17 Kasım 2016
ev'e..
Geçen yıl bu zamanlar, ışıklı yapraklar, sıcak leblebiler, yağmurlu Kadıköy sokakları, uzun çok uzun yollar, ev ilanları, hiçbir kapıyı açmayan anahtarlar, nerede biteceği belirsiz günler oluk oluk akıyordu. Bir sonbaharı, sonbahar yapabilecek her şey vardı; gözümüzdeki yaş hariç değil.
Bu kadar kırgın bir mevsim perdesi bile özlenebiliyor. Parmak uçlarım kararmayı, utangaç akşamlar beklemediğim bir pamuk şekerle fotoğraflanmayı bekliyor. Hüzünlü filmler kuşağı, aramızdaki ipleri örmeyi... Bir kanepe, kenarında ilişilmeyi. Temiz havlular, sıcak çoraplar eşliğinde saçlarım kurutulmayı...
Geçen sonbahar öyle şefkatle sarıp sarmalanmıştı ki, şimdi hava mevsim normallerinin üzerinde seyrederken bile sağıma soluma kar yağıyor. Oysa şimdi bir mahallem, mahalle dolusu kedim, kendime ait bir anahtarım, çay buharıyla kaplı bir mutfağım, yolunda bir işim, az buçuk da zamanım var.
Hiçbir şey kendini sabit tutamıyor.
Bu sonbaharı elimde bir biletle kapatacağım.
O biletle nereye gidip, ne arayıp bulacağız bilmiyorum. Bu, bir şeyleri düzeltmek için mi, yok etmek için mi...
Neyi, nereye taşıyacağımı kestirir miyim yolun sonunda ya da yol kendini yürür mü, kapatır mı...
Ne olur, ne olmaz, nasıl bir belirsizlik, nasıl bir yerini yadırgayan sonbahar...
İçimde acıyan bir mevsim var.
Bu kadar yan yana, bu kadar yaprak yaprak kalmışken, parmak uçlarımızdan sıcak leblebi karası ne ara silindi,
yetişemedim, tutamadım, kalamadım...
7 Kasım 2016
birkaç sonsuzluk anı*
Günler ve mevsimler geçtikçe, açılan perdeleri, pencereleri, çiçekleri daha çok seviyorum. Kurumuş süs biberlerimin dibinden boy veren maydonozun susamasını önemsiyorum. Onu doyurmayı, güneşe çıkarmayı...
Ekmek kırıntısından melodiler çıkarak birkaç santimlik serçeyi izlerken, hayatın ne çok şey kapsadığını ve nasıl da hiçbir şey görmüyor olduğumuzu...
Dağınık tüyleri ve çapaklı gözleriyle yavru kedilerin kendi eksenleri etrafında aralıksız dönmeleri, başımı döndürüyor.
Her gün en büyük buluşma gökyüzüyle gibi sanki.... Büyüdükçe havaya, toprağa, nefese meylim artıyor. Yaşamak, üzerinden fazlalıklarını atmak istiyor. Bir kokunun peşine takılıyor, avuçlarının ısındığı anları toplatıyor sana... İnsan, insanın mimiklerinden kendine adres bulmaya başlıyor. İstekler arzuya, arzular nabız değişikliklerine yuvarlanıyor.
Daha az saate bakıp, daha umarsız ama daha sorumlu oluyor insan zaman geçtikçe.. Düşen bir yaprağa bin anlam yüklüyor da yük gelmiyor içine.
Ellerinin ağrısı dokunuyor kalbine, omuzları üşümesin istiyor.
Bir vapuru bir çayı tamam belliyor.
Varlığını unuttuğu, ansızın duyup derinden özlemini hissettiği bir şarkıyla uyuyup uyanıp, tekilden çoğula geçiyor.
Sevdiği insanlara gerekmeden kurduğu birkaç cümlenin, göz harelerinde yarattığı değişimden hoşlanıp, bununla saatlerce, günlerce mutlu oluyor insan.
Sadece iki üç noktaya anlam yükleyip ömürlük anlamlar ediniyor.
Zaman hız kazandıkça, teker sol kolunda değil, sol yanında dönmeye başlıyor.
Göğüs kafesi filsiz kalmak, saçları otla, çiçekle, yaprakla dolmak istiyor.
Zamanı, değerli bir taş gibi üzerinde taşımak istiyor.
Kalp çarpıntılarına yenik düşmeden, birkaç zeytin, biraz deniz ve bahçeler arasında, sadece güzelliklerle yaşamak,
yaşlanmak...
26 Ekim 2016
arasız
"Dalgalar" diyordu, ben susuyordum. Sustuğum şey kıvrım kıvrım, mavi mavi, sütliman, uysal bir şeylerin hafifçe kıpırdanmaya başlamasından tut da doğal afetlere yol açabilecek su ötesi yüksekliklere dek sürüyordu.
Başladığım ve bitirdiğim şeylerin toplamasını yapmış, çıkarttığım, eklediğim ne varsa yapıp hesabı
kapatmıştım. Hiç değilse bir mola vermiştim. Öyle sanmıştım. Sağımdaki pencereden baktığımdan katmerlenerek artan sarı ve turuncuların kusursuzluğu bana bunu söylüyordu, söylesin istemiştim.
Zamanı durdurmak elimde değil. Ama keşke olsaydı. Zaman diye bir şey olmasaydı ben de korkak olmazdım. Şimdi hem korkak, hem zamansız hem de karman çorman, yosunlu bir su yığınıyım. Karaya çarpıp çarpıp kendimi acıtıyorum.
Ve bazen konuşmak ne zor.. Sözcüklerimi bulamıyorum. Sadece yaprakların dalları kuruyor kendileriyle birlikte ve sert bir rüzgâr bekliyorlar sürünerek ölmek için,
ölmeyince ölünmüyor.
Ne çaresizlik.
3 Ekim 2016
3*
Hayatın, "Bak nasıl da döndürüyorum başını!" dediği tarihler var. Sanki on iki ay değilmiş, üç yüz altmış beş gün palavraymış gibi.
Bir sabah yine uyandım, kahve suyu koyup radyoyu açtım ve olaylar gelişti.
Bir defter bir imzayla kapandı. Gitmesek de gelmesek de o ruh bizim eşimizdir dediğimiz güzellik, çok zaman sonra kapıyı çaldı, ortalığı temizledi, kalbi derledi topladı. Bir elveda, bir ömürlük hoş geldini getirdi.
İçimizi her gün üzen ne varsa sonunun işaretini verdi. Tanımadığım, ama tanımaya heves duyabileceğim birileri göz kırptı. Ki heves denilen şey dünyayı döndürüyor sayın seyirciler.
Kalbim rengine yerleşmeye başladı usuldan.
Eylül geçti, ekim sonbaharı kollarıma her şeyiyle bıraktı.
Bütün kutlama planları bir hayat güzellemesine yuvarlıyor şimdi kendini.
Başarmanın hazzı göğüslerim arasında gıdıklayıcı ve kanatlı bir his. Başarmak; ama kendini, kendin gibi. Öylesine, renklerini görmezden gelerek değil.
Uzun zaman oldu. Yıkılıp yıkılıp mevsim mevsim kendini baştan inşa etmek de hep uzun zaman alıyor. Şimdi bu içimdeki baharlı telâş, yeniden hayat bulma ümidi elimi tutuyor. Kendimi alıkoyamadığım o sevgilere benziyor. Onlar belki de, içimdeki hayatın suretiydi bilmiyorum. Çok da sınır çizmemek gerek sanki.
Hayat, ucunu bırakınca geliyor. Kendini öyle cüretkâr sunmadığına takılmamalı belki, zaman çok kuralsız kaidesiz. Geliyor; hızlı, yavaş, kısa, uzun uzadıya. Ama geliyor.
"Her yerde, sağından solundan her an bir kedi çıkacak hissi veriyorsun." dedi. Bunu duyunca bütün zaman diimleri, takvim sayfaları anlamsızlaşıyor işte. Bak nasıl da güneş düşüyor üşüyen yerlerine.
Ne çok üzülüyorsun, ama nasıl da ev şarkıları var aniden. Babanın yol şarkıları ve annenin giyineceği mutluluğu düşleme güzelliği. İş çıkışı kahvesinin kokusunu bekleme sadeliği. Avucundan kalbine yükseleceğini adın gibi bildiğin şekerli sıcaklık.
Uzun zaman oldu. Arkadaşlarımla buluşalı, güzel haberler için telefonlar açalı, dudaklarıma istemsiz kıvrıldıkları için hakim olmaya çalışalı...
Yaşamak ki, heves gerektiriyor. O heves ki, dünyayı döndürüyor sayın seyirciler.
Arkada George Dalaras'ın Latin albümü çalıyordu. Tschick'in tebessümü ve birbiri ardında gelen anların sütlü kurabiye tadı bitmiyordu.
Şüphesiz ki solda güneş yükseliyordu.*
21 Eylül 2016
o sensin*
İnandığım gökyüzü parçaları,
kâğıtlara dağılan suluboya izleri,
leblebi karası,
kuşların kanat kanat kış hazırlığı,
göçün yerleşik olduğu bazı bakışlar,
yüklemsiz cümleler,
ismini hatırlamadığım, yağmur kokulu şarkılar,
konuşamadığım dillerin gizemli dudakları,
dahi çöp saatleri kimi semtlerin,
ve mahallelerdeki okul isimleri,
evraksız pulsuz umursamazlığı günlerin,
gün doğumlarının kavuniçi sesi, mavi tadı,
kahve acısı, bira acısı, kalp acısı
damağına yapışık tütün rahiyası,
kesip saklanmış sararıklığı gazete parçalarının
ve kitap arası soyunan rengi çiçeklerin.
Yazı bir yılın, güzü, kışı ve dağınık baharı,
uçuşan perdeler akşam üstlerinde,
demli yapraklar, demli sofralar, demli dostlar.
İnandığım büyülü inanışlar ve
sıkı skıya kurallı inançsızlıklar
tarçın kabukları, karanfilli ateşler, yün kazaklar,
gözleri kapayan kar, kötü olan ne varsa kaplayan kar, bir günah çıkarma töreni; kar.
Yarası beresi bile dudağa kıvrım dolayan zamansız anlar,
biriken, biriktirilen susuşlar,
birbirinden habersiz ezbere alınan şiirler,
şiirler,
şiirler,
şiirler.
