12 Ağustos 2011

-Sadece gidiş.

Bazen bitiyor.
Sık sık.
Hiç atlamadan.
Sözcüklere karşılık gelen seslerden sürgüne yollanıyor iç. Öyle sedasız. Öyle boşluklar içmiş gibi..
Asla gelmeyeceğini bildiğin bir an, sanki birkaç dakika sonra kapını çalacakmış gibi bekletiyor bir ömür boyunca.

Öyle umutsuz bir umutla.
Bu zamansız bir şey.
O boşluk büyüdükçe, nefesin uğultusundan sağır olacak kadar kelimesiz bir yere düşüyorsun. O yer, ensiz bir deniz gibi; derinliksiz, boyutsuz. Mavisi bile silinmiş gibi. Gideni bol, geleni yok.
Bazen bir valiz işte.
O kadar.
Biletler hep geride kalan. Koltuk numaraları, akılda kalan birkaç "İyi yolculuklar..."
Hep biletler.. Geride kalan düşünülmeksizin çıkılmış yollar.
Gidiş- dönüş indiriminden bile yararlanılmayan yolculuklar.
Bir mevsimde kıyamadığın gözyaşlarının, bir başka mevsimde sel oluşunu görmezlikten gelecek kadar yollar..
Benim unutamadıklarımın hatırlanmasına ihtiyacım var şiddetle.
Olmuyor böyle.
Ellerim sızlıyor bilet biriktirmekten.
Ve sağır şimdi tüm sular, sessizlikten.
Duruyordur belki de..
İnanmadığımız gibi, hiç.
Durur mu öyle..?
Ama ben yapamıyorum...

10 Ağustos 2011


Mutsuzluğumu yeterince hakketmek için
Geri döndüm kilometrelerce yürüdüm.

Cemal Süreya

8 Ağustos 2011

83.


Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç
Yağmurlar altında gördüm, kadeh tutarken gördüm de
Bir kıyıya bakarken, bakarkenki ağlayan yüzünle
Ve yarışırsa ancak Monet'nin
Kadınlarına yaraşan giysilerinle
Gördüm de
Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.

Öyle kısaydı ki adımların, diyelim ki bir yaz tatilinde
Bir otel kapısının önünde, tahta bir köprünün üstünde
Bir demet çiçekle paslanmış bir kedi arasında
Öyle kısaydı ki adımların
Şöyle bir bardak yıkayışının vaktiyle
Ölçülür ve denk düşerdi ancak
Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.

Yok bir yanıtın "nereye" diyenlere
Bir buz titreşimi gibi sallantılı ve şaşkın
Ve çabuk bir merhaban vardır bir yerden gelenlere
O bir yerler ki, diyelim çok uzak olsun
Sen gelmiş gibisindir oralardan, otobüslerden
Yollardan, deniz üstlerinden topladığın gülüşlerle
Beni seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.

Seni görünce dünyayı dolaşıyor insan sanki
Hani Etiler'den Hisar'a insek bile
Bir küçük yaşındasın, boyanmış taranmışsın
Çok yaşında her zamanki çocuksun gene
Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.

Mart ayında patlıcan, ağustosta karnıbahar
Mutfağın mutfak olalı böyle
Bir adın vardır senin, Tomris Uyar'dı
Adını yenile bu yıl, ama bak Tomris Uyar olsun gene
Ben bu kış öyle üşüdüm ki sorma
Oysa güneş batmadı senin evinde
Söyle
Ben seni uzun bir yolda yürürken gördüm müydü hiç.

Edip Cansever

*fotoğraf: Aëla Labbé

5 Ağustos 2011

Çünkü, haritalardan taşan şarkılar var.

Sonrasında kalanlarla sek-sek oynanılan bir anı defteri sayfasında uyanıyorum, her gün ortasında. Gündüzlerden aşırılmış, mutluluk vaadeden sofralar kuruyorum; sarı, yeşil, kırmızı. Diri serinlikleriyle domates çekirdeklerinin, kızıl heyecanlar saçıyorum durağanlığa ve yeşerikliklerin içimde de filiz rengi tablolar boyamasını ümit ediyorum.
Önümde, gökyüzünü işgale kalkışmamış, gelişi- güzelsiz, yalnızca uyumak ve pazar torbalarını koymak için cepte anahtarı taşınan, tüm metrekareleri fayans kaplı evler; sağ baştan say.
Makinelerin ruh ezmesi yaptıkları sınırlardan sıyrılıp, kavruk çimlerin, heyecansız ve değişmeyen bir ritime teslim olarak arınmalarına, iki tekerlek üzerinde bulut öpebilmek olarak yeniden belirlediğimiz kişisel özgürlük kavramının uygulanmasına, sabun kokusu sinen su buharına, kızartma kokusunun eklenmesinden rahatsızlık duymadığımızın kendimize kanıtına şahitlik etmek üzere buradayız.
Benim hayat çizelgemde, yirmi iki senedir.
İçimden rüzgârlar geçiyor burada, ama senin değirmenlerine ulaşıyorlar mı, kestiremiyorum.
Uyumadığım nice gece gibi, uyuyup da yenik düştüğüm rüyalar da uyuşuk.
Ayların doğumgünlerini kutlamak yüreğimi dağlıyor. Oysa biliyorum, bildiğin gibi;

"..biliyorsun
bir baş dönmesi gibi sürüyor hayat,
yazların yanına yazlar ekleniyor,
zaman uzun bir sıcağa dönüyor burada,
ağırlığına duygunun, taşınmazlığına
ve yazlar hatıraya..."

Her gün iki kere çay demliyorum. Çay demlemeye ve meyve soyup kesmeye üşenmeksizin geçirilebilecek günler çizmiştik bir bahar. Ne erkendi, ne geç. Biriktirip koleksiyon yapmamıza yetecek bir zenginlik düşlemesek de, vardı; verilmek ve alınmaktan öte, aynı fırçayı beraber tutup, yapılacak resimler, karışılacak renkler...
Burada, rutin gündelik telâşlar çelme takmıyor düşünceye. Kumla, bulutla, suyla ve salkım salkım manzarayla hemen felç oluyor. Unutmak fiilinin yürürlükten kalktığı bir coğrafyada, tüm aşklar el ele tutuşup sonsuz bir uyuşuklukla kıpırtısız bırakıyor kalbi.
Geçtiğimiz baharın sızısına, oya ağaçlarının kendini tutumayı başaramadan, oluk oluk açan, dökülen baygın pembelikleri ekleniyor.
Kumsallarda tene teslim tanelerle ilikleniyor, yüze yağmur düşüren dizeler. En çok da sesler...
Sesi gecenin, burada kıyıya saçılan taşkın su, tokat gibi patlayan bir ilan-ı aşk, köpük köpük...
Gecelerin sesine, sesiniz ekleniyor.
Tanışıklığın kimyası gibi. Kelimelerden çok, aralığından içimize akanların sesi gibi.
Nasıl tanınır bir insan, ben bu sorudan her mevsim bütünlemeye kalıyorum.
Bildiğimiz; sizin ve benim, ikimizin bildiğimiz bir hikâyede, birisi şöyle diyordu:
"Bir kadını ancak sana mektup yazdıktan sonra tanırsın."
Benim soru olduğum mevsimlerde, ikmâle kalmıyor olmalılar o halde. Adresim yanlış belki, ondan cevabını bilmiyorum bunun. Kaç mevsim, kaç mektup...
Siz, nasıl tanınırsınız? Mektubunuzu sesinizle katlasam, sığar mı "..belki de birbirinin farkında..." olanlara?
Kim bilir kaç coğrafya, kaç masal doldurdu gönlünüze bu yaz. Sizi tanımaya çalışmamak ya da bilmemek olmalıydı iç sesimin meylettiği monologlarda, ama nefesini tutup geri saymaya başlamış bir dünden, bugüne savrulmuş bir yolcuyum, mevsimsiz açıp, hep solan bir çiçek; sizin bildiğiniz o az çiçek isimlerinden biri belki..
Burada gün, her yirmi dört saat döngüsünde eflâtuna ve şeftali rengine boyanıyor. Hissi, kuşların kanatlarının ardındaki sıcaklığa benziyor olmalı. Her gün doğumunda pencerelere, bakışınızın rengi düşüyor, böylece toprağa bir kez daha yeniliyorum.
Bakışınızdan dökülen sürgünlere hikâyeler biçiyorum; sessiz, kimsesiz.
Başrolünü oynadığınız bir senaryonun imlâlarına dikkat edin istiyorum yalnızca, sevdiğiniz şarkı ve film isimlerine iliştirdiğiniz öpücük rengi gibi.
Bir yazdan uçurtma bırakıyorum öteki güze. Kimsenin duymayacağı bir senfoniye serçelerden ve kumrulardan şef atıyorum.
Değirmenlerinizin, üflediğim havayla başı dönsün, üfledikçe büzüşen dudaklarıma mektup mektup tanışıklığımız dökülsün istiyorum.
El yazınızdan notalar çıkaran bir renk biliyorum, diğerleriyle birlikte kalbimde unuttunuz. Bir gün almaya gelirseniz;
her rakı kadehinin ağzında soluğunuz, her soluğunuz dudağıma iz...

3 Ağustos 2011

1 Ağustos 2011

Yazdan çocuk.

Benim bir bisikletim var; kırmızı.
Her kışa, onun beni götüreceği yazları düşleyerek sıcak çalıyorum.
Ben, yaz çocuğuyum. Her mevsimi öpüp, yazla tutkulu öpüşen.
Mevsim geldi, bisiklete bineceğim; kırmızı.
Sepetine, içimden taşacak müzikleri mevsimlerimin duymasına yarayacak bir alet, sevdiğim dizeler ve mayhoşluğundan sarhoş eden, deli renkli meyveler koyup, sahile kanat çırpacağım.
Üzerimde uçuşan bir elbise ve her an yalın ayak kalabileceğim terliklerle, uçarı bir çocukluğa...
Değişmeyenin rengini kim bulacak.
Önümde uzanan şeftali bahçeleri, genzime dolan mangal kokusu, hiçbir şeyin örtemediği bir yeşillik.
Ağustos böceklerinin daveti var, eflâtuna boyalı bir gökyüzü altında, balkonlardan yükselen çatal bıçak sesleriyle, mayışık ama diri bir akşam. Mevsim yaz.
Yorucu bir kış geçirdik. Hikâyelere başladık; kimisini bitirdik, kimisini yarım bıraktık.
Bazı yağmurlarda hiç unutmayacağımız sözcükler döktük. İsmine ayrılık koyduk.
Bir daha hiçbir yağmurda öyle ıslanmadık.
Çamurlu ayakkabılarımızı bıraktığımız başka eşikler tanıdık.
Perdelerinden kış güneşi sızsın istedik kimi odaların. Yataklarını topladığımız birkaç dağınık anı daha edindik.
Gözlerimiz yaş dökmekten yoruldu bu kış, bu bahar.
Uzaklıklarla, yakın olan uzaklıklarla "yine yazı bekledik"*...
Şimdi mevsim yaz. Gökyüzü gitgide pembeleşiyor, birazdan kızıla çalacak ve gözlerini yumacak sonra da.
Dağların yıkandığı alkol mavisiyle lâcivert, tutkuyla sevişecekler.
Coşkunun adına yıldız koyacaklar.
Şimdi, bir yolda, bulutların arasına koyduğum bir şarkı dolduruyor ardına kadar açık kapıların arasını. İsmini soran birini hatırlıyorum. Çaresiz değil, içimi kısacık da olsa öpebildiği için gülümsüyorum. Aç perdelerini bu kez, mevsim yaz.
Nerede, hangi sahneleri ve replikleri anımsıyorsan, geceye düşürüyorsundur ama, güneşi unutma; seversin yine de, biliyorum..
Biz bu kış çok yorulduk, ama yine de bu yaz bisiklete binelim.

29 Temmuz 2011

devrik.

Ben çok yoruldum anneanne. Ben üzülmekten çok yoruldum.
Şimdi evine sığınıyorum. İlk nefesime şahitlik yapan şu duvarların arasında, yine onlara asılı fotoğraflardaki gülüşüne sığınıyorum, bu dünyadaki yeniliğime, acemiliğime gülümseyen haline.
Ben kırgınlıktan çok kırıldım anneanne.
Gitmekten ve kalmaktan. Seninle başlayan tüm gidişlere gönül koymaktan, çok...
Şimdi yaşsız ve kayıp bir dilimindeyim takvimin. Her şey boşa dönen bir tekerlek gibi. Engelleri aşamayacağını bile bile dönen bir tekerim.
Nefesim kuruyor. Oyuncaklarım kırılıyor. Kimse, orada oynayan çocuğa inanmıyor.
Çocuklara inanmayan bir evrende, avuçlarım boyalı kaldım.
Gidişlere nokta, kalışlara virgül, sessizliklere üç nokta olmaktan, içimi ünlemlere karşı dirençli kılmaktan yoruldum.
Çok çabuk yoruldum ben anneanne. Senin gidişinle boyalarım kanadı.
Şimdi bisiklete binsem ve gelsem maviler ve beyazlar boyunca, affeder misin senden sonra kalışımı...
Kirpiklerimi kurutur musun..?

