9 Mayıs 2007

O kadar zor ki bazen yaşama devam etmek. He rşey, herkes karşında dururken kımıldamadan durmak... Çığlıklar atmak isterken, sesini bastırmak, kalbine kilit vurmak. Haber vermeden gelen hançerlerden sıyrılabilmek, kurtaramadığın noktalardan akan kanı durdurabilmek acımasızlığını haykırmadan susmak.
Yalnız olduğunu, yalnız yürümek durumunda olduğunu bilmek çok acıtıyor bazen insanın canını. "Tamam bitti artık" dediğin anlarda daha büyük daha da zor duvarlarla karşılaşmak. Biri gelip delik deşik etti sanki bu dağları, ovaları. Yollara engeller dizdi. 24 saatin her dakikasında bir cinayete kurban olmaya başladım gibi. Dudaklarıma takılı kaldı herşey, gerisi yok. Bu boşluk, uçsuz beyazlıkta göz alabildiğine bir yalnızlık. Kimseye söyleyemediğim bir şarkıydı hayat. Zincirlere vurdular kelimelerimi, kendimi yitiriyorum. Oluk oluk gözyaşları, umutsuz bir düş hayali...
Ellerini özleyebileceğim insanların aralanan kapılarını zorlayamadığım bir güçsüzlük bedenimde, ruhumda. Eşiğindeyim noktanın.
Bir sabaha karşı, çamaşırlar iplerden toplanmadan, çiylerin yapraklarla öpüştüğü, denizin dalgalarını kucağında uyuttuğu saatte gideceğim...

15 Nisan 2007

Küçücüktüm büyüdüm ama ben masalımı da gördüm. Kumdan kalelerime yağmurlar yağdı. Kalbimdeki yaz renklerini, ılık bahar esintilerine doldurup, düşlerim için yola koyuldum. Bir Van Gogh tablosunun kıvrımlarındaydı sanki yolculuğum. Uzak ülkelerin, yuvarlark darbelerinin, laciverdi gecelerinde. Taş sokaklarına vurulmuş bir susamışlık ve saman renginden iklim kırıntıları. Sırtıma vurup yollarına düştüğüm masalların akıl almaz labirentlerine, suluboyadan dalgalarımı çizdim. Adımı vermek istedim adı konulmamış kahramanlara. Gecenin suskunluğuna inat bir karnaval başlattım, dehlizlerimden fışkırsın diye. Küçücüktüm büyüdüm ama ben masalımı da gördüm.

26 Mart 2007

Sessiz Eller


Ben hala ölürüm plastik çiçekli gizli bahçemde
Sessizlikten kaçar, sığınırım yorgunluğun koynuna

Apansız uyanır düşlerin tek güzel yerinde
Ararım tadını eve dönmenin
Yolunu bilmenin

Kimin bu sessiz eller
Mor halkalı yaralı gözler
KIYILARIMA VURAN SEN MİSİN?

Kimin bu kör gözler
Bu varışsız yalan sözler
ADIMI UNUTAN SEN MİSİN?

Ben hala ararım
Bilinmeyenin ulaşılmaz balını
Kaçarım kalabalıktan, yalnızlıktan
Dostumuz ölümden

20 Mart 2007


“Yüzünde yaşam izleri vardı/ Sevdim onu görünce birden/Eski bir şarkıyı söylüyordu/As tears go by…” Vurgun yedim kendi sularımda. Değdiğinde, goncalar açan dallarım bahara bebeksiz girdi. Dalları kiraz basmasına yakın, sustu fısıltısı rüzgârın, tanımsız bir beklemeye girdi garlardaki lokomotifler. Bir yankı halinde şimdi renklerin, çarpar tenime, geri döner, usuldan bir yeşildir içimde ovalarım, ılıktan akar kilidini kaybettiğim sular… İsmime mühürlü efsanelerin olasılıksız kahramanlarına kötücül zakkumlar iliştirmişler. Amforalara saklı maneviyatımda saklanan çılgın bir renk cümbüşünü bastırmaya çalışan beyazların ardında tanımamak, anımsamamak istediğim isimler ve bunu engelleyemeyen bir imkansızlık. Sevmiştim, çok sevmiştim, renklerine inandığım bir coğrafyanın kıvrımlarında otururken. Saçlarıma iliştirdiğinde kan güllerini, kızılına kızıl katmıştı damarlarımdan akıp gidenin… İşte o an, “sus dedim ama olmadı/ kalbimden ismin geçti/ kimseler duymadı/ çiçeklerin kokusu/ dalgaların şarkısı/ rüzgârın fısıltısı/ bir sana bir de bana…”… Bekledim, sıkıntımı örterek, bekledim, silüetleri renklendirme çabasında, saatlere mühürlenmeden, damgalamadan üzüntülerimi bekleyişime, bekledim. Dakikalar asır oldu. Soru işaretlerindeki önyargıları silmek istedim ve bekledim. Yüzümden akan yağmur damlaları durmadı, ‘nakarat gibi’, ‘nakarat gibi’… İç yakıcı bir şerbet oldu dudaklarımda bir Kordon havası., akşam serinliğini kapayan sıcaklığında. Maviden yeşile çalan, camgöbeğinden bilyeler saçıldı sulara, menevişler süsledi çalkantıları. Zamana inat yok olmayan kıvılcımımda kavuniçi özlemler… Düşündüm durduğum yeri, rotamı düşündüm uzak denizlerden bakarak. “En küçük bir ses bile sanki gök gürültüsü/ içim kıpır kıpır/ deniz kıpırtısız…” Zeytin ağaçlarının gölgesinde , toprağa dokundum. Hayatın sana verdiklerine nazır… “Sahiden hiç olmadan, her şey olunmaz mı?” Usuldan bir peri tozu saçıldı yarıçapı goncalarla kaplı çemberime. Sana “Hoş geldin” deme özlemiyle, kendime olan eflâtun sözlerimle, gecenin lacivert kadifeliğinden sana uzanan birkaç nazlı cümle olmak istedim… “Gece giderek yayılmaktadır/ yıldızlar herkese göz kırpmaktadır/ güzellikler paylaşılmak ister/ sevdiğim uzakta belki uyumaktadır…”



** Fotoğraf: Kevin Abato/ Take My Hand

"Hazır mısın??

