21 Eylül 2016

o sensin*


İnandığım gökyüzü parçaları,
kâğıtlara dağılan suluboya izleri,
leblebi karası, 
kuşların kanat kanat kış hazırlığı,
göçün yerleşik olduğu bazı bakışlar,
yüklemsiz cümleler,
ismini hatırlamadığım, yağmur kokulu şarkılar,
konuşamadığım dillerin gizemli dudakları,
dahi çöp saatleri kimi semtlerin,
ve mahallelerdeki okul isimleri,
evraksız pulsuz umursamazlığı günlerin,
gün doğumlarının kavuniçi sesi, mavi tadı,
kahve acısı, bira acısı, kalp acısı
damağına yapışık tütün rahiyası,
kesip saklanmış sararıklığı gazete parçalarının
ve kitap arası soyunan rengi çiçeklerin.
Yazı bir yılın, güzü, kışı ve dağınık baharı,
uçuşan perdeler akşam üstlerinde,
demli yapraklar, demli sofralar, demli dostlar.
İnandığım büyülü inanışlar ve
sıkı skıya kurallı inançsızlıklar
tarçın kabukları, karanfilli ateşler, yün kazaklar,
gözleri kapayan kar, kötü olan ne varsa kaplayan kar, bir günah çıkarma töreni; kar.
Yarası beresi bile dudağa kıvrım dolayan zamansız anlar,
biriken, biriktirilen susuşlar,
birbirinden habersiz ezbere alınan şiirler,
şiirler,
şiirler,
şiirler.
İnandığım. Bağlandığım. İçine yerleştiğim.
Bir ömrü, için teyellediğim,
dizeler, dizeler,

dize..*

9 Eylül 2016

ağrısı*


Zamanı uyuşturmak için hiç durmuyorum. Bir an durup da boşluğun sesini duyarsam karşılaşabileceğim yokluktan ürküyorum.
Kendi yarattığım akışın omuzlarıma bindiğini hisseder oldum. Yaşlanmak, kendini ilmek ilmek işleyen, kendisine hazırlık yapılan bir şey değil. miş.

Çamaşırları makineden çıkarırken, birer birer silkiyordum. Hâlâ, 480 kilometre uzaktaki annem kızar diye. Tam o anda nabzımı duyamadığımın ayırdına vardım. Günleri bir görev gibi başlayıp bitirirken yitirdiğim ses. Damarlarımın üzüntüsü.

Hiçbir şeyin mutluluğu ve her şeyin mutsuzluğu. Bir boşluğu taşımanın sızılı ağrısı. Heyecanımızdan ne zaman, nasıl soyunduk bilmiyorum, ama uğruna olan ne varsa yetemiyor, yetişemiyoruz gibi artık.
Hiç uyumadığım gecelerin her bir dakikasının çarpıntısını hatırladıkça, neyin neye değer olduğunu sormadan edemiyorum. Kendimden başka kimseye değil. 

Akışa karışsam da, onu kendi haline bıraksam da akmıyor.

Bulunduğum her yerde, birilerine çözüm üretmeliyim oysa. Bir şeylere. Sözcüklerle oynamalı, herhangi bir şeyleri ifade etmeli, onların ciğerlerini bilip konuşmalıyım. Peki kendiminkiler? Bir zamanlar Chloe gibi öleceğimi düşlerdim.
Şimdi zambakların bile içime düşesi yok. 
Günler köpürmüyor.

Olmak istediğim gezegenlerde şimdilik hayat görünmüyor.

Bu ne biçim hikâye böyle*,
bilmiyorum.
Bilemiyorum.

29 Ağustos 2016

gamzeli mektup*


Bu sabah içime şöyle bir his peyda oldu; bir zaman gelecek, aynı anda "Hadi" diyeceğiz ve her şeyi boş verip iki bilet alacağız o en sevdiğimiz yere. 
Bildiğimiz bir sokakta buluşup, sayısız bira içeceğiz. 
Sonra günler geceler boyunca uykumuz gelmeyecek. Sabahlara devrilecek gece çiçekleri, o büyü rengini yine bir tek biz göreceğiz. 
İlla ki Nazan Öncel çalacak, illa ki ojeler sürülecek sakınmasız kahkahalar eşliğinde. 
Sayısız fincanda kahveler dolup boşalacak. 
Şansımız yaver gider de bir ocak bulursak, sen sabahın omletini, ben akşamın çorbasını pişiriyor olacağım.

Sana bu ıssızlığı anlattığımda, onun nasıl da kalabalıklaştığını görüp şaşıracağım anı bekliyorum ben hep.
Kuralların üzerine tükürüp başka türlü o iki kadın olarak buluşmamızı.
Birlikte hayal kurmayı. O hayallerin gücüyle yeniden yürümeyi öğrenmeyi.


Seni çok özledim.

Bana "Bak ne izleteceğim sana" demeni özledim.

Sevgileri, aşkları, ayrılıkları, sevişmeleri, ciğer parçalayan uzaklıkları, tanımadığım yakınlıkları, rüya olup olmadığını bir türlü kestiremediğim anları, yaptıklarımı, yapamadıklarımı sana anlatmayı, senin onlara içimi bilen anlamlar vermeni çok özledim.

Kendime bile yüksek sesle söylemeye çekiniyorum ama, yol hiç olmadığı kadar kayıp güzel dostum, her sokak ayrı bir çıkmaz.
Sen hep varsın, orada bir yerdesin ve ben seni içimde taşımayı öğrendim ama, artık uzun uzun sarılmamız lâzım sanki..
Gözlerine bakıp rotayı kestirmem gerek.

Bir zaman gelsin, ve her neyin içindeysek ışığı söndürüp yola çıkalım.
Hep bu anı bekliyorum.
Beklediğini biliyorum. 

Reçellenmiş gülüşünden, baharlı gözlerinden, sigarayı şiir gibi tutan ellerinden öpüyorum...

