1 Mayıs 2009
mavi.
Beni duyma diye, dudaklarımı bile birbirine kenetleyip, öyle konuştum. Fısıltım değil, çığlığım ol diye yalvarırken, o bile olamadın.
Daha mayısa girmemiştik, önce sen salladın bıçağı sonra ben 'kırmızı' seversin diye, kanımla boğdum seni. daha mayıs gelmemişti, nisanın bir gününde ikiden tek olmuştuk, ötekinde iki bile olmayı beceremedik.
Kırık bir hikâye bu.
Limon ağaçlarının gölgesinde, kulağımdan deniz taşarken, ellerinden saçlarıma, masalların kokusu sinsin diye beklerdim. Gökyüzü mecalsizliğime yorgan olduğunda, yıldızlardan dökülüp öpüş olan sevgileri beklerdim.
Aynı şehri koklayıp, aynı anda başka şehirde olmayı düşlediğimiz saatlerin gizli buluşmalarında, şahit olduğumuzu bilirdim.
Bugün körfez durgun. Deniz yükselmedi, belediye otobüsleri aşıkları, yaşlıları, dershanelere koşan gençleri taşıdı. İzmir suskundu, hayaller öksüz. Adını bilemediğim maviliklerde kendimi bulamadım, mavi yine mavi oldu sende, bu kez denizsiz. Ve bulantı yaratan...
Yağmurda çok ıslandım sonra gelip ıslak oturdum. Her üç dakikada bir yanımda oluşunun hayalini kurup, ağlayana kadar güldüm. Başımda liman kentlerinin gürültüsü gibi dudaklarından dökülenler volta atıyor... Sineklere bile kızamıyorum artık.
Soğuktu, yarım yamalak kotum ıslak ve mavi, uyudum. Düş kâbus oldu, yine gelmedin.
Süpermen sevmiyorum diye, hayatımdaki bütün adamları; seni, katletmeye kalktım, ben yöntem düşünürken, sen kendi kanımı çoktan değdirdin avuçlarıma. Öldürme, öl...
Neşeli bir şarkının ağlayan sözlerine layık olduğumu öğrendiğimde, aldatılmanın acısı daha taşınmaz oldu.
Sanki yukardaki kafa buluyor benimle. Bakıyorum bakıyorum sokaklar bile yok ki artık, iskeleyi göreyim. Kalbim buruşuk bir kağıt parçası gibi... Serde ne var dönüp de önünde eğilesi...
Dudağıma değen her sıvı canımı yakıyor. Dört gecedir uykum çalınıyor, bu sefer hırsızlar değil, gerçekler... Buz gibiyim desem de kendi kendimi eritiyorum ağrılı ateşimde.
Tenimin gözyaşları dökülmesin çarşafa, belki adın adın silinir... Silinir kesin... Üç yılda da durmadan silindi sanki.
Peki senin çarşafın da deniz mi kokuyor, yalan mı?
Harcanmışlık...
Yoksun... Elinde kalem, dünyayı kurtarıyorsun. Kanun 331: öldür!...
Rüzgârlar yalıyor şehri, bir sen kurtarıyorsun kendini...
Söz verirken hiç mi acıtmaz kırmızı mercanlara teslim ametist içini?!...
Kıymetsizim.
Ve artık maviliği olamıyorum denizlerin...
Ya da belki denizsiz bir maviyim, seni tiksindiren türden...
Yolsuz mavi,
kanamaya bile gücü yetmeyen...
34 u 442
“..Karla kaplanmaz
.. Senin gecelerini kar kaplamasa, benim gecelerimi yanıtsızlık…
.. Ya yarın yağmur yağmazsa, mesela hiç yağmazsa yağmur senin yazabildiğin ana kadar… Yarına kadar olan güneşe sarılma isteğine aşkımla karşı çıkıyorum. Korkularının en saf olanını bile affetmez gerçek kadınlar. Hayatsa seni korumaya hazırdır, beni senden savurmaya… Niye elini vermiyorsun…
Ah eğilimliydik ölmeye… ah eğilimliydik çok sevişmeye.. ah niye ağladığımı bir bulabilsem… Milyonlarca yıl var mı… Hadi doğruyu söyle, çünkü seni en son ve gerçekten sevdim. Manâlıdır bütün kederlerim, sen neşelerle oyalan… Ben neşeden hayat yaparmış gibi dikiş dikmek istiyorum…
Bana kızma, sadece sevilmek istedim.
Dışarıda güneş vardı.
Sana beni al diye yazıyorum. Koru, öp ve sarıldığında kollarının titrediğini gizleme diye.
Kırgınlık anlaşılır, acı anlaşılmaz. Senden daha iyi yazıyorum, dedi en son. “Bir
Çok içme, dedi bana… Yoksa kötü düşler görürsün. Suçlu ve yalnız kalırım karanlığın ortasında. Elini tutamam ve notaların hepsi kurşun gibi batar kalbimize.
Sevdiğim şarkılar çalıyor ve her an ağlayabilirmişsin gibi geliyor bana. Orada keşke deniz olsaydı, diyorum.
Ayrılırken sana hiçbir şey anlatmadım.
Duracak ve bir kadeh gibi kırılan kalbini hissedeceksin, direksiyona yapışan ellerimden kayıp, gözyaşlarını yollara dökeceksin diye…
Acımasızlığını son patikada bırakmıştın, durgun bir nehir için her şeyi unutmayı seçtin. Bir gün sadece seni öpmeyi unuttuğum için geri döneceğim. Sana devrim için söylenmiş en güzel şarkıları söylemek için.
Şaşırıp yine acımasız ve çocuk olacaksın…
Burada ya da orada, kuzeyde ya da güneyde, bize kollarıyla sarılan tek gerçeğin “sarılmak” olduğunu… Kim ve ne zaman; küçük- kırmızı- bir- balık-…
Küçük güneşim. Zaman dur durak bilmeden eteklerinden sonbaharları süpürüyorken sana yine o bildik şarkıyı söyler, saçlarına, hani tıpkı o son cümledeki gibi, diyerek sarılırım…
Gözlerinde kırmızı balıklar yüzer. Durur, aşkın anlaşılamamak olduğunu söylerim…
Yazmak, şarkı söylemekten daha farklı. Çünkü şarkı söylemek affediyor her şeyi, yazmaksa öç alıyor.
Yazmak her şeyi göze almaktır sevgilim. Şarkı söylemek beş metre yükseklikten aldattığının acısını duymaktır.
Sevgilim, kestane dolu zarfların içine birazcık deniz kumu ve deniz yıldızı koy. Romeo Jülyet yazılı sigara tablası. Ve bu aşkı kendim için yaşadım diye kızma bana… seni özlemelerinin arasında, Paris’e götür beni, resimlere bakalım.
;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;Sakın arkana bakma, yaşam adaletli değil. Uzakta gülüyor gözyaşların, ama yeterince hızlı koşamıyorsun… Ve sanırım sen beni öpmeyi unuttunç
Aynı yerde buluşursak, aynı saatte… Baba, kırmızı balıkların gözyaşları mı denizler.
Artık mektup yazamayacağım sevgilim. Aşkım değil, sana anlatacaklarım bitti. Ben aşığım, ben kötüyüm, ben çocuğum sevgilim, diye yalvarıyorum ama halâ başka bir kadını sevmekte diretiyorsun. Bir prenses ya da bir anarşist olmaktan çoktan vazgeçmiştim, hep kandırdım seni. Dün, pazarda dolaşırken kestane kasasına dalıp gitmişse gözlerin, o kestane kasası kadar inanmalısın bana. Elinde bir marul demeti tutan kırmızı mantolu küçük kıza adını sorarken, saçlarını okşamaya uzanırken avucunun içinde sakladığı kestanesiyle, bu hayat bizle ilgili nasıl bir işaret veriyor sana.
Sevgilim………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………….
Ben, buruşmuş çarşaflar arasında yüzü kestane ağaçlarına dönük bir kadınım. Alın yazımı tüketen o öpüşe bir kentin adını ve ömrümü verdim. Tüm karşı çıkışların yutulduğu kayalıkta bir deniz kabuğu gibi kapanmış sallanırken, nabzımı yoklayan bir gölgenin içine düştüm. Gökyüzüne uzandıkça kesilen kollarım dokunabileceği bir aşkı yeniden istiyor; sadece bana anlatman için başkalarından duymadığım o rengi… Ve şimdi ruhum çözülerek akıyor boğazın sularına. Oysa hala kıyıdan kırık kalpler fırlatıp dalga bekleyen küçük bir kızım. Beni anla, diye yazıyorum tüm bunları; seni düşündüğüm gibi, beş gün beş
Belki de sadece bir dakika için güneşsiz ve akasyasız bu şehrin serinliği. O bir dakikalık hükümdarlık için ne savaşlar kazandım ve ne yenilgiler gördüm. Bağışladım tüm sessizlikleri; acı tanıdığım tek dosttu çünkü. Bağışladım ve çölü içimde yürürken denizlerini emanet aldım.
Gel ve sakın korkma. Aydınlıkta ne varsa karanlıkta da o vardır.
Sen hiç ayağına düşen gölgene acıdın mı…
Benimle birlikte kucaklayabilir misin geceyi… sadece beni sevdiğini söylememek için kendini sakınarak, ayaklarıma apansız düşeceğinden korkarak…
Ben seni bekleyebilirim, el sallayarak tüm gidişlerine… Kalbimde biriktirerek tren seslerini… Bilirim, kendini vurduğunda kırılacak pencerelerim.
Denizin dudaklarıma değen sesi, tüm imgeleri Yörük havasının seyrine döktü. Şehirlerin aman vermediği bir kadınım şimdi… Sana dönmemin bile ayrılık olduğu bir vadide, kanatlarına çarparak eriyen el sallayışlarıyım.