Evinin seni içine sıgdıramayacak kadar dar oldugunu
fark edeceksin...
Sokaga firlayacaksın...
Sokaklar da dar gelecek...
Tıpkı vücudunun yüregine dar geldigi gibi...
Ne denizin mavisi açacak içini, ne pırıl pırıl
gökyüzü...
Kendini tasıyamayacak kadar çok büyüyecek, bir
yandan da kaybolacak kadar küçüleceksin...
Birileri sana bir seyler anlatacak durmadan...
"Önemli olan saglık."
"Yasamak güzel."
"Bos ver, her sey unutulur."
Sen hiçbirini duymayacaksın...
Göz yaslarından etrafı göremez hale geleceksin...
Ondan ölmesini isteyecek kadar nefret edecek, az
sonra kollarında ölmek isteyecek kadar çok
seveceksin...
Hep ondan bahsetmek isteyeceksin...
"Ölüme çare bulundu" ya da "Yarın kıyamet
kopacakmıs" deseler basını
kaldırıp Ne dedin?" diye sormayacaksın...
Yalnız kalmak isteyeceksin...
Hem de kalabalıkların arasında kaybolmak...
Ikisi de yetmeyecek...
Geçmişi düşüneceksin...
Neredeyse dakika dakika...
Ama kötüleri atlayarak...
Onunla geçtigin yerlerden geçmek isteyeceksin...
Gittigin yerlere gitmek...
Bu sana hiç iyi gelmeyecek...
Ama bile bile yapacaksın...
Biri sana içindeki acıyı söküp atabilecegini
söylese,kaçacaksın...
Aslında kurtulmak istedigin halde, o acıyı
yasamak için direneceksin...
Hayatının geri kalanını onu düsünerek geçirmek
isteyeceksin....
Aksini iddia edenlerden nefret edeceksin...
Herkesi ona benzetip...
Kimseyi onun yerine koyamayacaksın...
Hiçbir sey oyalamayacak seni...
Ilaçlara sıgınacaksın...
Birkaç saat kafani bulandiran ama asla onu
unutturmayan.
Sadece bir müddet buzlu camın arkasından
seyrettiren...
Bütün sarkılar sizin için yazılmıs gibi
gelecek... Bogazın dügümlenecek,
dinleyemeyeceksin...
Uyumak zor, uyanmak kolay
olacak...
Sabahı iple çekeceksin...
Bazen de "Hiç günes dogmasa" diyeceksin...
Ne geceler rahatlatacak seni ne gündüzler...
Ölmeyi isteyip, ölemeyeceksin...
Belki çivi çiviyi söker diye can havliyle önüne
çıkana sarılmak isteyeceksin
Nafile...
Düsüncesi bile tahammül edilmez gelecek...
Rüyalar göreceksin, gerçek olmasını istedigin...
Her sıçrayarak uyandıgında onun adını söyledigini
fark edeceksin...
Telefonun çalmasını bekleyeceksin...
Aramayacagını bile bile...
Her çaldıgında yüregin agzina gelecek...
Aglamaklı konusacaksın arayanlarla...
Yüregin burkulacak...
Canın yanacak...
Bir daha sevmemeye yemin edeceksin...
Hayata dair hiçbir sey yapmak gelmeyecek içinden...
Onun sesini bir kez daha duymak için yanıp
tutusacaksın...
Defalarca aradıgi günlerin kıymetini bilmedigin
için nefret edeceksin...
Yasadıgın sehri terk etmek isteyeceksin...
Onunla hiçbir anının olmadigi bir yerlere gidip
yerlesmek...
Ama bir umut...
Onunla bir gün bir yerde karsılasma umudu...
Bu umut seni gitmekten alıkoyacak...
Gel gitler içinde yasayacaksın...
Buna yasamak denirse...

****
Razı mısın bütün bunlara...?
Hazır mısın sonunda ölüp ölüp dirilmeye...?
O halde aşık olabilirsin"

11 Mart 2007

Beyaz Geceler

Kimse yok.
der ki beden: Ne denmişse
denmeyecek. Kimse
bir beden değildir aynı zamanda, bedenin dediğini
senden başka kimse duymaz.

Kar, gece. Ağaçların arasında
bir cinayetin
yinelenmesi. Dünya yüzünde dolaşan
kalem: Ne olacağını
bilmez artık, yitip gitmiştir
kalemi tutan el.

Yazar yine de.
Yazar: En başta
ağaçların arasında, bir beden
yürüyüp gitmişti geceden. Yazar:
bedenin beyazlığı
dünyanın rengi. Dünyadır, yazar dünya: Her şey
sessizlik renginde.

Burada yokum artık. Senin
dediğimi söylediğin şeyleri
hiçbir zaman demedim. Yine de beden
hiçbir şeyin ölmediği bir yer. Her gece
ağaçların sessizliğinde, bilirsin ki
yürür gelirim
sesim sana doğru.

Paul Auster

4 Mart 2007

Ayırma gözlerini gözlerimden bu akşam
Böyle saatlerce bak, böyle asırlarca bak
Göklerin ateşini kalbime boşaltarak
Benim içinde yaktı sanki gurub-u akşam
Senin kirpiklerinde bir damla oldu akşam
Gündüzden, gürültüden ve kainattan ırak
Akşamı seyredeyim bakışlarında bırak
Ayırma gözlerini gözlerimden bu akşam
Böyle saatlerce bak, böyle asırlarca bak

Yaşar Nabi Nayır

**Fotoğraf: Kevin Abato/ The Ceremony

28 Şubat 2007

“Elimdeki kitap rüzgâr oldu. Sen geldin. Sevgilim dedim sana gürültünün içinden, etimle, ruhumla, sana bakarak. Zamanında, beyinlerinin ışıklarını bir ekmek parasına satan onca insan arasında, hürriyetimi ve mutluluğumu kaybettim. Ama gelecek günlere güvenimi kaybetmedim hiçbir zaman… Dedim kendi kendime, seni sevdiğimi. Başım döndü ikimizden. Evvelsi akşam, o büyülü saatte.”

24 Şubat 2007

Dalgalara dolananlarla...

Damarlarından ılık ılık geçen kanın soluğunda sabahladım gece. Sabahın ayazında uykularını izledim uzun uzun. Sonu gelmeyen düşlerimin pençesinde, aynanın karşısında kalp ayışlarımı izledim. Ritimsiz bir vurgu topluluğu heyecanıma karıştı. Kalbim gökyüzüne uçacak sandım. Sakındığın cümleleri severken günbatımında, güneşin ufka değdiği noktada durup, rengini seçmeye çabaladım. Yıldızlarının yollarına döküldüğü bir gecenin sabahında içimde erguvani bir mutluluk. Yorgun geçen uykularımın bitmez kabuslarında açan bir bahar, kiraz ağaçlarıyla…

Belirleyemediğim derinliklerinde ayrıntılı mevsimlerine takılı kaldı gözbebeklerim. Dayanılmaz bir yalnızlığın üzerine şeftali kokusu, usuldan…

Damla damla akıttığım gözyaşlarımla açmış şimdi akşamsefaları. Renkleri gönlüme dokunur, hüzünleri karmaşamda boğulur. Neyi, neden yaptığımız bilmeksizin, sorgulamaktan kaçındığımız günlerin ardından bir tebessüm, soru işaretlerini bıraktım, büyülü kalsın…

Sevdiğin şarkıların, notaların eslerinde bir güvercinin kanat çırpışı kalbim. Beklenmeyene giden bir hediye olsun kendimden… Sabaha karşı, doğanın sıfıra indirdiği huzursuzluklardan uzak, yanıbaşında bir serinlik, içini titreten, hafiften…

Bahar kokusunda solan hüznünü ver diye geldim. Ellerinin ayasında açan bir güneşi göstermek istedim.

Yorgun, nefessiz rüzgârlarını alıp, seni kendinden geçirenlerle yer değiştirdim. İtiraf edemediklerimize saplı benzerlikleri dudaklarındaki tebessüme iliştirdim. Parıldayan gözlerinde bir okyanus akıntısı. Zamanın yer vermediği mutlulukları, onun kural dediği yasakları yıkmaya geldim. İzmir sahillerinde dalgalara vurdum, dokundurduğun coşkuyu. Dökmek istedim dizelere, yine yeni yeni baştan… Dudaklarımın aralığında usuldan bir ezgi, gönlüne dokunup düşlerinin dokusu olsun diye… “…denizini arayan akarsulara benzeriz/ pencereler bırak açık kalsın/ geceleri yağmurlar yağsın/ günebakan düşlerimiz/ yağmur sesiyle çoğalsın…”

19 Şubat 2007

mevsimin ne?

