Sabahlar kurşun gibi ağır çöküyor üzerime, evimin iki göz odasının kokusunu hiçbir oda parfümü değiştirmiyor, narenciyeler bile. Dolapta çürütmeye and içtiğim meyveler inatla kendilerinden geçmiyorlar. Alkolsüzüm. Alabildiğine alkolsüzüm. Sarhoş olacaksam son olsun istiyorum, öyle bir sarhoşluk olsun olacaksa.. 

1,5 yaşında bir insanım. Muhtacım. 

Bunca gücüme gidenin ne olduğunu da kestiremiyorum. Boğazımdan geçmeyen lokmalar, yıkanamadığıım sular, içime alamadığım gökyüzü. Daha önce olana benzemiyor. Tanıdık olduğum "eyvallah"lara, kanıksadığım mektuplara inat ayrılıklara, şehrin hayalimizden kurduğumuz parklarının, bahçelerinin, öpüşmek için kulübelerinin* yerle bir oluşuna, iki kişilik şarkıların takımca söylenmesine.. Hiçbir şeye benzemiyor. 

"Genç ölmek için fazla yaşlıyım..."

En çok böyle...

1 Mart 2013

"hayat
güçsüzlüğümüzü nerde yitirdik. sahip olduklarımız
bize nasıl sahip çıkamadı. tam birbirimize sarılmışken
bu nasıl oldu.  kimsesiz kalmanın gururundan nasıl
vazgeçtik. camlar avuçlarımızda parçalanırken
kanımızı sakin sakin izlerdik, kırılışların zaferiydi
bizi avutan, bu yüzden ağlarken dünyanın en güzel
kadınıydım."




26 Şubat 2013

sayım

Büyümek zorunda kalıyorsun. 
Hayatla mesafesiz ilişkinde tokatsız, küfürsüz, şiddetsiz kalmak pek mümkün olmuyor.
Çelmenin devirdiği vücudunun ağırlığını yeniden doğrulturken güneşin, tozlu göz kapaklarının arasına sızmasına hayır demek de..
Bazı şeyler yirmi yıllık varlığından taşacak kadar yüzyıl yorgunluğunda..
Ama varacağın bir coğrafyan varsa, teninde başaklar sallandırdığın, tomurcuklar açtırdığın, saçlarından nehirler akıttığın bir varılacak coğrafyan varsa, gecenin uykusuzluğu, tenin yorgunluğu, kalbin içinde süründüğü toz, unutuluyor..
Doğunca, büyüyorsun.
Zorunda kalıyorsun.
Hayata mecbur bırakılıyorsun.
Kalıyorsan bana gelen bir bilet al.
Ben omzundaki minik gamzede yerleşikliğe...

24 Şubat 2013

eski ~

ölüme ölmemekle karşı çıkıyorum
ölmemek de bir çeşit ölüm mü
içim seviniyor gene bu kaçıncı sevgi sevgi mi
sevinç mi
artık sözcüklere inanmıyorum sözcükler yanıltıyor beni
ağzım kafamdan ırak neye yakın ağzım
ninni gibi böyle dinle
herkes uyuyor
ben de uyuyorum de
ışığı kapa da ben seni uyutayım

Tezer Özlü

17 Şubat 2013

pisti..*

Kelimelerinin arasından parça para dökülen aynanın sırrındaki hüzne batıp çıktım. Belki de hikâyeler, anlatanın kalbinde oyuklar bıraka bıraka kendilerini başka bir hikayenin başka kahramanlarına adayarak, çoktan deresiz- tepesiz gidiyorlar.. 
Kimse dönmüyor.. 
Kimse kendi takviminin yapraklarından buruşturup çöpe attığına yeniden bakmıyor.
Oysa bir tarih birinin ölümüyken, diğerini doğuruyor..
Kıtalarımızı birbirimizinkine sürükleyemediğimiz şu yeryüzünde..
Giden, gelmiyor..
Gelmiyor..

Senin de yok mu dans etmeye ihtiyacın..*

14 Şubat 2013

perşembe

Burada da cumartesi. Burada da insanlar el ele, burada da insanlar topraktan fışkıran aşka başka vücutlar giydirerek, başka kokularla sararak sahilleri birlikte yürüyorlar. Belki yağacak yağmuru bekliyorlar. Mevsiminde olunan ve damakta yürüyen tatlara birbirininkileri ekliyorlar.

Burada mevsim muhtemelen televizyondan ya da gazetelerin üçüncü sayfalarının sağ üst köşelerinden daha ılıman görünüyordur göze. Teni kaplayan kazakların örgü aralıklarındansa omzu açıp da bırakan imbat daha uygun düşüyordur realist sanatçılara.