23 Ağustos 2016

ağustos 22'


"Bir gün bir şeyler aranırsa
Bu benim korktuğumdur."

Aylardan ağustostu. Turgut Uyar'ın gidebildiği bir tarihin sararıklığında kurumayı sürdürüyorduk. Ezberimiz zayıflamış, şiirlerimiz yetim hisseder olmuştu.
Sevdiğim bir çok şeye sonsuz ilgisizliğim ve sıkılganlığımla ihanet ediyordum. 
İçimden yükselen çekip gitme arzusunu bastıracak ne bir amaç, ne de tutkulu bir hikâyem kalmıştı. Çokça yalnız, genel olarak rutinin herhangi bir parçası gibi hissediyorum.
Radyolar iyi ki vardı, çünkü sevdiğim şarkıları dahi unutur olmuştum.

En nefret ettiğim cümle, en sık kullandığım cümleye dönüşmüştü; "Fark etmez."
Fark etmeliydi, ancak sahici bir şekilde etmiyordu. Bunca heyecanı nerede yitirdiğimi kendime soruyor, tüm cevaplardan koşar adım kaçıp saklanıyordum. Çünkü açıksözülüğüm tam bir canavardı.
Kendi kendimi, kendi sorularım ve cevaplarımla yok etmek konusunda diplomalı uzman, yeminli müşavirdim. 

Bir şeyi; doğru veya yanlış, iyi veya kötü, inatla ve sebep aramaksızın istediğim zamanlarda kalbimin attığından da, sağlığından da kuşkum yoktu. Uzun zamandır onu duyamıyorum ve ne kadar özendirmeye uğraşırsam uğraşayım hiçbir şeyin canının çekmesini sağlayamıyorum.

Bu, birbirinden hiçbir şeyi ayrılmayan günler, her akşam belediyenin belirlediği saatlerce poşetlenip kapının önüne konulan çöpler gibi.
Oysa bir yerlerde birkaç baş döndürücü şey yaşamıştık. Yaşamış olmalıyız.
Yoksa bu derin özlemi hissetmeyi bilemezdim değil mi?

Cebimdeki son parayla aldığım biletler, gecenin orta yerinde önüme uzanan şehir ışıkları, uyduruk mutfaklarda demlenmeyi bekleyen çaylar... Kalbimi yerinden oynatan sahiller, otomatı bozuk daireler, çalışmayan çaydanlıklar...

Arzu yitimi. İstek yaratamama çıkmazı. 

Her şeyin ama her şeyin fark etmesi gerekiyordu, şimdi hiçbir şeyin bir üstünlüğü yok. Uğruna beş kuruşsuz kalacağım, uykusuz bekleyeceğim, sırtımı döneceğim, yol vereceğim, risk alacağım ne varsa, yok. İnadına olan her şey yok oldu. Kanım kızarmıyor.
Yağmur altında sırılsıklam, bir hayat aradığımız mevsimlerin devamı çekilmeyecek hissi.
Tutuşmayan kibritler gibi takvim yaprakları.

Ürkütücü bir akış bu. Ne zaman böyle teslim, böyle her şeye eyvallah eder oldu ömrüm..
Korkuyorum, engel olamamaktan, gidişatı değiştirecek o en "ben" adımı atmaya yeltenememekten çok korkuyorum.
Kendimi öylesine, hiçbir "en"i olmayan, ritmi değişmeyen, değiştirmeyen, cesaret gerektirmeyen, ortalama bir şeyler için feda etmekten...

Ağustostu, kendimi aramaktan yorgundum.
Bulduğumu gösterememekten aşırı sıkkındım. 
Kelimeler derin bir uykudaydı, tüm bunlar fırtınadan önce sessizlik olsaydı da yaşamaya değseydik...

17 Ağustos 2016

bildiğim hiçbir şey


Bazen içime çok yoğun, çok sıvı, yerinde çalkalanan, çalkantısı fena bulantı yapan bir sıkıntı yerleşiyor. Gelişinden en çabuk dilimin haberi oluyor ve kendisini dokunulmaz bir kilitle kapatıyor. 
Zaman zaman bu sıvı gözlerimden taşıyor.  

Böyle zamanlarda kendimi en çok kalbimi sorgularken yakalıyorum. Sanırım yüzme bildiğinden bir türlü emin olamıyorum. "Tamam mısın?" diyorum, "İki kulaç daha atıp da kıyıya varabilecek misin?"
Kendi dilim gibi, onunkine de kilit vurulduğu anlar en büyük esaretim. Kendine yenilişin sonsuz sessizliği. 

Sonra bir şey oluyor.
Geliyor, ve sarılıyor biri. Fazla derinde, boğulmak üzereyken koşup yetişip, bütün gücüyle çekiyor dışarı, karaya varmamı istiyor. Bildiği, bildiğimiz kara parçalarına dönmem için yalvaran gözlerle bakıyor. 
Ona kendi bildiğinden farklı olan o yeri nasıl anlatacağımı kestiremiyorum bu lal halimle. Gözlerimden taşan sıvı yetmiyor o içimi dolduran suyun nerelerden savrulduğunu, neleri savurduğu anlatmaya.

Susmanın onaylamak olmadığı bir yerdeyim, ama bu coğrafyayı tanıyan yok, benimse tanıştıracak gücüm..
Yaklaşan gemilerin dönüşsüz seferleri olabileceğini bir tek ben biliyorum ve bağırmak için ağzımı açtığımda sesim çıkmıyor.

Bazen üzgünüm. Çok üzgünüm.
Rüyalarım kâbuslara, kâbuslarım hüzünlü, çok fazla hüzünlü ve yarıda kalmış hikâyelere dönüşüyor. 
Enkazlarda kalıyorum, canım yanıyor.
Ya da kapısı çalınan bir dairede bir yatak ve bir komidin arasında üzerime gece duvarları çöküyor.
Geri dönüşlerin hiçbiri bildiğim, beklediğim şeyleri geri getirmedi.
O yüzden içimdeki çalkantıya bir gemiyi göndermem varsa varsa hüsran limanına...

Kaçamıyorum da  kalamıyorum da..

Ellerim bağlı, dilim tutuk. Ne bir ses, ne de şapkasının derdinde bir harf.

Nefesimle yetin. 

Olur da gücün beni o sulardan çekmeye yeterse, olan ve olmayan ne kaldıysa bize mavi koksun.

Hiç değilse.

***

Bir akşam kahvesinden, kadeh dibi kiraz çekirdeğine uzanıp kalmıştım.

Bildiğim hiçbir dil bir başkasına çevrilemiyordu.

Ve dalgalar, midemle dudaklarım arasında mekik dokurken göğüs kafesim akıntı tehlikesini bağırıyordu.

27 Temmuz 2016

Gönül, Aysel



Evimize gidelim.
Sıcak bir yemek kendini kaynatsın ocakta.
Kavruk soğan kokusu genzimize öyle dolsun ki, bütün hisler "eve" çıksın.
İlla ki radyo açık, pencere açık, akşam yalın ayak olsun. Pencereden salonun ortasına, komşudan düşen "akşam bültenlerine" söylenelim. 
Dudağımızın kıyısı kedi kuyruğu, ter tenimizde nem, birkaç lafın beli tavşan kanından...
Çocuklar sokakta mutlu, kediler kapı önlerinde sofradan arta kalanları bekliyor olsun.
Gecenin herhangi bir yerinde canımızın çektiği dondurmanın peşinde mahalleyi turlamak hoşluğu hep hazır olda dursun.
Şehri gönlümüzün sayfiye yerine çevirmek. Böylesi mümkün olsun.
Sevgiyle hayat bulacak şeyleri sadece sevgiyle besleyelim.
Canımızın çektiği hayatı ısırmaktan korkmadan..

Babam pencerenin önündeki biber saksısını görünce, İzmir'den şöyle yazdı:

"Güle güle yaşayın."

Son zamanlarda duyduğum en güzel şeydi.

21 Temmuz 2016

07'16




Halimi anlatacak sözler yazamam artık 
Bu kavruk mektuba
Rüzgardan yan yatmış otlar koydum
Gerisini sen anla.

Birhan Keskin 





23 Haziran 2016

yok var.


Zaman, yanında yöresinde konuşlanan aylı, günlü, yıllı tarihlere bir ur gibi sıçrayıp onları kendi belirsizliğine katıyor sanki. O geçtikçe, hafızam iri iri boşluklarla kaplanıyor. Ürktüğüm bir şeyler oluyor. Yaşımı, yaşantımı kronolojisine uyduramıyorum. Git gide bir boşluk içine doldurulmuş bir sürü olay, bir sürü duygu, bir sürü şey. Belki oldular, belki de olmadılar, belki hep vardılar ya da "çoktular ama hiç yoktular". Muğlak bir yolun yirmi yedinci tozundayım. "Ne çok büyümüşsün"ün sıfırında olduğumu söyleyemediğim bir şeyler. Yanında hep demli çay var. Bir yerde başka bir kız çocuklarını büyüten yorgun gözler. Zamana zincirli, zamandan bağımsız. Hepsi aynı yere çıkar mı. Çıktı.

Dilim, kalbimi çeviremiyor. En zor dil Fransızca değil. Yorgunluk uyuyunca geçmiyor. uyumak istememekle, uyuyamamak arasında fark var. Güneşi sevip güneşten hasta olma çaresizliği var. 
Kaybetmenin korkusu, kazanmanın daha büyük korkusu var.
Çelimsiz bir acının bir şeye bahane olamayacağı gerçeği var.
Herkesin sevdiği, kimsenin görmediği, kimsenin sevmediği, bakıp da görmediği şeyler.

Yüreğim ağzımda beklediğim bir ben var.
En çok kendimden korkuyorum.

Her şeye sebep olmanın  müebbet bir kendine mecbur kalışı var.

6 Haziran 2016

Nasıl bulsam, nasıl bilsem...*


Günler sevdiğim renkteler şimdi. Bir yerlerde güneş kendini maviye teslim ediyor, kediler ısınmış asfaltlara çörekleniyor.
Bitap düşürücü bir yaz kavrukluğu değil, ilkyaz boncuğu terlemenin. Bir ten bir tene fazla da gelmiyor, az da. Bu yer ve gökyüzünde bir tarihte veya bir masalda bir büyü olduysa, böyle bir mevsime yerleşmiş olmalı. 
Müziğinden perdeli bir neşe taşıyor. Mahallelerin üstü başı dondurma damlalı, top peşinde çocukları. Arap sabunu telâşı sığmıyor dairelere, apartmanlardan taşıyor. 

Sevdiğim bir şeyler oluyor ve ben kımıldayamıyorum. Uzun bir yorgunluğun en molasız yerindeyim. Takvim, tarihlerini bir çuvala doldurmuş tombala çekiyor. Acele bir şeyler arasında günler kaçıyor. Mevsime yetişemeyen nabzım, başka şeylerden bitap düşüyor.

Mevsim kalbimi utandırıyor. 
Olan ve olmayan şeyler arasında nefesim kendini bitiriyor. 

İyi yolların sonu uçurum, uçurumların altı kaz tüyü, tüyler sivri.

Bildiğim gibi değil hiçbir şey. Bilmezliğin acemiliği oramı buramı morartıyor tökezlediğim her kalp figânında.

Dışarıda kirazlar böyle aşktan kamaşmış diz izleri beklerken, kendimi bir manzaraya layık etme çabam, bir mevsime teyellenme uğraşım içimi ağlatıyor.

Günlerin böyle güzelken, zorunluluklarla çevrili, uyutmayan ve uyandırmayan ağdalı ağırlığı her şeyi ölesiye yoruyor. 

