22 Mart 2013

sil.

Çok uzun zaman..
Gün doğumunda sokakta olmayalı.
Çok uzun zaman, bulunmayı unuttuğum bir yerde adres kırıntılarını bir araya getirmeyeli.
Bir şehirden korkmayalı..
Yatılı olsam da, uzamayacak.
Çünkü ne ben cesurum, ne sen şefkatlisin.
İkimizin birbirimize verecekleri olduğunu yalnızca bir an düşündüm; ufacık bir an.
O da rüyaymış.
Belki de yalan, 
sen ne dersen..

17 Mart 2013

hatırası..

Şarkılarını söylemeye devam ediyor güzel kadınlar, güzel adamlar. Her mevsim, ağaçların dallarında soyunuyor. Her mevsim, ekşi kokulu bir ilkokul sınıfının sarı duvarındaki tablodan düşüyor. "Artık havalar da ısınıyor.." cümlesinin sarf edilişindeki "ne kadar soğuğuz" vurgusunun reddedilişini bekliyor karşı taraf. 

Sevdiğim kalemler yazmaz oldu, gözlerim satırları birbirlerinde eritmeye başladı, ülkenin beşeri haritasına sık sık bakar oldum. Dizimde bir battaniye, ellerim.. Ellerim sık sık ağrıyor, biliyorsun işte.. Bir sahil şehrinde büyüdüm. Şimdi dönme şansım olsa, asla otobüs kullanmazdım o şehirde. Vapuru olan bir şehirde otobüse binen insan zamanlarımdan utanır oldum. O otobüslerden birinde bir kadın ellerimden bahsetmişti. Saklamak istemiştim. Oysa belki de o kadın, daha fazla jest yapmamın uygun olacağını söylemişti, ne söylemişti bilmiyorum, kısa saçlı, güzel küpeli, renkli gözlü kadın. Ellerimin ağrıdığını bilsen de söyler miydin öyle.. Ne garip karşındaki insana sızmaması ağrının, zırh gibi giyebilmek sorunsuzluğu, "yok bir şey" diyebilmek ne tuhaf. Nefes almayı zorlaştıran bir şeyleri, vücudunla saklayabiliyor olman ne aciz bir kudret. 

Bu zamanlar, hiç geleceğe çıkmıyor gibi. Dünden güneşler kesiyorum, bulutlar kabul etmiyor. Özlemin başka sözlük anlamlarını görebilmek istiyorum açıp baktığımda, dil kurumu yatıştırmıyor olasılıklarımı. Olasılıklarımızı. Sırlarımızı. Gün ışığındaki hallerimizi. Hiçbir şeyimizi. 

Başka türlü bir yolun yolcusuyuz, yan yana değil belki, aynı güzergâhta hiç değil belki, diyor ya "bir aralık". Öyle.. Şu otogarda karşımızda iki titrek kuş gibi uyuyan delikanlıyla bir aralık göz göze gelip utanışımız gibi belki. O anı yaşamaktan çekinmek, ama geri alamamak, bir yandan tanık olduğumuz için burkulmak, bir yandan da o sıcaklığı duyumsayıp iyi olmak.. Tam öyle, o aralıklar kalbin tüm kıvrımlarından geçiyor. Bir kış gününde sırtımdaki düğmelerin arasından doluşan ayazı örtmeye çalışan beceriksizliğimizden, hiç uyumadığımız gecelere inat o teklikte uyuyabiliyor oluşumuzdan, yoksul ama gösterişli denemelerimizden, kırgınlığa toprak atan bekleyişten, nefesten, nefesten, nefessizlikten. Geçiyor, yol alıyor, hep aynı yere dönse de yol alıyor. Dünya gibi bir şey. 

Altını çizdiğim satırlar azaldıkça, yaşlanıyor içimin bir yeri. Sevdiğim cümleleri bulup çıkaracak gücü nerede yitirdiğimi düşünüyorum. Belki de eskide kalmışlıkla ilgilidir.. Eskilerden bir çocuk en sevdiğim ve onu tanıştırdığım yazarı hâlâ okumaya devam ettiğini söyledi, özlemiyle beraber. Belki de dönmeliyim. Birilerinin özlemine değindiğim kitaplara, cümlelere, sahaf kokulu sayfa aralıklarına. Bundan sekiz- on sene öncenin iç titreten hallerine.. Kendimi bıraktığım yeri bulmak için aramaya oralardan başlamalıyım belki. 

Zaman nasıl geçmiyor ve zaman nasıl da geçiyor.  

Tek valizli bir insan olabilmeyi dilediğim zamanlarım oldu, cahilliğe ya da deliliğe değen cesaret anlarım.. Pişmanlık değil, kalmaktan korkmak, uçları sararık bir saz gibi köküm sabit, oradan oraya sallanıp, aynı yerde kalmaktan.. Küçük şeyler değildi, şimdi küçük şeyler için adım atarsam dünya üzerime devrilecek gibi geliyor.

Kalabalıkları unutuyorum yavaşça, insanları tanımaktan vazgeçiyorum, yetinmeyi öğrenmek mi, gönüllü bir vazgeçiş mi, elimde olmayan bir kayboluş mu... Aralarındaki farkı bulamıyorum. Evin bir göz odasından ötekine geçsem aynada çoğalacak suretten korkuyorum.

Oysa insanlar var, nasıl da bir zamanların güneşi olan, bozkırın yağmuru yaptığım, makilerin orada* bir iklimde aşk yaşadığım.. Nerede olduklarını bilmiyorum, adresleri belli, belki de yavaşça duyduğum o özlemi ben dile getiremezken, onların da kenara yazdıkları notlardan hatırlanmayı diliyorum. Bu aralar özlem için daha fazla karşılık üretilmeli. Hatırlanan şeylerden bir ömre sanat eki hazırlanmalı. 

Güzel şeylerin, güzel olarak hatırlanan şeylerin ardından sızlayan yanımızı örtse de ten, hatırasızlık çok acımasız.. 

Gelsen, gitsem.. Hiçbiri değil; ne ben kalsam, ne sen gitsen..*
Ama illâ ki unutmasak.. 

"Çıplak bedenler birbirine sürtünerek ısınır. Yalnızlar soğuktan ölür."

Bekleyişin yorgunluğunda.*

Birilerinin gelmesini bekliyorum. Arka planda bitmeyen bir uğultu gibi bu bekleyiş. Yorucu. Hayat birilerinin eksikliği olarak çoğalıyor. Zaman geçmiyor, boşluk çoğalıyor sadece. Doldurulması gerek. İnsanlarla, başkalarıyla, birileriyle. Bir zamanlar olduğu gibi. Adlarını çoktan unuttuğum gölgelerin konuşmaları kalmış geride, yıllar boyu yinelenen kelimeler, jestler, nidalar. Gelmelerini istiyorum. Geçmişte olduğu gibi kolayca kurulsun hayat. Ancak geldiklerinde de sinirleniyorum. O kadar hızla değişiyorlar ki. Bazen onları tanımakta güçlük çekiyorum. Yüzleri sabit kalmıyor. Birbirlerine ödünç veriyorlar, anadan kıza, babadan oğula geçiyor maskeler. Bana nasıl hitap ettiklerine kulak kesiliyorum, ona göre cevaplıyorum. Sonra yeniden meşguliyetine dönüyor aklım. Nedir? Yazılacak, bitirilecek bir kitap vardı. Yazılar. Cümleler. Kelimeler. Gelenlerin gitmelerini istiyorum. Gidiyorlar. Aklımın içinde yeniden başlıyor uğultu. Sonra aniden bastıran bir sis, uyku. Bekleyişin yorgunluğunda.

Murat Gülsoy

8 Mart 2013

Madem kar ensemizi öpmeden gitti..,
baharı çağıralım mı...

7 Mart 2013

adresime.

Bir mektup yaz bana. Onu soyunamam. Onun dokunulmazlığını aşamam.
Sadece bir mektup yaz bana.
Elinin kalem tutuşunu, kaleminin yüreğime neyi çizdiğini bileyim.
İnsanların arasındaki her şeyi temize çeken bir cümle var.
Onu yaz. 
Hiç sıkılmıyor insan bunu duymaktan, hiç affetmemezlik yapmıyor bir gün dönüp de baktığında.
O cümleyi çek çıkar aradan, ismimin yanına onu ekle.
O zaman, çok zaman, çok bilet, her şey çok olsa da aramızda, yarım da kalsa, en güzel nokta da koyulmuş olsa sürer gider bir tebessümle..
O tebessüm ki ne çok ihtiyaç duyuyor insan, yılların sonrasında, başka dünyaların masasında, beklemediği bir geleceğin ortasında, en çaresiz anında, en kendine tahammülden uzaklaştığı yarıda..
Başka hiçbir şey istemiyorum.

Hadi bana söyle, o hiçbir şeyi tüketemeyen özlemi...

4 Mart 2013

diye..

Hepsinin gelmesini bekleme;
Bir kişi gelmeyecek.

Sen alışmayasın diye,
Korkmayasın diye,
Düşünesin diye.

Kendine yetmen için...
Herkesin kendinden kaçacağı yerlerde
Sen kaçmayasın diye.

Gelenler gitmeyecekmiş gibi...
Doğumlar da ölümler de 
Duyasın diye.

Bildiğini bildirmek için
Bilmeme'yi öğrenmelisin.
Tam kalasın diye.

Hepsinin gelmesini bekleme,
Sen var olasın diye.
Bir kişi gelmeyecek,
Sen, bir olasın diye.

Özdemir Asaf

3 Mart 2013

bir buçuk

Gözlerimden akıyor baharın ilk yağmurları. Çiylerin düştüğü yerde zamansız buz zerreleri.. 
Sabahları hiç olmadığı kadar erken, akşamları hiç olmadığı kadar erken, gün sonsuzlaşıyor..

Neyi istediğimi çok iyi bilerek çıktığım şu yolun felaket anındayım. Unuttuğum bir deniz kıyısında, yürümek, yürümek, yürümek ama düşmeden, ama ayağıma yosunları dolamadan, ama üşümeden ama kumlar arasındaki çakıllarla canımı yakmadan yürümek zorundayım...

Saatim çok ağırlık yapmış benim sol bileğime, çıkarıp atmışım bir kenara. İnsanlar gelmiş, insanlar geçmiş, insanlar kalmış, şimdi iki insan, karşılıklı, bavulları hazır, gidiş yolunun kalanı olmayı gözlüyorlar.. Ne olacak.. Ömrümün hesap defterini çıkarıyorum, köşeleri kıvrılmış, kaplama kağıtları atmış, kabardıkça kabarmış, kabardıkça unutulmuş, unutuldukça boş verilmiş, boş verilmediğinin de öyle bilincinde... 

O yol aldı diyorum, o yol aldı mı? Hangi yolu kendine ayırdı, beni yolun neresine koydu. Gel deyince, gitmeyince ne oluyor bilmiyorum ki. Belki de kal denecek bir özne olamamaktan acemiliğim.. 

Sabahlar kurşun gibi ağır çöküyor üzerime, evimin iki göz odasının kokusunu hiçbir oda parfümü değiştirmiyor, narenciyeler bile. Dolapta çürütmeye and içtiğim meyveler inatla kendilerinden geçmiyorlar. Alkolsüzüm. Alabildiğine alkolsüzüm. Sarhoş olacaksam son olsun istiyorum, öyle bir sarhoşluk olsun olacaksa.. 

1,5 yaşında bir insanım. Muhtacım. 

Bunca gücüme gidenin ne olduğunu da kestiremiyorum. Boğazımdan geçmeyen lokmalar, yıkanamadığıım sular, içime alamadığım gökyüzü. Daha önce olana benzemiyor. Tanıdık olduğum "eyvallah"lara, kanıksadığım mektuplara inat ayrılıklara, şehrin hayalimizden kurduğumuz parklarının, bahçelerinin, öpüşmek için kulübelerinin* yerle bir oluşuna, iki kişilik şarkıların takımca söylenmesine.. Hiçbir şeye benzemiyor. 

"Genç ölmek için fazla yaşlıyım..."

En çok böyle...

1 Mart 2013

"hayat
güçsüzlüğümüzü nerde yitirdik. sahip olduklarımız
bize nasıl sahip çıkamadı. tam birbirimize sarılmışken
bu nasıl oldu.  kimsesiz kalmanın gururundan nasıl
vazgeçtik. camlar avuçlarımızda parçalanırken
kanımızı sakin sakin izlerdik, kırılışların zaferiydi
bizi avutan, bu yüzden ağlarken dünyanın en güzel
kadınıydım."




26 Şubat 2013

sayım

Büyümek zorunda kalıyorsun. 
Hayatla mesafesiz ilişkinde tokatsız, küfürsüz, şiddetsiz kalmak pek mümkün olmuyor.
Çelmenin devirdiği vücudunun ağırlığını yeniden doğrulturken güneşin, tozlu göz kapaklarının arasına sızmasına hayır demek de..
Bazı şeyler yirmi yıllık varlığından taşacak kadar yüzyıl yorgunluğunda..
Ama varacağın bir coğrafyan varsa, teninde başaklar sallandırdığın, tomurcuklar açtırdığın, saçlarından nehirler akıttığın bir varılacak coğrafyan varsa, gecenin uykusuzluğu, tenin yorgunluğu, kalbin içinde süründüğü toz, unutuluyor..
Doğunca, büyüyorsun.
Zorunda kalıyorsun.
Hayata mecbur bırakılıyorsun.
Kalıyorsan bana gelen bir bilet al.
Ben omzundaki minik gamzede yerleşikliğe...

24 Şubat 2013

eski ~

ölüme ölmemekle karşı çıkıyorum
ölmemek de bir çeşit ölüm mü
içim seviniyor gene bu kaçıncı sevgi sevgi mi
sevinç mi
artık sözcüklere inanmıyorum sözcükler yanıltıyor beni
ağzım kafamdan ırak neye yakın ağzım
ninni gibi böyle dinle
herkes uyuyor
ben de uyuyorum de
ışığı kapa da ben seni uyutayım

Tezer Özlü

17 Şubat 2013

pisti..*

Kelimelerinin arasından parça para dökülen aynanın sırrındaki hüzne batıp çıktım. Belki de hikâyeler, anlatanın kalbinde oyuklar bıraka bıraka kendilerini başka bir hikayenin başka kahramanlarına adayarak, çoktan deresiz- tepesiz gidiyorlar.. 
Kimse dönmüyor.. 
Kimse kendi takviminin yapraklarından buruşturup çöpe attığına yeniden bakmıyor.
Oysa bir tarih birinin ölümüyken, diğerini doğuruyor..
Kıtalarımızı birbirimizinkine sürükleyemediğimiz şu yeryüzünde..
Giden, gelmiyor..
Gelmiyor..

Senin de yok mu dans etmeye ihtiyacın..*

14 Şubat 2013

perşembe

Burada da cumartesi. Burada da insanlar el ele, burada da insanlar topraktan fışkıran aşka başka vücutlar giydirerek, başka kokularla sararak sahilleri birlikte yürüyorlar. Belki yağacak yağmuru bekliyorlar. Mevsiminde olunan ve damakta yürüyen tatlara birbirininkileri ekliyorlar.

Burada mevsim muhtemelen televizyondan ya da gazetelerin üçüncü sayfalarının sağ üst köşelerinden daha ılıman görünüyordur göze. Teni kaplayan kazakların örgü aralıklarındansa omzu açıp da bırakan imbat daha uygun düşüyordur realist sanatçılara.

Her şeyin birden karardığı bir coğrafyadan söz etmiyorum. Aydınlıkta ölmekten çekinmemek belki bu. Kendini gizlemeyi becerememek. Gerekli mi bunu yapmak, emin değilim.. Kentlerle düşüncemi seviştirmekten çekinmediğim bir aralık için fazla erken bir tespit olur bunu dillendirmek. 

Birkaç gündür dokuz yaşından on dört yaşına dek her gün doğumunda ve her gün batımında şehirler arası bir otobüsün toz ve kadifeye karışan güneş kokusuyla pamuk tarlalarının arasından geçtiğimi anımsıyorum. Pamuk tarlaları ve pamuk toplayan kadınlar.. Bulutların altında, bulutlara yakın.. Bir gün dolu, bir gün boş.. Yol kenarından dikkatli bakınca leyleklerin göründüğü o yol. Biraz daha devam edildiğinde yarının olabileceğini kestiremediğin yol. Denize çıkan yolların tarla aralıkları..

Sofraya düşen yeşerik ve katmerlenerek açılan bitkilerin toprağından kutluyorum cumartesiyi, hasreti.. Sellukaların şu sokaklara aşkla sarılacağı bahar kapıdayken, toprağın doğurganlığını, umut vaadediciliğini, içimizin nehirleri için bir şey diyemesem de her sokağını denize çıkarmak için kendini kaybeden şu şehirden, hepinizin cumartesisini...


9 Şubat 2013

evde-n..

Yavaşça fark edilmek. Usulca sokulmak yeni bir hayat düşüncesine. Ama 23 sene önce, ama sonra..

En sonunda kendinden ayrı olduğunu fark ettiğin bir canın kendini gerçekleştirmesinin doğallığını özümsemek..

Zamana yayılmış, zamanını geçmiş, başka bir zamanda aniden uyanmış, uyandırılmış..

Her nasılsa, iyi ki de...

2 Şubat 2013

dön/erken*

Kahve fincanının ağzındaki o kırılmış seramik parçasında ya da ince bellisinin tam da o bel oyuntusunda olmak istediğim insanlar var benim. Çok konuşarak anlatılan şeylerin dinleyicisi ya da uzun uzun susarak anlaşılan şeylerin sessizliği olma isteğim..

Şehirlerde rüzgârın devirdiği ilan panolarının altında kalan birkaç sonbahar yaprağından hikâyeler anlatabilecek olan dostlar edinmişliğim var, iyi ki. Ama anlatmıyorlar. Belki de birkaç basamaklı, renkli duvarları olan birkaç odanın arasında bırakmak daha az riskliydi o aramızdaki şeyin korunma paketi kapsamında. Korku mu? Romantiklerin korktuğu şeyleri affedebiliyorum hayatta, niye öyle.. Belki benzer yollar çizebildiğimiz bir şarkı hatrına, ya da yaprakları sararmış defterlerimiz arasında taşıdığımız o tek dize uğruna...

Bir cesaret beklentim yok, akışında sevgiler dışında.. Yürümeye cesaret etmeleri yetiyor. Uzun sahiller, uzun bozkırlar, uzun tren yolları boyunca. Dinlendikleri o ıslak ve çürümüş ahşap bankları veya kızgın demirlerine parmak ucu değdirmeyi denedikleri bankları, evet o çirkin belediye bankları olmak istediğim insanlar var.

Bir gece sabahına koşarken kirpiklerini yıkadıkları şarkıyı üflemelerini istediğim insanlar..

Ağızdan ağıza bir bira şişesinin en çok nefes değmiş köşesinde beklediklerim..

Birlikte bir şeyler içerek konuşmak istediğim ve bir şeyler içerek karşılıklı susmak istediğim insanlar.

Hikâye yolunu bulur.., buluyor.., bulamadığında şaraplar konuşur...

31 Ocak 2013

Boşluk boşluk uçtukça..."

Gözlerimin bozuk olduğunu unutuyor belki.
Belki de cevaplayamadığım soruları sordukça iyileşiyorum gibi geliyor.
Olmuyor.
Kartları eşleyemediğim bir oyunun içinde ancak dönmedolap olabiliyorum. Onun yörüngesi değişmiyor nasılsa.
Öyle teklikte bir şey söylemeliyim ki, ne içinde olmalıyım ne de dışında.
Yol sisli, günler uzun, cevaplar eski kelimelerle dolu.
Ev hep Nereye Sokağı'nda*, inançsızlık geçebilen bir şey değil. 
"Ellerim" desem, inançsızlık gibi inancına da sadık kalabilir misin...

30 Ocak 2013

gittikten sonra

Nereye yürüdüğümü bilmiyorum.
Gündelik dilde sorulan şeylerin yüklemli yanıtlarını da veremiyorum.
İki kadeh şaraba bir ömür ağladığım bir gecenin ardından, gelecek gecelerden,
eski pikaplarda ve yeni bilgisayarlarda çalınacak şarkılardan çekinmiyorum.
Hazırlandım, tarihi getirdiğinde imzamı atacağım üzerimde beyaz olmaksızın.
Her başlangıcın filmi, her sonun şarkısı, her gecenin sabahı...
Hatırlamak yeteri kadar büyük bir söz.

23 Ocak 2013

"Ne dipdiri sabah.. Gözyaşı..."

Hıçkıra hıçkıra ağlayan şehirlerin, insanların, pencere önlerinin, dünlerin karşısında cebimden gülümsemeler çıkarıyorum.

Kimse giymiyor.

Daha kötüsü de, cebimden çıkardıklarıma ben bile inanmıyorum.

Reklam okumak en azından bu işe yarayabilmeliydi;

inandırabilseydim kendimi, hiç değilse kendimi..; misket düşmeyen ceplerimden çıkanın şişe dipleri dahi olsa mutluluk getireceğine.

Olmuyor.

Korkmadan gün geçmiyor, dudaklarımın kenarları, değil güneşe dönmek çatlaya çatlaya kara ikliminin bir parçası haline geliyor.

Evet..; ama bugün neden gelmedin?*

Diğer tüm soruların cevaplarını boş verebilirim.

19 Ocak 2013

19.01.2007


"Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz..."

18 Ocak 2013

"İkimize yetmez..."

Sana ne renk akıyor bu yorgunluk..
Hangi kelimelere dönüşüyor yağmurdan arta kalan kaldırım kenarı taşları..
Cebinde biriktirdiğin kağıt mendilleri hangi çocuğun avuçlarından aldığını hatırlıyor musun,
Nereli olduklarını niye sormuyorsak...
Şehrinin kitabını aldım dün, sevdiğin dilde bir ismi var.
Okuyunca yanaşacağım.
Kokunu anımsamak zor, başka şehirlere ve ülkelere taşıdığını düşünmek masal kitapları gibi.
Benim bir dürbünüm ve dolayısıyla büyülü bir gücüm yok.
Aslında uğruna paralandığımız bu dünya Kafka'nın da dediği gibi çok gülünç. Milenası olan mı söyleyebilir bunu ancak? 
Bizim neyimiz var?
Nereli olduğumuzu soranları düşünüyor muyuz?
Bana en son daha önce hiç gitmediğim bir şehirde babam yaşında bir baba sordu.
Cevabımı beğenmedi.
Bir şehir neye göre sevilir.
Ben renklerine bakıyorum en çok.
Mevsimlerin pencerelerinde nasıl durduğuna.
Masallar yazdırıyor mu diye.
Bazen haritalardan bir yer seçip...
Hiç olmaz ya, olur diye..
Sevdiğim şehirlerin içinden geçen filmler izliyorum ve sevdiğim şehirlere ilan-ı aşk eden kitaplar okuyorum.
Sevdiğim insanların sevdiğim şehirlere gitmelerini izliyorum.
Geride bilet bırakmamak ne korkunç.
En son sevdiğim bir insanın sevdiğim bir dilin kenarından yürümeye heveslendiğini öğrendim.
Bu uzaklaşmak demek, belki de yanında taşımaya karar vermek..; bilemiyorum..
Parmaklarım bu çağın senelerini saymaya yetmiyor.
Doldurduğum defterleri hangi alevin kırmızısı alıp da gitti..
Şimdi ölüm haberlerinin arasında bir yarım dudak izi kalıyor, göğüs kafesinde büyüyen..
Şarabımın rengini sormadan öğrenen çocuk,
Tene yakıştıran kadın,
Yarına taşımakta ayakları gerileyen dün.
Bu aralar hangi sokağa hangi ismimi bırakacağımı, nerenin anısı olacağımı, hangi izi yağmayan karla örtüp unutulacağımı, hangi kelimesizlikten meram anlatmaya kalkışıp yanımdakinin yanağından tuzlu su yolları izleyeceğimi...
Zor mevsim, zorunda hayat..
Nereden tutup, nereye..
Belki de en iyisi..
Eve...

15 Ocak 2013

yazı-sız(ı).

Geceyi gündüzden geçirip, düğümünü atıp da sağlamlaştırmak için ille de mektuplar gerekiyor. 

Ses: Akciğerlerden gelen havanın ses yolunda oluşturduğu titreşim.*

Titreşmiyorsa..,

Kaleme de inanır mısın..?

http://fizy.com/#s/1aimo3

10 Ocak 2013

Aşkla, sonsuzlukla...

Saat Çini vurdu birden: p i r i n ç ç ç
Ben gittim bembeyaz uykusuzluktan
Kasketimi eğip üstüne acılarımın
Sen yüzüne sürgün olduğum kadın
Karanlık her sokaktaydın gizli her köşedeydin
Bir çocuk boyuna bir suyu söylerdi. Mavi.
Birtakım genç anneleri uzatırdı bir keman
Sen tutardın kendini incecik sevdirirdin
Bir umuttun bir misillemeydin yalnızlığa

Yalnız aşkı vardır aşkı olanın
Ve kaybetmek daha güç bulamamaktan
Sen yüzüne sürgün olduğum kadın
Kardeşim olan gözlerini hiç unutmadım
Çocuğum olan alnını sevgilim olan ağzını
Dostum olan ellerini unutmadım
Karım olan karnını ve önlerini
Orospum olan yanlarını ve arkalarını
İşte bütün bunlarını bunlarını bunlarını
Nasıl unuturum hiç unutmadım

Kibrit çak masmavi yanardı sesin
Ormanlara ormanlara yüzünün sesi
En gizli kelimeleri akıtırdı ağzıma
Şu karangu şu acayip şu asyalı aşkın
Soluğu kesen ağulayan ormanlarında
Yaşadım o kısa ve korkunç hükümdarlığını
Ve çarpıntılı yüreğim saçlarının akıntısında
Karadeniz'e karışırdı ordan Akdeniz'e
Ordan da büyük sulara

Geceyse ay hemen tazeler minareleri
Kur'an sayfaları satılan sokaklardan
Ölüm bir çeşit sevgiyle uçar
Ölüm uçar çocuk yüzlere
Ben o sokaklardan ne kadar geçtim
Damağımda dilinin yosunlu tadı
Önce buğulu sonra cam gibi parlak sonra buğulu yine
Birtakım tavşanları andıran birtakım su hayvanlarını
Pazar pazartesi günlerini ve haftanın öbür günlerini
Yani salı çarşamba perşembe cuma cumartesi

Bir başak ufak ufak bildirir Konya'yı
O başakta o Konya'da seni ararım
Ben şimdilerde her şeyi sana bağlıyorum iyi mi
Altın ölçü çift ölçü ve altın karşılıksız
Para basma yetkisini Fırat'ın suyunu Palandöken'i
Erzincan'ın düzünü asma bahçelerini Babil'in
Antalya'nın denizini o denizin dibini
Beş türlü yengeç yaşayan sularında
Çağanoz adi pavurya çingene pavuryası ayı pavuryası bir de çalpara

Bilinir ne usta olduğum içlenmek zanaatinde
Canımla besliyorum şu hüznün kuşlarını
Sen kalabalıkta bulup bulup kaybettiğim kimya
Yokluğun gayri şuradan şuraya geldi
Bir günler şölenlerle egemen ülkende
Şimdi iri gagalı yalnızlıklar dönüyor
N'olur ağzından başla soyunmaya
Bir kez daha sür hayvanlarını üstüme üstüme
Çık gel bir kez daha yıkıntılardan
Çık gel bir kez daha beni bozguna uğrat

Cemal Süreya

8 Ocak 2013

"Olumsuz. Güneşe aykırı."

"Sana bir boyun atkısı gerek..." mevsiminde, şaraba sığınmaktan başka nasıl bir çözüm yolu bulunabilir, bilmiyorum. Tarçından karanfile yuvarlanan notalar arasında kılavuzlar yakıp şiirler inşa etmekten başka neler yapılabilir, bilmiyorum.

Tercih edilmiş şeylerin yerlerini değiştirirken şömineye atıp da çıtırtılarını dinlemeye başladıklarımız neremizi ısıtır, bilmiyorum.

Eller hangi mevsimde ısınır, güneşi kaçmış sarı kazakların sırtına hangi titrek sahil anısı konar, hangi şehrin beyazlığından göz kör olur, belki biliyorum...

Dudağımın kenarındaki "kayıp" şarkılar listesinden taşmaya yeten gücüm, hangi umut kırıntıları saçan piyanodan bir nefeslik can bulur...

Delik deşik olmuş bir kış sabahında, hangimizin sokağı hangimize doğru yol alır...

Tarihin makyaj attığı yerden karalıyorum.
Başlangıç ve sonlar arasındaki kırık vals, adımlarımızı nereye sürüklüyorsa... Toz.. Her yer toz.. Dünden tozanlar yarını göstermiyor.

Gözlerim bozuk ve..;

"Sana bir boyun atkısı gerek. Çünkü kış geldi.
Ve sular bir uzun geçmişe hazırlanır. Nerdeyse.
Bir çocuk ölür. Bir kadın hastalanır. Odalar
bulutlanır.
Su içmekten. Uzak. Bir köfte kokusundan
İnsan
uzak
bir memleket havasından.
Belli belirsiz bir şeylerden utanır.
Yapışkan ve dayanıksız bir vidanın eşliğinde
Gece.
Hatırlarız bir günlerde üşümediklerimizi

Üşümeyeceklerimizi..."