İnandığım. Bağlandığım. İçine yerleştiğim.
Bir ömrü, için teyellediğim,
dizeler, dizeler,
dize..*
9 Eylül 2016
ağrısı*
Zamanı uyuşturmak için hiç durmuyorum. Bir an durup da boşluğun sesini duyarsam karşılaşabileceğim yokluktan ürküyorum.
Kendi yarattığım akışın omuzlarıma bindiğini hisseder oldum. Yaşlanmak, kendini ilmek ilmek işleyen, kendisine hazırlık yapılan bir şey değil. miş.
Çamaşırları makineden çıkarırken, birer birer silkiyordum. Hâlâ, 480 kilometre uzaktaki annem kızar diye. Tam o anda nabzımı duyamadığımın ayırdına vardım. Günleri bir görev gibi başlayıp bitirirken yitirdiğim ses. Damarlarımın üzüntüsü.
Hiçbir şeyin mutluluğu ve her şeyin mutsuzluğu. Bir boşluğu taşımanın sızılı ağrısı. Heyecanımızdan ne zaman, nasıl soyunduk bilmiyorum, ama uğruna olan ne varsa yetemiyor, yetişemiyoruz gibi artık.
Hiç uyumadığım gecelerin her bir dakikasının çarpıntısını hatırladıkça, neyin neye değer olduğunu sormadan edemiyorum. Kendimden başka kimseye değil.
Akışa karışsam da, onu kendi haline bıraksam da akmıyor.
Bulunduğum her yerde, birilerine çözüm üretmeliyim oysa. Bir şeylere. Sözcüklerle oynamalı, herhangi bir şeyleri ifade etmeli, onların ciğerlerini bilip konuşmalıyım. Peki kendiminkiler? Bir zamanlar Chloe gibi öleceğimi düşlerdim.
Şimdi zambakların bile içime düşesi yok.
Günler köpürmüyor.
Olmak istediğim gezegenlerde şimdilik hayat görünmüyor.
Bu ne biçim hikâye böyle*,
bilmiyorum.
Bilemiyorum.
29 Ağustos 2016
gamzeli mektup*
Bu sabah içime şöyle bir his peyda oldu; bir zaman gelecek, aynı anda "Hadi" diyeceğiz ve her şeyi boş verip iki bilet alacağız o en sevdiğimiz yere.
Bildiğimiz bir sokakta buluşup, sayısız bira içeceğiz.
Sonra günler geceler boyunca uykumuz gelmeyecek. Sabahlara devrilecek gece çiçekleri, o büyü rengini yine bir tek biz göreceğiz.
İlla ki Nazan Öncel çalacak, illa ki ojeler sürülecek sakınmasız kahkahalar eşliğinde.
Sayısız fincanda kahveler dolup boşalacak.
Şansımız yaver gider de bir ocak bulursak, sen sabahın omletini, ben akşamın çorbasını pişiriyor olacağım.
Sana bu ıssızlığı anlattığımda, onun nasıl da kalabalıklaştığını görüp şaşıracağım anı bekliyorum ben hep.
Kuralların üzerine tükürüp başka türlü o iki kadın olarak buluşmamızı.
Birlikte hayal kurmayı. O hayallerin gücüyle yeniden yürümeyi öğrenmeyi.
Seni çok özledim.
Bana "Bak ne izleteceğim sana" demeni özledim.
Sevgileri, aşkları, ayrılıkları, sevişmeleri, ciğer parçalayan uzaklıkları, tanımadığım yakınlıkları, rüya olup olmadığını bir türlü kestiremediğim anları, yaptıklarımı, yapamadıklarımı sana anlatmayı, senin onlara içimi bilen anlamlar vermeni çok özledim.
Kendime bile yüksek sesle söylemeye çekiniyorum ama, yol hiç olmadığı kadar kayıp güzel dostum, her sokak ayrı bir çıkmaz.
Sen hep varsın, orada bir yerdesin ve ben seni içimde taşımayı öğrendim ama, artık uzun uzun sarılmamız lâzım sanki..
Gözlerine bakıp rotayı kestirmem gerek.
Bir zaman gelsin, ve her neyin içindeysek ışığı söndürüp yola çıkalım.
Hep bu anı bekliyorum.
Beklediğini biliyorum.
Reçellenmiş gülüşünden, baharlı gözlerinden, sigarayı şiir gibi tutan ellerinden öpüyorum...
23 Ağustos 2016
ağustos 22'
"Bir gün bir şeyler aranırsa
Bu benim korktuğumdur."
Aylardan ağustostu. Turgut Uyar'ın gidebildiği bir tarihin sararıklığında kurumayı sürdürüyorduk. Ezberimiz zayıflamış, şiirlerimiz yetim hisseder olmuştu.
Sevdiğim bir çok şeye sonsuz ilgisizliğim ve sıkılganlığımla ihanet ediyordum.
İçimden yükselen çekip gitme arzusunu bastıracak ne bir amaç, ne de tutkulu bir hikâyem kalmıştı. Çokça yalnız, genel olarak rutinin herhangi bir parçası gibi hissediyorum.
Radyolar iyi ki vardı, çünkü sevdiğim şarkıları dahi unutur olmuştum.
