15 Nisan 2016
10 kala
Kimse feda etmeyecek.
Kahvaltısını,
uykusunu,
gururunu,
sözcüklerini,
ve sen acı çaylar içmeye devam edeceksin.
Bir özlem peşinde, belki otuz, belki otuz yedi,
belki hiçbiri.
Bitti.
Ve inanmadın.
Bak gör.
Ama gözün bozuk.
6 Nisan 2016
meselesi
Kendini güçsüz hissettiğin anda üzerine bırakılan bir bakış. Güneşte bal cimcikliyor gibi koyuluğunu gözlerinin.
Baharın daha gelip yerleşmeden, yeşermeden kokusunu üzerine attığı insanlar var.
Teninden frezyalar dökülüyor sanıyorsun.
Sevdiğim renkler en çok baharın sokaklarına yakışıyor, roman teyzelerin avuç içlerine sinen esintisiyle...
Paket kâğıtlarının tebessüm getirdiği şeyler oluyor dışarıda. Gökyüzü üzerine devriliyor, elinden süt kutuları, pirinç paketleri dolu torbalar yuvarlanıyor.
kapıyı "yaşamak anı" çalıyor, gitmesin istiyorsun, varım demeye korkarken.
Cesaret nasıl bir şey, nereden alınır, kime satılır? Tek bildiğim, güzellik karşısında aşırı talepkâr olduğu.
Damağımda çıtır bir gevrekten kalma susam sevinci, parmak uçlarımda uyuşuk bir öğleden sonra, içimde derin nefes bekleyen müstakbel ilkbahar yaşaması...
Vapurlar, dalgaları saçlarına sıçratıyor genç kızların. Güneş sapsarı yerleşiyor elmacık kemiklerine.
Az önce sevgili olmuş ne varsa ısınıyor.
Mevsim ibadetleri arasında bir öpüşmek göz kırpıyor.
8 Mart 2016
4-8
Ne yapacağımı bilmiyorum. Eylemsizliğin, akışın yönünü değiştirmeyeceğini de sanmıyorum. Korkunun ecele faydası olmadığı net bir çıkarım. Dene dene, değişmiyor. Hangi şehirlerde bıraktığım neler böyle koca koca lokma...
Bir- iki basamakla inilen etnik bir dükkân, tek koltukta gökyüzünün bambaşka bir kısmını izlediğimiz, kaderde bir şehir. Memleketlisinden çok üzerine sinmiş, doyamadığın, doymak zorundalığının gücüne gittiği, kokusu burnunda başka bir şehir. Tüm boşluklarını dolduran bir özlem. Kader varsa.., iyelik ekinin eklenmesini istediğin...
Ve o ekle düğümlenmiş bir deniz kıyısı. Sürgün verdiğin toprağın gözyaşınla sulanan çimen rengi.. Annenin olduğu yer, anne gibi yer, anne ve toprağın birleştiği ufuk.
Şimdi, bir zamanlar masal masal yazmak istediğin coğrafyada belki kalemsiz, belki de öpe öpe...
Burası rakı kokuyor.
Burası kalabalık kokuyor.
Burası kendini göstermek istiyor.
Kendini teslim etmek, bir kişiye ve on dört milyon kişiye daha...
Haddin olup olmamasını umrunda olmadığı bir utanmazlık hali.
Karşı koyamadığın cüret.
Bir kader ısırığı, keder taşması.
Ruj izin kalacak kaldırım kenarlarında.
Yolu yok; parfümüne güzelim boğazın çirkin ışıkları sinecek.
Yolu yok.
Yolu yok...
4.3
Üstesinden gelemediğim ah'lar ard arda. İyileştiremediğim boşluklar.
Boşluklar iyileşmez. Boşaltıp eksilttiğin hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Bir daha hiç geçemeyeceğin sokaklar, beklemeyeceğin duraklar, hissedemeyeceğin nabızlar şuranda çürüyor.
Hiçbir şeyi kaybetmemek isterken bir karadeliğe dönüşüyorsun.
Hiç eyvallah demesen de tüm gidişler senin hanene yazılıyor.
Bir taraf hep kötü olur'du değil mi?
Senin olduğun gibi. Benim olduğum gibi. Belki de buydu bizi yan yana koyan hayatta.
Kötülük çiçekleri.*
Şimdi kırık bir bakışa tutunup gökyüzüne varmaya çalışıyorum. Çalışırken korkuyorum. Bak bu, kaybetmeye mahkumluk.
Haksızlık da üstelik. Büyük haksızlık...
İyiliğin haksızlık, kötülüğün haksızlık.
Şu iki göğsünün arasında atan şeyi nereye kapatmalı uygunsuzluktan?
Başı boş mu bırakmalı? Ya da.. Kendini zorlayıp yırtmalı çeperini, atmalı dışına. İçindeyken tehditkâr.
Kendini ıslah edemediğin bir şeyler içinde debeleniyorsun.
Gitmenin bile zincirlediği yer.
Hep aynı şey.
Hep aynı sen.
İstikrarına sağlık.
İstikrarın batsın.
*Masandaki bir ince karanfile yaslansa kasımım, oracıkta bitse dünyalı şeyler...
8.3
29 Şubat 2016
ş.
Kırıldı. İncecik bir şey değildi. Kuvvetle bastırdık, bastırdım. Zorla kırdım.
Aklıma, doğum günüme ilişen ayrılık şiirleri geldi, yol'a dökülenler, toplanamayanlar.
Aklıma çok şey geldi. En çok otuz beş yaşım. Ve şimdi taşımakta zorlandığım yirmi sonlarım.
Kalabalıklarda burnuma çarpan kokuların ortasında, bile isteye kalbimi düşürdüm. Bile isteye kaybettim. Ağır geliyor diye onsuz olmayı seçtim. Belamı verecek bir şey aradım, istikrarına sağlık, onun için bile bulamadım.
En iyisini bile bile ortalamaya razı olmak zavallılığına kadeh kaldırmaya karar verdim.
Siz bunu alışkanlık haline getirmeyin.
"Her şeyi yerli yerinde, tıkır tıkır işleyen bir hayat kurduğunda, o hayatı yerle bir edecek bir felaket kurgulamak da farz olur."
2 Şubat 2016
... Sokağı*
Taşıyorum kendimi; kum kum taşıyorum.
Söküklerimi ilmek ilmek dikip düzeltiyorum.
Buna mecbur bırakılışımın gözyaşlarını, balkon giderlerine bırakıyorum.
Hayatıma, rengini arayıp bulması, içine yerleşmesi için zaman veriyorum.
Gücümü kayalara yaslıyorum.
Her rengi mavi olan şarkılardan başka hiçbir fısıltıyı kabul etmiyorum.
Kollarım yarına sımsıkı sarılabilsin diye şınav çekiyorum. Ve bütün cumartesilere iz bırakabilmek için rujlar sürüyorum.
Sevdiğim caddeler biriktiriyorum nabız kumbaramda. Sevdiğim sokak isimlerini takip ede ede kayboluyorum.
Kaybola kaybola kendimin yollarına çıkıyorum.
Eve varma planı yapmadan anahtarımı buluyorum. Anahtarımı bulmanın sonsuz huzuru, nefesime şükran dolduruyor.
Attığım her adım gökkuşağı harelerince biçimleniyor, ve kaldırım taşlarından bitecek anarşist bir otçuk yeşilinin başkaldırısına çiçekler gönderiyorum.
Bir ağacın gövdesine sımsıkı sarılmak, dudaklarımı kabuğuna sürtmek istiyorum. Odunsu bir tatla, oracıkta kök salmak. Mevim mevsim izlenmek istiyorum. Meyve meyve çoğalmak.
Şehvetli tatlardan kavanozlar doldurmak.
Eski bir Sezen Aksu şarkısının nakartında sararıp, insan insan taşıdığım dünlerin ortasına, yutkunarak bağdaş kurmak, oradan çırılçıplak kalkmak...
Kendimi kendimle giydirmek, fazla olan hiçbir şeye mahal vermeyen yaz akşamlarına kavun kesmek.
Ezbere bildiğim adreslerden biri olmak istiyorum. Avucumun kırgınlıklara sürtüp de kızaran yerlerine kayısılar yerleştirmek.
Lavanta kokulu çarşaflara piyano kırıntılarıyla süslenmiş, kulak memesi kıvamında, gözleri parlayan sessizlikler sermek...
Çay buharının içimi gıdıkladığı gün doğumlarını, suluboyayla posta kutularına bırakarak hatırlatmak kendimi; zeytin severlere, domates severlere, gülüşü susamlılara...
Omuz çıkıntılarında ve köprücük çukurlarından bıyık gıdıklanması ve pati nemi toplayacağım rüyalar inşa etmek istiyorum.
Turuncu dalgalar, eflâtın sıçramalar, pembe makaslar, mavi üflemeler, mürdüm cimdikler, leylak okşamalar yaymak.
Arzu, içimden taşıyor.
Arzu, büyük mecal gerektiriyor.
Göğüs kafesimi kırıp, kaburgalarımın saplanıp, kalp ciğerini kan revan içinde bırakan ne varsa, yenemedi.
İçimde dönen minik çarkın heyecanında hep aynı şarkı şimdi..;
"Yeni gün giderek yakın..."
serin yer
Kahve fincanının izlerinden bilet toplayamıyorum.
İçimdeki gitmek zamanına bir takvim uyduramıyorum. Olmam gereken bir yer, görmem gereken bir sen var.
Çok kararlı, en kendimden emin adımlarımın, bir durağa geldiğimde bana dil çıkartıp, yalınayak hissettirmesi acizleştiriyor nefesimi. Yardım isteyemeyeceğim durumların yalnızlığında türlü olasılıksızlıkların provasını yapıyorum. Dünya bu kadar büyükken ve biz bu kadar küçükken her şeyin kararını verme gerekliliği çok canavar.
Anıların hafızası bizi nasıl giydiriyor acaba. Biz kendimizce unutulmazlarımızdan kuleler dikerken, sahiden hangi rolle yer alıyoruz dün hikâyelerinde?
Ciğerime düştüğün anlardaki tanrı biçiminden haberdar mısın mesela. Poseidon. Evet. Belki de bunu ben düşünmeliyim..; Julia.
Bir takım şeyleri, farkına varmadan iyi öğrendiğimin ayırıdına varıyorum şimdi. Ve bazısını da sormaya bile yeltenmediğimi. Sahi gözünün önüne gelen kadın, kime, neye benziyor?
Benim aklıma şu geliyor; mutfakta bir şeyle uğraşıyorum ve çıplak ayaklarımdan birinin parmaklarını kıvırarak yere basıyorum. Bu. Bu bir tanımdı.
Bilmediğim, farkında olmadığım. Sonra başka türlü yere basmak istemediğim bir şeydi. Ama. Ama başka tanımlar var mıydı. Olmalı. Bir pazar alışverişinin neresindeyim. Bir teker turunun. Apartmandaki hangi basamağım eğilip bağcığını bağladığın.
Her şey çok zor ve her şey çok üzücü hikâyeleşiyor; mutluluklar da dahil.
Eyvallah diyebildiğim bir hayat yitiminin ardından neyin dalgasını çıkarıyorum sularımdan böyle.
Belki sadece yorgunluk. Pişmanlık değil.
Zamanı ileri almak mı istiyorum öngöremediğim şeyler için. Korkuyor muyum.
Neyi biliyorsam ve bilmiyorsam kayıp.
Bir hayatı kucaklamışlığı öyle çok hatırlıyorsun ki altında ezilirken. Rüya olduğuna inanmak, kendimi inandırmak istiyorum.
Bazı şeyleri yaşarken boşluk boşluk hissetmek ve görüntüyü netleyememek çok, çok kötü. Nasıl bir suyun içinde yüzdüğünü bilmeden açılıyorsun açılıyorsun, kıyı nerede, ufuğa kaç var, derinlik ne kadar; fikrin yok. Sonra bir şey seni alıp karaya fırlatıyor ve dönüp bir bakıyorsun ki maviden camgöbeğine yürüyen, pembeden kızıla çalmış, eflatun bir gökyüzüyle öpüşen bir şeyin içindeymişsin. Güneşe yaklaşacak kadar açıktaymışsın ki, fırlatıldığında bu kadar çok acıdığına göre epey ilerlemiş olmalısın.
Üzülüyorsun işte. Üzüntü bu. Tekrar adım atmaya yorgunsun, derinleşmek için atacağın kulaçlara mecal gerek.
İlk seferinde dönememekten korkarken, şimdi varamamaktan korkuyorsun.
Korkuyorsun. Hep korkuyorsun.
Olamamak bu.
Bu aralar.., iki patlıcan közleyip yoğurtlamak lâzım.
Yemek yapmayı, yemek yapmanı, mutfakta yalınayak ve parmaklarımı kıvırarak rakıya buz kırmayı özledim.
Korkarım ki bu bir rüya değildi.
29.01
18 Ocak 2016
Bir elmanın iki yarısı gibi değil..;
Bu bir mektup.
Günleri, geceleri parçalayan bir ayazın ayak izlerini bir kâğıda toplama çabam.
Özlemle, çaresizlikle, kırgınlıkla, öfkeyle, büyük ve küçük olan şeylere isyanla, ılıklıkla, alevle, bildiğim, hayal ederek kendimi varlığına inandırdığım, belki hiç olmayan, belki de çok çok gerçek ve sahiden var olan bir dolu şeyle başına oturduğum beyaz kâğıt.
Birkaç zaman üzerine eğilinen, çalışılan sonra yoran, kalabalık gelen, anlaşılması için zaman harcamaya değmemeye başlayan cümlelerim.
Bu bir mektup.
Oku diye değil.
Kelime yığınlarını boşluk boşluk ısıramadığım için. Susuşumun gevezeliğinden. Susamayışımdan. Konuşup konuşup ses çıkaramayışımdan.
İlk kez bir şey oluyor. Koşup sana anlatmak istiyorum. Bir yandan da bir tek sana anlatmadan yaşamanın yollarını arıyorum. Bir teraziyle karşı karşıyayım sürekli. "Ağır mı hafif mi, hangi yıl kaç çeker, kalp hangi renge akar gider" derken tarihler düşüyor mevsimlerin üzerinden. Hayat üçer beşer atıyor kendini oradan oraya.
Yanındayken olduğum insan; o kadın olmamaya gayret ediyorum. Yorucu bu. Bir yandan da zaten her ne yaparsam yapayım asla o olamayacağımı hissediyorum. İçimde bir şey mi öldü benim? Ya da yeni bir şey mi doğurdum kendimden? Veya olmamaya çalışmak yetmiyor belki, ister istemez taşınıyor varlık.
Senin olan, seninle olan şeyler yoluma çıkmasın istiyorum. Onlara dolandığımda gülümsemem takılı kalıyor. Sahiden gülümseyip gülümsemediğimi düşünmek kalbimi kırıyor.
İyi olan bir şeylerin orta yerinde, iyi olmuş başka bir şeyleri düşünmeye boyum yetişmiyor. Ellerim böyle sımsıkı tutulmuşken kendimi yapayalnız hissediyorum.
Bir daha asla bir bütün olamayacağımı hissediyorum. Zaman diyorum, oluru olan şeyleri oldurur, olduruyor. Sonra acı acı gülüyor içimin yumuşak toprağı, ansızın çoraklaşıp canımı yakıyor çatlaya çatlaya.
Temmuz sıcağının kollarındayken üşümeye hakkı olmamalı insanın. Mevsimlere haksızlık etmek istemiyorum. Hayat yaramın mikrobunu bulaştırmak istemiyorum güzelliklere. karşı da koyamıyorum. Bir halt edemiyorum anlayacağın.
Hayat sanki kendini sonsuz bir rölantiye aldı. Adım atmaktan da gerilemekten de ölesiye korkuyorum. Sevdiğim ne varsa sevmediğim şeyler yapıp öfkelendirsin, mesafeye düşsün diye bekliyorum. Belki bunun ortasında yaşamaya alıştım. Sevdiğim ne varsa hayal kırıklığına eklendiğinden. Buna alıştığımdan belki, acıya da alışıyor insan ve mutluluk da korkutan bir şeye dönüşebiliyor.
Çok korkuyorum. Hayalini kurduğum yerden uzaklaşmaktan, idare etmekten, edebilmekten korkuyorum.
İyi olmak, ama acı acı hatıraya sarılarak belki.. Ölüm de hayata dahil. Ve beklemek..
İsmini bu kadar çok söylediğim bir zaman dilimi hatırlamıyorum. İsmini bu kadar çok bir ölçü olarak kullandığımı da. Soğuttuğum ne varsa ciğerimin orta yerinde parça parça kor.
Çok zorlanıyorum.
İyiyim ve zordayım.
Çarem de çaresizliğim de, biliyorsun ya işte; asla edinemediğim o cesarette.
Korkuyorum ve bu yine her şeyi çok ama çok kötüleştiriyor.
Bu bir mektup.
Mahvolmaya yüz tutmuş ömrümün en çok sarmalandığı, kendine yuva edindiği yere bir mektup.
Eve. Uykuya. Bir'liğe.
Oku diye değil.
İç organlarından birini feda edip de eskisi gibi yaşayamayacağın için.
14 Ocak 2016
A' D'
"Oysa artık bir limana sürüklenmek istiyorum, Deniz. Kök salmak istiyorum. Bir yerde ya da birinin yanında biraz olsun kalabileceğime inanmak istiyorum. En azından kafamın içinde bazı şeylerin akmadan öylece kalabildiği, dışarıda son sürat değişen manzaraya inat, içeride, bazen çok derinde, kaçıp sakinlediğim bir bahçe bulmak istiyorum. Zamanın gülünç bir detaya dönüştüğü o bahçede, ağaçların bilgeliğine falan ulaşmak istiyorum. Kayaların, dağların, denizin ne olsa sarsılmayacak gibi görünen bütünlüğüne kavuşmak. Yalnızlığın o kadar da yalnız bir şey olmadığı, tek başına da olsan evrendeki her şeyin bir parçası olduğunu önlemez şekilde hissettiğin, bir ağacın gövdesi neyse, benim de tam olarak o olduğumu, o kadar olduğumu, daha fazlası olmadığımı iyi bildiğim bir bahçe.
O bahçeyle buluşmayı bekliyorum hevesle. Bu şeyden inip durmak istiyorum. B noktasını unutmak ve A noktasını da unutmak ve indiğim yerde kendimle buluşmak. Bir bahçeye kavuşmayı beklemek, Deniz, ne tuhaf şey."
------
"Yeni cümleler kurmak ve bazen devirmek için o cümleleri izin veriyorum kendime. Düşmek de var, sonra kalkmak da, yorulmak da, kırılmak da, ben artık yokum demek de. Hepsi dahil oyuna. Mızıklanmak yok. Orman sonsuz. Ve hiçbir ağaç daha mükemmel değil diğerinden. Her şeyi kapsayan bir tamam duygusu. Bütün kusursuz. Bazı şeyler tuhaf. Bazı şeyler karın ağrısı. Yolda her şey kabul. Ne kazanmak var ne kaybetmek. Her şey olduğu kadar. Sen dahil. Ben dahil."
4 Ocak 2016
bağcıklardan..
Zamana inanmıyorum. Zamanın ömürlerimizi çevreleyen bir sadakate sahip olduğunu, bunu umursadığını da sanmıyorum. İleri geri, bir o yana, bir bu yana savrularak, sonunda cansız kaldığımız bir süreç.
Bir şeyler hep var, bir şeyler hiç yok.
Giyinip süslenerek karşıladığımız tarihleri sol yanımızda biriktirdikçe, özgürleşmek zorlaşıyor. Zaten içine sığmak zorunda olduğumuz zaman nanesi hayatlarımızın bileğine kelepçeyi takıveriyor. Anılar insanı esir ediyor. Biriktirdiğimiz her şey cinayetimiz için elbirliğiyle plan programı yapıyor. Bir intihar girişimi belki de bu. Kendimizi öyle korunmasız bırakıverdiğimiz mutlu anların sinsiliği. Kendi kendimizi zaaflarımızla, mutluluklarımızla öldürüyoruz.
"Bağlanma" diye başladığımız her şeye kendimizi adadık. Kaçtığımız her şeyin etrafında dönmeye başladık. Unutmamız gereken her şeyi, hiç geçmeyen rüyalara taşıdık.
Anahtarları ortak çatılar altında, cevapsız tıklatmalara dönüşen bir şeyler varken, zamanın iyileştiriciliği üzerine Pollyanna kurguları sıralayamıyorum.
Temmuzdan bu yana değişen ne varsa, temmuza kadar kendini baştan yazacak. Sonra dönüp bakınca, bakarsa, bir geriye dönüş hikâyesinin başında bulacak kendini. Sızlayacak yaz. Geçen on bir yazın sızı biriktirmekten ibaret olduğu tokat gibi çarpacak ömrüne. Aynalarda gördüğün tüm suretlerini baştan öğreneceksin. Öğrene öğrene, aslında üzerine senelerce zaaflarından, bir başkasıyla bir aitlikten makyajlar yaptığını göreceksin.
Zamana inanmıyorum. Bir şeyin her koşulda mutlu ederse mutlu bir varlığı olabileceğini, öyle kalabileceğini öğrendim. Çok kötü ve yıkkın zamanlarda bile kalp pencereden sızan bir güneş var ya, ondan söz ediyorum.
Kelimelerle çekidüzen verilen zamanın aldatıcılığı...
Zaman yalanına, çalışarak katılmak.
Öldürüyorsun, öldürüyorum, öldürüyoruz.
Hayat zamanımın işgaliyle ilgili bol davrandıysam, davranıyorsam da..,
kalbim seni asla affetmeyecek.
29 Aralık 2015
başta ve sonda*
Geride kalmak. İleri taşınamamak. Bir yerden sonra, tersyüz oluş. Yokluğun kendini var ederek sürekli ileri atışı. Biçim kazanan bir hiç oluş.
Zamanla ilgili kestiremediğim alan hesabının neresinden el sallığım meçhul. Bir zerre olduğumuz bu doğurgan, fersah fersah toprağın kokusunu üstüme başıma bulaştırma çabalarım tahminen yirmiyi aşkın sene.
Akıyor. Durmadan akıyor. Kötü olan şeyler bile takılı kaldığımız anın üzerinden bir diğer kötülüğü aşırıyor. Engelinden zincirini koparamayan bir akış. Saplantılı.
Bak şimdi yine, bir bitişi yeniden başlamak üzere kutlamaya hazırlanıyor evler, nefesler. Kızarık ve mahcup bir cızırtı halinde kimimizde zaman. Frekansının ince ayarını tutturamadığımız o hüzünlü şarkıların eve çağırışı...
Yorulduk, yorgunuz, yorgunduk. Tencerelerden reçel taşıramamanın, bir aşkını hatırlatan, aşkınla var olan güzelim domates kokusunu kışa hazırlayamamaktan, memleket paketlerinin sarıldığı gazetelere sızan zeytinyağına darılamamaktan yorgunuz. Koynumuzu doldurmayan bir yaz güneşinin, kendisini yok edeceği ana kalmamak için koşamıyoruz bile. Bileklerimize bağlanmış mesaisi günlerin, günlerin ağırlık birimlerine sadakati. Dudak kıvrımlarımızın dahi vazgeçişi hoş geldin sevincinden.
Üzerime örtülüyor zaman ama hissediyorum; bir şey de onu bir ucundan çekip sırtımın bir yerine kar yağdırıyor. Sığamıyorum, taşamıyorum. Mevsimler mevsimleri, umutlar umutları bekliyor. O, kalbin bildiği "birkaç sonsuzluk anı" hiç uğramıyor semte.
Telefonlar ağız dolusu şikâyet için çalıyor. Hal hatır küfre dönüşeceğinden haberdar. Çağa atılan bir tokat arıyorum bazen. Mektup yazarak intihar ediyorum, iki kadeh şiiri eksik etmiyorum. Şiirden bir hayatın içinde çalkalanmayı hayal ettiğimiz kutsal zamanların bileğine kelepçeyi takamamanın ah'ında sevişiyorum.
Her şey düzleşiyor. Her şey tekrara düşüyor. Ve zaman böylece akıp giderken tükürüklerini saçıyor, her şeyin aynı olduğu yerde nasıl da başkalaştığımı görmeyişimin ileri düzeyde görmeyen gözlerine. Kendini yeniden doğuran doğayı tahrik edemeyişine canı sıkılıyor. Senden ümidi kesiyor. Ellerin de titriyor. Bir kalemin kendini yazamadığı yere gelişiyle dehşete kapılıp görmezden gelinen yapıyor seni.
İskelelere mi bağlanacaksın bu kez, sokak taşlarında sonsuzdan geri sayan bir sekseğe mi başlayacaksın, zihnindeki ciltli sarı sayfaları yakıp, durmadan kalpsizliğine mi ağlayacaksın.
Pencerelerden belini sarkıtıp mahallenin çocuklarına salçalı ekmek yedirmek istediğin yere geldin. Bir şişe şarabı özleyebildiğin yere. Gözlerini kapatmaktan korkup, uykuyla karşılaşmanın ilk randevu tedirginliği yaşattığı yere. Adımını her bastığın kara parçasında gözlerini yere düşürmeye vakit bulamaksızın, koşar adım, kadın kadın dik durmaya çalıştığın.
Geldi. Yeni bir mevsim. Yeni bir yıl. Yeni bir ev. "Kendine ait bir oda". Başka türlü bir hayat. Başka türlü bir hayatın düşünü kurabileceğin gerçeklik. Zorluk ve çaresizlikle, sevgisizlik ve anlamsızlıkla terbiye edilen öylesineliğini soyunma zamanı. Kendi çıplaklığınla kendi bayırlarından ipini salmanın zamanı. Yormadan yorulmadan, görünürlüğüne dört mevsim gardrobu açarak ilerleme yeri.
Hayal kırıklığının kalbine yapışıp kaldığı o mahallenin yokuşları bitecek.
Yeni bir güneş boyayacaksın; boyamalısın; kimbilir belki de sarı değil, pembe.
Suya şeftali sıçratan bir yansıma olacak üzerinde gerinen gökyüzü.
Sonsuz bir öpüşme sahnesi edineceksin belki.
Mutfaklardan yanık şeker kokusu yükselirken, ilk yazın flörtöz esintisine piyanodan aşklar dolduracaksın.
Biletini yanında tut, geliyoruz.
Geliyoruz kızım;
hayat geliyor.
21 Aralık 2015
tortul
Sebebini sorduğu dolgun bulutlar... Gözlerime konuşlanmış bir yağmur öncesi ürpertisi. Nereden başlanır, hangi virgüller atlanır göğüs kafesinde yıllarca üst üste binip de kendini sürekli diriltmiş hüzünlü bir kent tasvirine. Hangi kışlardan söz etmeli mesela. Çok üşüdüklerimizden mi, kanımızın eksili derecelere inat kaynadıklarından mı.
Sokak mı demeliyim, Sünger mi, Can Yücel mi. Hangi şehre düşen ay renginden bahsetmeliyim.
Mesela bir kadeh kırmızı şarapla bir kokolozun nasıl birbirine dolanabileceğini mi açıklamalıyım, yoksa huzurlu uykunun kar altı buz üstünde olduğunu mu.
Bunun evimden, mahallemden ilk kovuluşum olmadığını hangi göz bebeklerine sığınarak anlatmalıyım ona.
Duymaktan çok hoşlandığım bir şarkıdan yarım saatte midemin bulanmaya başlamasını hangi kelimelerle açıklayacağım.
Konak'a varan en erken vapurdan mı söz etmeliyim, Balçova'nın zeytin rengini keşfettiğim saatten mi, Sarıyer'de bir şafak vaktinden mi yoksa buçuklu bir bağımsızlığın güzelliğiyle karalanan yanımızdan mı.
Ezberlediğim kokularından belki sokakların. Çamlık'tan. İskelelerden. İçimden sökemediğim iskele babalarından ya da. Pis plastik iskemlelerde üstümüze başımıza sinen balık kokusunun coşkusundan.
Taze ekmeğin taze ekmek olduğu çocukluktan.
Çok sarhoş olduğumuz cenaze ertesi akşamlardan. Telefondan Ahmed Arif'in geçtiği gecelerden. Gecelerden. Anasonlu karanlıklardan.
Çoğulluğunu ikide bıraktığımız bizlerden.
Süt liman zamanların avaz avaz kalp atışlarından.
Bir frekansa aşık olmaktan.
Sesten.
Sözden.
Yağmurlu mart ayrılıklarından. Olmayan kedilerin olduramadığımız yeşil koltuklu odalarından ve kırmızı gitarlı uzaklardan, aldanmışlıklardan.
Ya da belki yeşil duvarlardan. Kurtarılan güvercinlerin dinlediği inlemelerinden mevsimlerin. Kütürdeyerek gelen erik heyecanından. Birlikte "kim" olmaktan. Sabaha karşı fabrika dumanı arasında tutulan ellerden, tutulan ellerden, valizlerden.
Uzak ve soğuk şehirlerdeki çekingen insan kibarlığından.
İnce Memed'den.
İstemekten.
Şimdiki zamanın hevessizliğine şaşıracak kadar büyük arzulardan.
Basit ama güçlü, zor ama kolaylığı tek adıma takılı çözümlerden.
Cesaretten değilse, korkaklıktan.
Nereden başlanır ki.
Belki de sadece Süper Baba'dan.
18'12
3 Aralık 2015
ara-sız
Lunaparkın en ışıklı, en kalbi gıdıklayan, en kirpik öpen, en gökyüzü renginde, en tende kadife gezdiren yerindeyim. Yelkovan, 12 yaşındaki acizliğini unutturacak kadar heyecanlı. Tur üstüne tur bindiriyor. Hiç de hissettirmiyor. Acelesi ayrı namussuz, ağırkanlılığı ayrı. Dakika dakika patlıyorken tomurcuklar cıngıltılı sesler arasında, aniden sol dizim boşalıyor. Düştüğüm yer kesinlikle gökyüzü boyundan alçak değil. Yara yara açılan bir şey var sırtımı dayadığım bulutlarda. Dudaklarım kanıyor kelimelerden. Durağını asla bulamayan bir otobüs gibi, yolcu yolcu taşıyorum. Üç noktaya sarılı hiçbir yarım cümlem tamamlanmıyor bakışlarla. Oysa karşımdaki gözlerde bir istilacılık seziyordum. Belki o da yerleşik göçebedir, renginin coğrafyasını yanlış görmüşümdür.
Ne olduysa, olmadı.
Şairane bir yerde ciğerlerin botanik bahçesiyken, ansızın beton, ansızın korna, ansızın gerçek.
Hiç yorulmayacak gibiyken, aniden bitmek.
Sahi; denizin bitmesi. Bir filmde diyor. İzlemedim. Daha. "Deniz bitti." Bitebilen su. Bak o da gerçek. Onun da rengini bilmiyorum. Işık ışık deri değiştiriyor. belki o da ormanları yanıltıyor. Bilmem ki.
Biraz masal sokağından yerler tarif etti. Koordinat istemedim, büyüsünde kalasım geldi. Güzel kalasım. Bilmemek niye öyle daha güzel hep? Gece güzel. Siyahın kokusu güzel. Karanlığın ateşböceği olmak güzel. Fazlası çok cüretkâr. Korkak mısın sen? Değildim eskiden.
Kışta iğne yapraklı olasın niye, düşünmüyorsun.
Her kar yorulur gibi bundan sonra. İlla ki üzerine bir çamur düşer gibi. Bir tarihti, kapın çalınmıştı, bir demet sarı çiçeğin yanında bir avuç, dudaklarını yatırmalık karla karşılaşıp, bir mevsim buzlukta saklamıştın duygusunu unutmamak için. Halbuki duygu unutulacak şey mi? Buna ihtimal vermek, kendinden düşmek değil de nedir? Kalbinin hakkını tek lokmada yiyen bir canavarsın bazen.
Kar. Evet. Sakladığın kar, elinde sıcak ekmekle ortasına yatıp da kaldığın kar. Sonrası hep bozulacak gibi. Kalan orada kalmış gibi. Kar yorgun düşebilecekmiş gibi. Niye öylesin sen? Yazdan domates konserveleyen annelerin kızları.
Bırakamadığın bütün nefeslersin. Bırakamadığın bütün nefesler, birer iğne olup tek tek oyuyor içini. Görmezden geldiğin kan kurudukça, öle öle iğneleşiyor yaprakların. Oysa nergis olmak var mevsiminde.
Bir tuhaf aralık. Aralandığı kadarıyla yetinmiş gibisin kapının ardındaki yarım yamalak gördüğün şeyle.
Öyle kötü büyüyorsun ki. Öyle sahici büyüyorsun ki. Gün gelecek ve asla affetmeyeceksin kendini. O zaman gelince..; buzluğunda kar, tarihinde sarı çiçekler, gitmek istediğin yerde o gamzeli kız, kışında yayılgan orman gözler ve cebinde bir çekip gidebilirlik olmayınca...
Olmayınca...
Olmayacak.
Kış geldi.
12 Kasım 2015
yeni h(ay)al
Her şey güzel olacak.
Zerzevat kokulu caddelerden elimizde fırın torbalarıyla geleceğiz eve.
Bir domatesi koklayarak taze ekmeğin arasına sıkştırmanın neşeli huzurunu taşıyacağız.
Yokuşlarından bilyeler dökeceğimiz, pencereye yaslanp mahalle çocuklarını izleyeceğmiz sabahlar edineceğiz.
Duvar yazılarının neminden, ruh ikizimin izini süreceğiz üç- beş sokak arasında.
Parlak tüylü kedilere yeni isimler koyup, sabah akşam selamlaşacağız.
Büyük parlak küpeli, ipek çoraplı, yetmişini tgeçkin teyzelerin, akşam yemeği randevularına şahit olmanın tebessümüne çatkapı sevinçler eklenecek.
Sokağındaki elektrik kutusunu bile seven çocuktan, mahalle parçası olmaya terfi edeceğiz.
Bir adrese karşılık gelecek isimler fısıldayacağız semtin kulağına.
Belki bu sefer tencerelerdeki sütlaç yetmeyecek bile konu komşuya.
Kalk gel dediğimizde kalkıp gelebilecek sevgilerimize daha çok ihtimam göstereceğiz.
Bir şeyleri paylaşmaya artık hazırım.
Çok hazırım.
Adımı sakınmadan ortalığa saçmaya.
Uyanmaktan huzur duymaya, uyuyarak huzur bulmaya.
Hayatımın tozunu almaya.
Olmam gereken yerde, nihayet kalbimin elini sıkmayı bırakıp, ona "Hadi git, istediğin gibi oyna." demeye.
Cumartesi sabahları, sokak aralarında kaybolmuşken, ekmeği kopararak yemeye.
Yolda durup minik kızların saçlarını örmeye.
Şahin Bey Amca'ya, Engin'e ve Osman'a selam vermeye.
"Kim o?" diyecek kadar evde olmaya,
misafir bereketine.
Bulunacağım yerle güzelleşmeye.
Güzel şeylere inanmaya gönüllü olmaya.
Çayın altını kapatmamaya,
vazoları hiç ama hiç boş bırakmamaya...
Alsana beni...
10 Kasım 2015
sız.
Koku özlemek.
En çaresiz kaldığım an bu.
Üstesinden gelmesem de, gelebileceğimi bildiğim bir şeyler var. Bu dahil değil.
Anımsadığım, anımsayamamaktan ürktüğüm bütün manzaralara sinmiş o kokular, her şeyi tersyüz ediyor.
İrade, güç, gurur, kararlılık..; hepsi birer zavallılığa dönüşüyor.
Sesler sözleri, sözler hareketi çağırırken, kokular taşınmak için bir şey beklemiyor; bir kez yanında nefes almış olmaktan başka.
Korkutucu bir güç. Ten, kendince özerkliğini ilan ediyor sosyal kimliğini ve diğer tüm teferruatlarını yırtıp atıp. Karşısındaki canlıya, hiç "Ayıp olur mu?" demeden, utanmadan sıkılmadan, "Onun tarihinde yerim olmalı mı..?", "Belki de sakınmalıyım?!" demeden, öylece ortalığa saçıyor en görkemli varlığını.
Birçok şeyi yıkıp geçebilecek bir kudretten söz ediyorum. Dile getirilmesi, getirilmemesi çıldırtıcı bir bastırılma. Sanki hayat parmağının ucunda da tam dokunacağın an fark ediyorsun arada cam olduğunu. Tam yanacaksın, yanmaya gönüllüsün, kişiliksiz bir ılıklık düşüyor parmak ucuna. Hücre hücre yayılacak bir şey beklerken, sus. Alevini dindir. Koku alma. Ya da şelâleler gibi akıt, görsün ölümsüzlüğünü.
Unutumadığın anlar var, -ı harfi almadan yüceleşmiş zaman parçaları.
Bir kış parçası, gece yarısı, koskocaman buz kaplı bir boşlukta baş başa kaldığın, evin olduğunu hissettiğin, evin yapacağını bildiğin bir koku.
Başka bir şehir. Pembe, mor, mavi ve siyahın birbirinin içinde dağıldığı bir bar. Gözlerini diktiğin noktadan seni çekip alacağından öyle eminsin, öyle eminsin ki üstünden başından ayaza inat güller dökülüyor, dönüp toplayamıyorsun. Kalabalıkta seni bulacağını bildiğin bir koku.
Bir vapur dağılışı, bir mağaza vitrini. Yaşını dağlayan, üzerine çok toprak attığını düşündüğün ölü bir yerinde incecik bir sızı. Hayretini senelerce yok edemediğin, kendi kendini terk edişinin kâğıt kesiği. Adaletin neyin temeli olduğunu sıkça düşündüren, bir şeyi unutamayacak olduğunu bilmenin esareti. Esaretin kokusu.
Şimdi "benimle yan" diyen güneşli kış arifesi sabahlara nasıl da karşı koymak istiyorsun.
Burnunun direğine bir yenisini eklemekten ödün kopuyor. Ömründe kaç seneye sineceğini kestiremediğin o yeni kokudan köşe bucak kaçmak istiyorsun. Unutamadığın kokularda, çoktan kayıp ilanların sararıp solmuş, yırtılıp koparılmışken, hâlâ oralardan bir şeyle çekilmenin arzusundayken nasıl da şaşkınsın bu kapı zili karşısında.
"Kaç kızım" diyorsun ya kendine, yarıyor mu işe?
Duruyor mu zaman, mevsim vazgeçiyor mu senden?
Hadi oradan.
Eklene eklene soyunuyor, çoğala çoğala ölüyorsun işte.
19 Ekim 2015
iç meydanı
Bazı pazartesiler, bulanık da olsa gördüğüm puslu göğe nasıl da güneş dilimleniyor. Portakal mevsimi yaklaşıyor. İçimin portakalları renklerinin bütün cürekârlığıyla sularını akıtıyor gri pusa.