5 Ocak 2013

-sız, -ı

Ayları günlere bölünce geriye ne kalıyor.
Çok yorgunum, "bir atkı gerek" mevsiminden mi, omuzlarıma abanan hiç- yarından mı..
Nerede uyuyup, nerede uyandığımın sınırlarından öteye geçemediğim birkaç gün dönümünün ardından,
göz pınarlarımı kurutan sellerden,
kış ortası yangınlarından,
serinlemeyen topraktan,
beyaza çalmaya yüz tutmuş sokaklara,
pencereyi açtığımda görünmez olan kış kuşlarına,
duvarların sevdiğim renklerine,
sonun başlangıcına,
adı neyse,
tarih tutmamaya...

Belki bir gün.., hafifliğiyle kandırır yollar,
belki de çökülüp kalınır bir tanesinin kenarında...

Kim bilir, kimin bileceğini sormadan, bilmemeye...

2 Ocak 2013

Gelecek zaman kipi

Biraz şans..,
Biraz mucize..,

Sıradaki parça: Let it be*

30 Aralık 2012

Külsüz kedi zamanı

Bazı şeylerin yalnızca rayihaları kalıyor geriden esen...
Zamanın, kurşun kalemi parmaklarının arasında ezip, bastırdıkça arka sayfaya iz bırakan hali bir ömrün kokularını kronolojik olarak sıralamaya yarıyor gibi..
Kış kokusunun genzimize doldurduğu beyazlık ve hafif kızarmış domateslere ayna tutan burunlarımızla,
Bir kez daha, sıfır olması umut edilen noktaya merhaba.
Yarın sayfaların sağ üst köşelerindeki, üçüncü noktadan sonrası değişecek; ve biz yine geçmişe saplı kalplerimizle 12'yi yaşatmaya devam ediyor olacağız. Bahara, kabullenişimiz çiçeklenecek, yeni sayıları eskitmeye girişeceğiz.
Eskittikçe mutluluğu artacak bir sene, en güzelidir.
Herkese ve tüm kuşlara sıcak ve mutlu zamanlar...

http://fizy.com/#s/124psd

22 Aralık 2012

Tek..


Kalbe ihtiyaç, ömre mücevher...

21 Aralık 2012

Son-suz..


     Gece nefes nefese...
Aşk renginde..
Durmaktan vazgeçecekse de dünya, 
"bu su hiç durmaz"...



*fotoğraf: pinkshake

12 Aralık 2012

kapan

 Hiçbir şeyin zamanı değil.
Hep geç, hep erken...
Yorgunluğum çok diri..
Eskimeyen bir sararmışlık..
Tozlarına ufalanmayan keder..
Kar yağmıyor,
tarih alaycı..
Neredeyim..
Sevdiğim rengi görünce
içinden geçen kelime: "........."
Hadi sen söyle..

11 Aralık 2012

a.a.

"Kışın insanın içine sıcak bir içecek gibi akıttığı tarçın ve mahcubiyette, mahlep ve içe kapanışta, süt ve yanık kokusunda, camın dışı ve pencerenin titreyişinde, arkadan kapıyı örtüp halıya basıştaki emniyette bir şeyler sezip bacağını kırıp oturma ve buzdan bir şeyler öğrenme hali vardır. Bu aralık ayı ile mart ortasına kadar devam eden dönem bir edeplenme ve hali ile bir olma zamanıdır."

9 Aralık 2012

uydusu..

Bu temmuz da bir o kadar aralıktı ya, şimdi birbirinin peşindeki telaşlı kuşların tüylerinden sızan gökyüzünün rengi koyulaşmış yine de. 

Bazı zamanların kokusunun peşinde geçen satır aralıklarında sağ elimdeki kalem ısırıkları sızlıyor. Ellerimin ağrısını geçirmeyen yazlar, onları kızartıp pürüzlü kağıttan yollara çeviren kışlar, ve bahar herkese; ellere...

Uslanmayan bir su birikintisinin kenarında gökgürültüsünü dinlediğimiz ömür yatağında, genç ama ölmeye yaklaşan, yaşlı ama yeni baştan başlayan, başlamak arzusu olan..

Bu şehrin köpeklerinin gözlerinde buğulanan rüzgâr, sulanmayan keder, kuraklaşmayan tebessüm...

Evden haber var. Adresi yitmeyen, esnafı değiştikçe, insanı sokağa indirmeyen ev..
Birkaç yaşımdayken her hafta sonu gittiğimiz çocuk parkı yok ya, ya da ilklerin acemiliğiyle ada- parseline takılmadığımız yerler yönler hatıralar...
Temkin ne yaşlı bir kelime...

Bazen kırmızı bir pijama altıyla sokağa çıkmaya çekinecek kadar yorgunum ya, en çok ona kırgınım..

5 Aralık 2012

*

En canınızdan bezip "Benden bu kadar," dediğiniz anlarda, bir oyunbozan çıkar ortaya. Kendinizi yok etmeyi, en azından yok saymayı düşündüğünüz bir anda, birisi bir kahve ısmarlayıverir; ve bir kahveye fit olup, yaşama devam etmeye karar verirsiniz. Değişen bir şey yoktur tabii - ve bu kimse yeni biri de değildir. Bu, iyiniyetli olduğu sanılan, o anda yaptığının farkında olmayan insanlar yüzünden yüzlerce intihar önlenir; yüzlerce kopuk yaşam, çürük de olsa yaşamınızın rengine uymayan renkte iplikle dikilir. Önüne bakıp da renk farkını gören, daha fazla dayanamaz; ama nasılsa bu pek rastlanan bir şey değildir.