En nefret ettiğim cümle, en sık kullandığım cümleye dönüşmüştü; "Fark etmez."
Fark etmeliydi, ancak sahici bir şekilde etmiyordu. Bunca heyecanı nerede yitirdiğimi kendime soruyor, tüm cevaplardan koşar adım kaçıp saklanıyordum. Çünkü açıksözülüğüm tam bir canavardı.
Kendi kendimi, kendi sorularım ve cevaplarımla yok etmek konusunda diplomalı uzman, yeminli müşavirdim.
Bir şeyi; doğru veya yanlış, iyi veya kötü, inatla ve sebep aramaksızın istediğim zamanlarda kalbimin attığından da, sağlığından da kuşkum yoktu. Uzun zamandır onu duyamıyorum ve ne kadar özendirmeye uğraşırsam uğraşayım hiçbir şeyin canının çekmesini sağlayamıyorum.
Bu, birbirinden hiçbir şeyi ayrılmayan günler, her akşam belediyenin belirlediği saatlerce poşetlenip kapının önüne konulan çöpler gibi.
Oysa bir yerlerde birkaç baş döndürücü şey yaşamıştık. Yaşamış olmalıyız.
Yoksa bu derin özlemi hissetmeyi bilemezdim değil mi?
Cebimdeki son parayla aldığım biletler, gecenin orta yerinde önüme uzanan şehir ışıkları, uyduruk mutfaklarda demlenmeyi bekleyen çaylar... Kalbimi yerinden oynatan sahiller, otomatı bozuk daireler, çalışmayan çaydanlıklar...
Arzu yitimi. İstek yaratamama çıkmazı.
Her şeyin ama her şeyin fark etmesi gerekiyordu, şimdi hiçbir şeyin bir üstünlüğü yok. Uğruna beş kuruşsuz kalacağım, uykusuz bekleyeceğim, sırtımı döneceğim, yol vereceğim, risk alacağım ne varsa, yok. İnadına olan her şey yok oldu. Kanım kızarmıyor.
Yağmur altında sırılsıklam, bir hayat aradığımız mevsimlerin devamı çekilmeyecek hissi.
Tutuşmayan kibritler gibi takvim yaprakları.
Ürkütücü bir akış bu. Ne zaman böyle teslim, böyle her şeye eyvallah eder oldu ömrüm..
Korkuyorum, engel olamamaktan, gidişatı değiştirecek o en "ben" adımı atmaya yeltenememekten çok korkuyorum.
Kendimi öylesine, hiçbir "en"i olmayan, ritmi değişmeyen, değiştirmeyen, cesaret gerektirmeyen, ortalama bir şeyler için feda etmekten...
Ağustostu, kendimi aramaktan yorgundum.
Bulduğumu gösterememekten aşırı sıkkındım.
Kelimeler derin bir uykudaydı, tüm bunlar fırtınadan önce sessizlik olsaydı da yaşamaya değseydik...
17 Ağustos 2016
bildiğim hiçbir şey
Bazen içime çok yoğun, çok sıvı, yerinde çalkalanan, çalkantısı fena bulantı yapan bir sıkıntı yerleşiyor. Gelişinden en çabuk dilimin haberi oluyor ve kendisini dokunulmaz bir kilitle kapatıyor.
Zaman zaman bu sıvı gözlerimden taşıyor.
Böyle zamanlarda kendimi en çok kalbimi sorgularken yakalıyorum. Sanırım yüzme bildiğinden bir türlü emin olamıyorum. "Tamam mısın?" diyorum, "İki kulaç daha atıp da kıyıya varabilecek misin?"
Kendi dilim gibi, onunkine de kilit vurulduğu anlar en büyük esaretim. Kendine yenilişin sonsuz sessizliği.
Sonra bir şey oluyor.
Geliyor, ve sarılıyor biri. Fazla derinde, boğulmak üzereyken koşup yetişip, bütün gücüyle çekiyor dışarı, karaya varmamı istiyor. Bildiği, bildiğimiz kara parçalarına dönmem için yalvaran gözlerle bakıyor.
Ona kendi bildiğinden farklı olan o yeri nasıl anlatacağımı kestiremiyorum bu lal halimle. Gözlerimden taşan sıvı yetmiyor o içimi dolduran suyun nerelerden savrulduğunu, neleri savurduğu anlatmaya.
Susmanın onaylamak olmadığı bir yerdeyim, ama bu coğrafyayı tanıyan yok, benimse tanıştıracak gücüm..
Yaklaşan gemilerin dönüşsüz seferleri olabileceğini bir tek ben biliyorum ve bağırmak için ağzımı açtığımda sesim çıkmıyor.
Bazen üzgünüm. Çok üzgünüm.
Rüyalarım kâbuslara, kâbuslarım hüzünlü, çok fazla hüzünlü ve yarıda kalmış hikâyelere dönüşüyor.
Enkazlarda kalıyorum, canım yanıyor.
Ya da kapısı çalınan bir dairede bir yatak ve bir komidin arasında üzerime gece duvarları çöküyor.
Geri dönüşlerin hiçbiri bildiğim, beklediğim şeyleri geri getirmedi.
O yüzden içimdeki çalkantıya bir gemiyi göndermem varsa varsa hüsran limanına...