Her şeyin birden karardığı bir coğrafyadan söz etmiyorum. Aydınlıkta ölmekten çekinmemek belki bu. Kendini gizlemeyi becerememek. Gerekli mi bunu yapmak, emin değilim.. Kentlerle düşüncemi seviştirmekten çekinmediğim bir aralık için fazla erken bir tespit olur bunu dillendirmek. 

Birkaç gündür dokuz yaşından on dört yaşına dek her gün doğumunda ve her gün batımında şehirler arası bir otobüsün toz ve kadifeye karışan güneş kokusuyla pamuk tarlalarının arasından geçtiğimi anımsıyorum. Pamuk tarlaları ve pamuk toplayan kadınlar.. Bulutların altında, bulutlara yakın.. Bir gün dolu, bir gün boş.. Yol kenarından dikkatli bakınca leyleklerin göründüğü o yol. Biraz daha devam edildiğinde yarının olabileceğini kestiremediğin yol. Denize çıkan yolların tarla aralıkları..

Sofraya düşen yeşerik ve katmerlenerek açılan bitkilerin toprağından kutluyorum cumartesiyi, hasreti.. Sellukaların şu sokaklara aşkla sarılacağı bahar kapıdayken, toprağın doğurganlığını, umut vaadediciliğini, içimizin nehirleri için bir şey diyemesem de her sokağını denize çıkarmak için kendini kaybeden şu şehirden, hepinizin cumartesisini...


9 Şubat 2013

evde-n..

Yavaşça fark edilmek. Usulca sokulmak yeni bir hayat düşüncesine. Ama 23 sene önce, ama sonra..

En sonunda kendinden ayrı olduğunu fark ettiğin bir canın kendini gerçekleştirmesinin doğallığını özümsemek..

Zamana yayılmış, zamanını geçmiş, başka bir zamanda aniden uyanmış, uyandırılmış..

Her nasılsa, iyi ki de...

2 Şubat 2013

dön/erken*

Kahve fincanının ağzındaki o kırılmış seramik parçasında ya da ince bellisinin tam da o bel oyuntusunda olmak istediğim insanlar var benim. Çok konuşarak anlatılan şeylerin dinleyicisi ya da uzun uzun susarak anlaşılan şeylerin sessizliği olma isteğim..

Şehirlerde rüzgârın devirdiği ilan panolarının altında kalan birkaç sonbahar yaprağından hikâyeler anlatabilecek olan dostlar edinmişliğim var, iyi ki. Ama anlatmıyorlar. Belki de birkaç basamaklı, renkli duvarları olan birkaç odanın arasında bırakmak daha az riskliydi o aramızdaki şeyin korunma paketi kapsamında. Korku mu? Romantiklerin korktuğu şeyleri affedebiliyorum hayatta, niye öyle.. Belki benzer yollar çizebildiğimiz bir şarkı hatrına, ya da yaprakları sararmış defterlerimiz arasında taşıdığımız o tek dize uğruna...

Bir cesaret beklentim yok, akışında sevgiler dışında.. Yürümeye cesaret etmeleri yetiyor. Uzun sahiller, uzun bozkırlar, uzun tren yolları boyunca. Dinlendikleri o ıslak ve çürümüş ahşap bankları veya kızgın demirlerine parmak ucu değdirmeyi denedikleri bankları, evet o çirkin belediye bankları olmak istediğim insanlar var.

Bir gece sabahına koşarken kirpiklerini yıkadıkları şarkıyı üflemelerini istediğim insanlar..

Ağızdan ağıza bir bira şişesinin en çok nefes değmiş köşesinde beklediklerim..

Birlikte bir şeyler içerek konuşmak istediğim ve bir şeyler içerek karşılıklı susmak istediğim insanlar.

Hikâye yolunu bulur.., buluyor.., bulamadığında şaraplar konuşur...

31 Ocak 2013

Boşluk boşluk uçtukça..."

Gözlerimin bozuk olduğunu unutuyor belki.
Belki de cevaplayamadığım soruları sordukça iyileşiyorum gibi geliyor.
Olmuyor.
Kartları eşleyemediğim bir oyunun içinde ancak dönmedolap olabiliyorum. Onun yörüngesi değişmiyor nasılsa.
Öyle teklikte bir şey söylemeliyim ki, ne içinde olmalıyım ne de dışında.
Yol sisli, günler uzun, cevaplar eski kelimelerle dolu.
Ev hep Nereye Sokağı'nda*, inançsızlık geçebilen bir şey değil. 
"Ellerim" desem, inançsızlık gibi inancına da sadık kalabilir misin...