Cevap bekleyen dünya ağrıları da kendi yağımda kavrulayım demeyince, bir sürü sözcüğün kırıcılığıyla cesete dönüyor zihnime eşlikçi bedenim de.

Hiçbir soruya cevap yakıştıracak gücüm yok. Anlatma mevsimi değil dallarda süren.
Öyle uzun uzun susulacak bir mavi çalkalanıyorken martılar arasında, kurallı cümleler dizmek, omuzlarıma binen sorgu anları gibi.

Bir haziran başlangıcında, pencerelerdenden koridorlarları karpuzcu sesi dolduruyorken ve perdeler parmak ucunda hafif hafif dans ediyorken, ocaktan domates, biber kokusu yükselmiş ve günler hangisi olduklarını karıştırmaya bunca meyilliyken, öylece izlenmeli günler.

Bir film gibi.

Öyle bir ağaca asılı kalmış gibi. Sola yüklenen ne varsa tahterevallinin dengesini kurmaya meyletmiş gibi.


Kiraz renginden şeylerin olduğu bir mevsim, dinlemek, ağustos böceklerini beklemek, teni tene iliştirmekten başka her şeyi bu tabiat günah yazıyor olmalı.

16 Mayıs 2016

sofrasındayız*


Bir arada, bir demet gibi durmak çok kıymetli. Her bir dal çiçeğin, farkının ayırdına vararak, yan yana anlam kazanmaya gönüllü olmak. 
Yarışmadan, savaşmadan, birbirinin rengine kadeh kaldırmak. 
-E bilmek değil, içinden gelenin bu olması, doğru bildiğinin.
Paylaştığın her şeyin tutunmak, birlikte tırmanmak olduğu bir yer yaratmak. 
Susmanın erdemini eklemek doğasına.

Bazı insanları kazanmak hayatın hediyesi.
Bazı insanları kaybetmek  de kendisi.

Şimdi oturup bir kavun keseceğiz.
Rüzgâr esecek, yaz gelecek, kadeh dolacak.

Kalp daha çok.


15 Nisan 2016

10 kala


Kimse feda etmeyecek.
Kahvaltısını,
uykusunu,
gururunu,
sözcüklerini,

ve sen acı çaylar içmeye devam edeceksin.

Bir özlem peşinde, belki otuz, belki otuz yedi,


belki hiçbiri.


Bitti.

Ve inanmadın.

Bak gör.

Ama gözün bozuk.

6 Nisan 2016

meselesi


Kendini güçsüz hissettiğin anda üzerine bırakılan bir bakış. Güneşte bal cimcikliyor gibi koyuluğunu gözlerinin. 
Baharın daha gelip yerleşmeden, yeşermeden kokusunu üzerine attığı insanlar var. 
Teninden frezyalar dökülüyor sanıyorsun. 
Sevdiğim renkler en çok baharın sokaklarına yakışıyor, roman teyzelerin avuç içlerine sinen esintisiyle... 
Paket kâğıtlarının tebessüm getirdiği şeyler oluyor dışarıda. Gökyüzü üzerine devriliyor, elinden süt kutuları, pirinç paketleri dolu torbalar yuvarlanıyor.
kapıyı "yaşamak anı" çalıyor, gitmesin istiyorsun, varım demeye korkarken. 
Cesaret nasıl bir şey, nereden alınır, kime satılır? Tek bildiğim, güzellik karşısında aşırı talepkâr olduğu. 
Damağımda çıtır bir gevrekten kalma susam sevinci, parmak uçlarımda uyuşuk bir öğleden sonra, içimde derin nefes bekleyen müstakbel ilkbahar yaşaması...
Vapurlar, dalgaları saçlarına sıçratıyor genç kızların. Güneş sapsarı yerleşiyor elmacık kemiklerine.
Az önce sevgili olmuş ne varsa ısınıyor.
Mevsim ibadetleri arasında bir öpüşmek göz kırpıyor.

8 Mart 2016

4-8


Ne yapacağımı bilmiyorum. Eylemsizliğin, akışın yönünü değiştirmeyeceğini de sanmıyorum. Korkunun ecele faydası olmadığı net bir çıkarım. Dene dene, değişmiyor. Hangi şehirlerde bıraktığım neler böyle koca koca lokma... 
Bir- iki basamakla inilen etnik bir dükkân, tek koltukta gökyüzünün bambaşka bir kısmını izlediğimiz, kaderde bir şehir. Memleketlisinden çok üzerine sinmiş, doyamadığın, doymak zorundalığının gücüne gittiği, kokusu burnunda başka bir şehir. Tüm boşluklarını dolduran bir özlem. Kader varsa.., iyelik ekinin eklenmesini istediğin...
Ve o ekle düğümlenmiş bir deniz kıyısı. Sürgün verdiğin toprağın gözyaşınla sulanan çimen rengi.. Annenin olduğu yer, anne gibi yer, anne ve toprağın birleştiği ufuk. 
Şimdi, bir zamanlar masal masal yazmak istediğin coğrafyada belki kalemsiz, belki de öpe öpe...
Burası rakı kokuyor.
Burası kalabalık kokuyor.
Burası kendini göstermek istiyor.
Kendini teslim etmek, bir kişiye ve on dört milyon kişiye daha...
Haddin olup olmamasını umrunda olmadığı bir utanmazlık hali.
Karşı koyamadığın cüret.
Bir kader ısırığı, keder taşması.
Ruj izin kalacak kaldırım kenarlarında.
Yolu yok; parfümüne güzelim boğazın çirkin ışıkları sinecek.
Yolu yok.
Yolu yok...

4.3

Üstesinden gelemediğim ah'lar ard arda. İyileştiremediğim boşluklar.
Boşluklar iyileşmez. Boşaltıp eksilttiğin hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Bir daha hiç geçemeyeceğin sokaklar, beklemeyeceğin duraklar, hissedemeyeceğin nabızlar şuranda çürüyor. 
Hiçbir şeyi kaybetmemek isterken bir karadeliğe dönüşüyorsun.
Hiç eyvallah demesen de tüm gidişler senin hanene yazılıyor. 
Bir taraf hep kötü olur'du değil mi?
Senin olduğun gibi. Benim olduğum gibi. Belki de buydu bizi yan yana koyan hayatta.
Kötülük çiçekleri.*
Şimdi kırık bir bakışa tutunup gökyüzüne varmaya çalışıyorum. Çalışırken korkuyorum. Bak bu, kaybetmeye mahkumluk. 
Haksızlık da üstelik. Büyük haksızlık...
İyiliğin haksızlık, kötülüğün haksızlık.
Şu iki göğsünün arasında atan şeyi nereye kapatmalı uygunsuzluktan?
Başı boş mu bırakmalı? Ya da.. Kendini zorlayıp yırtmalı çeperini, atmalı dışına. İçindeyken tehditkâr.
Kendini ıslah edemediğin bir şeyler içinde debeleniyorsun. 
Gitmenin bile zincirlediği yer. 
Hep aynı şey.
Hep aynı sen.
İstikrarına sağlık. 
İstikrarın batsın.

*Masandaki bir ince karanfile yaslansa kasımım, oracıkta bitse dünyalı şeyler...

8.3

29 Şubat 2016

ş.


Kırıldı. İncecik bir şey değildi. Kuvvetle bastırdık, bastırdım. Zorla kırdım.
Aklıma, doğum günüme ilişen ayrılık şiirleri geldi, yol'a dökülenler, toplanamayanlar.
Aklıma çok şey geldi. En çok otuz beş yaşım. Ve şimdi taşımakta zorlandığım yirmi sonlarım.
Kalabalıklarda burnuma çarpan kokuların ortasında, bile isteye kalbimi düşürdüm. Bile isteye kaybettim. Ağır geliyor diye onsuz olmayı seçtim. Belamı verecek bir şey aradım, istikrarına sağlık, onun için bile bulamadım.

En iyisini bile bile ortalamaya razı olmak zavallılığına kadeh kaldırmaya karar verdim.
Siz bunu alışkanlık haline getirmeyin.

"Her şeyi yerli yerinde, tıkır tıkır işleyen bir hayat kurduğunda, o hayatı yerle bir edecek bir felaket kurgulamak da farz olur."

2 Şubat 2016

... Sokağı*


Taşıyorum kendimi; kum kum taşıyorum.
Söküklerimi ilmek ilmek dikip düzeltiyorum.
Buna mecbur bırakılışımın gözyaşlarını, balkon giderlerine bırakıyorum.
Hayatıma, rengini arayıp bulması, içine yerleşmesi için zaman veriyorum.
Gücümü kayalara yaslıyorum.
Her rengi mavi olan şarkılardan başka hiçbir fısıltıyı kabul etmiyorum.
Kollarım yarına sımsıkı sarılabilsin diye şınav çekiyorum. Ve bütün cumartesilere iz bırakabilmek için rujlar sürüyorum.

Sevdiğim caddeler biriktiriyorum nabız kumbaramda. Sevdiğim sokak isimlerini takip ede ede kayboluyorum. 
Kaybola kaybola kendimin yollarına çıkıyorum.
Eve varma planı yapmadan anahtarımı buluyorum. Anahtarımı bulmanın sonsuz huzuru, nefesime şükran dolduruyor.
Attığım her adım gökkuşağı harelerince biçimleniyor, ve kaldırım taşlarından bitecek anarşist bir otçuk yeşilinin başkaldırısına çiçekler gönderiyorum.
Bir ağacın gövdesine sımsıkı sarılmak, dudaklarımı kabuğuna sürtmek istiyorum. Odunsu bir tatla, oracıkta kök salmak. Mevim mevsim izlenmek istiyorum. Meyve meyve çoğalmak. 
Şehvetli tatlardan kavanozlar doldurmak. 

Eski bir Sezen Aksu şarkısının nakartında sararıp, insan insan taşıdığım dünlerin ortasına, yutkunarak bağdaş kurmak, oradan çırılçıplak kalkmak... 
Kendimi kendimle giydirmek, fazla olan hiçbir şeye mahal vermeyen yaz akşamlarına kavun kesmek.
Ezbere bildiğim adreslerden biri olmak istiyorum. Avucumun kırgınlıklara sürtüp de kızaran yerlerine kayısılar yerleştirmek.
Lavanta kokulu çarşaflara piyano kırıntılarıyla süslenmiş, kulak memesi kıvamında, gözleri parlayan sessizlikler sermek...
Çay buharının içimi gıdıkladığı gün doğumlarını, suluboyayla posta kutularına bırakarak hatırlatmak kendimi; zeytin severlere, domates severlere, gülüşü susamlılara...

Omuz çıkıntılarında ve köprücük çukurlarından bıyık gıdıklanması ve pati nemi toplayacağım rüyalar inşa etmek istiyorum.

Turuncu dalgalar, eflâtın sıçramalar, pembe makaslar, mavi üflemeler, mürdüm cimdikler, leylak okşamalar yaymak.

Arzu, içimden taşıyor.
Arzu, büyük mecal gerektiriyor.

Göğüs kafesimi kırıp, kaburgalarımın saplanıp, kalp ciğerini kan revan içinde bırakan ne varsa, yenemedi. 

İçimde dönen minik çarkın heyecanında hep aynı şarkı şimdi..;

"Yeni gün giderek yakın..."

serin yer


Kahve fincanının izlerinden bilet toplayamıyorum.
İçimdeki gitmek zamanına bir takvim uyduramıyorum. Olmam gereken bir yer, görmem gereken bir sen var. 

Çok kararlı, en kendimden emin adımlarımın, bir durağa geldiğimde bana dil çıkartıp, yalınayak hissettirmesi acizleştiriyor nefesimi. Yardım isteyemeyeceğim durumların yalnızlığında türlü olasılıksızlıkların provasını yapıyorum. Dünya bu kadar büyükken ve biz bu kadar küçükken her şeyin kararını verme gerekliliği çok canavar.

Anıların hafızası bizi nasıl giydiriyor acaba. Biz kendimizce unutulmazlarımızdan kuleler dikerken, sahiden hangi rolle yer alıyoruz dün hikâyelerinde?
Ciğerime düştüğün anlardaki tanrı biçiminden haberdar mısın mesela. Poseidon. Evet. Belki de bunu ben düşünmeliyim..; Julia.

Bir takım şeyleri, farkına varmadan iyi öğrendiğimin ayırıdına varıyorum şimdi. Ve bazısını da sormaya bile yeltenmediğimi. Sahi gözünün önüne gelen kadın, kime, neye benziyor?
Benim aklıma şu geliyor; mutfakta bir şeyle uğraşıyorum ve çıplak ayaklarımdan birinin parmaklarını kıvırarak yere basıyorum. Bu. Bu bir tanımdı.
Bilmediğim, farkında olmadığım. Sonra başka türlü yere basmak istemediğim bir şeydi. Ama. Ama başka tanımlar var mıydı. Olmalı. Bir pazar alışverişinin neresindeyim. Bir teker turunun. Apartmandaki hangi basamağım eğilip bağcığını bağladığın.

Her şey çok zor ve her şey çok üzücü hikâyeleşiyor; mutluluklar da dahil. 
Eyvallah diyebildiğim bir hayat yitiminin ardından neyin dalgasını çıkarıyorum sularımdan böyle.
Belki sadece yorgunluk. Pişmanlık değil. 

Zamanı ileri almak mı istiyorum öngöremediğim şeyler için. Korkuyor muyum.
Neyi biliyorsam ve bilmiyorsam kayıp.

Bir hayatı kucaklamışlığı öyle çok hatırlıyorsun ki altında ezilirken. Rüya olduğuna inanmak, kendimi inandırmak istiyorum. 

Bazı şeyleri yaşarken boşluk boşluk hissetmek ve görüntüyü netleyememek çok, çok kötü. Nasıl bir suyun içinde yüzdüğünü bilmeden açılıyorsun açılıyorsun, kıyı nerede, ufuğa kaç var, derinlik ne kadar; fikrin yok. Sonra bir şey seni alıp karaya fırlatıyor ve dönüp bir bakıyorsun ki maviden camgöbeğine yürüyen, pembeden kızıla çalmış, eflatun bir gökyüzüyle öpüşen bir şeyin içindeymişsin. Güneşe yaklaşacak kadar açıktaymışsın ki, fırlatıldığında bu kadar çok acıdığına göre epey ilerlemiş olmalısın.

Üzülüyorsun işte. Üzüntü bu. Tekrar adım atmaya yorgunsun, derinleşmek için atacağın kulaçlara mecal gerek. 
İlk seferinde dönememekten korkarken, şimdi varamamaktan korkuyorsun.
Korkuyorsun. Hep korkuyorsun.
Olamamak bu.

Bu aralar.., iki patlıcan közleyip yoğurtlamak lâzım.
Yemek yapmayı, yemek yapmanı, mutfakta yalınayak ve parmaklarımı kıvırarak rakıya buz kırmayı özledim.

Korkarım ki bu bir rüya değildi.

 29.01

18 Ocak 2016

Bir elmanın iki yarısı gibi değil..;


Bu bir mektup.
Günleri, geceleri parçalayan bir ayazın ayak izlerini bir kâğıda toplama çabam.
Özlemle, çaresizlikle, kırgınlıkla, öfkeyle, büyük ve küçük olan şeylere isyanla, ılıklıkla, alevle, bildiğim, hayal ederek kendimi varlığına inandırdığım, belki hiç olmayan, belki de çok çok gerçek ve sahiden var olan bir dolu şeyle başına oturduğum beyaz kâğıt.
Birkaç zaman üzerine eğilinen, çalışılan sonra yoran, kalabalık gelen, anlaşılması için zaman harcamaya değmemeye başlayan cümlelerim.
Bu bir mektup. 
Oku diye değil. 
Kelime yığınlarını boşluk boşluk ısıramadığım için. Susuşumun gevezeliğinden. Susamayışımdan. Konuşup konuşup ses çıkaramayışımdan.

İlk kez bir şey oluyor. Koşup sana anlatmak istiyorum. Bir yandan da bir tek sana anlatmadan yaşamanın yollarını arıyorum. Bir teraziyle karşı karşıyayım sürekli. "Ağır mı hafif mi, hangi yıl kaç çeker, kalp hangi renge akar gider" derken tarihler düşüyor mevsimlerin üzerinden. Hayat üçer beşer atıyor kendini oradan oraya.

Yanındayken olduğum insan; o kadın olmamaya gayret ediyorum. Yorucu bu. Bir yandan da zaten her ne yaparsam yapayım asla o olamayacağımı hissediyorum. İçimde bir şey mi öldü benim? Ya da yeni bir şey mi doğurdum kendimden? Veya olmamaya çalışmak yetmiyor belki, ister istemez taşınıyor varlık. 

Senin olan, seninle olan şeyler yoluma çıkmasın istiyorum. Onlara dolandığımda gülümsemem takılı kalıyor. Sahiden gülümseyip gülümsemediğimi düşünmek kalbimi kırıyor. 

İyi olan bir şeylerin orta yerinde, iyi olmuş başka bir şeyleri düşünmeye boyum yetişmiyor. Ellerim böyle sımsıkı tutulmuşken kendimi yapayalnız hissediyorum. 