Kaçamıyorum da kalamıyorum da..
Ellerim bağlı, dilim tutuk. Ne bir ses, ne de şapkasının derdinde bir harf.
Nefesimle yetin.
Olur da gücün beni o sulardan çekmeye yeterse, olan ve olmayan ne kaldıysa bize mavi koksun.
Hiç değilse.
***
Bir akşam kahvesinden, kadeh dibi kiraz çekirdeğine uzanıp kalmıştım.
Bildiğim hiçbir dil bir başkasına çevrilemiyordu.
Ve dalgalar, midemle dudaklarım arasında mekik dokurken göğüs kafesim akıntı tehlikesini bağırıyordu.
27 Temmuz 2016
Gönül, Aysel
Evimize gidelim.
Sıcak bir yemek kendini kaynatsın ocakta.
Kavruk soğan kokusu genzimize öyle dolsun ki, bütün hisler "eve" çıksın.
İlla ki radyo açık, pencere açık, akşam yalın ayak olsun. Pencereden salonun ortasına, komşudan düşen "akşam bültenlerine" söylenelim.
Dudağımızın kıyısı kedi kuyruğu, ter tenimizde nem, birkaç lafın beli tavşan kanından...
Çocuklar sokakta mutlu, kediler kapı önlerinde sofradan arta kalanları bekliyor olsun.
Gecenin herhangi bir yerinde canımızın çektiği dondurmanın peşinde mahalleyi turlamak hoşluğu hep hazır olda dursun.
Şehri gönlümüzün sayfiye yerine çevirmek. Böylesi mümkün olsun.
Sevgiyle hayat bulacak şeyleri sadece sevgiyle besleyelim.
Canımızın çektiği hayatı ısırmaktan korkmadan..
Babam pencerenin önündeki biber saksısını görünce, İzmir'den şöyle yazdı:
"Güle güle yaşayın."
Son zamanlarda duyduğum en güzel şeydi.
21 Temmuz 2016
07'16
Halimi anlatacak sözler yazamam artık
Bu kavruk mektuba
Rüzgardan yan yatmış otlar koydum
Gerisini sen anla.
Birhan Keskin
23 Haziran 2016
yok var.
Zaman, yanında yöresinde konuşlanan aylı, günlü, yıllı tarihlere bir ur gibi sıçrayıp onları kendi belirsizliğine katıyor sanki. O geçtikçe, hafızam iri iri boşluklarla kaplanıyor. Ürktüğüm bir şeyler oluyor. Yaşımı, yaşantımı kronolojisine uyduramıyorum. Git gide bir boşluk içine doldurulmuş bir sürü olay, bir sürü duygu, bir sürü şey. Belki oldular, belki de olmadılar, belki hep vardılar ya da "çoktular ama hiç yoktular". Muğlak bir yolun yirmi yedinci tozundayım. "Ne çok büyümüşsün"ün sıfırında olduğumu söyleyemediğim bir şeyler. Yanında hep demli çay var. Bir yerde başka bir kız çocuklarını büyüten yorgun gözler. Zamana zincirli, zamandan bağımsız. Hepsi aynı yere çıkar mı. Çıktı.
Dilim, kalbimi çeviremiyor. En zor dil Fransızca değil. Yorgunluk uyuyunca geçmiyor. uyumak istememekle, uyuyamamak arasında fark var. Güneşi sevip güneşten hasta olma çaresizliği var.
Kaybetmenin korkusu, kazanmanın daha büyük korkusu var.
Çelimsiz bir acının bir şeye bahane olamayacağı gerçeği var.
Herkesin sevdiği, kimsenin görmediği, kimsenin sevmediği, bakıp da görmediği şeyler.
Yüreğim ağzımda beklediğim bir ben var.
En çok kendimden korkuyorum.
Her şeye sebep olmanın müebbet bir kendine mecbur kalışı var.
6 Haziran 2016
Nasıl bulsam, nasıl bilsem...*
Günler sevdiğim renkteler şimdi. Bir yerlerde
güneş kendini maviye teslim ediyor, kediler ısınmış asfaltlara çörekleniyor.
Bitap düşürücü bir
yaz kavrukluğu değil, ilkyaz boncuğu terlemenin. Bir ten bir tene fazla da
gelmiyor, az da. Bu yer ve gökyüzünde bir tarihte veya bir masalda bir büyü
olduysa, böyle bir mevsime yerleşmiş olmalı.
Müziğinden perdeli
bir neşe taşıyor. Mahallelerin üstü başı dondurma damlalı, top peşinde
çocukları. Arap sabunu telâşı sığmıyor dairelere, apartmanlardan taşıyor.
Sevdiğim bir şeyler oluyor ve ben kımıldayamıyorum. Uzun bir yorgunluğun en molasız yerindeyim. Takvim, tarihlerini bir çuvala doldurmuş tombala çekiyor. Acele bir şeyler arasında günler kaçıyor. Mevsime yetişemeyen nabzım, başka şeylerden bitap düşüyor.
Mevsim kalbimi utandırıyor.
Olan ve olmayan
şeyler arasında nefesim kendini bitiriyor.
İyi yolların sonu uçurum, uçurumların altı kaz tüyü, tüyler sivri.
Bildiğim gibi değil hiçbir şey. Bilmezliğin acemiliği oramı buramı morartıyor tökezlediğim her kalp figânında.
Dışarıda kirazlar böyle aşktan kamaşmış diz izleri beklerken, kendimi bir manzaraya layık etme çabam, bir mevsime teyellenme uğraşım içimi ağlatıyor.
Günlerin böyle güzelken, zorunluluklarla çevrili, uyutmayan ve uyandırmayan ağdalı ağırlığı her şeyi ölesiye yoruyor.
Cevap bekleyen dünya ağrıları da kendi yağımda kavrulayım demeyince, bir sürü sözcüğün kırıcılığıyla cesete dönüyor zihnime eşlikçi bedenim de.
Hiçbir soruya cevap yakıştıracak gücüm yok. Anlatma mevsimi değil dallarda süren.
Öyle uzun uzun
susulacak bir mavi çalkalanıyorken martılar arasında, kurallı cümleler dizmek,
omuzlarıma binen sorgu anları gibi.
Bir haziran başlangıcında, pencerelerdenden koridorlarları karpuzcu sesi dolduruyorken ve perdeler parmak ucunda hafif hafif dans ediyorken, ocaktan domates, biber kokusu yükselmiş ve günler hangisi olduklarını karıştırmaya bunca meyilliyken, öylece izlenmeli günler.
Bir film gibi.
Öyle bir ağaca asılı kalmış gibi. Sola yüklenen ne varsa tahterevallinin dengesini kurmaya meyletmiş gibi.
Kiraz renginden şeylerin olduğu bir mevsim, dinlemek, ağustos böceklerini beklemek, teni tene iliştirmekten başka her şeyi bu tabiat günah yazıyor olmalı.
16 Mayıs 2016
sofrasındayız*
Bir arada, bir demet gibi durmak çok kıymetli. Her bir dal çiçeğin, farkının ayırdına vararak, yan yana anlam kazanmaya gönüllü olmak.
Yarışmadan, savaşmadan, birbirinin rengine kadeh kaldırmak.
-E bilmek değil, içinden gelenin bu olması, doğru bildiğinin.
Paylaştığın her şeyin tutunmak, birlikte tırmanmak olduğu bir yer yaratmak.
Susmanın erdemini eklemek doğasına.
Bazı insanları kazanmak hayatın hediyesi.
Bazı insanları kaybetmek de kendisi.
Şimdi oturup bir kavun keseceğiz.
Rüzgâr esecek, yaz gelecek, kadeh dolacak.
Kalp daha çok.
15 Nisan 2016
10 kala
Kimse feda etmeyecek.
Kahvaltısını,
uykusunu,
gururunu,
sözcüklerini,
ve sen acı çaylar içmeye devam edeceksin.
Bir özlem peşinde, belki otuz, belki otuz yedi,
belki hiçbiri.
Bitti.
Ve inanmadın.
Bak gör.
Ama gözün bozuk.
6 Nisan 2016
meselesi
Kendini güçsüz hissettiğin anda üzerine bırakılan bir bakış. Güneşte bal cimcikliyor gibi koyuluğunu gözlerinin.
Baharın daha gelip yerleşmeden, yeşermeden kokusunu üzerine attığı insanlar var.
Teninden frezyalar dökülüyor sanıyorsun.
Sevdiğim renkler en çok baharın sokaklarına yakışıyor, roman teyzelerin avuç içlerine sinen esintisiyle...
Paket kâğıtlarının tebessüm getirdiği şeyler oluyor dışarıda. Gökyüzü üzerine devriliyor, elinden süt kutuları, pirinç paketleri dolu torbalar yuvarlanıyor.
kapıyı "yaşamak anı" çalıyor, gitmesin istiyorsun, varım demeye korkarken.
Cesaret nasıl bir şey, nereden alınır, kime satılır? Tek bildiğim, güzellik karşısında aşırı talepkâr olduğu.
Damağımda çıtır bir gevrekten kalma susam sevinci, parmak uçlarımda uyuşuk bir öğleden sonra, içimde derin nefes bekleyen müstakbel ilkbahar yaşaması...
Vapurlar, dalgaları saçlarına sıçratıyor genç kızların. Güneş sapsarı yerleşiyor elmacık kemiklerine.
Az önce sevgili olmuş ne varsa ısınıyor.
Mevsim ibadetleri arasında bir öpüşmek göz kırpıyor.
8 Mart 2016
4-8
Ne yapacağımı bilmiyorum. Eylemsizliğin, akışın yönünü değiştirmeyeceğini de sanmıyorum. Korkunun ecele faydası olmadığı net bir çıkarım. Dene dene, değişmiyor. Hangi şehirlerde bıraktığım neler böyle koca koca lokma...
Bir- iki basamakla inilen etnik bir dükkân, tek koltukta gökyüzünün bambaşka bir kısmını izlediğimiz, kaderde bir şehir. Memleketlisinden çok üzerine sinmiş, doyamadığın, doymak zorundalığının gücüne gittiği, kokusu burnunda başka bir şehir. Tüm boşluklarını dolduran bir özlem. Kader varsa.., iyelik ekinin eklenmesini istediğin...