30 Ocak 2013

gittikten sonra

Nereye yürüdüğümü bilmiyorum.
Gündelik dilde sorulan şeylerin yüklemli yanıtlarını da veremiyorum.
İki kadeh şaraba bir ömür ağladığım bir gecenin ardından, gelecek gecelerden,
eski pikaplarda ve yeni bilgisayarlarda çalınacak şarkılardan çekinmiyorum.
Hazırlandım, tarihi getirdiğinde imzamı atacağım üzerimde beyaz olmaksızın.
Her başlangıcın filmi, her sonun şarkısı, her gecenin sabahı...
Hatırlamak yeteri kadar büyük bir söz.

23 Ocak 2013

"Ne dipdiri sabah.. Gözyaşı..."

Hıçkıra hıçkıra ağlayan şehirlerin, insanların, pencere önlerinin, dünlerin karşısında cebimden gülümsemeler çıkarıyorum.

Kimse giymiyor.

Daha kötüsü de, cebimden çıkardıklarıma ben bile inanmıyorum.

Reklam okumak en azından bu işe yarayabilmeliydi;

inandırabilseydim kendimi, hiç değilse kendimi..; misket düşmeyen ceplerimden çıkanın şişe dipleri dahi olsa mutluluk getireceğine.

Olmuyor.

Korkmadan gün geçmiyor, dudaklarımın kenarları, değil güneşe dönmek çatlaya çatlaya kara ikliminin bir parçası haline geliyor.

Evet..; ama bugün neden gelmedin?*

Diğer tüm soruların cevaplarını boş verebilirim.

19 Ocak 2013

19.01.2007


"Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz..."

18 Ocak 2013

"İkimize yetmez..."

Sana ne renk akıyor bu yorgunluk..
Hangi kelimelere dönüşüyor yağmurdan arta kalan kaldırım kenarı taşları..
Cebinde biriktirdiğin kağıt mendilleri hangi çocuğun avuçlarından aldığını hatırlıyor musun,
Nereli olduklarını niye sormuyorsak...
Şehrinin kitabını aldım dün, sevdiğin dilde bir ismi var.
Okuyunca yanaşacağım.
Kokunu anımsamak zor, başka şehirlere ve ülkelere taşıdığını düşünmek masal kitapları gibi.
Benim bir dürbünüm ve dolayısıyla büyülü bir gücüm yok.
Aslında uğruna paralandığımız bu dünya Kafka'nın da dediği gibi çok gülünç. Milenası olan mı söyleyebilir bunu ancak? 
Bizim neyimiz var?
Nereli olduğumuzu soranları düşünüyor muyuz?
Bana en son daha önce hiç gitmediğim bir şehirde babam yaşında bir baba sordu.
Cevabımı beğenmedi.
Bir şehir neye göre sevilir.
Ben renklerine bakıyorum en çok.
Mevsimlerin pencerelerinde nasıl durduğuna.
Masallar yazdırıyor mu diye.
Bazen haritalardan bir yer seçip...
Hiç olmaz ya, olur diye..
Sevdiğim şehirlerin içinden geçen filmler izliyorum ve sevdiğim şehirlere ilan-ı aşk eden kitaplar okuyorum.
Sevdiğim insanların sevdiğim şehirlere gitmelerini izliyorum.
Geride bilet bırakmamak ne korkunç.
En son sevdiğim bir insanın sevdiğim bir dilin kenarından yürümeye heveslendiğini öğrendim.
Bu uzaklaşmak demek, belki de yanında taşımaya karar vermek..; bilemiyorum..
Parmaklarım bu çağın senelerini saymaya yetmiyor.
Doldurduğum defterleri hangi alevin kırmızısı alıp da gitti..
Şimdi ölüm haberlerinin arasında bir yarım dudak izi kalıyor, göğüs kafesinde büyüyen..
Şarabımın rengini sormadan öğrenen çocuk,
Tene yakıştıran kadın,
Yarına taşımakta ayakları gerileyen dün.
Bu aralar hangi sokağa hangi ismimi bırakacağımı, nerenin anısı olacağımı, hangi izi yağmayan karla örtüp unutulacağımı, hangi kelimesizlikten meram anlatmaya kalkışıp yanımdakinin yanağından tuzlu su yolları izleyeceğimi...
Zor mevsim, zorunda hayat..
Nereden tutup, nereye..
Belki de en iyisi..
Eve...

15 Ocak 2013

yazı-sız(ı).

Geceyi gündüzden geçirip, düğümünü atıp da sağlamlaştırmak için ille de mektuplar gerekiyor. 

Ses: Akciğerlerden gelen havanın ses yolunda oluşturduğu titreşim.*

Titreşmiyorsa..,

Kaleme de inanır mısın..?

http://fizy.com/#s/1aimo3

10 Ocak 2013

Aşkla, sonsuzlukla...

Saat Çini vurdu birden: p i r i n ç ç ç
Ben gittim bembeyaz uykusuzluktan
Kasketimi eğip üstüne acılarımın
Sen yüzüne sürgün olduğum kadın
Karanlık her sokaktaydın gizli her köşedeydin
Bir çocuk boyuna bir suyu söylerdi. Mavi.
Birtakım genç anneleri uzatırdı bir keman
Sen tutardın kendini incecik sevdirirdin
Bir umuttun bir misillemeydin yalnızlığa

Yalnız aşkı vardır aşkı olanın
Ve kaybetmek daha güç bulamamaktan
Sen yüzüne sürgün olduğum kadın
Kardeşim olan gözlerini hiç unutmadım
Çocuğum olan alnını sevgilim olan ağzını
Dostum olan ellerini unutmadım
Karım olan karnını ve önlerini
Orospum olan yanlarını ve arkalarını
İşte bütün bunlarını bunlarını bunlarını
Nasıl unuturum hiç unutmadım

Kibrit çak masmavi yanardı sesin
Ormanlara ormanlara yüzünün sesi
En gizli kelimeleri akıtırdı ağzıma
Şu karangu şu acayip şu asyalı aşkın
Soluğu kesen ağulayan ormanlarında
Yaşadım o kısa ve korkunç hükümdarlığını
Ve çarpıntılı yüreğim saçlarının akıntısında
Karadeniz'e karışırdı ordan Akdeniz'e
Ordan da büyük sulara

Geceyse ay hemen tazeler minareleri
Kur'an sayfaları satılan sokaklardan
Ölüm bir çeşit sevgiyle uçar
Ölüm uçar çocuk yüzlere
Ben o sokaklardan ne kadar geçtim
Damağımda dilinin yosunlu tadı
Önce buğulu sonra cam gibi parlak sonra buğulu yine
Birtakım tavşanları andıran birtakım su hayvanlarını
Pazar pazartesi günlerini ve haftanın öbür günlerini
Yani salı çarşamba perşembe cuma cumartesi

Bir başak ufak ufak bildirir Konya'yı
O başakta o Konya'da seni ararım
Ben şimdilerde her şeyi sana bağlıyorum iyi mi
Altın ölçü çift ölçü ve altın karşılıksız
Para basma yetkisini Fırat'ın suyunu Palandöken'i
Erzincan'ın düzünü asma bahçelerini Babil'in
Antalya'nın denizini o denizin dibini
Beş türlü yengeç yaşayan sularında
Çağanoz adi pavurya çingene pavuryası ayı pavuryası bir de çalpara

Bilinir ne usta olduğum içlenmek zanaatinde
Canımla besliyorum şu hüznün kuşlarını
Sen kalabalıkta bulup bulup kaybettiğim kimya
Yokluğun gayri şuradan şuraya geldi
Bir günler şölenlerle egemen ülkende
Şimdi iri gagalı yalnızlıklar dönüyor
N'olur ağzından başla soyunmaya
Bir kez daha sür hayvanlarını üstüme üstüme
Çık gel bir kez daha yıkıntılardan
Çık gel bir kez daha beni bozguna uğrat

Cemal Süreya

8 Ocak 2013

"Olumsuz. Güneşe aykırı."

"Sana bir boyun atkısı gerek..." mevsiminde, şaraba sığınmaktan başka nasıl bir çözüm yolu bulunabilir, bilmiyorum. Tarçından karanfile yuvarlanan notalar arasında kılavuzlar yakıp şiirler inşa etmekten başka neler yapılabilir, bilmiyorum.

Tercih edilmiş şeylerin yerlerini değiştirirken şömineye atıp da çıtırtılarını dinlemeye başladıklarımız neremizi ısıtır, bilmiyorum.

Eller hangi mevsimde ısınır, güneşi kaçmış sarı kazakların sırtına hangi titrek sahil anısı konar, hangi şehrin beyazlığından göz kör olur, belki biliyorum...

Dudağımın kenarındaki "kayıp" şarkılar listesinden taşmaya yeten gücüm, hangi umut kırıntıları saçan piyanodan bir nefeslik can bulur...

Delik deşik olmuş bir kış sabahında, hangimizin sokağı hangimize doğru yol alır...

Tarihin makyaj attığı yerden karalıyorum.
Başlangıç ve sonlar arasındaki kırık vals, adımlarımızı nereye sürüklüyorsa... Toz.. Her yer toz.. Dünden tozanlar yarını göstermiyor.