26 Temmuz 2011

Göçlerden..

I

Damlara bakan penceresinden
Liman görünürdü
Ve kilise çanları
Durmadan çalardı, bütün gün.
Tren sesi duyulurdu, yatağından
Arada bir
Ve geceleri.
Bir de kız sevmeye başlamıştı
Karşı apartmanda.
Böyle olduğu halde
Bu şehri bırakıp
Başka şehre gitti.

II

Şimdi kavak ağaçları görünüyor,
Penceresinden,
Kanal boyunca.
Gündüzleri yağmur yağıyor;
Ay doğuyor geceleri
Ve pazar kuruluyor, karşı meydanda.
Onunsa daima;
Yol mu, para mı, mektup mu;
Bir düşündüğü var.

Orhan Veli

25 Temmuz 2011

Nöbet şekeri

Düşüncemin uykusuzluğu, sonu olmadığına inandığım bir mevsim kokusunun, sonlara sinişiyle tıka basa.
Gün inatla ağarıyor. Bizim sularına renk çaldığımız kıyılar toz toz dağılıyor.
Sanki suyu öpmez gibi, kapağı çatlamış kutusunda, birbirine toz döken boyalar gibi..
Yanaklarım kıskanıyor bazen renkleri; tozlu...
Bazen gerdanım; suyla karışan hallerini.
Mesela, "Öyle kalsın.." denilen bir dağınıklığa olan özlemleri dolduramadığım bir sırt çantasıyla hangi iklime göç edebileceğimi bilemiyorum.
Dalgalanan bir temmuzun, karşılıklı çekiştirilen uçlarını takip edip, birbirimize de varamıyoruz. Belki bırakıp, uçurtmaların peşine takılıyordur biletlerin..
Ben; o genişliğin bir ucuna yetişemediğimden buruşuk kalan bir temmuz dilimi...
Suluboyadan bir gökyüzü atılsa üstüme, ne yanağım ne gerdanım.., hepsi ısıracak gökkuşağının meyvelerini ve ıslaklığı kalacak; soluğundan arta kalan buğunun..
Bulutları hatırla ve üstümü ört.
Mevsim geç değil.

24 Temmuz 2011

Nereye gidiyorsun..

"..Yanlış da olsa fiillerde çekici bir kadınım..."

Didem Madak..

23 Temmuz 2011

Her kalpte...*

son-suz temmuz.


..Ellerimi bahçeye dikiyorum
yeşereceğim, biliyorum, biliyorum, biliyorum
ve kırlangıçlar mürekkepli parmaklarımın çukurunda
yumurtlayacaklardır...

Füruğ Ferruhzad

fotoğraf: #workspaces

18 Temmuz 2011

"..Geç değil, erken değil..."

Uykunun yanaşmadığı bir ev korkuluğuyum. Sessiz, dağınık, üzerimdeki kumaşlar bu coğrafyanın kavrukluğundan tenime kaynıyor. Hiç böyle solgun kumaşlarla örtünmeye alışık değilim düşümde. Örtünmeye de alışık değilim, yukarıda gökyüzü dururken. Çıplaklığımızı beklerken kollarıyla, titrekçe bile sıyıramıyorum üzerimdekileri. Havanın, kıpırtısız bakış atışı bile kesiyor sanki her yerimi. Kumaşın sahiden de ne kadar saçma sapan olduğunu birkaç ay gecikmeyle de olsa idrak ettim, doğru söylemiş. Zaten pek çok şeyi doğru söylemiş. Ve ben de palyaço misali, sonradan öğreniyorum her şeyi. Yine de inanmıyorum bir başkasına, bu gecikmişlikte.
Sözcüklerin, şehirlerin ve tenlerin ıskaladığı, o uğruna bir şeyler adananacak duyguyu ne ile yakalayacağımızı kestiremiyorum. Dudaklarımın kıpırtısızlığının ardında dağlar ve dağlar kuran dolaşık cümlelerime bakma sen istiyorum. Sadece kaçırdığım gözlerimi tut, o yeter belki.
Ne matematiğin çetrefilli yollarına, ne yaklaşık hesaplara yetebilecek kadar netim bu yolda. Birkaç metre, sanıyorum ki yirmi ya da otuzdur en çok. Ama oradaydın. Yerleri süpüren gözlerimin kıyısından gördüm seninkileri. Öylece duruyordun ve çokluk senin gibiydi. Ben küçük bir çocukken -şimdi büyük bir çocuğum- anneannemin hercai menekşeli pencereleri kapanıp da, daha kalabalık ve sokakları daha egzozlu kente döndüğümde, doğruca salondaki üç kişilik kanepenin en ortasına, bütün yabancılığımla, arkama yaslanmadan oturur, gözlerimi halının püskülüne bırakırmışım. Oysa güvensizlik, insanlara hep koltuğun kolçağından destek alacakları tarafı sunar. Öyle düşündüm o tenhalıkta, sen öylece ortada, konuşuyor gibi yaparken ve aslında hiç konuşmazken. Benden tarafa bakmaz gibiyken ama aslında en çok gözbebeklerimdeyken..
Dün müydü, ondan önceki gün mü, belki de çok gün önceydi, bunu ayırt edemeyecek kadar yitiğim affet, çok içime dokunan bir şey okudum. Sessizliği dinlemekten yorulan birinden bahsediyordu. Senin gibi. Ve benim gibi. Aslında bu kadar çok kelime olmasaydı, bunca sessizlik de olmazdı. Tezer Özlü'nün dediği gibi, "..yaşam ölümle, ölüm yaşamla tanımlı..." ne de olsa.
Bu mevsim gitmeyeceğim yerleri seçtim, bir sürü. Çünkü daha fazla şehir, daha fazla hikâye, daha fazla üç noktayı doldurmam için elime verilecek kalem. Geride kalan kaplumbağayı kimse beklemiyorsa da, öyle sessiz, öyle evde, evle. Belki mevsim sonuna varılır, bir başka başlangıca, olağanca bir durgunluğun havai fişekleriyle.
Benim gözlerim ya da sözlerim sadece kendimi doğrulamak için, bunu da biliyorum ama yine de.. Belki.. Bıkmadan.. Asırlar boyu da olsa.. Biliyorsun..; "kapı" demiştim, hâlâ rüzgâr esmedi, kapanmadı.
Ve benim hikâyelerimi sormuştun. Kâğıtlarım hep sarı, el yazım hep aynı imlâya varıyor. Dudaklarım kıpırtısız, içimde hep, o aynı hikâyeler birikiyor. Biliyorsun.., ki bilmesen hangi dizenin, ne kadar... Yankı sonları gibiyim işte. Her yer boş, var olan tek şeyin de sonunu asla yakalayamıyorum. Ama belki şimdi, gün rengine kavuşurken, eksilen sonlardan bir yap- boz yapıp, gözlerin sicim gibi yağmurlarından bir kez daha boşluklara yama yapabilirim...

http://fizy.com/#s/1aif14

15 Temmuz 2011

22.

benim bir sevincim var yüzün artık akşam
bir çocuğun gülüşünü görüyorsun nereye baksam

kıyımız uzak ve kuytuda ellerimiz sanki yok
ellerimiz yok ama senin ellerini bir tutsam

bazı çocuklar doğar bilirim bazı çocuklar doğmaz
doğmayan çocuklar için bilmem ne yapsam

ey çavlan, bitmeyen temmuz güneşi, ey aslan
silkin. sakla harmanını. çocuğunu sakla

ey aslan, suya kaptır kendini ellerin sanki yok
bir güzel günde mızıkalarla bir alanda dursam

sen yoksun gazeteler yok geçmişin razı değil
bilmem ki doğmayan çocukları ben mi doğsam

Turgut Uyar

11 Temmuz 2011

"..Uzaklardaydın, oracıkta..."

Siz, birlikte pişman olacağımız sözleri susuyorsunuz. Benim nefesimi tutup, yalnızca üçe kadar sayabildiğim hayat ertelemelerimden mefruşatçılar kuruyorsunuz; kumaş kumaş, tül tül, aba aba...
Oysa ben solunum konusunda epey beceriksizim, belki de üç adımlık soluksuzluğuma adadığınız aşkınızla, şimdi beni öldürmek istiyorsunuz üç asır boyunca...
Çerçeveleri resimsiz kalmış bir odada radyo dinliyorum. Radyo dinlemeyince sessizliğin renginden sıvaları akıyor bu duvarların. Ben yaz gelince hiçbir frekansta sesinizi bulamıyorum. Şiirler hep adresler yazıyor avuçlarıma. Birlikteymişiz gibi terlemiyorum ama gözyaşı da karıştırıyor mürekkebi. Ben size, okunaksız adreslerden, çıkmaz sokaklardan, terlenmeyen sevişmelerden geliyorum...
Bu şehrin tenimde emanet gibi bıraktığı neme dokunup, turunç gibi kokan, çıplaklığını sevilen repliklere, sahnelere, kitap sayfalarına sunan bir odaya çalıyorum.
Şarkılara çok kırılıyorum, en çok sizin sevdiklerinize. Soruların sel olduğu, üçer dakikalık müziklere değen kelimelerden, çöl gibi bir cevapsızlığa düşüyorum.
Kimileri bilirlermiş de saklarlarmış hikâyeleri. Rakı sofrasına oturulmamıştır beraber, ondandır diyorum, ama hikâyeler bizim kalemsizliğimizde söylenildiğinde kırıcı oluyor, biliyor musunuz...?
Sahi bir defteriniz vardı. Kalem tutuşunuz sonra. Hangi sessizliğin imlâsına düşüyor uykusuz düşünceniz..
Sevdiğiniz hiçbir şeyden geriye, yarım bir umut bile kalmıyor. Oysa ben sizi, paylaşılacak birkaç not, puanlanacak birkaç soru arasında değil, iki basamağın kenarında, atlamadan, kelime kelime aradığınız bir heyecanın kıyısında tanıdım. İsimsiz. Tokalaşmadan.
Şairin dediği gibi; "Siz bir başlangıç bile değilken..."... Ve siz şairlere inanırdınız, belki de tam da bu yüzden her şeyi onların eline bırakıp, yakın olmanın uzak durmakla mümkün olacağını, bile bile sustunuz.
Siz hep sustunuz. Benim susuşumdan başka türlü sustunuz. Sessizliğinizden sağır oldum, öyle sustunuz.
Gideceğinizi bile bile şehirlerden ışıklar kestim, ceplerinize doldurdum. Hangi suya baksanız, hangi kayıp çocuğa düşürseniz kadeh sonlarını, "Belki..." diye...
Sileceğinizi bile bile kazıdım anahtar metaliyle, elinizin değdiği ahşaba, hüznünüzün dudak kıvrımını...
Şimdi içimin boşluklu ezilmişliğini raylara bırakıyorum, öldürmek için bile bir başkasını seçmişsiniz. Üfleseniz kalmayacağım oysa..
Siz hancı olun ben yolcu olayım istiyorum, olmuyor ne yapsam. Siz hep gidiyorsunuz avucuma kilidi bırakıp. Üstelik, başka kapıların kederinden de pas tutuyor anahtar, dönmüyor öyle sola, soluma...

Varmıyor ki nefesiniz ne soluğuma ne cam buğusuna. Tek kelime olup düşmüyor.
Şirazem atıyor, bulup da söylemediğiniz renklerin sabrında. Şairlere sığınıyorum, size bakınıyorum, öyle görünmezsiniz ki, kör oluyorum...
Siz hep öyle, bahçedeki hanımelinin baygın kokusunda, porselen gibi dokunuyorsunuz sesinizle; ama mevsim yaz, radyo frekanslarına karıncalar düşüyor.
Nefes aralıklarınızdan düşüreceğim bir "sen" yaratamıyorum suskun sizsizliğimde..
Ben her mevsim öylece kalıyorum, oysa...
"Şimdi sen kalkıp gidiyorsun. Git.
Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar. Gitsinler.
Oysa..."

10 Temmuz 2011

belki de alara...*

"../kimsenin içine girmek için anlatmıyorum ben. akıp gitsin de istemiyorum. boğazınızda kalmalı. dilimin tutuk müziği, itmeli. akıp gidiciliğin uyuyan ritmi değil uygun olan. biz ölüyoruz. size bunu anlatıyorum. akıp gitmesi gerekmiyor. bu dilin, hep tökezleyip düşmesi gerekiyor. çünkü biz, tökezleyip düşüyoruz/
...

seninle ikimiz yani. ne kadar "ben" diye başlasa da cümlelerin, aslında anlatmak istediğin ikimiz oluyor. çünkü biz, birer serseri ekiz. bir yapıya eklenerek yok olmaya çalışan ekleriz biz, alara. anladın mı, biz yaşamak değil, iki kişi ölmek istiyoruz..."