Ben sadece vaatlerle dolu bir kadınım. Uzaklarsa sahip olduğum tek şey. Hoşça kal demek için öpersen, gökyüzünün bana doğru düştüğünü hissedersin. Ve son bir düş için seni mahkum edebilirim sayfalarımda yaşamaya.
Bak, yavaşça dönüyorum görünmeyen köprülerin ayaklarını inşa ederken. Ben mevsimleri birbirine katan rüzgârım. Bir kadınım, tek başına kayabileceği batı dalgalarını bekleyen…
Yoksa çok mu erkendi sığınmam bu kuytu limana. Hep yalnız titreyen bu kadına ne verebilirsin ki?!.. Ruhum yazdıklarıma yenik düşüyor, yırtıp atamıyorum onları. Sadece seni sevmiş olabilirim…
…
Bir gün beni sevmekten vazgeçersen, arzularını gözlerinin yalımlı çevresine atmaktan vazgeçersen; titreyen sesinle “ben sensiz ne yapacağım” dersen, çantamdaki trenin sesini duymaya çalış. İkimize ait olan tüm bu sesleri içine al ve denize git!..
Hep.”
U.U
26 Nisan 2009
dokunan... *
seni ben sevdim, kıyılmaz kanatları yakarak ,masum kimdir? kıvrımlarıyla seviştim acının, aldatmadan tenimi. inançsız masallara üvey anne bakışlarımı toplayıp, kırık uzattım saçlarımı. dokunmadın.
seni ben sevdim , en çok ben sevdim üçe kadar sayar gibi, üç de dolandım, bildiğini anlamadığın halde. biçkin ömür zamanına ekleyip, zamanı sana ekleyip. seni ben sevdim,damarı kesik tutuşumun acıtması gibi benzerlik noktalarında ölerek, soluk satıp geri dönerek..
seni ben sevdim, al ormana kızıl kurdu salıyorken, kırıyorken bakışımı ,bir bir geçiyorken çuvaldızla dudaklarımdan. en çok ben sevdim beşiğinde kırık uyumayı.. en çok seni, beni bile bile ben sevdim..ben sevdim basit tümceler ve bıkkın tekrarlar boyunca..
Uzuyor duvarlar adım boyunca..
Yıkık biraz gün...
Yollarda kardelen çığlıkları...
Koşarak gelen çocuk oturmuş gözlerine,
Adımlar yalın ayak...
Devrik yazılıyoruz biz,
aslına uygun.
Sen yine adım boyu dikenlerden geliyorsun.
Bilmeyen bir tebessüm kalmış dudağın kenarında,
Gülüşler kimsesizlikten...
........
Elmas kara kirpikler,
savruldu gökyüzüne,
Geçmiş kiraz kırmızısı dudaklar soldu.
Can ezgiler, martı yarışır çığlık oldu.
Tez gidişler adı olmuştu,
Zincir vurulmuş dizleri özgürlük kanardı.
Attı kendini gerisin geri ana rahmine.
Bilmez kimse;Boğazın asi kızı,
İki yaka arası kara sevdalıydı..
...........
Bir damla süt taşır gözlerimden.
Ak olsun,
Karışsın ruhuma lal olsun.
Beklerken bir adam oluyor zaman,
Deşik göğsünü kucaklıyorum.
Bana bir mısra beklet buzlukta.
Devrik olsun,Değince dudaklarıma sel olsun.
Semada uçurtma oluyor tüm bayraklar,
Renklerine sızıyorum.
Bana bir el uzat oyunu
Hile olsun..
Taşlar sökülsün eteklerimden çığ olsun
Sinerken küçük bir kedicik,
kaplana kesiyor bakışları,
Gözbebeklerinden dehlizlere iniyorum.
Bana bir kıta bırak.Afrika olsun,
Gerdanımda çorak bir yara olsun,
Dursun....
* safranlekesi..
(yalnız kendine açan bir nilüfer olamadım..)
--www.safranlekesi.com---
25 Nisan 2009
nisan ölümleri

Yolculuklara aniden karar veriyorum artık.
Tarçınlı sıcak limon..rodrigo..
Kış güzeli Ankara… Benim Nisanlarımı biliyorsun değil mi?
Tam bir sene önce... 22 yarası…
Ahşap kutuların duruyor hala odamda. İçindeki iki melek...“ Üzdüğün benim..” dediğin…
Çocuk yazındaki cümlelerini unutmadım. “Demir bir gülle gibi özlemin…patlamaya yüz tutmuş…”
Şimdi seni özlemek de değil, yalnızca duyumsamak istedim. Ben yol yorgunu,ama Ankara koluna girmiştir benim yerime hangi sokaktaysan..
Yüksel,Karanfil,Sakarya,Tunalı,9 eylül...
Aslında özlediğim bir şeyler var… sabahları okul servisinden inip yolumu kesmeni mesela..
Ne kadar az “ Hadi gitmeyelim okula bugün” dedim değil mi?
Merdivenlerimizi özledim, kollarında bayılmayı bile.. Fazla dönmüyor başım artık. Dönse bile duvarlara yaslanıyorum,kimse görmeden geçiyor.
Biliyorum daha fazla vuracak yerin bile kalmamıştı ama kavgalarımızı da özledim. Çok kalkıp gittim,çok peşimden geldin…Bir kere sen gittin ağlayarak, hiç unutmadım…Ben koştum..Bir kere…Kolundan tutup çevirdim,nasıl ağlamaydı o…
….Ankara ayazında öpüşmeyen biri gerçekten öpmemiştir kimseyi değil mi?
Bana melisa’yı söylemeni özledim…
Dağınık evinizdeki kahvaltıyı özledim,annenin özenle hazırladığı..Çocukluk resimlerini, eski büyük radyoyu, muhabbet kuşunuzu, teleskopunu, yatağını, odanın manzarasını, perdeleri sonuna kadar açıp hiçbir şeyi umursamayışı(mızı)…7 yıl önceki lacivert montun duruyor mu hala?Seni ilk gördüğüm ellerini hep uzun kollarında sakladığın o lacivert…Yorganın hala aynı yorgan mı? Annenle uyuyup babanı anlatmasını istiyor musun hala?
Benim odamın şekli değişti yalnızca. Perdeler, oyuncaklarım, kitaplarım, çekmecelerim aynı. Halı da…
Oturma odasındaki kanepeler de…Üstüne yumuşak bir örtü serdik şimdi sadece… mutfaktaki sandalyeler de aynı…Salon hiç değişmez zaten…
Gülen çocuk....
….
23 Nisan.
23…
“Yüzünden başlasam gitmeye uzaklara..”
9 Nisan 2009
fay kırığı* ve hayat edinmek...
Mehmet EROĞLU

/FAY KIRIĞI/
"..Çünkü yalnızlık diye bir şey yoktu; insanın kendisi vardı ve yalnız insanın, eninde sonunda kendine sığındığını, kendine dönüştüğünü biliyordu... .. Yalnızlıkla kendisinin arasında kalmış, ikisini aynı bedende birleştirememişti..." ..esmer... teninin rengiyle uyumlu koyu bir hüzün.."
syf:3
"..İnsan her karar verişinde kumar oynar..."
syf:4
"..Kendi ölçütleri olmayanlar, başkalarının beğendiklerini beğenmek zorundadırlar..." syf:53
".. Sanatta bakış açısı önemlidir. kadın cinsel organı önden, erkeğinki ise yandan betimlenir... Bazen, bildiğimiz nesneleri, gerçekleri değiştirmek için bu tabloda olduğu gibi bakış açımızı biraz farklılaştırmak yeterlidir..."
syf:54
"..Büyük şiir yoktur, ölümsüz şairler vardır..."
syf:58
"...yorgunluğunu gülümsemesiyle gizlemeyi öğrenmişti...İnsansan, hep yalnızsındır..." "..Demek insanlığın vicdanını yaratıyorsunuz?... " "..Sanatın amacı bu değil mi?" "..Ortaçağ'da Tanrı'yı resmin dışına iten bir ressam kadar devrimci..."
syf:68
"..Normal olan, başarıya, peşinden koştuğun amaca ulaşamamaktır. Anormallik, başarmaktır..."
syf:70
"..Aşındıramadığı acısının resmini sözlerle çizmeye koyuldu..."
syf:73
"..Bütün anılar gözyaşlarının izidir..." "..İnsanların en temel hastalığı, yaşamlarının anlamını çözememektir..."
syf:74
"..Olamazsın; çünkü yoksullar yönetilmeye değil, kötü yönetime karşı çıkarlar, komünistlerse yönetilmeye..."
syf:76
"....Sorunların içine girmiyor, hep terk etmeyi düşünüyorsun. Hem de daha başında..""..kökü yok.. ruhun göçebe..."
syf:79
"..Sanatçı, sanata mecbur olandır... Sanat dediğimiz de değişimi resmedebilmektedir: İnsanda, dünyada ve tabii gerçeklerde..."
syf:91
"..Sanat, aklını yeni fikirlere açmak kadar, erişilemeyecek olana ulaşma ihtirasıdır..." syf:93
"..Gerçek güzellik, günahın ipliğiyle dokunur..."
syf:95
"..savaş, insana önce bakışların dilini öğretiyordu.."
syf:97
"..Tüm acı çekenlerin adını öğrenebilseydim, çıldırırdım. Adını öğrenemediklerime teşekkür etmek, çıldırmadığıma şükretmek için yazıyorum..""..neden yazıyoruz sorusuna verilmiş, benim bildiğim en iyi cevaplardan birisi bu alıntı... Ben, bilmemenin değerini bilirim. O da üzülmenin değerini biliyor..."