Gözlerim bozuk ve..;

"Sana bir boyun atkısı gerek. Çünkü kış geldi.
Ve sular bir uzun geçmişe hazırlanır. Nerdeyse.
Bir çocuk ölür. Bir kadın hastalanır. Odalar
bulutlanır.
Su içmekten. Uzak. Bir köfte kokusundan
İnsan
uzak
bir memleket havasından.
Belli belirsiz bir şeylerden utanır.
Yapışkan ve dayanıksız bir vidanın eşliğinde
Gece.
Hatırlarız bir günlerde üşümediklerimizi

Üşümeyeceklerimizi..."

5 Ocak 2013

-sız, -ı

Ayları günlere bölünce geriye ne kalıyor.
Çok yorgunum, "bir atkı gerek" mevsiminden mi, omuzlarıma abanan hiç- yarından mı..
Nerede uyuyup, nerede uyandığımın sınırlarından öteye geçemediğim birkaç gün dönümünün ardından,
göz pınarlarımı kurutan sellerden,
kış ortası yangınlarından,
serinlemeyen topraktan,
beyaza çalmaya yüz tutmuş sokaklara,
pencereyi açtığımda görünmez olan kış kuşlarına,
duvarların sevdiğim renklerine,
sonun başlangıcına,
adı neyse,
tarih tutmamaya...

Belki bir gün.., hafifliğiyle kandırır yollar,
belki de çökülüp kalınır bir tanesinin kenarında...

Kim bilir, kimin bileceğini sormadan, bilmemeye...

2 Ocak 2013

Gelecek zaman kipi

Biraz şans..,
Biraz mucize..,

Sıradaki parça: Let it be*

30 Aralık 2012

Külsüz kedi zamanı

Bazı şeylerin yalnızca rayihaları kalıyor geriden esen...
Zamanın, kurşun kalemi parmaklarının arasında ezip, bastırdıkça arka sayfaya iz bırakan hali bir ömrün kokularını kronolojik olarak sıralamaya yarıyor gibi..
Kış kokusunun genzimize doldurduğu beyazlık ve hafif kızarmış domateslere ayna tutan burunlarımızla,
Bir kez daha, sıfır olması umut edilen noktaya merhaba.
Yarın sayfaların sağ üst köşelerindeki, üçüncü noktadan sonrası değişecek; ve biz yine geçmişe saplı kalplerimizle 12'yi yaşatmaya devam ediyor olacağız. Bahara, kabullenişimiz çiçeklenecek, yeni sayıları eskitmeye girişeceğiz.
Eskittikçe mutluluğu artacak bir sene, en güzelidir.
Herkese ve tüm kuşlara sıcak ve mutlu zamanlar...

http://fizy.com/#s/124psd

22 Aralık 2012

Tek..


Kalbe ihtiyaç, ömre mücevher...

21 Aralık 2012

Son-suz..


     Gece nefes nefese...
Aşk renginde..
Durmaktan vazgeçecekse de dünya, 
"bu su hiç durmaz"...



*fotoğraf: pinkshake

12 Aralık 2012

kapan

 Hiçbir şeyin zamanı değil.
Hep geç, hep erken...
Yorgunluğum çok diri..
Eskimeyen bir sararmışlık..
Tozlarına ufalanmayan keder..
Kar yağmıyor,
tarih alaycı..
Neredeyim..
Sevdiğim rengi görünce
içinden geçen kelime: "........."
Hadi sen söyle..

11 Aralık 2012

a.a.

"Kışın insanın içine sıcak bir içecek gibi akıttığı tarçın ve mahcubiyette, mahlep ve içe kapanışta, süt ve yanık kokusunda, camın dışı ve pencerenin titreyişinde, arkadan kapıyı örtüp halıya basıştaki emniyette bir şeyler sezip bacağını kırıp oturma ve buzdan bir şeyler öğrenme hali vardır. Bu aralık ayı ile mart ortasına kadar devam eden dönem bir edeplenme ve hali ile bir olma zamanıdır."

9 Aralık 2012

uydusu..

Bu temmuz da bir o kadar aralıktı ya, şimdi birbirinin peşindeki telaşlı kuşların tüylerinden sızan gökyüzünün rengi koyulaşmış yine de. 

Bazı zamanların kokusunun peşinde geçen satır aralıklarında sağ elimdeki kalem ısırıkları sızlıyor. Ellerimin ağrısını geçirmeyen yazlar, onları kızartıp pürüzlü kağıttan yollara çeviren kışlar, ve bahar herkese; ellere...