4 Temmuz 2011

Çocuk- su.

Çağlayanlara karışan bir tondum; güzel bir arkadaşım gökkuşağının sekizinci rengi de diyor, küçüktüm ama balık pulu gibi göze değen çocuk sevinçlerine kapılırdım.
Oysa büyümek, vapurda içeri oturmakmış, balık pullarını, ayın suyla flört edişini görmeme ihtimalini kabullenmekmiş.
Büyümek, güzel giysilerin ütüsü, makyajın akmayışı, saçın dağılmamasıymış. Yalın ayak olmanın ayıp olduğu yermiş.

Ben büyümeden hemen önce, ya da şöyle demeli; büyüme taklidi yapmadan hemen önce, parmaklarıma rüzgârlı sarmaşıklar dolayıp, suya dokundum. Dizlerimi evle ıslattım. Uzak vapurlara gözlerimi yaslayıp, rüzgârın canı güneş çeksin diye, öylece tenimi teslim edip bekledim. Yanıma, bileğine şapkasını tutturan, üfledikçe dalgaları çözülen bir nilüferden başka bir şey almadım. Belki suyunu bulsun diye, belki de çocuk halimi duyumsayayım diye..

Susarak anlatmak masalları.. Benim bir masal dağarcığım yok; birisi sormuştu bunu. Hiç olmadı, masallar akılda tutulmuyormuş, bunu fark ettiğimde kırıldım büyümeye bir kez daha..

Kırgın ve içimizi gücendiren ne çok şey var.. Kelimelerin masumiyetlerini yan yana gelerek bitirişleri ağırıma gidiyor. Böyle gözyaşı dökmek, üzmek var olan tebessümü.. Aşk olsun harfler, kelimeler, diller...; aşk olsun..

Dilime, kaleme dargınım çok. Dağınığım da çok. Aynı anda hem çağlayan, hem kıpırtısız koy olmak zor.. Kırgınken umut giyinmek de.. Yalnızken kalabalık görünmek de..

Son birkaç günün serinliğinde omzuma şal atan ne kadar sıcaklık varsa, denizlerden topladığım dalgalara kattım. Belki üşümesi geçmez ayın, su öyle düşünceli, kıpırtısız yatarken.. Balık pullarının renkli öpücüklerini göstermezken..
Belki çok susarız, suya bunca yakınken.. O zaman ne kalır deniz kenarından bırakılmış avuç içi sıcaklıklarından başka geriye..
Büyümek, renksiz bir tablo yapmakmış; çerçeveli ve eksik.
Büyümek, vapurda içeri oturmak, bozulmayan saçlarla, gözleri sulandırmamaya çalışmakmış.
Büyümek ne anlamsızmış, suya bu kadar yakınken, suyken, su bizken...

29 Haziran 2011

Yaz..*

Sen bir karanfilsin, delisin
İçlisin de, bükersin hemen boynunu
Mendilimin içindeki kirazdır
Mendilin içi kiraz
Bilmem ki, ne desem, yaz mutluluğu.

Nasılız ay ışığındaki dostum
Bütün bir gecenin uykusuzluğu
Bak şimdi her şey bir dengeye uydu
Bir domates, birkaç domates hemen tartıldı
Bir sancı gibi yerleşti şuramıza özgürlük
Kirazlar kirazlar
Gözyaşları günbatımının
Karanfilin kokusu.

Demiştim, evet
Söz haziranın
Şurdan burdan bir vapura binildi
Gümüş kafesinde denizin
Bir sürü kuştan geçildi
Sevgilim, canım mendilim.

Bir karabatak sürüsü dadandı bordamıza
Dadansın iyi
De bana kim bulacak denizin kalbini
Yeşimden oyulmuş ağaçlar
Kıyılarda
Kim bulacak kıyıların kalbini
Hepsini anlat, hepsini.

Anlat ki,
Güneşli günler de sıkabilirmiş insanı
Bir rastlantı gibi gelen mutluluklar da
Susarsak susarmışız da, ölçemezmiş kimse derinliğini
Kim bulacak derinliğin kalbini
Sana kızar mıyım hiç
Bana bir gül ver.

Sevgilim, canım mendilim
Mendilim kiraz dolu
Anlatamıyorum galiba
Hüzün değil yaz mutluluğu.

Edip Cansever

20 Haziran 2011

ve yazlar hatıraya..*

Yazlar rüya mı gördürür, gündüzlerde üzerimize atılmış bulutsuzlukların altında..
Senden öğrendiğim bir şey bu; bulutlardan yaptığımız resimleri suluboyayla boyar gibi, sonra öyle avuçlarımızın içi güneş kokar gibi..
Bisiklet tekerinde dönen bir tekerlemenin son hecelerindeki gülüşmeli aksaklıklar ve sokak kedilerinin kalkık burunlarına değen pazartesi güneşi..
Her şeyin denize doğru koşarak soyunduğu bu mevsimde, öyle dikensiz, öyle kilitsiz; öyle siz öyle biz..
Masallardan kestiğim renklere değecek tene kurulu bahçeleri coğrafyanın, birden yakın ikiden uzak, üçü öptüğümüz yerde kalacak gökyüzü..
Bağışlanacak toplanmış saçlar, affedilecek gündelik telâşlar, biliyorsun; "..bir baş dönmesi gibi sürüyor hayat..."

11 Haziran 2011

zaman.sız-lar..

Bizim, üzerimizden akan yağmur yalnızlığımız var, taş sokakların kaldırım diplerinde çoğalan canla umut arttırışımız, çocuklara..
Bizim, gökkuşağından rujlarımız var, tadı portakal likörü. Çilek kokulu avuçlarımızla dokunduğumuz gecelikler var, ayın üstünden dökülen saten karanlıkta...
Yorgunluğun yemek ısınması bekleyişinde taşırdığımız kahve köpüğü heyecanları; birden ikiye, üçten sekize..
Şarkısız kalmayan resimler var, aradaki o misinamsı düğümde.
Düğümlenen bir şey var, tutam tutam tek seferde..
Düğümlendikçe denizlere halat atan..
Bir şey var; harfleri sessiz, yankısı avaz, aramızda, bizim...