Ve o ekle düğümlenmiş bir deniz kıyısı. Sürgün verdiğin toprağın gözyaşınla sulanan çimen rengi.. Annenin olduğu yer, anne gibi yer, anne ve toprağın birleştiği ufuk.
Şimdi, bir zamanlar masal masal yazmak istediğin coğrafyada belki kalemsiz, belki de öpe öpe...
Burası rakı kokuyor.
Burası kalabalık kokuyor.
Burası kendini göstermek istiyor.
Kendini teslim etmek, bir kişiye ve on dört milyon kişiye daha...
Haddin olup olmamasını umrunda olmadığı bir utanmazlık hali.
Karşı koyamadığın cüret.
Bir kader ısırığı, keder taşması.
Ruj izin kalacak kaldırım kenarlarında.
Yolu yok; parfümüne güzelim boğazın çirkin ışıkları sinecek.
Yolu yok.
Yolu yok...
4.3
Üstesinden gelemediğim ah'lar ard arda. İyileştiremediğim boşluklar.
Boşluklar iyileşmez. Boşaltıp eksilttiğin hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Bir daha hiç geçemeyeceğin sokaklar, beklemeyeceğin duraklar, hissedemeyeceğin nabızlar şuranda çürüyor.
Hiçbir şeyi kaybetmemek isterken bir karadeliğe dönüşüyorsun.
Hiç eyvallah demesen de tüm gidişler senin hanene yazılıyor.
Bir taraf hep kötü olur'du değil mi?
Senin olduğun gibi. Benim olduğum gibi. Belki de buydu bizi yan yana koyan hayatta.
Kötülük çiçekleri.*
Şimdi kırık bir bakışa tutunup gökyüzüne varmaya çalışıyorum. Çalışırken korkuyorum. Bak bu, kaybetmeye mahkumluk.
Haksızlık da üstelik. Büyük haksızlık...
İyiliğin haksızlık, kötülüğün haksızlık.
Şu iki göğsünün arasında atan şeyi nereye kapatmalı uygunsuzluktan?
Başı boş mu bırakmalı? Ya da.. Kendini zorlayıp yırtmalı çeperini, atmalı dışına. İçindeyken tehditkâr.
Kendini ıslah edemediğin bir şeyler içinde debeleniyorsun.
Gitmenin bile zincirlediği yer.
Hep aynı şey.
Hep aynı sen.
İstikrarına sağlık.
İstikrarın batsın.
*Masandaki bir ince karanfile yaslansa kasımım, oracıkta bitse dünyalı şeyler...
8.3
29 Şubat 2016
ş.
Kırıldı. İncecik bir şey değildi. Kuvvetle bastırdık, bastırdım. Zorla kırdım.
Aklıma, doğum günüme ilişen ayrılık şiirleri geldi, yol'a dökülenler, toplanamayanlar.
Aklıma çok şey geldi. En çok otuz beş yaşım. Ve şimdi taşımakta zorlandığım yirmi sonlarım.
Kalabalıklarda burnuma çarpan kokuların ortasında, bile isteye kalbimi düşürdüm. Bile isteye kaybettim. Ağır geliyor diye onsuz olmayı seçtim. Belamı verecek bir şey aradım, istikrarına sağlık, onun için bile bulamadım.
En iyisini bile bile ortalamaya razı olmak zavallılığına kadeh kaldırmaya karar verdim.
Siz bunu alışkanlık haline getirmeyin.
"Her şeyi yerli yerinde, tıkır tıkır işleyen bir hayat kurduğunda, o hayatı yerle bir edecek bir felaket kurgulamak da farz olur."
2 Şubat 2016
... Sokağı*
Taşıyorum kendimi; kum kum taşıyorum.
Söküklerimi ilmek ilmek dikip düzeltiyorum.
Buna mecbur bırakılışımın gözyaşlarını, balkon giderlerine bırakıyorum.
Hayatıma, rengini arayıp bulması, içine yerleşmesi için zaman veriyorum.
Gücümü kayalara yaslıyorum.
Her rengi mavi olan şarkılardan başka hiçbir fısıltıyı kabul etmiyorum.
Kollarım yarına sımsıkı sarılabilsin diye şınav çekiyorum. Ve bütün cumartesilere iz bırakabilmek için rujlar sürüyorum.
Sevdiğim caddeler biriktiriyorum nabız kumbaramda. Sevdiğim sokak isimlerini takip ede ede kayboluyorum.
Kaybola kaybola kendimin yollarına çıkıyorum.
Eve varma planı yapmadan anahtarımı buluyorum. Anahtarımı bulmanın sonsuz huzuru, nefesime şükran dolduruyor.
Attığım her adım gökkuşağı harelerince biçimleniyor, ve kaldırım taşlarından bitecek anarşist bir otçuk yeşilinin başkaldırısına çiçekler gönderiyorum.
Bir ağacın gövdesine sımsıkı sarılmak, dudaklarımı kabuğuna sürtmek istiyorum. Odunsu bir tatla, oracıkta kök salmak. Mevim mevsim izlenmek istiyorum. Meyve meyve çoğalmak.
Şehvetli tatlardan kavanozlar doldurmak.
Eski bir Sezen Aksu şarkısının nakartında sararıp, insan insan taşıdığım dünlerin ortasına, yutkunarak bağdaş kurmak, oradan çırılçıplak kalkmak...