Çünkü insan kendisi için yaşamıyor; yığınlar için yaşadığını sanan, hiç yaşamıyor - geriye, bir iğne iplikle peşinizden koşturan birkaç kişi kalabiliyor ancak. Ve tüm uğraşılar, yaratılmaya çalışılan şeyler, öğrenilen sözler, başka kimseler tarafından beğenilmek bile, bu birkaç iplikçi için. İplikçisi (cep tiyatrosu) olmayanlar da var tabii; ama onların dikiş tutacak bir yanları da yoktur.

Ve yaptığım hiçbir şey benim seçimim değil: "Aydede" diye şiir okuyan bir babam vardı - yürüyebilmem bile mucize. Dudaklarım küstah; uyumlu olsun diye böyle konuşmak zorundayım. Gözlerim annemin (hem de onun) ; ona da kim bilir kimden kaldı. 

Ve bu yaşa geldim, öğrendiğim tek şey, kahve ile şekerin bir arada olamayacağıdır.

Şule Gürbüz- Kambur

14 Kasım 2012

..*

"Bana renk bile sormayın- bir beyazdan ya da sarıdan ne anladığınızı bilmeden size yanıt veremem..."

13 Kasım 2012

hicrimden..*

Zihnime yarım yamalak tutunmuş dizelerin avuçlarını terletiyor tarih ki, düşüyorlar. Denize mi bu kez, bilmiyorum.. Altına tarih atılan her not beni biraz duraksatıyor; dünleri sonlandırdığından mı, anın kendi başınalığından mı...

Azerice bir şarkıydı ninnim. Hâlâ her gece rüyalardan kaçarken, ona varacağım anı kolluyorum. Annemin o zamanlardaki görüntüsü fotoğraflardan değil, rengini bulamamış gözlerimin belleğinden düşüyor.. 

Çok zaman geçti. Çok zaman geçiyor. Zaman çok geçiyor.
Duraksamadan duraklarda bekleyen onca insanın arasından, hesaplanmamış onca cümlenin arasından, kenarda saklanırsa bir gün yolumuz olacağına inandığımız biletlerin koçanlarından, gökyüzünün devingenliğinden, sokakların bir yağmura bakan gözü yaşlı halinden ve kendini karla sarmalayıp her engebesini yok edişinden, çaydanlıkların ocakta unutulmuşluğundan, uykuya varmayan nice geceden...
Boşluklardan geçiyor ve dolu olduğuna topluca kanaat getirdiğimiz bir çok şeyin arasından...

Yeni bir sayfanın başındayken sormak geçiyor içimden, sen varacağını biliyor musun..?
Ninnine, müziğine, bellediğin o ilk huzura..
Çıkmaz sokakların arasından geçmeyi başarıp çatlayan narlara karıştırabileceğine kanını?

Gidip de dönmüş bir soluğun, kendinden emin nasihatı falan değil bu.
Takılı kalmışlığın tarihi.
Dünleri yırtamamanın, yarından ürkmenin..
Anları sonbahar yapraklarıyla aynı çuvallara doldurma arzusunun..

Ben hâlâ, her gece, o geceye düşen zeytin kadifeliğinde olduğu gibi, her karartıda, her çarşafta, her sözcükte...
Yalnızca o zamanların değil, belki de ömrün yalan olduğunu bile bile...

Yine de "iyi ol".. Yalansız, dolansız, öylesine geçip gitmeden...

http://fizy.com/#s/1aimdb

12 Kasım 2012

dağılmamış..*

 Dişlerimizde kamaşan renklerin kokusu var..
Pazartesilerin dilimlenen sokakları, mevsim meyvelerinden dudak aralıkları...
Avuçlarımızda mı dersin şu yedirenk dünya...

6 Kasım 2012

Baskısı tükenen kitaplar gibi hüzünbaz son baharı dörtlük döngünün. 
Bir sahaf aralığında tozlanan sayfalarımız; gizli, arayanın haberi olmadan sararan..
Bul beni... Belki de köşeye saklayacağın bir cümle çıkar, imlâma seslenirsin; sessiz...
Bekleyen, beklenen, ayrı düşen.. 
Kasımı üflesen, sobanın üzerinde içine kapanan portakalın kokusu saçılacak...

1 Kasım 2012

sayfası..

Güzel bir kitap ayracı gibi ömrüme bu coğrafya..
Hava çok serin, sokakların koynundan başını gökyüzüne uzatmış ıhlamur ağaçları..
Nehrin, herkesin gözüne değen, ama kendini herkesten sakınan yeşili..
Bozkırda sonbahar, Cézanne'in nehirlerine düşüp de suyun renginden çatlayan meyveler gibi..