9 Haziran 2011

dağınık yeşil.

Pencerem sanki yıllardır açıkmış ve kanadı bugüne kadar hiç kapanmamış gibi öyle duvara yandaş. Yaprak oynatmayan bir rüzgârsızlık var, oysa sahil sözcüğünü duyar duymaz esintisi de gelirdi beraberinde. Durgun yaz, çok beklenmiş yaz... Belki de bu kadar beklendiği için tuhaf bir renksizlikle tablolaştı pencerede. Öyle, beklenmeden, aniden tenimize düşüp de kavurmadı. Uzun yağmurları vardı bu kışın, baharın... Hep o yağmurlar altında gülümsemeye ve ağlamaya alıştık belki, güneşi unuttu bir yanımız. Şimdi baştan öğreniyor sanki ağaçlar doğuracakları meyvelerin renklerini, ağırlıklarını. Deli deli sallanmıyor hiçbir kiraz, zaten sevişen de yok dolu dolu.
Burada hayat tuhaf bir hızla, sanki kitap yaprağı çeviriyor gibi geçiyor. Okuduklarımız yanımıza kâr, hızla geçtiklerimiz hafif pişmaniye tadında. Sonrasında ağlatacağından emin olduğun bir şeyi neden yaparsın, onu bilmiyorum.
Ben sürekli bir bankta unutmak istiyorum kendimi, anısı olan her bankta ömrümü geçirmek istediğim gibi. Sonra üzerine başka anılar kazınan, belediye zevksizliğindeki banklar. Genelde yeşil, hiç olmadı sevdiğimiz ahşap renginde. Belki biraz gecenin denize karışan neminden sisli, puslu.
"Birkaç bankımız oldu." diyorum sık sık, en azından o kadar anı toplayabildik. Kestiremiyorum, ne kadar baktığımı gözlerinin ahşap tonuna. Ama sanki biraz daha baksam, ormanlar kıskanacaktı boyayacağım dünyayı. Mütevazilik olsun diye gitmediğini biliyorum, belki de ağaçlarımızın gövdelerine başka çalılar değdi, başka kuşların sesi yaslandı dallara. Bilmiyorum, sen söyle. Ya da yine bırak, ben söylemediğin kelimelerden en istediklerimi seçeyim.
Her gün yolumuzun düştüğü bir yerde, birisi bana yeşilliklerden söz etti. Ve senden. Hakkı yoktu senin renklerinden konuşmaya. Ben bile konuşacak vakti bulamamıştım. Neden öyle yaptı, doğru mu söyledi, söylemeseydi ben senin yeşilini nasıl tanımlardım bilmiyorum. Yani neden avucumla ağzını kapatmadım ya da kulaklarımı kapatmadım veya orayı terk etmedim, bilmiyorum. Senin bir renge değişinden bahsetti, ben de sustum. Zaten böyle anlarda ben hep susarım. Konuşmam gerektiğini hissettiğim her yerde şöyle bir durup, susarım. "Aferin!" derim sonra "Ne de güzel, her seferinde yeni baştan, ne de güzel pişman oluyorsun!"
Bir de konuştuklarım var, onlar yeşil değil, maviye çalıyor sanırım, kimi zaman kırmızı olsun istiyorum, en çok da gecede patlayan tomurcuk moru.
Bugünlerde neyi sevmesem karşıma çıkıyor, neyi sevmeye biraz meyillensem içimin kaktüs dikenleri inceden inceden birkaç terk ediliş öyküsü hatırlatıyor. Dost arası kahve fincanlarında kalabalıklar çıkıp, sokaklar boyu yalnız bırakıyor. Bir yanım gece bitkilerini severken ötekisi pencere önü çiçeklerinin tenhalığından dem vuruyor. Sonra senin sevdiğin şarkılardan yap- boz yapıyorum. Teknoloji bunu yapmama olanak tanıdığı için ürkütücü biraz. Sana ilk söylediğim şeylerden birini hatırlıyorum buna yenik düştüğümde, sonra yüzünün aldığı şekli anımsayıp tebessümümü ıslatıyorum. Belki yanından geçerken tutmasaydım o yağmurunu içimin, gözümün bebeğinde, sen de bu kadar insafsız olmazdın.
Her gün "belki bir dönemeçte" diye başladığım günler "nasıl olsa yok" dağınıklığını aldı. Aynaya bile bakasım yok, baksam da göreceğim bir renk yok. Belki de her gün yolumuzun öylesine düştüğü o yere gidip, güzel şeyler söylemeye çalışan birisinden seni dinlemeliyim. Ben hiç sormamıştım oysa seni, telefon defterlerimizdeki ortak düşen harflere bile, şimdi böyle, oluyor mu hiç, oluyor mu böyle.. Senin sesin bu kadar güzelken, başka seslere renk düşürmenin ne alemi vardı, aramızda bir gökyüzü kalacaktı kalsa kalsa, bunu bile bile ne gerek vardı...

5 Haziran 2011

'87

"..Eğer sonuna kadar yaşamak olmasaydı, tanımazdık birbirimizi..."

2 Haziran 2011

pelargonium..*

Her şey sen gittikten sonra tuhaflaştı. Ya da tuhaf olan ne varsa, senin gidişin yüzünden oldu. Başka bir şehirde, gözünü başka bir maviliğe değdirirken bile, tozundan sıyrılamadığım zaman, gökyüzünün deniz olduğunu düşündürtüyor. Her şey saçılsa da aramızda, gökyüzümüz değişmiyor.
O yüzden sana renk sormakta cimriyim belki bu kadar. Ya da hayallerinde yüzen balıkların yollarını, akvaryumlara çıkarmaktan korkuyorum çokça. Senin özgürlüğün... Hayır özgürlüğün değil, başkalarının iyelik eklerini tutkulaştıran özgürlük isteğin, bir bisikletle sonsuzluğa yuvarlanan bakışımlı dünyan... Öyle yakın ki güneşe, ürküyorum düşlerinin bileklerini tutmaya, hangi sözcük kaç nefesse...
Penceremin önündeki saksıları hiç değiştirmiyorum ve latince isimlerini fısıldamayı sevdiğim çiçeklerin, günü öpen renklerini yazların uykusuzluğuyla suluyorum.
Son zamanlarda hep, ilk okuduğun kitabı düşünüyorum. Seni bugüne yoğuran, dünde ıslatan hikâyeyi. Paralel kahramanlıklara hâlâ inanıp inanmadığını sormak istiyorum, sessiz ama. Kulağına üfleyerek.
Kelimelerimin böyle savruk ve fiili, yüklemi bol hallerinde kaybolduğumu hissetsem de, örülü bir tutam saç içim; düğüm- boğum- sicim.. Çözmek için, ellerin, en çok ellerin...
Sen, beni bu yaz da bağışla..
Terk eden her halkasıyla zincirin, sana varmaya çalışan bir yol boyamaya, sözler kesip, biçip, dikiyorum.
Avuçlarımda yaldızıyla izinin, kabuğundan taşıra taşıra, bir küçük salyangozla uyanıyorum..
Kulağımın ardında mürekkebin, soluğundan bir fazla, ama ellerin, yine de ellerin...