Uslanmayan bir su birikintisinin kenarında gökgürültüsünü dinlediğimiz ömür yatağında, genç ama ölmeye yaklaşan, yaşlı ama yeni baştan başlayan, başlamak arzusu olan..

Bu şehrin köpeklerinin gözlerinde buğulanan rüzgâr, sulanmayan keder, kuraklaşmayan tebessüm...

Evden haber var. Adresi yitmeyen, esnafı değiştikçe, insanı sokağa indirmeyen ev..
Birkaç yaşımdayken her hafta sonu gittiğimiz çocuk parkı yok ya, ya da ilklerin acemiliğiyle ada- parseline takılmadığımız yerler yönler hatıralar...
Temkin ne yaşlı bir kelime...

Bazen kırmızı bir pijama altıyla sokağa çıkmaya çekinecek kadar yorgunum ya, en çok ona kırgınım..

5 Aralık 2012

*

En canınızdan bezip "Benden bu kadar," dediğiniz anlarda, bir oyunbozan çıkar ortaya. Kendinizi yok etmeyi, en azından yok saymayı düşündüğünüz bir anda, birisi bir kahve ısmarlayıverir; ve bir kahveye fit olup, yaşama devam etmeye karar verirsiniz. Değişen bir şey yoktur tabii - ve bu kimse yeni biri de değildir. Bu, iyiniyetli olduğu sanılan, o anda yaptığının farkında olmayan insanlar yüzünden yüzlerce intihar önlenir; yüzlerce kopuk yaşam, çürük de olsa yaşamınızın rengine uymayan renkte iplikle dikilir. Önüne bakıp da renk farkını gören, daha fazla dayanamaz; ama nasılsa bu pek rastlanan bir şey değildir.

Çünkü insan kendisi için yaşamıyor; yığınlar için yaşadığını sanan, hiç yaşamıyor - geriye, bir iğne iplikle peşinizden koşturan birkaç kişi kalabiliyor ancak. Ve tüm uğraşılar, yaratılmaya çalışılan şeyler, öğrenilen sözler, başka kimseler tarafından beğenilmek bile, bu birkaç iplikçi için. İplikçisi (cep tiyatrosu) olmayanlar da var tabii; ama onların dikiş tutacak bir yanları da yoktur.

Ve yaptığım hiçbir şey benim seçimim değil: "Aydede" diye şiir okuyan bir babam vardı - yürüyebilmem bile mucize. Dudaklarım küstah; uyumlu olsun diye böyle konuşmak zorundayım. Gözlerim annemin (hem de onun) ; ona da kim bilir kimden kaldı. 

Ve bu yaşa geldim, öğrendiğim tek şey, kahve ile şekerin bir arada olamayacağıdır.

Şule Gürbüz- Kambur

14 Kasım 2012

..*

"Bana renk bile sormayın- bir beyazdan ya da sarıdan ne anladığınızı bilmeden size yanıt veremem..."

13 Kasım 2012

hicrimden..*

Zihnime yarım yamalak tutunmuş dizelerin avuçlarını terletiyor tarih ki, düşüyorlar. Denize mi bu kez, bilmiyorum.. Altına tarih atılan her not beni biraz duraksatıyor; dünleri sonlandırdığından mı, anın kendi başınalığından mı...

Azerice bir şarkıydı ninnim. Hâlâ her gece rüyalardan kaçarken, ona varacağım anı kolluyorum. Annemin o zamanlardaki görüntüsü fotoğraflardan değil, rengini bulamamış gözlerimin belleğinden düşüyor.. 

Çok zaman geçti. Çok zaman geçiyor. Zaman çok geçiyor.
Duraksamadan duraklarda bekleyen onca insanın arasından, hesaplanmamış onca cümlenin arasından, kenarda saklanırsa bir gün yolumuz olacağına inandığımız biletlerin koçanlarından, gökyüzünün devingenliğinden, sokakların bir yağmura bakan gözü yaşlı halinden ve kendini karla sarmalayıp her engebesini yok edişinden, çaydanlıkların ocakta unutulmuşluğundan, uykuya varmayan nice geceden...
Boşluklardan geçiyor ve dolu olduğuna topluca kanaat getirdiğimiz bir çok şeyin arasından...

Yeni bir sayfanın başındayken sormak geçiyor içimden, sen varacağını biliyor musun..?
Ninnine, müziğine, bellediğin o ilk huzura..
Çıkmaz sokakların arasından geçmeyi başarıp çatlayan narlara karıştırabileceğine kanını?

Gidip de dönmüş bir soluğun, kendinden emin nasihatı falan değil bu.
Takılı kalmışlığın tarihi.
Dünleri yırtamamanın, yarından ürkmenin..
Anları sonbahar yapraklarıyla aynı çuvallara doldurma arzusunun..

Ben hâlâ, her gece, o geceye düşen zeytin kadifeliğinde olduğu gibi, her karartıda, her çarşafta, her sözcükte...
Yalnızca o zamanların değil, belki de ömrün yalan olduğunu bile bile...

Yine de "iyi ol".. Yalansız, dolansız, öylesine geçip gitmeden...

http://fizy.com/#s/1aimdb

12 Kasım 2012

dağılmamış..*

 Dişlerimizde kamaşan renklerin kokusu var..
Pazartesilerin dilimlenen sokakları, mevsim meyvelerinden dudak aralıkları...
Avuçlarımızda mı dersin şu yedirenk dünya...

6 Kasım 2012

Baskısı tükenen kitaplar gibi hüzünbaz son baharı dörtlük döngünün. 
Bir sahaf aralığında tozlanan sayfalarımız; gizli, arayanın haberi olmadan sararan..
Bul beni... Belki de köşeye saklayacağın bir cümle çıkar, imlâma seslenirsin; sessiz...
Bekleyen, beklenen, ayrı düşen.. 
Kasımı üflesen, sobanın üzerinde içine kapanan portakalın kokusu saçılacak...

1 Kasım 2012

sayfası..

Güzel bir kitap ayracı gibi ömrüme bu coğrafya..
Hava çok serin, sokakların koynundan başını gökyüzüne uzatmış ıhlamur ağaçları..
Nehrin, herkesin gözüne değen, ama kendini herkesten sakınan yeşili..
Bozkırda sonbahar, Cézanne'in nehirlerine düşüp de suyun renginden çatlayan meyveler gibi..

30 Ekim 2012

"Ey suları usul usul yükselen deniz
 İçimiz damar damar parçalansa da
 Dışımız lâl gibi sessiz..."

28 Ekim 2012

yudum yudum, damla damla...*

Zamanın akmadığı yerde, günün renkleri değişiyor.
Perdeleri aralayacak bir şeyleri ararken, fonda hep aynı şarkı çalıyor.
Örtünmemekte direnen yanımın ne farkı var kendini kapatmayan umut çiçeğinden..
Zaman, yaralı.
Zaman, hızlı.
Zaman, ağır aksak.
Zaman, hırsız.
Zaman, bağışlayıcı.
Zaman, gündüz açan.
Zaman, gece asla kapanmayan.
Zaman, kendini tüketmeyen bir pazarda.
Zaman, kaçıncı perdede.
Zaman, üçte.
Zaman, ikimizin arasındaki doğrusu yitmiş sonsuzlukta..

25 Ekim 2012

26.01.


"Değil, unutulur şey değil
Çaresiz geliyor aklıma.."

23 Ekim 2012

dem

Birbirine sokuluyor bulutlar, uzun bir yasın başındalar. Bir damla bırakana katılacak diğerlerinin tutmak için kendilerini zorladıkları yaşları. Uğurlayacaklar son yazı, şehri yıkayıp paklayacaklar, hazırlayacaklar sonbahara. Bu şehrin huyu bu, kavruk yaz renklerinden, gelin çiçeklerinden sonra anlaşamadığı şeyler oluyor. Oysa deniz, yağmuruna kavuşmayı bekler içimizde, ama burada işler başka. Bulutlar azıcık ağlasalar, şehir birbirine karışıyor, her işi olumsuz gidiyor şehir insanının. Hani şu, günde birkaç aspirin, ağrı kesici, vitamin alan ve h harfi yutan rahat şehir insanlarından* bahsediyorum. N'aber?'in cevabı bu işte. Yağmurla yıkanınca sokaklarının tenhalaştığını ve duştan çıkan bir kadının aynaları buğulandırışına benzediğini görmüyorlar ya, ben en çok ona kırılıyorum.

Sonbaharın ikinci gelişi bu. Oraya erken geldi, buraya biraz gecikmeli. Geç bir yazın son fuşyasına yetişemediysem de kızaran yaprakların döne dolaşa suya uçuşunu yakalarım gibi.
Yeşil bir su değil buradaki, oradakinden biraz büyük ölçekli, en büyük birikintilerden biraz ufak, ismimizi karşılamaya yetecek bir mavilik..

Telefonlar var bu mevsim karşılama törenine yetişecek; uzak yakınlık.*
Ulaşamadığımın telâfisi gibi; eve dönenler..
Biz; eve dönenler. Aynı eve dönenler. Birlikte büyüyenler. Büyüdüğünü sanıp elbette ki karşılıklı bilinen sokak köşelerinde buluşanlar. Kediler.
Kedili şehirlerin çocukları. Büyüseler de büyümeseler de bir suya, ortak kaleme alınan anılar düşürenler.
Oynanılan oyunları anımsayamamanın değil, bir aralıkta birbirini bulmanın yarı buruk mutluluğuna kapılanlar.
Anne kokusunu duymaya gelip, bulutları dürtenler.

Gözlerimiz, yo hayır kalbimiz, belki de her şeyimiz..; artık sonbahar.

9 Ekim 2012

yüzün, gündüzün..*

"Neyin özlemini çekiyorsun? Seni hasretle yanıp tutuşturan şey ne?"
Vücudun tüm salınımını ve diriliğini borçlu olduğun şeyin özlem olmasını Pina Bausch sürekli bu soruyu sorarak hatırlatırmış. Senin bedenine ayın hangi hali düşüyor bu aralar.. 
Hangi müziklerin kıyısından sallıyorsun oltanı..
Sonbaharı aşan bir şeylerden bahsettiler. Kızaran yaprakları aşan bir özlemdir belki iki köprücük kemiğimin tam ortasına düşen yaprak çiziği.. Senin köprücüklerinden hangi mevsim yürüyor.. Ben hep bordoyu düşünüyorum. Gri; yağmurlu, belki de haklı olarak karlı.. Bugün izlediğim filmde devasa bir kayaya çarpan suya da yakışıyordu. Ve Ortaçgil'in yaklaşık iki sene kadar önceki bir sohbetinin kıyısından denizin sesi duyuluyordu. Vapur seslerini düşündüm, zamanında çığlıklarıyla günleri başlattığım martıların kanat aralıklarına düşen fümeyi..  Sen hangi kuşlarla uyanıyorsun göç mevsimi dayanmadan yurt geneline..
Bu aralar insanlar büyüyor. Geçen senenin bu seneden farkı neydi bunu kavrayamadan bir sonrakine varıyoruz. Fark etmedim iki ardışık sayı düşmüş nefes aldığımız yıl hanemize. Yaşlandıkça jestleri, mimikleri mi azalıyor insanların, seslerimi daralıyor, kelimeleri mi kendilerini tasarrufa sokuyorlar, bilmiyorum ama uzaktan fark ediliyor gülmediğin. İfadelerin zayıflıyor galiba, ya da çok takılır oluyorsun sahici mutluluklarında çizilen resimlere. Sen neler yapıyorsun. Ben kahvaltılarını özlüyorum. Minik kırmızı kareli örtüler düşlüyorum, kenarları püsküllü olsun diyorum, ellerim örüyor hemen salkım saçak ne bulsa.. Utandığımda uğraşacak şeylere ihtiyacım oluyor. Mutfağın bir köşesinde portakal ağaçlarına bakan bir pencere olsun istiyorum. Fıstık yeşili saksılarda ismini bilmediğim küçük ve renkli çiçekler yetişsin diye, daha çok; sulamayı unuttuğumda dudak kıvrımların değişsin diye.. Ne zaman sıcak bir şey içsem, içime akıyor sesin. Bu aralar televizyonda kimi görsem sana benzetmeye kalkıyorum, olmuyor. Televizyon izlemeyi de beceremiyorum. 
Bir kursa başlamaya karar verdim, birkaç kadeh bir şey içtiğim bir yerde dünyanın öbür ucuna gitmek için çekiliş kuponu doldurdum, bayram için denize doğru bilet aldım, eve. Dönerken boyoz getirmeye karar verdim. Buradaki komşularımla tabaklar boşalmasın oyunu oynuyoruz. Sen neler yapıyorsun.. Benim zeytinli poğaça gördükçe gözlerim doluyor..
Bazı geceler sabaha varmasın istiyorum, sabaha sadece büyükler dayanabiliyor sanırım..
Uykusuz geçen gecelerin rüyasız olması belki huzurlu gelen kısmı.. Sen uyuyabiliyor musun, rüyasız ama sarman sıcaklığında...
Uyumanı istiyorum, gecenin yanağından kaymasını, sabahın toplu taşıma araçlarının gürültüsüyle değil de piyano sesiyle başlamasını..
İyi olsan... 


http://fizy.com/#s/123yi5

6 Ekim 2012

kırıntıları yerleştirdiğin yerden..

 Başka türlü mevsimlerin baş dönmesinde bir hare miyiz, 
eylül şiirlerinin hangi dizesinden ekim doğuran yerdeyiz,
toparlanıp gitti mi, başucumuzda ninnide mi..
Tarçından karanfile yuvarlanan kokuda, 
biliyorsun ya; 
bize en yakın renkteyiz...