Bir daha asla bir bütün olamayacağımı hissediyorum. Zaman diyorum, oluru olan şeyleri oldurur, olduruyor. Sonra acı acı gülüyor içimin yumuşak toprağı, ansızın çoraklaşıp canımı yakıyor çatlaya çatlaya. 

Temmuz sıcağının kollarındayken üşümeye hakkı olmamalı insanın. Mevsimlere haksızlık etmek istemiyorum. Hayat yaramın mikrobunu bulaştırmak istemiyorum güzelliklere. karşı da koyamıyorum. Bir halt edemiyorum anlayacağın.

Hayat sanki kendini sonsuz bir rölantiye aldı.  Adım atmaktan da gerilemekten de ölesiye korkuyorum. Sevdiğim ne varsa sevmediğim şeyler yapıp öfkelendirsin, mesafeye düşsün diye bekliyorum. Belki bunun ortasında yaşamaya alıştım. Sevdiğim ne varsa hayal kırıklığına eklendiğinden. Buna alıştığımdan belki, acıya da alışıyor insan ve mutluluk da korkutan bir şeye dönüşebiliyor. 

Çok korkuyorum. Hayalini kurduğum yerden uzaklaşmaktan, idare etmekten, edebilmekten korkuyorum.

İyi olmak, ama acı acı hatıraya sarılarak belki.. Ölüm de hayata dahil. Ve beklemek.. 

İsmini bu kadar çok söylediğim bir zaman dilimi hatırlamıyorum. İsmini bu kadar çok bir ölçü olarak kullandığımı da. Soğuttuğum ne varsa ciğerimin orta yerinde parça parça kor.

Çok zorlanıyorum.
İyiyim ve zordayım.

Çarem de çaresizliğim de, biliyorsun ya işte; asla edinemediğim o cesarette.
Korkuyorum ve bu yine her şeyi çok ama çok kötüleştiriyor.

Bu bir mektup.
Mahvolmaya yüz tutmuş ömrümün en çok sarmalandığı, kendine yuva edindiği yere bir mektup.
Eve. Uykuya. Bir'liğe.
Oku diye değil.

İç organlarından birini feda edip de eskisi gibi yaşayamayacağın için.

14 Ocak 2016

A' D'


"Oysa artık bir limana sürüklenmek istiyorum, Deniz. Kök salmak istiyorum. Bir yerde ya da birinin yanında biraz olsun kalabileceğime inanmak istiyorum. En azından kafamın içinde bazı şeylerin akmadan öylece kalabildiği, dışarıda son sürat değişen manzaraya inat, içeride, bazen çok derinde, kaçıp sakinlediğim bir bahçe bulmak istiyorum. Zamanın gülünç bir detaya dönüştüğü o bahçede, ağaçların bilgeliğine falan ulaşmak istiyorum. Kayaların, dağların, denizin ne olsa sarsılmayacak gibi görünen bütünlüğüne kavuşmak. Yalnızlığın o kadar da yalnız bir şey olmadığı, tek başına da olsan evrendeki her şeyin bir parçası olduğunu önlemez şekilde hissettiğin, bir ağacın gövdesi neyse, benim de tam olarak o olduğumu, o kadar olduğumu, daha fazlası olmadığımı iyi bildiğim bir bahçe.
O bahçeyle buluşmayı bekliyorum hevesle. Bu şeyden inip durmak istiyorum. B noktasını unutmak ve A noktasını da unutmak ve indiğim yerde kendimle buluşmak. Bir bahçeye kavuşmayı beklemek, Deniz, ne tuhaf şey."

------

"Yeni cümleler kurmak ve bazen devirmek için o cümleleri izin veriyorum kendime. Düşmek de var, sonra kalkmak da, yorulmak da, kırılmak da, ben artık yokum demek de. Hepsi dahil oyuna. Mızıklanmak yok. Orman sonsuz. Ve hiçbir ağaç daha mükemmel değil diğerinden. Her şeyi kapsayan bir tamam duygusu. Bütün kusursuz. Bazı şeyler tuhaf. Bazı şeyler karın ağrısı. Yolda her şey kabul. Ne kazanmak var ne kaybetmek. Her şey olduğu kadar. Sen dahil. Ben dahil."

4 Ocak 2016

bağcıklardan..


Zamana inanmıyorum. Zamanın ömürlerimizi çevreleyen bir sadakate sahip olduğunu, bunu umursadığını da sanmıyorum. İleri geri, bir o yana, bir bu yana savrularak, sonunda cansız kaldığımız bir süreç. 
Bir şeyler hep var, bir şeyler hiç yok. 

Giyinip süslenerek karşıladığımız tarihleri  sol yanımızda biriktirdikçe, özgürleşmek zorlaşıyor. Zaten içine sığmak zorunda olduğumuz zaman nanesi hayatlarımızın bileğine kelepçeyi takıveriyor. Anılar insanı esir ediyor. Biriktirdiğimiz her şey cinayetimiz için elbirliğiyle plan programı yapıyor. Bir intihar girişimi belki de bu. Kendimizi öyle korunmasız bırakıverdiğimiz mutlu anların sinsiliği. Kendi kendimizi zaaflarımızla, mutluluklarımızla öldürüyoruz. 

"Bağlanma" diye başladığımız her şeye kendimizi adadık. Kaçtığımız her şeyin etrafında dönmeye başladık. Unutmamız gereken her şeyi, hiç geçmeyen rüyalara taşıdık.

Anahtarları ortak çatılar altında, cevapsız tıklatmalara dönüşen bir şeyler varken, zamanın iyileştiriciliği üzerine Pollyanna kurguları sıralayamıyorum.

Temmuzdan bu yana değişen ne varsa, temmuza kadar kendini baştan yazacak. Sonra dönüp bakınca, bakarsa, bir geriye dönüş hikâyesinin başında bulacak kendini. Sızlayacak yaz. Geçen on bir yazın sızı biriktirmekten ibaret olduğu tokat gibi çarpacak ömrüne. Aynalarda gördüğün tüm suretlerini baştan öğreneceksin.  Öğrene öğrene, aslında üzerine senelerce zaaflarından, bir başkasıyla bir aitlikten makyajlar yaptığını göreceksin. 