Nefesimden dökülen cümlelere takılı kalmış aklı. İnanmak mı istememiş renklerime, mevsimlerime?! Çakıl taşlarımı yakıp rüyalarına girerdim belki, mevsimim onunkine dönerse, bir gece yarısı... Uzakta ama yankısı yakın gelen bir tatildi onunkisi. Yüreğine vurduğu halatların arasından denize bir göz kırpış. İnsan tanımadığı yerleri, kişileri özler mi? Özleyebiliyor sanırım... Uzaktaki dağların dağıttığı aşk efsanelerine özenen bir yaşamdı bizimkisi, onları hiç yakalayamadan... Rengine ne diyeceğimi şaşırdığım derinliklerinde, kendime rastlamak şaşırtıcı oldu. Yılların ve yolların sakındığı yalın bir ilgi. Özlenmesi, beklenmesi gerektiği gibi... İsmine isim iliştiremediğim bir karmaşa. İçimdeki kaosun girdaplarında. İsimsiz bir mevsim ağacının iki meyvesi. Uzak, çekingen... Kaleme sığdıramadığım bir bahar coşkusu kalbimin hafif altında. Aynalardan kaçan bir mutluluk perçemi, hayata baktığımız geniş pencere önünde. Mevsimin ne? Yaz çocuğu musun sen de? Belki de güneş, seçip yollamıştır gökyüzünden gülücüklerini bize, ayrı ayrı renklerine... Elmde bir avuç kum, karşındayım şimdi, rüzgarların onları dağıtmasına izin vermemek üzere. Sende kalsın yarısı, belki bir gün... Tanımadığım bir şehrin tanıdığım ilçesine, içimden kopup giden deniz kokusu ve kalbine iliştirdiğim, anlaşılmaz duygularla kaplı bir avuç kumla... Biliyorum, sen de yaz çocuğusun...

6 Şubat 2007

karman çorman

saat 06.00

çılgınlığımın en üst seviyesindeyim

bağıra bağıra şarkı söyleyebilirim

"never again never again no more never again never again...."

trensetter ı seviyorum

çene çalmayı seviyorum

müziği seviyorum

yemek yemeyi seviyorum

kolayı daha da çok seviyorum

sabahlamayı seviyorum

tek başıma da olsa sabaha kadar oturup konuşmayı seviyorum

biraz sonra masanın ışığını söndüreceğim çünkü gün doğacak ona gerek kalmayacak

cevapsızlığın getirdiği ümitsizliği bile yer yer seviyorum bana beni bağışladığı için

gecenin bir yarısı içmeden sarhoş olmak, sokağa çıkıp bağırmak isterken...

kedilerin yorgun rüyalarında olmak isterdim..

bu arada "!f istanbul" 15-27 şubat arasında!!!!!!!!

bind chocolate izmire de şube açsın!!!!


bir fikret kuşkan filmi isteniyor!

betty boop un siyah elbisesi çok tatlı



bugün nemo'mla sinemaya didebiliriz ve belki hayat ikimiz için de dünden güzel olabilir...


siboşum bugün öğlen alsancağa didiyormuş

bu aralar iklimime kırmızı yakışıyor

gustav artık prense dönüşmek istiyor öpüyorum öpüyorum olmuyor =((

feci halde tembelim

izmir'i özlemişim...
















31 Ocak 2007


Basite indirgenmiş bir çeviriydi içimdeki tiyatro oyunlarının, müsvedde kağıtlarındaki gölgeleri. Cılızdan bir ışık yardımıyla, temkinli adımlar atmaya zorlayan bir ikinci ses kulaklarımda. Renklerini yitirdiğim bir haritanın çıkmazlarındaydım. Ovalarımda, dağlarımda iklimlerimi kaybetmiş durumdaydım. Ne şarkı söylenesi bir durumdu içimdeki(!). Hatırlayamadığım ezgilere, yitip gitmek üzere olan şarkı sözleri… “Sen içimdeki küçük mum hala sönmedin, yanıyor musun?...” Uzaklardan yakına bir işaret bekler dururdum içimdeki piyesin savaş sahnesinde. Gelsin beni bulsun isterdim, hiç bulmazdı… Verdiği birkaç güvenilebilir sözü de ezer geçerdi cevapsızlığı… Yitirir olmuştum rüya anlatan, düşlerine düş katan çocuğu… Rüyalarında da cevapsızdı belki… O kalbinin anlayamadığım yoğunluğunda, labirentlerinden sıyrılamaz şekilde, karanlıklarda, kör kuyularda yalnız başıma kalmıştım. Hiç içine alamadığı ‘ben’ koyuluklarında bile bir mum yakmaya çabalar olmuştu. Ona mavi yakışıyordu, garip ama sanki rengi o gibiydi…

Sana bir gün “Vur beni” demiştim. Mavileri oyacaktın, kaçamadın… Kızıla çalınmadı iklimler, kan revan içinde kalmadı düşler… Çağırmadın, geldim. Ağlarken görmedim seni, ağlamazdın çoğunlukla… Oysa benim mavilerim akardı, durmaksızın…

Şimdi zehir zemberek bir soğuk dokunduğum noktalar… Boyum yetmiyor bulutlara, seni de alıp götüremiyorum gökyüzünün çıkmazlarına…

Şimdi çıkmaz sokaklara saplı hayallerimle cevapsızlığından imgeler çıkarmaya çalışıyorum. Oturup bağdaş kurdum kalbinin kuytularında, duydun mu dudaklarımdaki ıslığı?... Duymadın… Sağır edici suskunluğun kesti geçti yine… Dudaklarımdan parça parça dökülürken ‘istediğini yap bana, sessizlik sonsuzda nasıl olsa…’



**Fotoğraf: Kevin Abato/ Liquid Serenity

26 Ocak 2007

'düşlerim yaz gerçekler soğuk'...


İçimde sonu olmayan yollar, çözülemeyen soru işaretleri cirit atıyor. Bir çığlık hayata karşı içimdeki kapıyı zorlayan.. Yabancı bir misafir kilitlerimi zorlayan.. Mühürlediğim anların bekçisi kesimiş.. Renginden griye dönmüş gözyaşları.. Rengini ben bile unuttum.. Baharın habericisi çiçekler kalmadı zaten dallarda da..Bir bulut var kalbimin üstünde.. Ağladı ağlayacak sonra yağmurlar başlayacak.. Körfezde de dalgalar anlaşılmaz son günlerde.. Bir örtü vurmuşlar kuytularımdaki zamana
sepya..
sonra üzerine suluboyadan renk darbeleri..
şeffafa dönük..
bellir belirsiz..
küçük bir kız vardı zamanında
gözlerine en sevdiği rengi yapıştırmış
şimdi kayıp gidiyor gözlerinden rengi..
narin bir cam gibi kalbi ama kimbilir hangi çeliğe atılan yumrukları hissediyor
güçsüz yorgun
ama kapayamıyor gözlerini
rengini tamamen kaybetmekten korkarken..

**Fotoğraf: Kevin Abato- Lamp Post

22 Ocak 2007

Noktaya 'es'...

Yarım kalan bir şiir dizesiydi dudaklarına ilişen koku… Elindeki sıcaklığın uzantısı ılıktan ılığa bir yaz akşamı. Vedasında çerçevelenen gözyaşları hep göz hizasında… Kızılından kızıl çalmışlar bir perşembe sonbaharında… Nefesinin kuytularında çırpınan aktan bir güvercin. Salamadığın özgürlüğünde boğulduğun hıçkırıklar… Benim sustuğum senin soluduğun, kaldırımlarda biten renklere nazır… Laciverdinin koyuluklarında kaybolan bir kutupyıldızının dudaklarından dökülen öpüşlere yazılmış şiirler. Malzemesinden mi çalmışlar aşkımın?! Unutulmuş bir konak gibi gözlerinden bana akan hareler.. Harelerinden önüme uzanan uzun çizgiler, kesik kesik.. Goncalarına serptiğin, teninin kokusunda susan süt beyazlığı. Vişneler saçtığın dokunuşlara mühürlü, geceler… Ayın soluğunda yok-olan bir tılsımdı gülüşlerin. Bir bardak suyun mu gölgesinde yakamozlar? Menevişlerin dokundurduğu renklerde kaybolmuş dakikalar.. Ellerinden akan bir yaşamdı sinema salonlarına kilitlenen.. Belirsiz boşluklar vardı cümlelerimde, darmadağınık duygularımın mirası...

Birkaç yarım şiir birkaç belirginliği yitmiş şarkı.. kaybolmuşum bilmediğim bir şehrin sokaklarında . Oysa burada her sokak denize çıkardı, denizimi yitirdim. Suladığım çiçekler rengini yitirdi…

Bu bir veda değil sevgilim..

Sev-gi-li-m...

Bu susuştaki konuşkanlık belki beni sana, sonu olmayan sokaklara bağlayan. Sepya bir örtü vurulmuş düşlerime, üzerine suluboya fırça darbeleri..

Git diyemez ki bir yanım, kendimi sende bulmuşken, uykularını izliyorum sonu gelmez gecelerde.. Huzurlu gerginliğinin eşiğinde, karanlığa çarpan soluğunda ertesi gün planları…

Bu bir veda değil…

Bir gidiş kalbimdeki kakaolu ülkelerden…

Sana uzanan bir masal…

Masalına kilitli renkler…

Renklerine mühürlü tonlar…

Tonlarında doku…

Dokunda bir es…

Teninde koku…

Noktaya bir kala bir virgül…

Sürmeli gözlerde bir yaş…

Dudaklarda bir çilek tadı…

Ve kalemdeki kurşunun kokusu…

Ve bir sevda çığlığı…

Nokta…

Bir Lâl Masalı

Bir adam sustu, bir kadın sokundu. Güneşin içinde karanlık kayboldu. Yeni bir çığlık eklendi hayata, kalbinde küçücük bir gamzeyle. Yakın tonların sentezinden miras.. Yeni çığlık savunmasızdı, güçsüzdü, ulu dağlara bakamayacak kadar küçüktü. Masalındaydı ömrün ve dokunuşları bir renk cümbüşüydü. Periler, prensesler, ışıltılı oyunlar ve parlak yarın düşleriyle bezediler gözbebeklerini. Prensini arar oldu kızıl gelincikler arasında. Ve bir bulut gördü uzun , parlak saçlarının gölgesinde, bulut ağladı, gözyaşları gamzeye değdi geçti. Küçük çığlık silmek istedi gözyaşlarını ama küçücüktü elleri, yetemedi… Gamzesi küstü gelincikler ardındaki renklere. Ve gece oldu. Yıldızlardan düşlerinde bir perde vardı şimdi. Umutlarına ve masallarına eklenen bir karaltının eşiğindeydi. Yetemedi. Sihirli tozlarını saçamadı. Gördü. İlk defa gördü. Şu dönen dünyaya hep güneş düşmezmiş. Hep sabah olmazmış ve elleri büyük değilse ışıltın görünmezmiş. Küçük çığlık ilk kez gerçeğine dokunmuş ömrün ve ilk kez çığlık atmış içindeki gamzenin yansıması…

Yıllar, yollar sonra bir gül bahçesinde umudunu yeniden kazanmanın yanı başında durmuş. Küçücük elleriyle bir solgun güle nefesini bırakmış. Tüm güller aralarında fısıldamaya başlamışlar ve bir şarkıyı mırıldanmaya… “…yollarımız hiç kesişmemiş şu eylül akşamı dışında…” Güllerin dudaklarından dökülenler gamzeye değmiş ve küçücük bir gülümseme yollamış uçuk pembe dudaklarına. Dudaklardan solgun güle bir öpücük değmiş, tüm güller birbirine dolanmış ve tek bembeyaz bir gonca halinde, küçük çığlığın ayaklarının dibine düşmüş. Minik parmaklarını dokundurmuş goncaya ve pembe dudaklarını bir kez daha değdirmiş. Kıpkırmızı bir güle dönüşmüş gonca ve fısıldamış “.. senden başka kimse yok içimde…” Ve bir gülücük daha dokunmuş. Işıldayan gözlerini kapamış küçük çığlık ve içinden usuldan bir dilek tutmuş “Masalıma masal kat..”. Dileğini dilerken, utangaç, nazlı nazlı kıpırdayan şeftali kokulu dudaklarında kadifemsi bir yorgunluk bulmuş. Araladığı gözleri, prensinin gözlerine dokunmuş. Ilıktan bir mevsim şeridi… Masalına masal katılmış ömrün. Ve bir bulut uzaktan göz kırpmış, gamzesi gülümsemiş. Yine yeni yeniden bir adam susmuş, bir kadın dokunmuş, güneşin içinde karanlık kaybolmuş. Yepyeni bir çığlık eklenmiş hayata…