Kendimi kendimle giydirmek, fazla olan hiçbir şeye mahal vermeyen yaz akşamlarına kavun kesmek.
Ezbere bildiğim adreslerden biri olmak istiyorum. Avucumun kırgınlıklara sürtüp de kızaran yerlerine kayısılar yerleştirmek.
Lavanta kokulu çarşaflara piyano kırıntılarıyla süslenmiş, kulak memesi kıvamında, gözleri parlayan sessizlikler sermek...
Çay buharının içimi gıdıkladığı gün doğumlarını, suluboyayla posta kutularına bırakarak hatırlatmak kendimi; zeytin severlere, domates severlere, gülüşü susamlılara...
Omuz çıkıntılarında ve köprücük çukurlarından bıyık gıdıklanması ve pati nemi toplayacağım rüyalar inşa etmek istiyorum.
Turuncu dalgalar, eflâtın sıçramalar, pembe makaslar, mavi üflemeler, mürdüm cimdikler, leylak okşamalar yaymak.
Arzu, içimden taşıyor.
Arzu, büyük mecal gerektiriyor.
Göğüs kafesimi kırıp, kaburgalarımın saplanıp, kalp ciğerini kan revan içinde bırakan ne varsa, yenemedi.
İçimde dönen minik çarkın heyecanında hep aynı şarkı şimdi..;
"Yeni gün giderek yakın..."
serin yer
Kahve fincanının izlerinden bilet toplayamıyorum.
İçimdeki gitmek zamanına bir takvim uyduramıyorum. Olmam gereken bir yer, görmem gereken bir sen var.
Çok kararlı, en kendimden emin adımlarımın, bir durağa geldiğimde bana dil çıkartıp, yalınayak hissettirmesi acizleştiriyor nefesimi. Yardım isteyemeyeceğim durumların yalnızlığında türlü olasılıksızlıkların provasını yapıyorum. Dünya bu kadar büyükken ve biz bu kadar küçükken her şeyin kararını verme gerekliliği çok canavar.
Anıların hafızası bizi nasıl giydiriyor acaba. Biz kendimizce unutulmazlarımızdan kuleler dikerken, sahiden hangi rolle yer alıyoruz dün hikâyelerinde?
Ciğerime düştüğün anlardaki tanrı biçiminden haberdar mısın mesela. Poseidon. Evet. Belki de bunu ben düşünmeliyim..; Julia.
Bir takım şeyleri, farkına varmadan iyi öğrendiğimin ayırıdına varıyorum şimdi. Ve bazısını da sormaya bile yeltenmediğimi. Sahi gözünün önüne gelen kadın, kime, neye benziyor?
Benim aklıma şu geliyor; mutfakta bir şeyle uğraşıyorum ve çıplak ayaklarımdan birinin parmaklarını kıvırarak yere basıyorum. Bu. Bu bir tanımdı.
Bilmediğim, farkında olmadığım. Sonra başka türlü yere basmak istemediğim bir şeydi. Ama. Ama başka tanımlar var mıydı. Olmalı. Bir pazar alışverişinin neresindeyim. Bir teker turunun. Apartmandaki hangi basamağım eğilip bağcığını bağladığın.
Her şey çok zor ve her şey çok üzücü hikâyeleşiyor; mutluluklar da dahil.
Eyvallah diyebildiğim bir hayat yitiminin ardından neyin dalgasını çıkarıyorum sularımdan böyle.
Belki sadece yorgunluk. Pişmanlık değil.
Zamanı ileri almak mı istiyorum öngöremediğim şeyler için. Korkuyor muyum.
Neyi biliyorsam ve bilmiyorsam kayıp.
Bir hayatı kucaklamışlığı öyle çok hatırlıyorsun ki altında ezilirken. Rüya olduğuna inanmak, kendimi inandırmak istiyorum.
Bazı şeyleri yaşarken boşluk boşluk hissetmek ve görüntüyü netleyememek çok, çok kötü. Nasıl bir suyun içinde yüzdüğünü bilmeden açılıyorsun açılıyorsun, kıyı nerede, ufuğa kaç var, derinlik ne kadar; fikrin yok. Sonra bir şey seni alıp karaya fırlatıyor ve dönüp bir bakıyorsun ki maviden camgöbeğine yürüyen, pembeden kızıla çalmış, eflatun bir gökyüzüyle öpüşen bir şeyin içindeymişsin. Güneşe yaklaşacak kadar açıktaymışsın ki, fırlatıldığında bu kadar çok acıdığına göre epey ilerlemiş olmalısın.
Üzülüyorsun işte. Üzüntü bu. Tekrar adım atmaya yorgunsun, derinleşmek için atacağın kulaçlara mecal gerek.
İlk seferinde dönememekten korkarken, şimdi varamamaktan korkuyorsun.
Korkuyorsun. Hep korkuyorsun.
Olamamak bu.
Bu aralar.., iki patlıcan közleyip yoğurtlamak lâzım.
Yemek yapmayı, yemek yapmanı, mutfakta yalınayak ve parmaklarımı kıvırarak rakıya buz kırmayı özledim.
Korkarım ki bu bir rüya değildi.
29.01
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


