syf:168
"..Yazdıklarına bakılırsa edebiyatın özüne, acıya da sadık. Ama onun gibilerin sadakatini ciddiye almak, bir fahişenin kollarında rahat uyumaya benzer..."
syf:169
"..Çıplak yalanlar sözcüklerle giydirilir..."
syf:188
"..Modernleşme eşittir, bireyselleşme... Türban takan birisinin nasıl olur da bireyselleştiğini söyleyebilirsin? Olsa olsa baba ya da erkek otoritesine karşı dini yardım alıyordur..." "..Ama bence açık ya da örtülü bir baskı her zaman mevcut... Çünkü ben baskıcı olmayan muhafazakârlık bilmiyorum..."
syf:199
"..Oysa toprağın altında ebediyen hapsedilecek bedenden bir şeylerin, bir parçasının gün ışığı görme isteğinin nesi aptalcaydı?..."
syf:220
"..Çünkü anlamak, affetmektir..."
syf:222
"..Her aşk bir başkası olma sözüdür..." "..Artık adı kadar onundu..."
syf:257
"..Paylaşılmayan aşkın sarhoşluğu uzun sürüyor,paylaşılanınsa hemen sönüyordu..." syf:259
"..İnsan, kendinde olan erdemlerin izlerini bulduğu kişiyi sevmeden yapamazmış.""Bence tam tersi. İnsan kendinde olmayan erdemlere sahip olanı sever..."
syf:262
"..Acısını kimseyle paylaşmayanlar merhametsiz olurlar..."
syf:265
"..En etkili hareket, düşünce değil midir?..." "İnançsızlığım, taraf tutmamam beni ve yaptıklarımı önemsizleştirecek...".."..Ölmekten değil, unutulmaktan korkuyordu..." syf:272
"..Bugünü değiştirmek, gelecek edinmek için..." "..hazzın cüretkâr kalemiyle..."
syf:289
"..Fırsatçılıkla zenginlik her zaman akrabadır..."
syf:298
Mehmet EROĞLU
29 Mart 2009
yor(gun) / meta(l)/ (a)yaz***
25 Mart 2009
keşke*(siz)
You say the word
23 Mart 2009
sar(ma)...
Dokundun. Yüzüm adsız yağmurlara karıştı. Gökyüzünün sahip çıkmadığı buhar ve su, nabzımda alevlenen ‘sen’ tutkusu. Saçlarının buğday naifliğinden dudağının kenarına ilişen gökkuşağı yansıması olmak istedim. Prangalanan düşlerime iliştirdiğim güvercinlerin aklığı, sessizliği ölümün. Söylesene, düşünür müsün hızla dönen trafik ışıkları gibi ömrün saatlerini, başlangıç ve bitişleri?! Dizime saplanan ağrı, sırtımdan akan soluk, boğazımda düğümlenen yalnızlık mısraları… Ölçüsüz baharların ütopik hayatları, erguvan akıtması gözbebeklerinden yansır
Midemde dolanan akışkan koyuluk, yükselerek kalbimi ve nefesimi yokluyor. Kelimelerim sakatlanıyor, derinliğini kaybeden gözlerimden artık bal damlamıyor. Kör eden bakışlar, florosan altı sorgular. Gecesinde gündelik hayatın, kirli bir sarı nem, üzerimdeki gömlek, zehir içmeye hazır, beceriksiz ve çıplak bırakan bir kostüm..
Sustun. Sessizliğini anlamlandırmak için ayağa kalktım ve güneşe döndüm yüzümü. Gerdanından damlayan baharla, sırtından yükselen ayaz birbirine karıştı. Dizlerine binen ağrı, bacaklarından dökülen çarşaf sancısı…
Buram buram yükselen meneviş, dirseğinin içinde doğan raksı, esansının… Üflediğin bulutlar, güneşi çıplak ve toprak gibi yalın ve yağmur kadar ıslak ve sen kadar nefessiz, perdesiz bırakıyor.
İçtin. En güzel suyun getirdiği mucize, dökemediğin gözyaşlarıyla, boğazından geçemeden keder veren kelimelerin gölgesinde gebe… Saçlarının arasından inen ateş böceklerini savurmuyor rüzgar, dağıtmıyor tel tel simlerini… Deniz kokusu sinen dişiliğin bir tebessümün altında tuzlu ve ıslak, akmayı bekler kızılın..