Mutfakların camları terliyor, reçel kaynayan tencerelerde gün neşesi var. Sanki ortalığı süte kesen, şefkatli bir karla kaplı cumartesi sabahı.
Çilek ya da kayısı dedim ama eriklerin sonbahar deliliğine sırtımı çeviremiyorum. Parmak uçlarım uyuşuyor düşümde. Kazanlardan yükselen yanık şeker kokusuna dokunmadan duramayayım, neşeyle yanayım istiyorum. Arzuya bir tat konulacaksa böyle olmalı.
Mutfak penceresinden koca incir yapraklarının kıskançlığı sürtünse diyorum evlerimize.
Üzerinde kahvaltı sofraları kurulmaktan bitap düşmüş masa örtülerinin solukluğu o an devam edebilme özgürlüğü olan uykuları anımsatsa.
Balkonlara, pencere diplerine, korkuluk civarlarına bayat ekmekler serpelim üşüyen kanatlar için.
Alt katın sıcaklığı tabanlarımızda şefkatle yürüsün, o yürürken gözlerimiz sardunyalara dökülsün. Bir öğle vaktinin bütün huylarını giyinelim. Darmadağın olmaya giyinelim.
Küf pembesi fincanlara komik isimli otlar doldurup, muhabbetle demleyelim.
Sırnaşık bir şeyler olsun orta yerde; kedi sıcağı, yün yığını.
Kızarık elmaların sepetlerden kuzey masallları taşıdığı, çıtırtılı bir salonda oturalım.
Çıkalım ve günü izleyelim.
Fesleğen vakti geçse de, menekşelerin kadifesine dokunduğumuz moru aşktan günler doğuralım.
Bozkırlara kıyılar çizelim bulut kıvrımlarından.
Akraba olan kalp ritimlerini kan çeksin.
Oturma odasında bir memleket kurup Ahmet Abi'yi arayalım.
Çalan kapının ardı kese kâğıtlarınca meyve koksun.
Sevdiğimiz ne varsa, yanıbaşında uyuyakalmak zaman yitimi diye adlandırılmasın, zorunluluklara dolanmasın.
Akşam yemeğine kızartılan kabağın kokusuna uyanıp evde olalım.
Bir düş vakti evde olalım.
Bir düş kurmaya, ev bulalım.
14 Ekim 2015
figan
Gevşemiyor düğüm. İçine zorla gömülen ne varsa, canını acıta acıta...
Yok bir nefesi alıp da çok yapma hevesinin sonsuz tutkusuna inen gümbürtü.
Kanatları var, görüyorum. Renginden utanır gibi. Utancından kıpırdayamıyor gibi. Güzelliğinden haberdar olmanın, haklı olmanın yettiremediği şeylere karşılık, kanatlarındaki hareketsizlik.
Gözlerini ıslatan bir gölge. Kopkoyu bir sabah. Yırtıcı çığlık.
Sessizliğin yırtılışı. Coşkun haykırışın üzerine sıçraya kurşuni uğultu. Örtülemeyen çıplaklığı acının.
Meydanı acının.
Ahları birbirine ekleye ekleye koskoca bir kitleye dönüşmüş sancı.
Bitap renklerin, inatla altına düşecek ışık arayışı.
Yazık bir tarih, burukluğu yeni günün.
Kan revan içinden doğabilen güneşe, kendini bırakmayan yıldıza ağıt.
Yakılışı dahi tekmelenen ağıt. Hasretten gayrısını bilmeyen, öğrenmesi sakıncalı toprak.
Fedasız rahat etmeyen kötülük.
Düğümünden kıpkırmızı fışkıran, kanada çarpan, yerde kalmayan nefes.
Yırtılıyor geride kalan ömür.
6 Ekim 2015
"iki sarı ikindi"
Süt mavisi duvarlar arasında, sevgiliyi okşamak gibi parmak uçlarının kadife morlarda gezineceği, gecesi saate takılmayan, durmayan suların sessizliğinin dinlendiği bir açık adres düşüm var.
Şair kadın ve adamların sözcüklerinin, çaydanlıktan yükselen buharla terlediği.
Gülümsediğinde, elmacık kemiklerine doğru tombul ve aydınlık bulutlar gibi ortalığa neşe saçan konuklar.
En pastel renklerden pazenler. Yavruağzı gündüzlerde, akşamdan damlayıp da kuruyan kakao kokusu. Yalınayaklığın diriliğini öpen sabahlık şefkati.
Tek bir pencere olsa, ama illa ki menekşeler konsa. İnatla okşansa ayva tüylü yaprakları, öpülse koklansa kokusuzluğu.
Bacaklarda, bir pazar öğleden sonrasına ilişen sahaf güzelliğinin izi. Ortasına bağdaş kurulan bir telaşsızlık meydanında olsak.
Zili çalan bir kapı edinsek.
Seni özleyen güzelim dostlar davetsiz, teklifsiz ama illa ki ellerinde nergislerle gelseler. Özlediğimiz kadınlar, özlediğimiz adamlar.
Gönül koordinatlarımızı, sevdiğimiz şarabın rengini bilen muhabbetler eksilmese o kapımızdan.
Bir kapı edinmek. Tam yaralandığın yerde, tarçın kokusuna açılacak bir kapı edinmek. Ev bildiğin ve yüzüne çarpılan ne kadar kapı varsa, ondan başka.
Bir kabuk edinmek, kıvrım kıvrım içine sığmak, sığarken taşmak.
Yeni mevsime, düşünü kurduğum gibi başlamak istiyorum.
Hiç hesapta yokken edindiğim bu şeyi gerçekleştirmek kolay olmayacak. Belki bu asırlardır yaşıyormuş hissinin yorgunluğu sonsuzla çarpılacak. Çok yol koşulacak, çok eksik kalınacak, çok yerler süpürülecek gözlerle.
İstediğin her şey için yeni baştan, en baştan utanacaksın. Utanmanın yorgunluğu her ay fatura fatura düşecek kapına. Hangi çaresizliğini, hangi yalnızlıkla ödeyeceksin belli değil.
Bunca toz dumana inat, silip de görmeye çalışıyorsun ya yolu; buğulu camların ardındaki geceden karayoluna bakma çaban gibi. Temizlesen çıkarabilecekmişsin gibi zifiri karanlıkta yolun neresinde olduğunu. İnanmak ister gibi.
İstemekten daha fazlası gibi.
İnanmak zorundasın. Şahit olmak istediğin tüm mevsimler için; kiraz ağaçlarının çiçekleri, demiryollarının yağmurlu yıkanışı, karla kaplanan şehrin ortasında avucundaki ekmek sıcaklığı, denizkızı şarkılarının camgöbeğinden yankısı.