29 Mayıs 2011

tek kelime-siz.


Bir boşluktan ötekine..
"Vedasından korkulan ne çok şey..." derken, hiçliğin kıyısından kirli bir çalım düne hatıra kalacak olan.
"Sen acının sınırları olduğuna inanır mısın?"
Gündüze vardıkça, tortunun şakaklarımıza topladığı karanlıklar haziran yasından renk çalıyor.
Korkum damlayamamaktandı, bir dalgaya karışıp kendi suyuma varamamaktan...
Bana değen fırçanın tellerinden senin gün doğumların devrilmedikçe, dünkü kışın ayazında birbiri içinde eriyen sözcükler sakatlanıyor.
Ben neredeyim, sen neredesin?
Bu insanlar ne konuşuyorlar,
izin verdin; ölmeme, öldürmelerine senin sözcüklerinle.

24 Mayıs 2011

Salı

birden karışmış gördüm. -karışmış olduğunu gördüm-
otobüs duraklarıyla reklâm levhalarının
tutunduğum bir sarmaşık değildi
bir kayıştı otobüste

güdümlü bir sağnak saat beşleri beklerdi
yaz kış herkesin elleri suda
dizlerime tutunup kalktım.
bir ses değişmesinin en güzeli vardı göklerde
dizlerime tutunup dizlerime
attım pazartesi alışkanlığını
bir vurgunum, ve aşkı
yeni yeni tanınıyordu suların göke
birden karışmış olduğunu gördüm, bildim
kadınla erkeğin, emekle evrak çantasının
bir yarı karanlıkta

..........

vakit akşamdı. ikinci gün
vakit akşamdı.
birden bazı yerlerde ışıklar yandı
ayrıldım.
eve döndüm
evi buldum.

Turgut Uyar

23 Mayıs 2011

Saati gelsin...

"Sabah erkenden çıkalım. Daha seslerimiz geceden çıkmamış olsun; kırık, kekre...
Şehrin son evleri geride kalıncaya kadar konuşmayalım hiçbir şeyden...
Aldırmayalım... Yetişmeyelim bir yere...
Sonra yavaş yavaş bahsedelim. Hiç bahsetmediğimiz seslerimizle birbirimizden, kendimizden, olup bitenlerden, tanıdığımız insanlardan...
Yolda duralım yerli yersiz...
Meyveler alalım, şehvetli meyveler...
Şehir bizden akıp gitsin..."

18 Mayıs 2011

Peşim sıra...*

Kolay olacak demiyorum. Sayıca az, kalp ağırlığında nice hezeyanın ardından hâlâ durmamalıyım belki zamanın bu coğrafyasında.
Sevdiğim şarkıların mübadelelerini gerçekleştirmeliyim ya da.. Sevdiğim... Kalbimin yakınlık kurduğu her sıcaklıkla kışa soyunmam, belki de tenimden silinmeyen ürperti noktalarına hiç ateş değmeyişindendir. Ben yandığım zaman serin dalgalanıyor su. Ben korkunca tüm sandallar çekiliyor sahilinden yaşanmışlıkların.
Hiç utanmıyorum çoğu zaman. Sadece çekingen üşüyüşlerim, paylaşmaya sakındığım ısınışlarım var.
Bir valizin kenarına takılmaktan daha fazla dileğim olmuyor çoğunlukla "yap- boz- yeniden yapma" sevgilerimin ardından.. Kırık bir oyuncağın ahşap damarlarına hangi çocuk dokunur, ben hiç tanımadım. Dokunmuyor güzel olan şeyler. Renginden sıyrılmış tenimle, içimi de çıplak bıraktım sanıyorlar.
Yavaş yavaş soğur ölüm diye düşünüyorum ama tuhaf bir şekilde güneş var; sevdiğim, o her şeye yaslanan. Ve yine tuhaf bir şekilde doğumu var bütün mevsimlerin. Her güzel şeyin bir doğumu var. Doğum öncesinin heyecanı var; titrek ve sabırlı.
Bu kış uzun gözyaşları döktü. Baharını öyle çok bekletti ki, toprağın sabrından çatlayarak papatyaları kucaklayışını bile sabah ayazında gördük. Kadın saçına benzeyen o yağmurlarla öyle çok yıkandı ki birlikte yürümek istediğimiz sokaklar, nice nice denizleri konuk ettiler.
Hâlâ aynı duygudan seslenemediğimi hissetsem de durulmuyor şimdi bahar.
Çok bekledik. Ben, üstümü örten hiçbir gece kalmayıncaya kadar bekledim...
Ilıklığını çekip, kendini gökyüzüne, kaymayan bir yıldız olarak astığın andan beri, pencere önlerinde, kırışmasına fırsat vermediğim çarşaflarda, salyangoz kabuklarında bekledim.
Şimdi, "Kimsin?" diye soracak olursan, ismimin adresinden başka verecek cevabım yok. Gidecek bir yerin vardır elbet hikâyeler boyu ama, biliyorsun; bu su hiç durmaz*...

16 Mayıs 2011

Kendini uyur uykular..*


Dokunmak istiyorum.
Özledikçe, daha çok..;
rüyalarına, bıraktıklarına, ceplerine doldurduklarına,

yarım bırakılmış sözlerin imlâlarına, bulutların denize değdiği noktaya, gecendeki yıldıza, kirpiklerinin battığı uykusuzluğa, yorgun ellerine...

Duymak istiyorum.

Özledikçe, daha çok..;
masallarını, ılık akan soluğunu, mevsimden düşen yaprak çıtırtısını, gündüzüne yaslanan sokak karmaşasını, pencerene vuran rüzgâr ıslığını... link verme uygulaması
Elimde değil,
özlüyorum...*



11 Mayıs 2011

Bulutsu-z..