2 Ocak 2007

2 Ocak 2007

Umutlarıyla bezeliymiş ömrü. Bulutların mirası, kar tanelerine sarılıymış gönlü. İçindeki bitmez yollar, aşılmaz duvarlar kuytularına saplı goncalarda hüküm sürermiş. Ayrılıkların sonunu düşününce güneşe uçmak istermiş. Bitmeyen yılların, özlemini kırbaçlaması, birkaç mısra gibi süzülen gözyaşlarına sebepmiş. “Sen hiç sensiz kalmadın ki, mevsimleri saymadın ki…” Dudaklarından dökülmeyen, yüreğinde bir kurtarıcı bulup da, yollara düşemeyen ezgiymiş. Kavurucu bir yazın eşiğinde, gönlünde kristal kar taneleriyle, kapıyı çalmaya utanan küçük bir kız çocuğunun şeker beklentisi gibi… Gezdiği ya da bildiği şehirlerin kıyısında, kalbinde gümüş labirentlerle… Sokaklarına rüyalarını katmış falcı kadın ve susmuş gecede… Tahminlere sarılı ömründe yalnızca bir kaç gelincik… Ne demişti geçmişten gelen bir sevdalı ses ?! “Saçlarına kan gülleri takayım/ Bir o yana/ Bir bu yana…” Güllerine dökülen kanında kızıla çalan bir yorgunluk… Yorgunluğun ötesinde adımlarına çalınan bir yoksunluk… Süregelen bir akşam vaktiydi kuytularındaki zaman… Güneşini kaybeden bir yaz çocuğunun sevdalarına mühürlü yaldızlar… Uzun siyah saçlarından yağmur taneleri gibi akan umutlarına tutunan gelecek olasılıkları… Kabuğunun içinde sürüp giden ayrı bir yaşamdı kuytularındaki… Zaman denilen uçsuz bucaksız saatin akrep yelkovan kovalamacasındaki engellere takılı içinden akıp giden “nakarat gibi yağmur”. Pencereleri döven ıslaklıktaki soğuğun bıraktığı buğu da sustu pembeleşmiş gülüşler. Yatağının altına her gece yarısı gizlediği eski defterinin sararmış sayfalarından dizeler pusuda, sokakların yağmurla –bulutların gözyaşlarıyla- yıkanışını izleyip, parmaklarını soğuğun nefesinde gezdirirken…”Yokluğun cehennemin öbür adıdır/ Üşüyorum, kapama gözlerini…” Şiir gibiydi sevmeleri, yelkovanın engelli koşusuna benzemezdi. Gecenin, yıldızlarla yıkanışı gibiydi… Ölümün tartışılmaz kesinliği, yazın yadırganamaz sıcaklığı gibi… Dokunduğu yere kızılından gelinciklerini bırakırdı, bir valsin en coşkulu anı gibi… Tangonun tutkusunda kızarırken… Bir yaz sabahına gebeydi düşleri ve dudaklarına ilişen tek bir dize “…haziranda ölmek zor…”

30 Aralık 2006

2007'ye 1 kala...

Sanırım birden fazla kişiye söylemem gereken bir cümle: Özür dilerim....


=)))))))))))))))))))))))))))))))))))))))))))

Her şey bir yana 2007 herkese dilediği yaşamı ve düzeni verir umarım.. Özellikle yeni bir hayata ve akademik konuma adım atacaklara, yeni bir sistemde yaşayacaklara, yeni gelişmelere gebe durumlara ve her şeyden önemlisi yeni hayatlara şans, mutluluk, sağlık getirir... Hayatın herkese tüm güzelliklerini sunması dileğiyle...


Herkese mutlu yıllar, iyi bayramlar..

26 Aralık 2006

İçimden gitmek geliyor... Çok uzaklara, başka denizlere, başka şehirlere... İzmir bazen o kadar çok yüklüyor ki ağırlığını, mıhlanıyor rüzgarları içime içime... Bu şehir o kadar saplıyor ki bazen kendini, yüreğimden bir şeyler paramparça oluyor. Uzaklara gitmek istiyorum... Uzaklaşmak... Bir kaç damla gözyaşına tutundu umut...

24 Aralık 2006


Yakamozuna mühürlü bakışlarındaki yaldızlar saçıldı her yere. İçimdeki aşılmaz(!) duvarları kırdı geçti. Seni bana kelepçeleyen bir kaç damla gözyaşı, maviliğimden, bıraktım gitti.. Samanyoluna iliştirdiğin ılıklığından yansıdı gece, harelerime. Sensizliğin sınırında, seninle kaplanan karanlık... Uçsuz bucaksız vadilerin ortasında goncasını arayan bir bulut kümesi bekler gözlerinden akıtmak için damlalarını... Aksın goncasına, kızarsın gonca, gül olsun, gül-sün bulut... Silindir bir beyazlığın maviye çalan koyuluğundaydı gün. "Sen güldün, ben öldüm" Dakikalarıma mühürlediğin renklerinin tonlarında... Genç bir kadının rengindeydi hayat, nar çiçeğinden koyuca. Mısralarına sığınmış kuytularında. Dilinde ufaktan bir şiirin dizelerini mırıldanır "İspanyol meyhanesinde öldüğümüzü kimse bilmesin..." Dayanılmaz bir ağrının bilmediği coğrafyalarında dolanırken...
21 Aralık 2006-Perşembe/ 12.20

17 Aralık 2006

..Her durakta duruyor, inmiyorsun...

İçimde dumanların ardından birbirini seyreden kuşkular ve birbirini kovalayan bekleyişler sarmaş dolaş.. Birbirlerinin önünde eğilen sıra dağlar yol vermiş güneşin parıltılarına… “Adın ne?” dedi uzaktan bir ses, adının suya yansımasıyla gümüş çizgiler koy ki hayatına, seni sen yapsın hayat, sen onu izle ki benliğinde yer bulsun gözyaşların, umutların.. Senin elindeki bir kırmızı kurdeleye takılı sözleri kat önüne, yolları aş sular değsin yüreğine, bırak değsin sular kuytularına.. Uzakta bir ele selam et, et ki al yansımanı renklerden… Gözyaşlarından fışkıran renkleri kat ruhuna. Sus.. Sus gecede, sessizliğin dolaşsın bedeninde.. Birbiriyle sevişen sarmaşıkları dolandır bedenlerde… Gülümsene sebep gülüşler yakala.. Onlardır gönlüne umut koyan, onlardır yarınına yarın katan.. Sende ve bende mühürlü öpüşler…

Bugün içimde şarkılar şaha kalkıyor, nedeni belirsiz kıpırdanmalardan.. İçimden sadece gitmek geliyor.. Uzaklara… Alıp başımı gitmek istiyorum.. Dünyanın yükünü bir yana bırakıp, bilmediğim yerlere… Hayata mola vermek değil, hayatı görmek için belki de… Sıkıcı bir düzene takılı soluklar bizimkisi… İçimdeki, kocaman bir uçan balona benziyor kimse ulaşıp da patlatamıyor… Hatalarımı ya da pişmanlıklarımı yüzüme vuran birkaç silüetten başka gözlerimi açmama engel yok..
Sıkıcı bir pazar gününün en bunalımlı dakikalarındayım.. Önümde birkaç zorunluluk, bitmeye yaklaşan bir gün, kocaman bir sıkıntı hüküm sürüyor…. Pazarlar neden insana kelebekler saçmaz?! Pazartesi yüzünden değil bana kalırsa… Bir bitişten çok, bitişi kasvete dönüştüren bir ağırlık… Şu an sadece gitmek istiyorum, uzağa… Nefes almak, soluğuma anlam katmak için…