Zamana inanmıyorum. Bir şeyin her koşulda  mutlu ederse mutlu bir varlığı olabileceğini, öyle kalabileceğini öğrendim. Çok kötü ve yıkkın zamanlarda bile kalp pencereden sızan bir güneş var ya, ondan söz ediyorum. 

Kelimelerle çekidüzen verilen zamanın aldatıcılığı...
Zaman yalanına, çalışarak katılmak. 

Öldürüyorsun, öldürüyorum, öldürüyoruz.

Hayat zamanımın işgaliyle ilgili bol davrandıysam, davranıyorsam da..,
kalbim seni asla affetmeyecek.

29 Aralık 2015

başta ve sonda*


Geride kalmak. İleri taşınamamak. Bir yerden sonra, tersyüz oluş. Yokluğun kendini var ederek sürekli ileri atışı. Biçim kazanan bir hiç oluş.

Zamanla ilgili  kestiremediğim alan hesabının neresinden el sallığım meçhul. Bir zerre olduğumuz bu doğurgan, fersah fersah toprağın kokusunu üstüme başıma bulaştırma çabalarım tahminen yirmiyi aşkın sene.

Akıyor. Durmadan akıyor. Kötü olan şeyler bile takılı kaldığımız anın üzerinden bir diğer kötülüğü aşırıyor. Engelinden zincirini koparamayan bir akış. Saplantılı.

Bak şimdi yine, bir bitişi  yeniden başlamak üzere kutlamaya hazırlanıyor evler, nefesler. Kızarık ve mahcup bir cızırtı halinde kimimizde zaman. Frekansının ince ayarını tutturamadığımız o hüzünlü şarkıların eve çağırışı...

Yorulduk, yorgunuz, yorgunduk. Tencerelerden reçel taşıramamanın, bir aşkını hatırlatan, aşkınla var olan güzelim domates kokusunu  kışa hazırlayamamaktan, memleket paketlerinin sarıldığı gazetelere sızan zeytinyağına darılamamaktan yorgunuz. Koynumuzu doldurmayan bir yaz güneşinin, kendisini yok edeceği  ana kalmamak için koşamıyoruz bile.  Bileklerimize bağlanmış mesaisi günlerin, günlerin ağırlık birimlerine sadakati.  Dudak kıvrımlarımızın dahi vazgeçişi hoş geldin sevincinden.

Üzerime örtülüyor zaman ama hissediyorum; bir şey de onu bir ucundan çekip sırtımın bir yerine kar yağdırıyor.  Sığamıyorum, taşamıyorum. Mevsimler mevsimleri, umutlar umutları bekliyor. O, kalbin bildiği "birkaç sonsuzluk anı" hiç uğramıyor semte.

Telefonlar ağız dolusu şikâyet için çalıyor. Hal hatır küfre dönüşeceğinden haberdar. Çağa atılan bir tokat arıyorum bazen. Mektup yazarak intihar ediyorum, iki kadeh şiiri eksik etmiyorum. Şiirden bir hayatın içinde çalkalanmayı hayal ettiğimiz kutsal zamanların bileğine kelepçeyi  takamamanın ah'ında sevişiyorum. 

Her şey düzleşiyor. Her şey tekrara düşüyor. Ve zaman böylece akıp giderken tükürüklerini saçıyor, her şeyin aynı olduğu yerde nasıl da başkalaştığımı görmeyişimin ileri düzeyde görmeyen gözlerine. Kendini yeniden doğuran doğayı tahrik edemeyişine canı sıkılıyor. Senden ümidi kesiyor. Ellerin de titriyor. Bir kalemin kendini yazamadığı yere gelişiyle dehşete kapılıp görmezden gelinen yapıyor seni.

İskelelere mi bağlanacaksın bu kez, sokak taşlarında sonsuzdan geri sayan bir sekseğe mi başlayacaksın, zihnindeki ciltli sarı sayfaları yakıp, durmadan kalpsizliğine mi ağlayacaksın. 

Pencerelerden belini sarkıtıp mahallenin çocuklarına salçalı ekmek yedirmek istediğin yere geldin. Bir şişe şarabı özleyebildiğin yere. Gözlerini kapatmaktan korkup, uykuyla karşılaşmanın  ilk randevu tedirginliği yaşattığı yere. Adımını her bastığın kara parçasında  gözlerini yere düşürmeye vakit bulamaksızın, koşar adım, kadın kadın dik durmaya çalıştığın.

Geldi. Yeni bir mevsim. Yeni bir yıl. Yeni bir ev. "Kendine ait bir oda". Başka türlü bir hayat. Başka türlü bir hayatın düşünü kurabileceğin gerçeklik. Zorluk ve çaresizlikle, sevgisizlik ve anlamsızlıkla terbiye edilen öylesineliğini soyunma zamanı. Kendi çıplaklığınla kendi bayırlarından ipini salmanın zamanı. Yormadan yorulmadan, görünürlüğüne dört mevsim gardrobu açarak ilerleme yeri. 

Hayal kırıklığının kalbine yapışıp kaldığı o mahallenin yokuşları bitecek.
Yeni bir güneş boyayacaksın; boyamalısın; kimbilir belki de sarı değil, pembe.
Suya şeftali sıçratan bir yansıma olacak üzerinde gerinen gökyüzü. 
Sonsuz bir öpüşme sahnesi edineceksin belki. 
Mutfaklardan yanık şeker kokusu yükselirken, ilk yazın flörtöz esintisine piyanodan aşklar dolduracaksın.

Biletini yanında tut, geliyoruz.
Geliyoruz kızım;
hayat geliyor.