Basit yaşamalıydım, olduğum kadar; sular akıtarak eteklerimden. Sarı ve ıslak kalarak.
Sevdiğim birkaç cümleyi topladığım akasya dallarını saçlarıma iliştirmeliydi sevdiğim birkaç şair. Ve sevdiğim çocuk isimleri kadar masum kalmalıydı dilimiz. Dilin masumiyetini yitirdiği yerden gökyüzüne seslenemiyorum bu bahar. Kalbimi kıran elbiseler giyiyorsun ve üzerine büyük gelen basmaların renklerinden dökülmüyor oya oya hiçbir beyazlık. Işığını yakmayı unuttukça vadettiğin bahçenin, ateş böceklerini kokluyorum. Benimkine benzemiyor. Ben bu bahar ne koktuğumu bilmiyorum.
Eğreti duran dallar var saçlarımın arasında. Rüzgâra söylememişsin ceplerine doldurduğun dileklerimi, oynamıyor dalgalarla, çekiştirmiyor saçlarımı, düşmüyor kırgınlık diz boyu sulara.
Ben titriyorum şelale. Düşünü kurup, gerçeğini çizdiğimiz basamaklara isminin, gecenin dolunaya vardıkça çoğalan, baş harflerini koyuyorum. Tebeşir tozundan oyunlarımıza tarifini bilmediğim, eski pencere önü kaselerindeki tatlıları ekliyorum.
Senin baygın ve mayhoş rüyalarından, gözlerini kapattığında düşen imgemi çalıyorum, aynalara koyuyorum. Sesin olmadan seni duymaya çalışmak belki, yaseminlerinden zakkumlar boyamak, sevdiğim tüm salyangozlara saçlarından yollar çizmek...
Yüzüne düşen bir güneş olmalı benim bir yerlerde unuttuğum, belki de kırmızı bir garın vitraylarına düşürdükçe...
Biletlerim kesik, limonatadan günler bekliyor pervazlarında gün doğumlarının. Azıcık zorlasan açılacak ardına kadar kapıları çekirdeksiz bahçelerin.
Avucumda dünden kalma bir ruj kapağı, yollar boyu kadın olmanın mevsimlerini doldurduğum.. Dilimde utanmazca soyunan ten masalı.. Masalları taşıyan köprüler gerdanında biçim biçim..
Özlediğim ne varsa, en uzağından bakıyorum. Gözlerim bozuk yarına, yine de güneş öptükçe kirpiklerimi, uyanıyorum yollara, baharlara, delik ceplerimizden başka şehirlerin aynı isimli semtlerinde, sokaklarında düşen bilyelere..
Gülüşünü özlüyorum, gülüşümü özlüyorum. Aynada kırılıyor bakışını okşayan rengi vadilerin, susadıkça rüyaya boyanıyor sular, biliyorum az kaldı; sahillere değecek parmak uçlarına...
Az kaldı oyundaki sıramızın yeniden gelmesine, tebeşirlerin dağılıp yeni çizgilere yer açmasına, dudaklarının bahar dalı rengine, rengine...

7 Mayıs 2011

Kıyılarıma vuran sen misin..*

Bir tek... En çok...

Sonsuzluğun enginliğine özenen bir renkle, dört mevsimde...

5 Mayıs 2011

Sen varsın...


Ben hiçbir şey bilmiyorum, sadece kâğıttan gemiler yapıyorum.
Bugün, kalbimin tutuklu kaldığı güzelliğin doğumgünü. Bugün mayısın da, baharın da doğumgünü. "Bu mayıstan umutluyum.." derken yalan mı söyledim.. Belki söyledim.. Kırık oyuncaklar gibi içimin oyun yeri. Boşlukları doldurmayan bir yağmur var, tene çiy bırakmayan bir bahar.
El yazım titriyor, başım çekip gitmelerin ardında kalan duvarlar kadar soğuk ve ağır.
Büyük bir zamansızlıkta güneşi ve ayı sayıyorum. Oysa ben matematikte hiç iyi olmadım. Sağlaması aksayan birkaç işlemle talan ettiğim kıyılarımda, kumlar bile suyla sevişmiyor ki, mavi ya da yeşil ve hatta turuncu oluşunu seçeyim..
Dudağım uçuklasın istiyorum, dudağıma yayılan sıcaklığı silen bir acı olsun istiyorum.
Mektupları yakarken aralarından kelimeleri tutup köklerine ve eklerine ayırmak istiyorum.
Yürüdükçe yol olan ama hep aynı kalan bu yelkovandan düşmeyi diliyorum.
Bugün doğumgünün. Ama ben ceplerimde biriktirdiğim, tutulmamaya ant içmiş sözlerle ölüyorum anneanne.., mayıs nerede?

3 Mayıs 2011

Bileceklerin

Söylemiştim oysa; ben gürültüde kalıcı değilim.
Yeniden bir ayrıkotu bulmalıyım içimde.
Yoksa kendimi iyiden iyiye kalabalıktan biri sanabilirim.

Göçe yetişememiş bir kuş kadar üşüyor sağ elim.
Oysa büyük yüzölçümlü cümleler kurmak için
okyanuslar geçecektim.
Dar odaların oyuncak yaygaralarından çok vakit kaybettim.

İçimin ılık, tanıdık seslerini bastırdı kalabalık.
Ancak tek bir gündüzün hükümdarı kâğıtlar üzerine,
her şeyi biliyormuş gibi yapan cümleler kurmanın bedeli bu.
Oysa hiç keyfini sürmedim ki "biri" olmanın.
Nasıl süreyim? Benimle ilgisi olmadı hiç,
bütün kalabalıkların "iyi"
dediği şeylerin.

Ben hiç "biri" olamam ki! Olup olabileceğim: Hiçbiri.
Söylemiyorum bunu hiç. "İlan ederler" çünkü.
Bunun bile gürültüsünü ederler. Bunu, gerçekten
"hiçkimse"
olanlar bilirler.

Bugün tekrar yüksek ve geniş yaylalara çıkmak
mecburiyetindeyim.
Dar odalarda çürüttüğüm organımı iyileştirmek için
uzun bir yola gideceğim.
Oralara vardığımda hâlâ çıkıyorsa sesim,
sevgili ana dilime, iç dilime, kendime
yeniden kabulümü dileyeceğim.
İçime, kendime giremezsem
-kendinin dışında kalan herkes gibi- biteceğim.

Bu, bir mecburi yolculuk hikâyesidir.
Yolda anlatılacak bir şey olursa eğer, kim bilir...
Belki şeyler, kendini deyiverir.

Ece Temelkuran