15 Aralık 2006

Nemosu Kuzusuna yazı da yazarmııışş!!!!!!! NEMO- ŞİREK- DİDİKO üçlemesi

"Kuzum'a...
Mor; bu kalemin rengi, Didikom
un hayat felsefesi
Yeşil; BEN... Didikomun dostu (kardeşi), Nemosu, bıdığı, afacanı
Mor ve yeşil = ayrılmaz ikili tıpkı Gaffurla Burhan gibi
...
Mor ve yeşil ayrılamaz... Sor bi neden? Çünkü çiçeksiz bir bahçe, noktasız bir cümle, kolasız bir patates kızartması, kumrusuz İzmir, ediyle büdü, pidesiz ramazan gibi bir bütündür adeta... Aslında bunlar ortalarda yerden bitme boylarıyla fıldır fıldır dolanan, kahkahalarla karnını doyuran (para yok bu aralar, naabalımm), bidik oldukları için opotüs şoför amcaları, kantinciler, taksiciler vs.vs.... tarafından azarlanan, kedi-köpek gördükleri yerde garip sesler çıkaran (bu aslında çok sevdiklerini belirtiyor), vapurlarda tek akıllı onlarmış gibi kaptan amcaların yanlarına kadar çıkıp buz gibi ayazda müzik dinleyen (alakasız müzikler), ayaklarını dans ettiren, derinnn muhabbetler yapan, foto 1 ytl yapan, insanlarla uğraan, senaryolar yazarak kendilerini korkutan, en yakın arkadaşlarını haince kekleyen, birbirlerin bayıltıncaya kadar gıdıklayan, ders çalışıyoruz gibi gözükerek aslında birbirlerinin defterlerini geçiren (bunu vapurda yapıp msn de daha çok muhabbet-geyik yapan), aynı dertlere sahip olan, birbirlerine en garip, en saçma ama en komik isimleri takıp, espriler yapıp dalga geçen, hayatını yollara adayan, öğlenleri 'salata- light coke' birlikteliğinden vazgeçmeyen, msn'den birbirlerine ne giymeleri gerektiğini söyleyen, 'eşek, sıpa, sıpanın önde giden giden eşşeği, ulaannn nabıosun, kısımmm ne diyosun sen arızalı mısın' diye saydırıp buna kırılıncaya kadar gülen, sanki 'potansiyel keş'lermiş gibi sürekli içmeyi planlayan... Bazen çılgın, bazen duygusal, bazen psiko, bazen asabi, bazen şımarık, bazen depresyonda, bazen 'muhallebi kıvamında', bazen cıvvık cıvvık, bazen ciddi, bazen dünyayı kurtaran adamın evlatları, bazen cesur, bazen korkak... Tırsıtıcı, tırsınç, üşürlenen, 'tete' ve 'sarmısak' larından vazgeçmeyen, kimliği belirlenemeyen , ismini vermek istemeyen 'bir şey'ler. Bunlar yetmiyor, sanki bu ikisi az.. Bir de başlarının tatlı, dev gibi bir belaları var. Kim mi o? ŞİREK.. Aslında Shrek ama traditional man olduğu için 'şiirek' denmesini tercih eden, playstation manyağı, her şeyden anlayan ama ilgi alanını daha başka (!) yerlere yönlendiren ancak ve ancak (<=> ) bütün 'şirek'liğine, 'activelora'lığına karşın bizim yanımızda olmasından mutluluk duyduğumuz, (galiba bize katlanabilen nadir insanlardan, ondan benimsedik), bazen duygusal, bazen uykusuz , bazen sataşık, bazen komik, bazen ciddi, bazen bizim kıvamda (muhallebi yani), bazen hacker, bazen gıcık ama her zaman iyi niyetli tıpkı biz gibi... Bu 3 kahraman tek bir ortak noktada birleşiyor (Aslında ortak nokta çok da, en önemlisi bu).. 'Milka beyaz sütlü ÇUKULATAA'... İşte hayatın anlamı, 3'ümüzü de bu şifreli sözle kandırabilirsiniz... Bir de bu yazıyı Deniz'imin gönlünü almak için değil, gönlümü paylaşmak için yazıyorum. Daha da çok yazardım ama şu gazla kitap bile çıkarmaktan korkuyorum... (Parçada adı geçmeyen kahramanlar da var ama bu 3'ünü almak zorundaydım.) Sizi seviyorum ben ya.. 'Şirek'siz ve 'Didikom', 'Kuzum', 'Cincinim'siz (Tabii bu son üç kişi aynı kişi oluyor) bir hayat düşünemem.
Sevgilerle S.Gül
saat: 04.08
Dört yüz sekiz
Fr 15/12/2006---------------> Vee yarın 7'de kalkıcam :( :) "


DİDİKO'DAN CEVAP:

Sinemim gülüm önceliklee saat esprisinii kullandığın için teşekkür ederiiim, o önemli bir mirastı bana, gözlerim doldu görünce :)))
Ve kısa ve öz cevabım şudur:

DİDİKONUZ KURBAN OLSUN SİİZEE (NEMO & ŞİREK)!!!!!!!!!!!!!!

nemocum senii öperiiim!!!


şireeğim seni de öperiiim!!!
***kuzu didikonuz sizi öpeer!!!





12 Aralık 2006

gece yarısı şarkısı

Hangi taşı nereye koyacağımı bilemiyorum kimi zaman... İçimdeki deniz, dalgalarını savuruyor kuytularıma, geriye kalan köpükler öyle bir yontuyor ki bazen içimi, kelimeler anlamsız, sesler yetersiz, renkler sönük kalıyor. Kararsızlıkların, ikilemlerin perdesinde oynanan bir tiyatro eseri sanki hayat... Yeni oyuncular giriyor her yeni doğan günde... Yeni maskeler kovalıyor birbirini... Bu arada köpüklerin saçıldığı her noktada ayrı bir gelgit... Med cezirlere dayanıklı mıdır bünye? Kimbilir.. Mevsimlerin hepsini yaza çevirsek, başka bir coğrafyanın başka bir sahnesinde oynasak oyunu sonra sussak sadece sıcak kalsa geriye, benden ne bulurdun ki, sana seni verecek? İçimden akan ırmaklarda mühürlü bir kaç damla fısıldadı mı kulağına şarkıyı? Ben duydum da ondan soruyorum.. Belki paylaşırız diye.. Ama düğümler çözülmüyor ki.. Her gün yenisi, bir yenisi daha ve son... Sözlerden geriye düşen bir tutam perçemin ardına mı sakladın büyülerini? Benden alıp büyüttüğün saksı çiçeklerinin arasında ufaktan bir hercai menekşe vardı, görmedin... Ondaydı bana bıraktığın her dokunuş.. Fısıldadığında duymadın, ama ben duymuştum... Gece olmuştu ve saat 12'yi vurmuştu.. Şimdi gider Külkedisi onu arayanı kaybedip, düşlerine saklayarak prensini... Artık masallarda camdan ayakkabısını aramıyor Külkedisi, ona güneşi versin prensi sonra bırakalım gece olsun, saat 12 yi vursun...


8 Aralık 2006

Nemo'ma...


İçimde kocaman bir boşluk var... Sanki gökkuşağının renklerinden birini kaybetmek üzereyim... O kadar belirgin bir kayıp ki, yerine doldurabilecek hiçbir şey yok sanki, ne yıldızlarım ne ufak tefek büyüler, parıltılar... Sanki Gargamel'in büyüsünde bir malzeme eksik gibi.. Benim de hayatımda bir renk... Şarkılardan notalar çalınmış gibi.. Yeri doldurulamayacak boşluklar, yerine başka renkler koyulamayacak kuşaklar, değiştirilemeyen melodiler... Korkuyorum, uzaklıklar gözümde, teker teker aşılamaz duvarlara dönüşüyor.. İçimdeki en büyük zenginliği kaybetme korkusuyla soluklarımı sıkıyorum.. Gitme küçük balık, gitme...



3 Aralık 2006

bugün orada da cumartesi mi?

Haftasonu programı:

cumartesi: yol-okul-kantinde kinder surprise-yol-insanlık dışı insanlar-yol-ev-yol-gezme-çok gezme-alışveriş-çok alışveriş-renk-bol renk-yol-ev-mama-az buçuk tv




pazar: uyku-uyku-uyku-uyku-uyku-uyku-mama-mama-mama- mid-term öncesi stres-bıcı-uyku-uyku-uyku-uyku....

28 Kasım 2006

21 Kasım 2006

Hiç inilmemiş bir kuyuydu dehlizlerimde zaman. Karanlık, ıslak, kuytu.. Güneşin kendini nazlı nazlı dokundurduğu bahar sabahlarının, gölgeler ardından cilveleşmesi…

İçemediğim suların güzelliğine takmıştı gözlerini… Susayan şehirler ve insanlardan uzakta. Yarıda kalan bir yürüyüşün sayılı adımlarına gizlenmişti derinliklerindeki mavi. Deniz ve gökyüzünü birbirine dolamıştı ressam, bilmeden tablosuna gözlerin saplanacağını.

Eski bir filmden kalma kareydi, öpüşler. Kuytularımda cirit atan heyecanlar… Seni nazlanan ritimler, coşkuyla ürpertiyle dolduruyordu gönlümü. İlkokul sıralarından kalma ucu yırtık çizgili defter sayfasına karalı birkaç mısrada…

Dünümün ve yarınımın çıkmazlarında, gözlerimden dökülen birkaç damla aşk, geride yalnızlık var. Coşku dolu konvoyların ardından sürüklenen bir dalga, puslu…

Ezemediğim birkaç filize yüklenmiş özlem.. Senin sustuğun, benim soluduğum sahnelerdi. Senin geçtiğin, benim kaldığım… Ömrümün menekşe kokulu arnavut kaldırımlarına yüklediğim seksek oyunu..

Senin soluduğun, benim soluğumu tükettiğim…

10 Kasım 2006

"o günbatımında karanlığın bu kadar uzun süreceğini hiç birimiz bilmiyorduk..."

Bir takılı kalmışlıktı, gözbebeklerine çakılı zaman. Senden gidenlerle benden aldıklarının toplamı bir koca dört mevsim. Renklerini yitiren akşamsefalarının alamadığım kokusunda yaşlanan geceler, yaşlanan gözlerle. Bir damla, fazlası sellere karıştı...
Çoktan işlemeye başladığın cinayetin oyasına takılı kalmış, ölümünün ahşap kapısında bir aralanmışlık... Sürüklediğin aynaya çakılmış renklerin. Aklını oynatan bir mavilik, saçlarına goncalar taktığın kadının gözleri.
Bende akşam, günün dayanamadığı sınırlarla kaplı. Yoğunluğu 'kavuniçi'ye çalar, söyledikleri usuldan bir şiir, seversin sen de 'Ben Daha Ölmedim Anne'... Değişmeyen bir ses kırıntısına takılı kalmış düğümün.
İçini acıtıyorsa hayat, gözyaşları yakıyorsa kalbini yıldızlardan bir geçit var gözlerinin erişebildiği en yüksek noktada. Sana gösteriyor sırrın, çözülmemişliğin saklanan perdesinin ardından kutupyıldızı...
Suya yazdığım yazıların sağlamasıydı dokunuş... Renklerin birbirine dolanıp içinin ılıklığına ılıklık katması... Parmaklarının ardından uçan bir hayata yüklüydü gözbebeklerin. Sustum, gecenin yorulduğu, şehrin susadığı saatlerdi.. Ve sadece izledim gökyüzünden, gözlerinin ulaşabildiği noktadan, hayatı ve ardında bıraktıklarını, çığlığı...

4 Kasım 2006



Gözbebeklerinden taşan koyu hıçkırığın saplanmasıydı kağıda, içimi acıtan keskinlik.
Sustuğum yağmur damlalarını içiyordu gece. Beklenenin elime kondurduğu bir yumuşak, ufak gonca gibi.
Sükûnetin sınırında sessizliğimin tıka basa doldurduğu huzursuz bir ruhtu benimkisi. Elinde kalemini saklayan bir yaramaz, geçimsiz.
Fırtınalarını saçıp, ilerliyordu gecede yalnızlık.
Tutunacağım düğümlerden usanmış loş sokaklar Loş sokaklarda cılızdan bir sarılık. Kendinden geçen gece bitkilerine rağmen, eskimeyen, kendini tekrar eden,” nakarat gibi” bir yağmur, sokakları döven. Dudakları hırpalamadan , usuldan ıslatıp geçen…
Bir deniz kabuğuydu yüreğinden ıslak kaldırıma düşen. Küçük bir minare. Denizyıldızları takmıştın saçlarına, korkunun gözlerine saplı kaldığı kadınının… Ve insanın içini okşayan samyeline karşı, kumdan kaleler yaparken “who can say where the road goes, where the day flows, only time…” Zamana yenik düşen savaşçılardık günebakanlar arasında. Kalbinin, zamanla gerçek arasına sıkıştığı, yol verdiği sızıydı akşamsefalarının ölümü gün doğumunda… Ben-sizliğin haritasında ilerlerken, kıvrımlarımdan geçerek sevmek ben-sizliği. Usuldan gamzeme saçtığın güllerinle… Sonbaharına hoş geldin..

3 Kasım 2006

"Sweet November" - Ayların en utangacı, en zarifi...

"Kasım" hoş geldin... Seni çok özledi Kırmızılar Morlar... Seni çok özledi renkler. Şarkılarını, esintini, utangaç bakışlarını çok özledik...



25 Ekim 2006

...En leylim  gecede ölesim tutmuş,
Etme gel,
Ay karanlık...

AHMED ARİF
(HASRETİNDEN PRANGALAR ESKİTTİM)


23 Ekim 2006

"yağmurkuşugillerden biri"...


Sonbahara aşık olmuştu, kavuniçi yapraklar arasında usuldan bir tango... Etrafa saçılan kızıl gül yaprakları kadınının kokusunda... Ayağının çizdiği bir aşk ritmindeki şiir dizeleri... Erguvanına sapladığı pembemsiliğin kokusunda bir sarhoşluk... Kendine ya da erguvanî ılıklığına saçtığı inciler...
Günün birinde kulağına fısıldadı: "Eflâtun..."
O yaz sonu,yıldız geçidi bittiğinde, deniz sahili döverken kulağına fısıldadı: "Sahildeyim, seni izlemeye geldim..."
Baharın göbeğinde, coşkun bahar yağmurlarının büyük bir şevkle doğurduğu çiçeklerinin arasında kulağına fısıldadı: "Erguvan..."

Eflâtundan bir denizin erguvanî ılıklığında istemişti dizelerini...

Dizeler döküldü, adalara yayıldı, eylül akşamlarında günbatımı hatıraları, kokusunda akasya, arınmış bir su gibi berrak ve coşku hüküm sürerken mevsimlerde...

matematiğin karmaşık kıvrımlarından doğan bir sevda işlemiydi gizlenen... Gecenin koynunda susayan bir martı, hıçkırıklarını yıldız olarak saçan gümüş bir ay...

Saklıydım bir temmuz sabahının ilk ışıklarında, bir çamaşır ipindeki iki havlunun ıslaklığında, sabırsız bir dizenin söyleyeceği utangaç duygulara, şehirlerin birbirine dolandığı renklerde...