Neredeydin. Beklediğim duraklar, yazmaz oldu biletlediğin yol düşlerini. Ruhumun otobüsleri boşalmadan geçiyor, ve her yeni yolcu itiyor yalnızlıklarını…
Esrik kavruluş, diri bekleyiş, yorgun ten, yoksun şehir…
Çaldın. Dudaklarımın arasından sızan ince kanda, müziğini boyadığın bir şarkı…”ya öl, ya sev, ya sus… ya doğruyu söyle…”
Kımıldamıyor kalemim. Kurşunlarını dökemediğim kirli, beyaz bir sayfada, güldün. İç acıtan fotoğraf karelerinin, karanlık odalardaki ruhu sen, kızıl bir şarap gibi; tutku, öfke, zor…
Burada mevsimi kaybettim. Tarihsiz atan ruhuma sıçrayan kan kurumuyor. Et yığınları arasında buldum, tenin altında dolanan ruhun servetiyle, asil akan kızılın; şarap ve sen mağrur objektif arkası, mürekkep lekesi gözlü, zambak kadın…
Kağıtları parçalıyor şimdi varlığın, geçmiyor koyuluğundan gecelerin, aynalardan taşırdığın gülüşlerin… Uzun uzun sorduğun bakışlarım dağılıyor, çilek üstü çiylere…
Uykularımda yazdığım masallardan düşen pembe toyluğun, göz kapaklarımı ağrıtan gerçekliğin, canımı yakan kesici soluksuzluğun ve ölümüne bir sıcak üşümenin, titreten, çözülen kar yeşerikliğin, seninle olmayı hastalığa dönüştüren sensizliğin…
Söyledin. Gördüğün baskısını gönlümün, fısıldadın. Siyah inen gecenin çocuğu olduğunu bilirdim, gerdanında sevişen ay ve yıldızlarla kusacağım, ’sen’liliği…
Şimdi savunmasız, şimdi korunaksız… Ayaklarımın altında ufalanan toprak içimde filizlendiriyor düğümlerini.
Ve beni sar.
Beni sarma.
Sen şık, sen yosma şehirlerin gizli ışıltısı.
Ben…
Ben sadece,
Sarmaşık…
yaz.çiz.karala.*
Ya olmuyorsa..hem istemem,sen anla...öyle "Ölüm kitabı" gibi de değil hiç.
şöyle belki; NAZ :
yalnız uyurum bu gece de...
sabah daha tadımda olurum.
Git zaten hem...
mesela " Yazdım bilmedin, 'yaz'dım,görmedin..."
dün 3.33 te yastığa düştü başım...
...sıcak ama ellerim soğuk.yine de üstümdekini çıkarıp yatacağım pencere önü yatağına...yastığıma sarılıp,yüz üstü,ve yalnız...İnadına mı?
bu sefer 'senin..' değil ama 'İNADINA..'
Sanki yok oluyoduk da saklanınca..
Nemli duvar diplerine çökünce mi görünmeyecektim?
Keşke orda olsaydım şimdi...
Sen gelip bulmasan..Ben çıkıp bakınsam..Bulmasam..
Ağlasam bir ömürlük..Sonra ölsem..Sonra uyansam..
Kollarında..Yeniden başlasam..
Başka bi dünyada…
Sakla(n)sak..
22 Mart 2009
19 Mart 2009
as much as I ever could...
Love of mine,
Won't you lay by my side,
And rest your weary eyes,
Before we're out of time,
Give me one last kiss,
For soon, such distance,
Will stretch between our lips,
Now the day's losing light.
Oh...Bring me your love, tonight.
Bring me your love, tonight.
Lost at sea,
My heart beat is growing weak,
Hoping you'd hear my plea,
And come save my life,
As the storm grew fierce,
An angel was certainly near,
I knew there was nothing to fear.
Bring me your love, tonight.
Bring me your love, tonight.
No I am not where I belong,
Bring me your love, tonight.
No I am not where I belong,
So shine a light and guide me home.
No I am not where I belong,
So shine a light, guide me back home.
Oh...
**city and colour
9
Strange infatuation seems to grace the evening tide.
I'll take it by your side.
Such imagination seems to help the feeling slide.
I'll take it by your side.
Instant correlation sucks and breeds a pack of lies.
I'll take it by your side.
Oversaturation curls the skin and tans the hide.
I'll take it by your side.
18 Mart 2009
z*
Yaşlanmış bir kız çocuğundan daha fazlası değilim... Uzun cümlelerim örtmüyor artık içimden dolup taşan haykırışları... Hıçkırıyor gün, gece bitkisel hayatta... Ağzıma çalınan tadın boğazımda patlamıyor... Kulağıma doladığım 5 siyah noktada acıdan fazlası uçurum mutluluğundan azı yok... Hep "z" lerle döngülenen hayatım "a" lara meyillenmiyor hiç.. kırmı(z)ı, deni(z), gö(z)de, di(z)e, aru(z), ya(z), yalnı(z), ö(z)gür, (z)or, z(!)or, z**or... DERDİMDİ!...

*poster: Andy Warhol
17 Mart 2009
...araba vapurunda bir dilek tutuyorum, üşürsem duyarsın belki.
"..Denizin dudaklarıma değen sesi...
Şehirlerin aman vermediği bir kadınım şimdi... Sana dönmemin bile ayrılık olduğu bir vadide, kanatlarına çarparak eriyen el sallayışlarıyım.