Bunlar bunlar bunlar için zorundasın kendini yeniden kurmaya. Yıkıntıların arasından kendini yeniden kaldırmaya.
Yoktan var etmenin tüm mecburlarını zorlamak yoracak, ama hangi düş, düşmeden...
Kapat gözlerini ve annenin fırından yeni çıkmış poğaçasına sabırsızca uzanan parmaklarındaki o tatlı yanığı düşün.
Bulutların mavi olduğu, gülüşlerin şekerli süt koktuğu, hâlâ radyo dinlenen, ortalığın, üzerine domates sıçramış tarif defterleriyle dağıldığı, anahtarı yarasız bir yer çiz kirpiklerinle...
Düşeceksen de bir düş için...
Hatırla hatırla...
28 Eylül 2015
gibi geçerken..
Bir cümle duyamamanın yankısı belki de seneler sessizliği.
Yıkıntılar arasındayım. Ve nefesimi tutmak dünyanın durmasına yetmiyor.
İnsanlar sigara molalarında kuşların telaşını görmüyor. Birbirini de duymuyor.
Molalar gökdelenler arasına sıkışıyor.
Nefes almak hüküm kapsamına giriyor.
Tatile çıkanlar istasyonlarda mesai harcıyor.
Acıkıp da midesini mutlu etmek isteyenler, tadı değişmeyen şeyleri ekmek arasına sıkıştırıyor.
Kitap okuma oranı olmayan bir ülke metropolündeki pek çok genç erkek, Kafka okuyor. Belki bir yerde, hep birlikte Behrengi okumayı unutmuşuzdur.
İş çıkışlarında ortalık, sabah anneanne evine, akşam ekşi mayaya çalan bir kokuyla kaplanıyor.
Zamanımız yok, vapura yetişmek için koşarken omzunu incittiğimiz kıza dönüp şöyle bir bakmaya.
Şehirde barlar 2'de hesabı kapatıp 3'te sandalye topluyor.
Minibüsler en temiz yüzlü çocukları 4'te evine taşıyor.
Bu şehirde çok cinayet işleniyor. Ve bu hep finükülerde akla geliyor.
Mahallede en az camii bekçisine güveniliyor, en çok da bisikletçinin kara kedisine.
Sürpriz yumurtaları bakkallardan en çok 25 yaşında, gecelere kadar kira parası denkleştirmeye çalışan genç kadın ve adamlar alıyor.
Altı yanmayan ocaklara nazır, kuş sütüne değip geçen sofra hayalleri kuruluyor, cuma eve geldiğinde bir çatal bir şey yiyecek mecal bulunamıyor.
Baharlarda en çok çiçek basma perdelerden toplanıyor ve toprağı avuçlamak bile yapma çiçek dekorlarında ölen bir eylem.
Tüm nüfus cüzdanları kimsesizlik bağırıyor yazılı olmayan beyanlarda.
Boş evlerde yalnız olmayı lüksleştiren hayatlar ediniliyor.
Sevgiden korkuluyor. Kalp atışı duydukça fersah fersah uzaklaşmanın tarihi yazılıyor şehir insanları arasında. Yavaş yavaş da değil, toplu toplu ölmek.
Ne sevdiğimiz bir insan, ne sevdiğimiz bir yer, ne yemek.
Hiçbir şey fark etmiyor, fark yaratmıyor.
İnsanlar kuşların su içtiği birikintilerin ortasından koşuyor.
İnsanlar koştukça çok ölüyor.
Yaşamayı ölerek tanımlıyor.
Ne çok ölüyor.
Ölüyoruz.
11 Eylül 2015
tek yön biletler mevsimi
Karşı koyamamak değil-di. Gidecek yer bulamamak hiç değil-di. Çünkü zaten hiçbir yerde olmanın cümlelerinden katlar çıkmaya aşinalık var. Eylül kendini yarılamaya yakın Tezer Özlü'yü aramıza bırakırken tüm bunları öngörmüş olmalı. Yoksa bu eylülden başka bir şey olurdu.
Yaprakların henüz dökülmediği ama sararmaya başladığı zamanlarda insan, karşı koymak ve üstesinden gelmek üzerine güç bulabiliyor. Normal akışta. Yeşili daha yeşil görmek, maviyi kana kana içmek, zamanı bir ağustos göğünün altında, örtüsüz ve kavun kokusunu saçıldığı bir masada kalmak arzusunda oluyor. Olur. O zaman ölümün yalnızca hüzünlü varlığıyla aramızdaki boşluklarda yer aldığı bir dilim ama. Böyle değil. Değil-di. Tarihin her şeyi kötüleştirdiği bu mevsim başlangıcında, hayır; kimsesizlikten de değil-di. Evet, tam da böyle hissediyorum, ama şu an kilitte dönen anahtar, kendimi bir fotoğrafa yerleştirmek arzumdan değil-di.
Şu ömrümdeki en çaresiz anlar hep böyle başlıyor gibi. Bir "neden?"e cevap veremeyerek. Kendime, eylemime ve durumuma bir neden biçemediğimde. Biçip de o dürüstlükten hoşlanmadığımda. Bir yerden düşerken tutunacak yer aramak varken, gözlerimi daha da sıkı kapatmamdan.
Toprak kan revan, gözler çatlayan toprak. Mavi küskünlüğü. Ne göze, ne adımlara, ne yaşama, ne de gayretine kendini değdiriyor su. Kalp desen.. O zaten en uzak mesafe. En yakındaki en uzak. Korkutan nabız.
Dürüst değilim. Belki de öyleyim. Tozunu alamıyorum belki de. Sadece gülümsemek özlenebilen bir şey. Ve dudak üşüyebilen bir koordinat. Her şeyin kendini bir acele soğuttuğu şu eylülde, sol omzu öpen günler sezilince... Ne bileyim; karşı koyamamak değil. Kanmak istemek belki. Kanamadığım bütün ayrılıkların dibinde çömelmiş taşlaşırken, penceredeki saksıdan yaşama mededi ummak gibi.
Herkes gitti. Bu sefer sahiden, gerçek olan ne varsa gitti. Rüya gibi güzel olan demiyorum. İyisiyle kötüsüyle gerçek olan. Ne öfkelerini, ne üzüntülerini gördüm duydum. Bütün hisleri beraberinde tanımladığın herkes, böyle hissiz, sessiz, bakkala gider gibi gidince...
Belki de sadece bundan.
Evde ses olsun diye televizyonu açmak.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


