Sabırsızlığımın sabrında, kalemime dolanan erguvanlarda...

-Deniz

Odada
Neydi onlar,açmalık belki;
Camekânda neft, güherçile,
Belki de rum ateşi.

Yanıbaşımızda
Bir su akardı eli serçeli,
Sepetler tıklım tıklım havlu, bez;
Öpüşlerde yeniden çizerdim seni.

Üstümüzde
Uzayıp giden çamaşır ipini
Kimi ben görürdüm, kimi sen;
O ipti işte aşkın yazı dili.

Dünyada
Bakışımlıydı, çocuktu bedenlerimiz;
Ezilir ezilirdi aralarında
Yağmurkuşugillerden biri.

Cemal SÜREYA

***resim:Abidin DİNO

21 Ekim 2006

17 Ekim 2006

Kırmızı'ma...

Hazan yaprağıydı bir salı, ömrümün. Sürüklenen bir yaprak gibiydim Kırmızı, Omayra gibiydim ayın 17'sinde Ekim'in. İçimi sıkan bir rüzgâr vardı. Oysa severdi Eflâtun rüzgârları. Kelimelere düğümlenmiş solukları sıktı zaman, boğuldum. Nefesime nefes katarken hayata es dediler Kırmızı. Soluksuz kaldım, sararmış bir defter sayfasında,kurşundan izlerle. Zamanın akıl almaz sıkıcılığında sıkıştı bugün renkler. Bilmediğim bir dilin bilmediğim kıvrımlarında yolumu arıyorum. Bugün gökyüzü ağlıyor, İzmir küstü. Orada da var mı kasım başlangıcı kavuniçi yapraklar, bulutların gözyaşları? Bugün burada deniz gri, biliyorum senin denizin hep eflâtun... Eflâtunun mora çalar, erguvanların açmıştır hep. Daha görünmedi ilkbahar, erguvanlar uyuyor buralarda. Senin gördüğün içindeki ılıklığın erguvanî rengi. Ağlıyor erguvanı, ağlıyor eflâtunun... Durduramadığım bir depremin fayında oynuyorum küllerle. Bıkmadan, usanmadan inanmaya çalışıyorum kutupyıldızına... Bugün sürükleniyorum güzün bitmemiş şarkısı gibi. Çıplak kalmaya meyilli ağaçların düşen giysileri, kavuniçi yapraklar gibi...

09.20

11 Ekim 2006

11 ekim 2006- adım sonbahar

Sadece farklı şeyler hissettiğim, bambaşka görüntülerin zihnime yer ettiği bir dönem bu. Üniversitede yaşam, yollarda yaşam, her an farklı bir yaşam. Her yeniliğe göz ucuyla bakan bir meraklı..
Bugün hava karardı, biz vapurdan İzmir'i izledik, martılar koyu denizin üzerinde inci taneleri gibi süzüldüler, biz hayran olduk, hava karardı gün biterken biz ayrılmadan dostlukları, sevgileri, özlediklerimizi ve kuytularımızda yer edenleri bir kez daha özledik...
Güldük, sustuk, durmaksızın konuşurken satır aralarını doldurmasını bekledik rüzgârın...
Bir resime takılıp günü, özlemleri, aşkları, sevgileri peşine taktık... Bir resimle uzağı yakın yaptık.
Bugün fotoğrafa adım attık. Bugün uzun zamandır olmadığı kadar zevkle ve şevkle bir ders dinledik. Gördük ki öğrenme isteği hala içimizde yeşeriyor. Ve hala hayat yeni olaylar, yeni sahneler, yeni oyunlar koyuyor ömrümüzün tiyatro sahnesine..
Ve biz her yeni doğan güne yine umutla başlıyoruz...

**Atilla İlhan'ın ölüm yıldönümü... Biz seni çok seviyorduk hocam...

nasıl iş bu
her yanına çiçek yağmış
erik ağacının
ışık içinde yüzüyor
neresinden baksan
gözlerin kamaşır

oysa ben akşam olmuşum
yapraklarım dökülüyor
usul usul
adım sonbahar

8 Ekim 2006

ve sıradaki parça kırmızı ve tonlarına...

Sanırım sonbahar yağmurları bizi bu haftadan itibaren selamlamaya başlıyor. Hava kapalı, hava ağır. İzmir'in iklimindeyken en rahatsız edici şey bu herhalde : NEM. Hava nemli ve sıcak ama yağmur var. Ne giyeceğini, yanında ne taşıyacağını bilemeden geçirdiğimiz günlerdeyiz bu ara. Ve havanın bu ağırlığı en çok benim baş ağrılarımı azdırıyor. Ki bu gerçekten kötü, çok kötü...
Kalbi kırıklar var bu sonbahar yağmurlarında bir de... Ne yapacağını bilemez, eli kolu bağlanmış sadece yüreği açık insanlar... Ve sokakta uyuyan, başka hayatların başka köşelerinde kediler...
Renkler gizleniyor yavaş yavaş, hava kararırken...
Ve sıradaki parça kızıllığına kızıl katarak geceye meydan okuyan dansıyla kırmızıya gelsin...


hiçbir neden yokken,
ya da biz bilmezken tepemiz atmış
ve konuşmuşuzdur...
ONCA NEDEN VARKEN
VE TAM SIRASI GELMİŞKEN
HİÇBİR ŞEY YAPMAMIŞ
VE SUSMUŞUZDUR...
AYNI ANDA AYNI SESSİZ GECEYE DOĞRU
İÇİM SIKILIYOR DEMİŞİZDİR
AYNI SABAHA UYANIRKEN
KİMBİLİR
AYNI DÜŞÜ GÖRMÜŞÜZDÜR.
olamaz mı?
olabilir.

ONCA YIL SEN BURADA
ONCA YIL BEN BURADA
YOLLARIMIZ HİÇ KESİŞMEMİŞ
ŞU EYLÜL AKŞAMI DIŞINDA

belki benim kağıt param,
bir şekilde, döne dolaşa
senin cebine girmiştir
belki aynı posta kutusuna,
değişik zamanlarda da olsa,
birkaç mektup atmışızdır
AYIN KARPUZ DİLİMİ GİBİ
BATIŞINI İZLEMİŞİZDİR DENİZ KIYISINDA
aynı köşeye oturmuşuzdur köhnede
belki de birkaç gün arayla
olamaz mı?
olabilir.

ONCA YIL SEN BURADA
ONCA YIL BEN BURADA
YOLLARIMIZ HİÇ KESİŞMEMİŞ
ŞU EYLÜL AKŞAMI DIŞINDA.

bostancı dolmuş kuyruğunda
sen başta ben en sonda
öylece beklemişizdir...
SABAH 7.30 VAPURUNA
SEN KOŞA KOŞA YETİŞİRKEN,
BEN YÜRÜDÜĞÜMDEN KAÇIRMIŞIMDIR...
aynı anda başka insanlara,
seni seviyorum demişizdir....
mutlak güven duygusuyla
başımızı başka omuzlara dayamışızdır
olamaz mı?
olabilir.

ONCA YIL SEN BURADA
ONCA YIL BEN BURADA
YOLLARIMIZ KESİŞMEMİŞ
ŞU EYLÜL AKŞAMI DIŞINDA...