Bu gölge yüzün için ne kadar ne kadar da gerçek. Beş gün beş gecedir yanan vücudumu gözetleyen balıklara, imkansız olan aşkımızı anlatıyorum. Beş gün beş gecedir, seni ve kestane ağaçlarını düşünüyorum.
Rüzgara güldüğü için ölen bir kelebeğin çırpınışına karışıyor telefondaki sesim. Acılar yakınlaştırır bizi, kurtulmak istemem onlardan. Belki de yitirdim yüzümde yerine konulmaz bir şeyi. Solgun durursam eğ başını ellerime. Aptalca olduğunu bile bile, durmadan gitmek zorundayım diyen ve seni seviyorumlar kadar acımasız yazacaklarım. Ama gitmek zorundayım ve yeterince üzgün olamayacaksın.
Ben sadece vaatlerle dolu bir kadınım. Uzaklıklarsa sahip olduğum tek şey. Hoşça kal demek için öpersen, gökyüzünün bana doğru düştüğünü hissedersin. Ve son bir düş için seni mahkum edebilirim sayfalarımda yaşamaya...
Bak, yavaşça dönüyorum görünmeyen köprülerin ayaklarını inşa ederken. Ben mevsimleri birbirine katan rüzgarım. Bir kadınım, tek başına kayabileceği batı dalgalarını bekleyen.
Yoksa çok mu erkendi sığınmam bu kuytu limana. Hep yalnız titreyen bu kadına ne verebilirsin ki!.. Ruhum yazdıklarıma yenik düşüyor, yırtıp atamıyorum onları. Sadece seni sevmiş olabilirim...
Aldıklarının yerine şapkalarını bırakıp kaybolan bir hırsızım. Aşk her zaman ele vermiştir beni. Şimdi nasıl itiraf etmeli, beş gün beş gecedir gömleğine sarılıp uyuduğumu, yakasına yapıştığım bir rüyayı nasıl kendim yaptığımı... Yine susturmalıyım kalbimin kalabalığını, hep anılarla sevişiyorum. Şu an senin olabilir miyim…
Saçlarınla oynayacağım, dudaklarımı çenene dayayacağım ve bana sarılacağın sessiz bir
Bu yatak, serin okyanus ürpertisini andırırken iç çekişleriyle dokundu. Nazik ve kırılgan kürenin kristalleştirdiği o kalbi kollarınla sarman için. Çünkü kazananlar ve kaybedenler yer değiştirmek zorunda. Çünkü, her an vazgeçebilirim senden…
Ben, hep bağışlanmak isteyen kadın. Bir gün beni bağışlarsın diye…
Siyah eteklerimi gökyüzüne aralayan rüzgar… Seni o ağaçların altında ne çok seviyorum. Saçlarım, ağlamaktan şişen gözlerim, topladığım kestanelerle irileşen ceplerim… Ahh, seni tanımıyordum bir zaman. Aşk için kestane ağaçlarına tapınan bir çocuktum. Titreyen kalbini sarıp koruyacak tılsımı araya durayım, sen koşarak gitmeye devam edeceksin!.. Son kez, bir daha diyerek döndüm ölü kuşlar evine. Bin kez yalanladım yazdıklarımı, yaşadıklarımı… Biliyorsun bir tek sen bilebilirdin zaten, hep haklı ama suçlu çıktığımı…
Koşuyorum, çantamda bir tek oyuncak trenim var. Sakin bir açıklıktan izliyorum her hareketini; uzaktasın ama yüzünü seçebiliyorum. Alt dudağını ısırışını, dudaklarıma yaklaşırken göğsümün sol yanına, denizlerin ortasına düşüşünü… İnsanlar bir gün beni sana yazdığım için cezalandıracak. Serin bir deniz gibi çarşaflara uzandığım yatağı, içine çekildiğim uykuyu ve tüm gecelerimi yazdığım için…
Durup, uzayan vadiye bakıyorsun. Belki de anladın izlendiğini; hoşuna gitti, gülüyorsun… “ Her şeyi unutabiliriz ama kestane ağaçlarını asla” diyen bir şarkı dinliyoruz.
Bir gün beni sevmekten vazgeçersen, arzularını gözlerinin yalımlı çevresine atmaktan vazgeçersen; titreyen sesinle “ben sensiz ne yapacağım” dersen, çantamdaki trenin sesini duymaya çalış. İkimize ait olan tüm bu sesleri içine al ve denize git!..
Hep.
Sisli bir gecenin ardından koşturuyor gözlerin. İleriyi görmekte zorlanıyorsun. Tenimde su perisi var. Ansızın öfkelenebilir, beyazlaşabilir vadiler. Peki o zaman aşka ve geceye kim inanacak!.. Gözlerimi yumuyorum, ya ölürsen; ölürsen geceye ve bana kim inanacak…"
16 Mart 2009
tat...
Bu anın seyircisi ben,giz gibi yanında…
Ve dokunmadan, kokunla baş başa…
Çocuk uykularındaki o dalgın tebessümle yüzümde…
.....Zamansızca gözlerine bakmak ve tutuşmak…Engel olamıyorum düşlere…
Meyilli halinden memnunum…İnadına gibi…
Göz kapaklarım ağır…Yarı aralık dudaklarımdan boynuma alkol damlıyor…
İNADINA...
Bu sır loşluğunda parlıyor, damla damla süzülürken… Çıldırtan sınır noktalarında asılı kalıp…
Bir nefes aralığı mesafemiz, tam karşımdasın…Bende aynı küstahlık, hiçbir şeyi umursamayan…
Sana inat o tebessümle ve kıpırdamadan…
Dişlerimi dudaklarıma saplayan tutkuna mı yenik düşerim, mahçup baktığım hep affeden gözlerine mi…?
Saçlarımdan tuttuğun an kollarım boynuna dolanır belki…
Ve gerdanım karşında…İNADINA…
Bağır çağır istersen,umrumda değil…
İnadına bu baygın tebessüm…Gözlerim gözlerine dikilmiş…
Kim bilir böyle kalırız belki…
…Ya da serilir önüne bu küstahlık... İstersen gel üzerime…
Ve istersin belki, kızıl tutku tadını..kim bilir..öyle kalırız belki…
Kelimeler yok olur,
Güneşe yazılmış, sen ve ben…
Sen yine dudaklarından dökülmeyen şarkılar söyle…
Kalbimin göz pınarlarından sallanan kristal buz sarkıtlarına gözyaşın değdi bu sabah… Samyelinin eflatunluğunda yokladım kelimelerini… Tenime vuran mürekkep lekesinden çıkarmaya çalıştığım imzada iri gözlerinle baş başa kaldım Yeşim taşlarının yer ettiği parmakların, bir zehirli sarmaşık gibi, akıtıyor iklimlerini, ten ten…
Çapamı sapladığım kıyılarında yosun tutmuş bir bahar, antika bir gülüş.. Surlarımın altından akıp giden suya iliştirdiğim yorgunluğa uzanan ay ışığı ellerin… Parmağına dolanan güneş yansıması, tütün ve akoru bozuk bir gitar…
Nazım ölçülerini asla sayamadığım şiirlerin, yüklemsiz mısralarında uyuyorsun. Tırnaklarında tutuşan yıldız gölgeleri, saçlarımın arasından akan cemre…
Düş mavisi dokunuşların ihtişamlı bir kent ışıltısı… Kızıl Meydan, beyaz toprak, lacivert gök, biraz sen, biraz ben, biraz kendini kaybetmiş sıcaklık…
Boynuna gelişigüzel iliştirdiğin keskin metal güneş ışınları zihnimin durduğu an, beyaz ten, metal sıcak, zor güç… İsimlendirildiğinde yok olan masalların isimsiz kahramanlarıyız. Yakın ve uzağın seviştiği…
Tabusuz kabusların düş çocuklarıyız. Her şeyden güzeli, mesafedeki tek gerçeklik; kadife güzelliğinle bezeli göz kapaklarının ardındaki uykular…
Kulağıma dayadığım iri deniz kabuklarından yankılanan mavi ses, turuncu sessizlik, kızıl kan…
Kadehler dolusu aşktan damlayan şarap ve topraktan güneşe uzanan soluk.
Şarap, soluk, sen…
Amforalardan taşan taba süt ve tanrıçasın işte,; temmuzuma düğümlü karlar içinde…
Tenimden geçen mevsimlerde doğurgan, Niobe…
Oluk oluk akan bir düş bu, geçit vermeyen gölgeler iki adım arkamda, kızaran mevsimde kokun…
Gerdanın… Gerdanında biten goncalar beyaz ve ağır ve kadife ve aşk… İri gözlerinin boyadığı ağaç gövdelerine toz pembe tüller dolanıyor, şarkılarından dökülen…
Raks eden düşün ve gerçeğin, sevişen gün ve geceye nazır…
Elinin ayasına çizdiğim deniz şehirleri yazları akıtıyor bileklerinden, dişiliğine uzanan yolda…
Yaz- deniz- sen…
Sen- deniz- yaz…
Deniz- yaz- sen…
Sen, ben…
Ben, sen…
Tutuksuz yargılandığım günah, düş akıtması… Kirpiklerinin koyuluğundan kopup gelen bahar yorgunluğunun uykuları olmak istedim, bu kentin koynunda… Düşünün mavisi, dokunuşunun yeşili, teninin beyazı, ses(sizliğ)inin turuncusu… Boyadım hayalimi henüz yirmi dakika geride bırakmışken
Boynumda beliren yıldız, öpüşünün izi…
Ben, sen, sus…
Sus…
“Sus”…





