16 Mart 2009

Sen yine dudaklarından dökülmeyen şarkılar söyle…


Kalbimin göz pınarlarından sallanan kristal buz sarkıtlarına gözyaşın değdi bu sabah… Samyelinin eflatunluğunda yokladım kelimelerini… Tenime vuran mürekkep lekesinden çıkarmaya çalıştığım imzada iri gözlerinle baş başa kaldım Yeşim taşlarının yer ettiği parmakların, bir zehirli sarmaşık gibi, akıtıyor iklimlerini, ten ten…

Çapamı sapladığım kıyılarında yosun tutmuş bir bahar, antika bir gülüş.. Surlarımın altından akıp giden suya iliştirdiğim yorgunluğa uzanan ay ışığı ellerin… Parmağına dolanan güneş yansıması, tütün ve akoru bozuk bir gitar…

Nazım ölçülerini asla sayamadığım şiirlerin, yüklemsiz mısralarında uyuyorsun. Tırnaklarında tutuşan yıldız gölgeleri, saçlarımın arasından akan cemre…

Düş mavisi dokunuşların ihtişamlı bir kent ışıltısı… Kızıl Meydan, beyaz toprak, lacivert gök, biraz sen, biraz ben, biraz kendini kaybetmiş sıcaklık…

Boynuna gelişigüzel iliştirdiğin keskin metal güneş ışınları zihnimin durduğu an, beyaz ten, metal sıcak, zor güç… İsimlendirildiğinde yok olan masalların isimsiz kahramanlarıyız. Yakın ve uzağın seviştiği…

Tabusuz kabusların düş çocuklarıyız. Her şeyden güzeli, mesafedeki tek gerçeklik; kadife güzelliğinle bezeli göz kapaklarının ardındaki uykular…

Kulağıma dayadığım iri deniz kabuklarından yankılanan mavi ses, turuncu sessizlik, kızıl kan…

Kadehler dolusu aşktan damlayan şarap ve topraktan güneşe uzanan soluk.

Şarap, soluk, sen…

Amforalardan taşan taba süt ve tanrıçasın işte,; temmuzuma düğümlü karlar içinde…

Tenimden geçen mevsimlerde doğurgan, Niobe…

Oluk oluk akan bir düş bu, geçit vermeyen gölgeler iki adım arkamda, kızaran mevsimde kokun…

Gerdanın… Gerdanında biten goncalar beyaz ve ağır ve kadife ve aşk… İri gözlerinin boyadığı ağaç gövdelerine toz pembe tüller dolanıyor, şarkılarından dökülen…

Raks eden düşün ve gerçeğin, sevişen gün ve geceye nazır…

Elinin ayasına çizdiğim deniz şehirleri yazları akıtıyor bileklerinden, dişiliğine uzanan yolda…

Yaz- deniz- sen…

Sen- deniz- yaz…

Deniz- yaz- sen…

Sen, ben…

Ben, sen…

Tutuksuz yargılandığım günah, düş akıtması… Kirpiklerinin koyuluğundan kopup gelen bahar yorgunluğunun uykuları olmak istedim, bu kentin koynunda… Düşünün mavisi, dokunuşunun yeşili, teninin beyazı, ses(sizliğ)inin turuncusu… Boyadım hayalimi henüz yirmi dakika geride bırakmışken gece döngümüz üç (3)ü…

Boynumda beliren yıldız, öpüşünün izi…

Ben, sen, sus…

Sus…

“Sus”…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder