23 Mart 2015

biraz uyu..*


Güneşle uyandığımı sandım, yağmur dökülüyormuş. Hayatımda gördüğüm en güneş taşıyan yağmurdu. Uyanmak, uyuyabildiğin zaman anlamlı. Uyandığıma göre uyuyabilmişim. Ne zor bu..
Bir rüya parçasından mı, bir rüyaya mı, hâlâ kestiremiyorum.

"Biliyorsun, bir başdönmesi gibi sürüyor hayat..." Sürekli içimden bunu tekrar ediyorum. Çünkü başım dönüyor. Başım dönüyor ve hayat deli gibi dönüyor. Durmamacasına dönüyor her şey.
Öyle hazırlıksızım ki her şeye, ve öyle de hazırmışım ki kendime.. 

Bir sabaha, uykusuz bir sabaha başlıyorsun, ve içmediğin sigaraların molalarında bir yansımaya takılıyorsun bina kapısında. Takım elbiseli bir adam. Diğer çoğu adam gibi. Bir yerden ısırıyor kalbin. "Sus" diyorsun. Sonra sustuğuna yanıyorsun. Avazın çıktığı kadar bağırmanı söyleyen şeye sırtını dönmenin öfkesinden taşıyorsun. Kırmak istediğin o camlarda sadece bakışlarını süpürmenin güçsüzlüğünü içerliyorsun. Seni bir sahilde, bir yolda, bir hayatın en başında, bir aşkın tanımlanacağı ilk yerde öyle kırık, öyle bir başına, öyle güvensiz, öyle gülüşünü hiç sakınmadan bırakıp giden bir takım elbiseli adam için yok ettiğin suretine üzülüyorsun. Üzülme sıran geçeli çok oldu halbuki. Mevsimlere mevsim eklendi, aşklara aşklar, yaşlara yaşlar. Büyüdün. Bir çocuğu aldatmanın bedelini düşünmedin ama şimdi bir kadın olarak dönüp baktığında, çok çocuktun. "Be kızım" diye başladığın bütün cümlelerin öyle yankılanırken kalbinin boşluklarında, öyle bakarken evinin odalarına..
Terk edildiğin için terk ettiğin bir evin olduğunu anlaman kaç yıl..
Öyle çok yıl ki.. 
İsminden taşan sulara bakmamaya direnişin kaç şehir arayışı..
Kaç evlatlık verilme isteği başka toprağa.
Çalınan buydu. 
Evini senden aldı. Seni evinde, seni evine gelerek..
Bak şimdi yine nasıl da gülüyor. Yine aynı umarsızlıkla. Bir cam parçasına dahi takılıyor takım elbiseli acımasızlığı.

Ama uyanabildin. Öyle güzel uyumuşsun ki. Öğretilmiş mi, öğrenilmiş mi, nasıl olduğunu bilmiyorum. Bazı uykular bir ömürlük. Hiç unutmuyorsun. Bazı güzellikler için attığın adımlar öyle güzel okşuyor ki bütün hücrelerini, öyle güzel öpülüyorsun ki gecenin sabaha koştuğu yerde..
Her şeyin başladığı ve bittiği ve yeniden kendini bambaşka başlattığı o yere inanmadan edemiyorsun.. Takım elbisesiz, kabussuz, yorgunluklarını sanki incecik tüyler gibi soyunup attığın, bilmediğin ama yerleşmekten kendini alamadığın, yayılgan; yayıldıkça dudaklarına yapışan, sonsuz bir gülümseme gibi sabahlar ediniyorsun..

Ve kırılıyor. Bitiyor "çok" dün. Öyle günsün ki o anda, her şeyi boş vermek farzın oluyor. Salınarak geçtiğin o koca caddenin yağmuruna karışıyorsun. Karıştıkça parçası olabildiğin manzaralara katılmanın coşkunluğu işliyor kanına. Gecesinden gündüzüne seni baştan yazan bir şeyler var hayatta. Ve bu bir baş dönmesi. Yaşadığın ne varsa, yaşamaktan yorulduğun ve yaşamamaktan ürktüğün.. Yaşamak olduğun saatler var. İçine çok yer eden bakışlar. İçine çok yer eden parmak uçları. Olmak istediğin yerde olduğunda kendini baştan yazan sözlükler var. İçi tıka basa ikiden bir olmaya çıkan sözcüklerle dolu. 

İyi oluyorsun ama.. Şimdi, zamanında canını paramparça ettiği biri varken, ileriye adalet taşımak gibi şeylerle uğraşan o yansıma kırıntısına rağmen. Ondan kaçarken tutunduğun frekansların uyuyabilmene bir anlam biçmeyişine rağmen. Matematiğinden geçilmeyenlere rağmen. Hayatın vurgunundan, üçüncü şahıs eklerinden hâlâ sıyrılamamış o kocaman kalp atışına rağmen.
İyi olacaksın. İnandığın sokaklarda, inandığın masalları taşıyan, çok bahar dokunan, sesinden topladığın her nefesi çok derinine saklamak istediğin bir şeyler varken.. İyi olacaksın.

"Biliyorsun, bir başdönmesi gibi sürüyor hayat..."

16 Mart 2015

doku-n; an..


Nefes alan bir şey. Daha önce duyumsamadığım, şiirle çarpan bir şey. Peşinden sümbülle nergis kokusunu koşturan bir şey. Şiirin nefes olduğu yerden doğan bir şey. Bilmediğim; başka türlü bir şey.

Geceye düşüyor bu. 
Göğüs kafesimde sıkışan bir bulut, ansızın açan bir zambağa yağmur akıtıyor. Karanlığı ışıtan bir yırtılışın sesiyle uyanıyorum. Bir çığlığın hazzı.
Sessiz ama gümbürdeyen.
Cevaplarımın ritmini kanıma uyduramıyorum.
Bazı kelimeler çok boynundan dökülüyor gecenin.
Göğsünden açıyor yediverenlerle.
Gözlerimi kırpmadan beklemek istediğim susuşları var cümle sonlarının.
Notalarına ayrışmak istediğim şarkılar.
Yayılganlığı olmak istediğim derin nefesler.

Bir mevsim eki olmak.
Geceyle mevsimin kesiştiği o renge düşebilmek.
Düştüğüm o yerden kaldırılmak.
Kaldırılıp çoğalmak.
Çoğalan bir renk olmak.
Buğusuyla nefesin, çiyiyle gece bitkilerinin...
Kadehte çalkalandıkça suluboya gibi dağılgan ama büyülü o bakışımının araya düşenin.

Bir rüya olmak.
Rüyalardan bunca korkarken.
Bile isteye, o olmak.


12 Mart 2015

yarından yakın


"İyi olacak" diyor sevdiğim insanlar.
İyi olsun istiyorum.
Çünkü bir şeylerin iyi olması her şeyi güzelleştirir.
Ve her şey güzelleşirse başım döner.
Başım döndüğünde ben de güzelleşirim.
Ve bu nereden baksan hayatla sevişmeme olanak tanır.
Bir hayat diliyorum.
Başımızı dik tutabileceğimiz.
Köklerimizi seve seve salabileceğimiz.
"Buradayız" diyebileceğimiz.
Soluk soluğa zamanlarda çağlayabileceğimiz.
Yorulmaktan haz duyacağımız.
İşte bu nereden baksan sahici bir sevişmeye benzeyecek.

10 Mart 2015

demek istiyorum.


Filmdeki kadının bahsettiği o "çıt" sesi, organlarımın arasında yankılandı.
O duyumsadığım değişime, kırılıma isim koymuş oldu.
Bazı şeylere isim koyulduğunda, o bitiştir.
Başlayan değil, biten bir şey.
Bir bitişin sesi, ismi, cismi.
O kadar inceden, belli belirsiz bir sesle ne bitebilir diye düşünüyorsun önce ama, kocaman kocaman şeyler bir "çıt" boyu.
Çok kalın, çok kavi engelleri aşıp incecik bir yerde burkulup geri dönememesi adımlarının...
En can acıtanı evrelerin.
Artık nadir olacak her biletin, gidiş- dönüş şansını tüketmesi.
Ya tek yön, ya da haritalarından silme gerekliliği coğrafyanı, belki de evini.
Bir çıtla, sil baştan.
Ayağa kalkacak bir bahar kapıdadır, belki bu ona vesiledir, belki çantayı toplama, eve mevsim temizliği zamanıdır. Belki zamanıdır kendiliğinden kırılmanın.
Anıların yetmediği yer, içinde bulunduğunun anın anılaşamayacağını, o anılara eklenemeyeceğini hissettiğin an.
Çok acıtıyor.
Ama biliyorsun.
Öldürmeyen acılar, paralayıp paralayıp seni tahmin etmeyeceğin, edemeyeceğin yerlere atan sahici acılar var ve ne yazık ki öldürmüyor.
Ölmek kolay.
"Bir kez daha yaşamayı deneyelim mi.." diye fısıldasam. Yeniden kırılıp kırılmayacağını düşünmeyi dahi düşünmeden..,
"çıt" dediği yerden o sesi tekrar duyacağından emin ola ola, bile isteye yapıştırmaya kalkmadan,
başka bir yerde,
sahiden başka bir yerinde ömrün,
yaşamayı yeniden öğrenelim mi diyebilsem..

Elimi tutarsa, belki güç bile bulurum...

6 Mart 2015

bubirüyadeğil-mi.


Aylar aylar aylar ve belki de çok daha uzun bir zaman sonra etrafa enerjimle iyi bir şeyler saçtığımı söyleyince biri, işte tam o anda bir dünya boyu gülümsedim. Gülümsemenin lüks olduğu zamanlardan gelen bir yolcuyum. Bir yerlerde bahşedilmesi, tahmin edebileceğim veya üzerine beklenti yaratabileceğim bir durum değil. Değildi en azından.
Hayat çok tuhaf. 
Bir dengesi var gibi, ama delisi de çok gibi.
Yirmi beş yıl bunu algılamama yetmiyor.
Öyle çok başım dönüyor ki, ne uykusuzluktan, ne sarhoşluktan, ne de tuhaf ki mutsuzluktan.
Oluruna mı bıraktı içimde bir nefes günleri, oluruna bırakmayı öğrendi de bana mı çaktırmadı.
Çok sorum var ama şaşkınlıktan kıpırdayamıyorum. 
Bu hafta değdiğim, dokunduğum, çarpıştığım birçok hayatta depremler oldu.
Bazı depremler iyidir de üstelik.
Rüzgârların ortasından son anda tutup yakaladığımız şeyleri uç uca ekledik de yaşamaya elverişlilik testine lâyık yeni bir yer tasarladık sanki.
Çok şaşkınım.
Zamanın gücünden. 
Baharın gelişinden.
Bir yerlerde sahiden bir şeyler oluşundan.
Gümbürtüsünden dünyanın.
Ve korkmayışımızdan yine de.
Uzun zaman, çok uzun zaman sonra dönüp de şu birkaç günü yaşamış biz insanların birbirine soran gözlerle bakan hali kalacak geriye.
"O bahar nasıl da çılgın başlamıştı" diyerek anılacak sanki tozlu raflarımızda bu tarih.
İlkokul mevsimler tablosunun kutsallığına inanışım nasıl da şaşmadı.
İnanmadığım şeyler varsa, bu yüzden.
Kendini kanıtlamadıkça akamam hiçbir şeyin içine.
Bak, geldi ve nasıl da şaşkınım. 
İçimden bir hayata koşmak geliyor.
Bu ölen bir şeyler için fazla fantastik değil mi?
Dahası, fazla güzel değil mi.

Hadi, kutlayalım.
Kalbimizin evine gidip de kutlayalım.
Başka türlüsü haksızlık olacak gibi.
Yazık olacak gibi.


28 Şubat 2015

ayın devrildiği yer



"Şiirdi bir çeşit:
Yüreğin yaban argosu."

Geçiyorum; gecelerden, gecelerin ağır aksak sessizliğinden, puslu ıssızlığından, boş sokak yankılarından. Yansıyan hiçbir şey yok günden, dünden. Zaman eklerini bulup buluşturup iki kadeh yarın dikeyim diyorum; yokluk sınayıcı. Bir mevsimle ölçülebilir zaman. Mevsim eklerini de yettirebilir kadınlar ve adamlar sarhoşluklar için. Ama bulamıyorum. Balkonlara açılmayan pencereler ardında bir şubat tüketmeye çalışıyorum. Ocak gibi ve belki mart.

Gözlerimin süpürdüğü çamurlu kaldırım kenarlarında parlak bir bakış arayışındayım. Geçerken düşürmemiş kimse. Kimse, hiçbir yere, hiçbir şeyini düşürmüyor artık.

Sevdiğim bir semtin yokuşlarında dolaştırırken bedenimi, üzerime bulutlar düşüyor. Müteahhitler yine işe yaramazlar kadrosundan dahil oluyorlar hayata. Bir bulutu taşıyamayan gökyüzü delici binalar. Devril dünya. Bir buçuk metreye yüklenip de kendini taşıtabilecek kadar hafif kalpleri yok bulutların. Nasıl taşıyacağım? Kendiminkilere bir metropol bulamıyorum. Tam görür gibi oluyorum kalabalıklar arasında, trafik yine sıkışıyor. Müziği duymak istiyorum, kornalar dolaşıyor elime ayağıma.

Sevdiğim şairleri emanet edeceğim hayata, hayatla karışık birilerini arıyorum. Fazla su verip çürütmeyecek, unutup da çölleştirmeyecek adresler sevgilerime.

Bir kenarına ilişmek geçiyor içimden kulenin dibine. Vapurlarla mavi saçlarını taramak sudan şeylerin, düşüp de rüzgârla kanatlanmak. Sarsıcı bir eylemsizlik meydanında devrim bekliyorum. Manifestolar döktürüyorum kalbe tutuklu arkadaşlarla dilsiz sofralarda. İnanmak mümkün mü olmayanlar çağında beklenenin geleceğine? 

Aralık her kapıyı gümbürtüyle çarpacak çok fazla kaba ruh var. Oysa zarif ağrılar da yerleşebilir sıkıntılı boşluklara. Öpülünce geçecek, öpülünce unutulacak, öpülünce boş verilecek gözyaşları olmalı. Hiçbir şeyi çözmeyecekse bir öpücük neden var etsin ki kendini bunca soğukta? Dudaklara özen gösterilmeli bu devirde. Ağza konulacak nefes bir felakete yuvarlanacaksa, bu ciğerde zambak açtıran bir hastalık olmalı. Başka türlüsü kabul edilebilir bir afet olmaz. Aşksızlık olur. Aşksızlık enkazdır. O yüzden çiçekli hastalıklarla, bahardan bir ölüm dilenmeli şayet yaşamak susacaksa.

Keyfe keder bir çarpışı var mı kalbin? Yirmi yedi, belki sekiz gündür buna demir atmış vaziyette bekliyorum. Şubat yüzünden hep. On dört, belki on üç gece önce içtiğim çok şarabın tek kadehinde yüzdürüyorum sesimin yabancısı olduğum ağrılı yüksekliğini. Bazı sorular çok paldır küldür taşınıyorlar şu soldaki eve. Afallıyor kırmızısı sarhoşluğun. İkâmet edenleri değiştirmek çok resmi evrak gerektiriyor. Emin misiniz; penceresine ne zaman, hangi mevsim düşeceği belirsiz bu yerde yaşamaya? En mevsim uçlarından gaz, en sarı sıcağından elektrik, en teni savunmasız bırakan sıcağından da su bağlatmanız gerekecek. Sözleşme imzalamaya hazır mısınız iki kalp boyu? Komisyon olarak da birkaç dize talebimiz var. Velhasıl kelam taşı(n)mak bakım gerektiriyor. Bakalım mı biraz..?

Hangi sokağın nereye çıktığını bildiğin zaman biraz oralı oluyorsun. Hangi sokağın, nereye çıkmasını istediğini bilip oralara yollar yaratıyorsan, kalp kimliğindeki coğrafi koordinatlar olarak not düşülüyor hanene. Bildiğim yollar var. Unutmak istediklerim. Unutmaktan korktuklarım. Öğrenmek istediklerim. Öğrenemezsem diye korktuklarım. Bütün bunları bir araya toplayınca seyyah olmuyorsun. Ama seyyah tanıdıklarım var. Pusulama sahip çıksınlar diye rica edecek olursam diye. Yönünü bilsem yolumun, kuzeyin yardım edeceğinden kuşkum yok. Ondan hep.

İç ağrılarımın tozunu ala ala bitiremedim. Sanırım yeteri kadar ıslatmıyorum yeni gün bezlerini, ve yeteri kadar kurutamıyorum dünden akanları. Sahici yağmurları var oysa bu şehrin. Her şeyin rengini değiştirmekte de bir hayli usta. Beni de değiştirsene köprülerinden toz akıtırken? Benim de çorak toprağımı sulasana erguvan mevsimin kapıdayken? Beni de yıkasana duygudan dikili caddelerinle, bulvarlarınla birlikte..? 

Bir masal sözünü tutabilmem için mevsimlerden zamanlara, zamanlardan yenilerine ihtiyacı var gibi şurama sinmiş şeyin.

Ömrümü tutup öpmeyi denesene.
Belki şiir bile olur dize dize dokununca.

Bir ihtimal dahi olsa..?

27 Şubat 2015

dilek tutmak; ama neden.


Bazı şeyler anlatmak istiyorum. 
Anlatacak bir şeyin olmaması bunu birazcık zorlaştırıyor.
Hissettiğim şeylere tekabül edecek sayıda kelimeyi barındırmıyor olabilir dağarcığım.
Bu da bir zorluk.
Zorlukları aşmak istiyorum.
Sadece gözlerimi bırakarak yeni bir dil öğrenebileceğim, var olanın eksiklerini tamamlayabileceğim bir şey.
Sessiz ama geveze bir şey.
Başka türlü bir şey.

Belki böyle aşabilirim.

25 Şubat 2015

şarkıdaki balık.


Günün ilk saati.
Bütün sorular bana yönelik.
Canım acımazsa ve sürem yeterse cevaplarım.
Bütün hoşluklarını, iç burkmalarını, kış içine sızan usul sıcağını, yarım kalanları ve dahasını.
Belki de eksiğini.

22 Şubat 2015

diş izleri bu yüzden Doktor.*


"Koşuyorsan... Gövdenin içinde hangi organlarının kaldığını bilmiyorsan ve aslında bunu bilmediğini bile bilmiyorsan ama sonra biri gelip sana bir kalbin olduğunu hatırlatıyorsa ve hatırladığın anda kalbin çarpıyorsa ve o öyle çarpıyor diye korkuyorsan... Korkmuyorsan! Başka şeylerden çok fazla korkmuşsan ve artık sadece bundan korkmak istiyorsan yani korkmamak gibi bir lüksün olmadığının farkındaysan ama artık korkularının ismi değişsin diye yalvarıyorsan ve kime yalvardığını bile bilmiyorsan ve bunu umursamıyorsan çünkü hiçbir yalvarışın işe yaramadığını görmüşsen ve görmez olaydım demişsen ve artık gözlerinden vazgeçmişsen...

Hiçbir yalan seni ikna etmiyorsa ve seni ikna edecek bir yalan bulmak için canını vermeye hazırsan ve yani sen de bir can taşıyorsan ama bunu bir türlü ispatlayamıyorsan ve zaten ispatlamaya da çalışmıyorsan çünkü yorulmuşsan ve faydası olmadığını anlamışsan..."

Aylin Balboa

18 Şubat 2015

Şehirde. Gece yarısı.*


Sevdiğim, sevebildiğim şeylerden bir akşam. Bir kış manzarasının içinde oturduğu bir İstanbul kartpostalı. Her şeyin başladığı yerde başlayan başka hikâyeler. Sofraya müziği düşen insanlar var. Geceye de nefesi. Tekeri döndükçe kelimeleri yakalamak istediğin yollar. Geçen yollar ve mola vermeye razı olduğun duraklar. Belki de "iyi ki" duraklar. Razı olmak değil, bile isteye "Elimi tut ve bekleyelim gelecek otobüsleri" dediğin. Hiç değilse diyebileceğin. Beğendiğimiz yerleri seçmemize olanak tanıyacak haritalar ve geri dönmemekten gocunmayacağımız duraklar. Belki zamanla durak olmaktan çıkacak koordinatlar..

Kelimeler var. Dışarıdaki bir şehir boyu ayazı, içerinin tutuşma eşiğindeki kibritlerine yaklaştıran.
Sonu gelmeyen, yan yana noktalarını bağladığı sessizliklerden şiirler kuran kelimeler.
Şiire inanmak içsel bir devrimken, iki kişi şiire inanmak çoğul ve örgütlü bir aşka dönüşüyor. Şiirin kendi gücüne güç kattığı salaş meydanlar var. Buğulu bir şeye yaslanıyor korkulukları. Bulutlu bir tınıyla, usuldan yürüyor. 

Sonra sokaklar unutulmuyor mesela. Unutulmuyor ve unutmuyor. Aynı sokaktan her seferinde farklı bir anı dikiyorsun kalbine, belki de hiç ısınmayan o avuçlarına. Bunu yapabiliyorsun. Şaşırıyorsun sonra, tozunu aldığın dünlerine. Dünün yarınına el koymuyor bazen. Koyduğu zamanlara kırılıyorsun, buruluyorsun buna şahit olunca.
Bazen de yapabildiklerin, yapabileceklerine "acaba"lar ekliyor. Sevmiyorsun o zaman geride biriken şeyleri. Bazen kendi kendine, her birini yürekten sevdiğin, üst üste dizdiğin o taş kulesine tekme atmak istiyorsun.

Neyin çelme taktığını bilmediğin saatler de oluyor. Öyle akışındayken, öyle sol kolundan ağırlığını çıkarıp atmışken, bir de bakıyorsun tersine akmaya başlamış sular. İsmine dönüp, kaderini incelemeye koyuluyorsun yine.

Bir gün anlam veremediğin bütün şeyleri birbiriyle öpüştürdüğünde, anlamlı bir ortalama, izi kalan bir sevişme olacak mı bekliyorsun.
Bekliyorsun, bekliyorsun, bekliyorsun.
Sabretmediğini söyleyen her sese, minicik ve kaçması çok mümkün anlardan bahsede bahsede karşı duruyorsun.

Gülümsemesinden hoşlandığın insanları kaybetme korkun bazen bir hayatı devirip geçiyor, farkında mısın. Ama gülümsemek ve o gülümsemeyi uzun uzun seyredebilmek anları belki de bir hayattır zaten..? Düşünmüyorlar mı bunu? Kırılıyorsun bu işe.

Güzel ve küçük yutkunmaları toparlayıp, onlardan sekseğine taş yapmak istiyorsun.Yolunu biliyorsun da, kan revan içinde kalmış dizlerini güzel bulmadığın geliyor belki aklına, epeyce eskimeye yüz tutmuş bir yerlerden.

Korkunun üçüncü şahıslara vardığını söyleyen şeyi boşveremiyorsun. Gönül bağının kopmasından mı korkuyorsun? Yenisini bağlayamamaktan belki?

Her şeyden ne de çok korkuyorsun.

İçinin savaşlarında yenilen hep de senken, daha neden bu kadar korkuyorsun.
Kendi kanını, kendi uykusuzluğunu, kendi ağrılarını, kendi veremediğin, ciğerine sıkışan nefeslerini o şiirli meydanlarda nasıl da ezber ettiğini çok çabuk unutuyorsun.

Şimdi o çok sevdiğin "Yol varsa yürünür" cümlesini hangi kalbin için bekletiyorsun..?
Yazılmamış mektupların hitaplarına takılırken, "belki"siz mümkün olmayan bir yarın için, bugünü sakınıyorsun, ve bununla bir de gurur mu duyuyorsun?

Belki de gönül bağının düğümünden ve hem çözülmesinden hem de iyice sıkı sıkıya bağlanmasından ürküyorsun.

Kendini kendinle tehdit ettiğin bu şehirde sen vapurları hep beş dakikayla kaçırıyorsun.

7 Şubat 2015

kırmızı defterli çocuk ve güvercinlere seslenmek


Sokakları koşa koşa aşıp, ziline basmak istememe sebep olacak bir mevzu var. Bir haber. Bir şey.
Sokakları aşıp...
Artık şehirler var oysa.
Yapabildiğim şeyleri yapamıyor olmak zoruma gidiyor.
Büyüyen odalarda, kalabalıklaşan yollarda, çoğalan trafikte yiten bir şeyler var.
Uzağı yakın edememek çok can sıkıcı.
Ama daha çok canımı sıkan bir şey var:
Seninle paylaşamayınca mutluluğu hüzne dönen şeyler.
Yarım kalmak.
Bir elmanın iki yarısından birinin ötekini kaybetmesi değil.
Organlarından birinin yok olması gibi.
Yarın -hayır, bugün- iyi bir gün olabilir.
Ama sen iyi değilsen, ve bundan da haberdar değilsen,
ne önemi var ki..?

Düşünsene şimdi çatı katında olduğumuzu?*

3 Şubat 2015

açık adres


İzi kalıp da canımı yakan şeyler var. Tek dileğim senin içine işleyenlerin bunlardan farklı olması. Canını yakmadığım anları ceplerine doldurmuş olman. 
Ağır günler yaşıyorum. Sana öfkeleniyorum.
Kullandığın kelimeleri beğenmiyorum. Sesimi çıkaramıyorum.
Gitmek istiyorum. Daha ne kadar gidebileceğimi bilmiyorum.
Yolda bir tanıdıkla karşılaştığımda, onun gözlerinden sana yol arıyorum.
Selamı mı aldın mı..?

Bu şehirde kaybolmadıkça, her şey çok gerçek.
Yoksulluk çok gerçek, kalabalık çok gerçek, kir sahici bir kir.
Dün mendilci bir çocuk "Abla karne hediyem olsun hadi n'olur" dedi.
Aklıma o an bana birkaç kez söylediğin bir şey geldi.
Hiç olmayan bozuk paralarımın hepsini verdim.
Yerıne yenilerini koyacak birisi olmasın istedim.

Zaman geçiyor, yeni aylar geliyor, mevsimler dallarını kırıyor anların.
Planlamadığımız bir şeyleri izliyorum kapı aralığından şimdi.
Dahil olmadığım kadehlerin buğularına uzatıyorum dudaklarımı.
Böyle olsun istemezdim. Cümlelerinle bu kadar kan revan içinde kalmak da istemezdim.
Kendimi uzağa, çok uzağa atmak da istemezdim.

Yapmaya çalıştığım şeyi büyük bir ihtimalle anlamsız buluyorsun.
Anlamlı bulduğun bir takım şeyler moralimi bozuyor.
Ve maalesef bunun da artık bir önemi yok.
Dün sevdiğin birayı içip, sevdiğin müzikleri dinlerken fersah fersah uzağında hissetmek içimi sıktı.

Etrafımdaki insanların kalplerinde güzel bir şeyler oluyor.
Ben mutluluğu bile paylaşamıyor muyum artık, bilmiyorum.
Hislerim öyle darmadağın ki.
Öyle, bir şeyleri yerden kaldırmaya, tozunu silkelemeye yetmez bir halde ki...

Bir şeyler arıyorsun gibi geliyor.
Bunu kıskanıyorum.
Kıskanmak. Bu çok sonradan öğrendiğim bir şey.
Kapatamadığım defterlerden içime kaçan bir toz belki.
Neyi kıskanacağımı dahi bilmeden yiyorum kendimi.

Hayat hiç yolunda gitmiyor çocuk.
Kalp hiç yolunda gitmiyor.
Arzularım yolunda gitmiyor.
Bir şeylerin varlığının veya yokluğunun yansıması daha gümbürtülü olmalı değil mi.
Olmuyor. Mekanik bir şeyler dönüyor içimde.
Bütün hücrelerimi uyuşturmak istiyorum.

Seni duymak da iyi gelmiyor. Cümlelerini kelimelere, kelimelerini hecelerine, hecelerini seslere ayırıyorum. Topluyorum, çıkarıyorum, çarpıyorum. Sinirim bozuluyor. Her kurduğun cümlede, aldığın nefesin biçiminin nasıl olabileceğini düşünüyorum. Öfkemi gör istiyorum ama öfkeli olduğum için de kızma istiyorum. 
Ben bu isteksizlikte senden niye bu kadar çok şey istiyorum.

Sahiden yok olmalıyım belki.

Alışamıyorum.
Alışamıyorum.
Alışamıyorum.

Kendi kazdığım kuyuya düşüp de boğulmayı bile becerememek canımı sıkıyor.

Sen canımı sıkıyorsun.

Bu uzaklık.
Bu zorunluluklar.
Bu hayat.
Bu yokluk.
Bu tercih edilmemiş mutsuzluk.
Canımı sıkıyor.

Sen canımı sıkarken inatla güzel olma.
Hiç değilse...

31 Ocak 2015

III


...

Durmadan suçlusunuz
Durmadan suçlusunuz
Durmadan suçlusunuz ve artık kendinizi
Gücünüz yok ödemeye.

 
Giderek siz oluyorsa bütün bir kalabalık
Yüzünüz yüzlerine benziyorsa, giysiniz giysilerine
Ansızın bir hastanın kendini iyi sanması gibi
Gücünüz yetse de azıcık bağırsanız
Bir yankı: durmadan yalnızsınız
Durmadan yalnızsınız.


Ötede
Islak mavi bir sabahtı. Gökyüzü
Bembeyaz karanfiller, pencere
Kahveniz, masanız, kahvaltınız
Bir yankı
Ve bütün çay fincanları: durmadan yalnızsınız
Durmadan yalnızsınız.


Gün bitti. Saat kaç. Bitecek mi bir gün savaşımız
Hak edilmiş hüzünlerimiz olacak mı bizim de
Dönüp dönüp arkamıza baktığımız
Bir dünya kalıntısı üstünde
Hak edilmiş hüzünlerimiz olacak mı bizim de.

Edip Cansever

29 Ocak 2015


"İnsan birisini bu kadar severse nasıl darılır?" diyordu.
Hiç darılabilir mi?
Muhakkak yorulmuştur.

Ahmet Hamdi Tanpınar

28 Ocak 2015

"..yine olur, hep olur..."


Çünkü bazen iyi şeyler olur.
Ve perdelerini çektiğimiz günler bu kadar ortalıktayken, güneş dökülen iç salonumuzu gizlemek hayat adına adil bir şey değil.
Güzel günler var.
Geçmişte kalmış bir şeyleri anımsatan. Geçmişte kalmış sıcak bir şeyleri anımsatan.
Birkaç sene önceki mahallemde, kıraathane yerine açılan bakkalın ekmek dolabının kokusunu anımsadım mesela. Mevzubahis bakkaldan haz etmeyişime yumruk atan bir şeydi bu.
Tam da bugün gibi.
Unuttuğun bir şeyler var.
Sokakta da, hayatta da, kendi iç oyuklarında da.
Vapur beklerken ve vapura bindiğinde, inerken eksilmeyen.
Hayatın saçını okşamak için seni seçtiği zamanlar.
Bunu unutma.
Yağmuru unutma, sevdiğin kokuları unutma, 
en çok da mevsimleri neden bu kadar sevdiğini unutma.
Çünkü bahar hep gelir. Sana inat gelir.
Suya dokunmak istediğinde denizi önüne seren yaz parçaları da. Kütürdeyen karpuz çatlaklarından sızan kırmızısıyla, çok gerçek gelir hem de.
Ve kalbinin içinde çıtırdayan, elma kokulu başka baharlar da. Sonların üzerine yumuşak, turuncu şallar ata ata.
Ne olduğunu, kim olduğunu, diriliğini, ve kanının biçimlendiğini hatırlatan böyle günler de. 

Esirgeme.
Kendini esirgeme.

19 Ocak 2015

günlerin köpüğü*


Günlerin üzerine dağılan bir şeyler var.
Son birkaç zamandır her yazdığım şeye bu cümleyle başlıyorum.
İstemeden. Yok, istemeden de değil de. İstemsizce. Düşünmeden. Aniden.
Sol yanımdaki kovada çırpınan balıklarda bir tuhaflık var. 
Can çekişmek değil.
Canlanmak değil.
Canla ilgili bir şey de. Ne bilmiyorum. Ölü değil çünkü. Ölü şeyleri tanımayacak kadar masallardan değil ki hiçbir şey.
Ama bazen masallar var. 
Güzel okunanlar. Kalbe dokunanlar. Kenara koyulanlar.
Eskisi gibi kıymeti bilinmeyenler de değil üstelik.
Tozlanan kapakların arasından sızan ülkelerde geçmiyor. 
Belki de başka ülkeler düşünülmemeli başka mevsimlerde.
Belki de sadece pencerelerinin ardından bakıştığımız öteki dairelere sızdırılmalı sarı ışıklar.
O kadar büyütüp büyütüp de hayalleri, çay içmeyi unutuyoruz ya.
Demsiz çay acılığı değil bak bu. Oraya varmış bir şeyden söz etmiyorum.
Hiç olmamak. Olduramamak. Olduramamak bile değil, oldurmamak.
Neyse. Olumsuzluk ekleri için fazla sırtım, boynum, ellerim, en çok da ellerim ağrıyor.
Şimdi sesiyle sürekli oynadığım müzikte de bir şey var.
Kimse duymuyor gibi ama azıcık mırıldansam bir şeyler gümbürdüyor gibi de.
Bu aralar günlerin üzerine dağılan bir şeyler var.
Şehrin insanlarındaki bıkkınlığın üzerine kuştüyü montlar geçirince yumuşamasa da bir şeyler, yumuşuyor bulutlar.
Gökyüzünün altına serilen şehrin sokak aralarına sızan şeyler var. İnanması güç ama bazen pembe. Ayağa dolaşıyor ama can sıkmıyor.
Ayakkabının altına yapışıyor ama adımlarının yerle temasından hoşlanmana bile imkân tanıyor.
Cebinden dökülen bilyelerinin güneşle renklerinin kırılması gibi, bunun dudaklarına tebessüm olarak kıvrılması gibi bir şeyler.
Ne bilmiyorum.
Yerleşik bir şeyleri rahatsız eden ama kovmak da istemediğin.
Küçükken, balkona yuva yapan kuşlara çıkıp baktığım sabahlar gibi günlerin sabahları.
Uyanır uyanmaz açtığım perdelerin ardından, neyi göreceğimi umduğumu bilmeksizin hareket ettiriyor.
Bulunduğum yerlerin kilolarını üzerime yüklemeyen bir şeyler.
Vapurların, suların saçlarını taradığı kış sabahlarını yeniden gülümseten bir şey.
İçtiğim her şeyin kıyısına dudağım değmeden kokusuna dokunduran, tarçınlı bir dağılganlık.
Bu ne bilmiyorum.
Geldiğimden beri olmayan bir şey, onu biliyorum.
Önüm, ardım, sağım, solum hesabından sobeye varmayan bir şey.
Hesaplarını kapatamadığım defterlerden ayrı duran, kendi başına kendini tamamlayacak gibi, öyle sakin, öyle derinde, kendince renklenen bir şey.
Ne çok şey, şey, şey.
Ama asıl olan şey şu:

Ciğerde açan bir zambak.*

Bu kez ölüme gideceğini sanmam.

11 Ocak 2015

"bir oda, bir yatak, bir kütüphane"



O şekerli hissi hiç unutmamak için,
tam buraya bırakıyorum.

8 Ocak 2015

'a...*



..bütün dönüş biletlerimi saklıyordum,
biliyordun ama kabul etmiyordun.
dönüş yoktu, olamazdı, tıpkı gidişin olmadığı gibi.

ben hâlâ o uzun kıvrılan yolda bekliyordum
oradan ayrılmamıştım ki...
sonra, şimdi yatağımda, bütün gece yazmaktan
yorgun düşmüşken, kuzey rüzgârı buzdan
heykeller yontarken odada, kulaklarımda
"the long and winding road" dönerken
yavaşça, seni düşünüyorum...

Lale Müldür

*fotoğraf: Viola Cangi

7 Ocak 2015

çok geç' değil


Kimin başlangıcı, neyin temize çekilmesi bilmiyorum. Zamana yüklediğimiz suçları, yine zaman kendi kendine üzerinden atıyor. Kabuğu da zaman bağlıyor, kaşıyıp kanatan da yine o. Her ne ise, nasılsa, inandığımız başlangıçlar var.

Şimdi 25 seneyi önüme serip de dolu dolu "evim" dediğim yerde sıcaklığın -18'i bulacağını gördüm. Evimdeki çocuk, evden okula giderken ölmekten korktuğundan bahsediyor. İl sınırlarında, kasaba tabelalarında kalıyoruz. Çatıların temizlenemediği bir kışla başladık o yeni şeye. Burada biraz daha şefkatli görünüyor pencereden zaman. Yine de sevdiğim bir şeylerin, diğer sevdiğim şeylerin ayağına bağ olması hoşuma gidiyor değil. Beraber sevebileceğimiz şekilde tasarlanabilse keşke gidişatlar.
Onu mümkün kılamadığımızdan zaten hep bu kırgınlık.

Neyse. Demem o ki sahiden beyaz bir sayfa açıldı gibi oldu.
Yıl değişti ve toprak her şeyi hareketsiz bırakacak kadar beyaz.
Ara verdim zorladığım kapıları iteklemeye. Bir süre. Şimdi geri döndüm.
Bu süre zarfında yeniden kalbimde ayinler düzenlemeye karar verdim.
Bir şeye inanmayı öğrenmek zaman alıyor.
Kendine inanmayı öğrenmek bir ömür sürebiliyor.

Dışarıdan bakıldığında, başka bir şey göründüğümü fark ettim en son.
"Sen şöyle bir insansın." cümlelerini hafife almam. Aynadan kendini görmek de bir mesele çünkü.
Şöyleymişim.
Bilmiyordum ama hoşlandım.
Öyle olmaya çabalayabileceğime kanaat getirdim.
Kitap aldım.
Mevsime baktım.
Kalbimi açtım.
Kişisel geliştim birkaç bir şey.
Şiirimi okudum.
Şarabımı içtim.
Renkli iplerle düğümler attım.
Güç toplamak değil, başka bir şey için inanç toplamak. Evet bunu yaptım.
Hiç değilse başladım.

Bu yıl.
Açık olsun.
Şans, söz, yol, kalp.