28 Şubat 2015

ayın devrildiği yer



"Şiirdi bir çeşit:
Yüreğin yaban argosu."

Geçiyorum; gecelerden, gecelerin ağır aksak sessizliğinden, puslu ıssızlığından, boş sokak yankılarından. Yansıyan hiçbir şey yok günden, dünden. Zaman eklerini bulup buluşturup iki kadeh yarın dikeyim diyorum; yokluk sınayıcı. Bir mevsimle ölçülebilir zaman. Mevsim eklerini de yettirebilir kadınlar ve adamlar sarhoşluklar için. Ama bulamıyorum. Balkonlara açılmayan pencereler ardında bir şubat tüketmeye çalışıyorum. Ocak gibi ve belki mart.

Gözlerimin süpürdüğü çamurlu kaldırım kenarlarında parlak bir bakış arayışındayım. Geçerken düşürmemiş kimse. Kimse, hiçbir yere, hiçbir şeyini düşürmüyor artık.

Sevdiğim bir semtin yokuşlarında dolaştırırken bedenimi, üzerime bulutlar düşüyor. Müteahhitler yine işe yaramazlar kadrosundan dahil oluyorlar hayata. Bir bulutu taşıyamayan gökyüzü delici binalar. Devril dünya. Bir buçuk metreye yüklenip de kendini taşıtabilecek kadar hafif kalpleri yok bulutların. Nasıl taşıyacağım? Kendiminkilere bir metropol bulamıyorum. Tam görür gibi oluyorum kalabalıklar arasında, trafik yine sıkışıyor. Müziği duymak istiyorum, kornalar dolaşıyor elime ayağıma.

Sevdiğim şairleri emanet edeceğim hayata, hayatla karışık birilerini arıyorum. Fazla su verip çürütmeyecek, unutup da çölleştirmeyecek adresler sevgilerime.

Bir kenarına ilişmek geçiyor içimden kulenin dibine. Vapurlarla mavi saçlarını taramak sudan şeylerin, düşüp de rüzgârla kanatlanmak. Sarsıcı bir eylemsizlik meydanında devrim bekliyorum. Manifestolar döktürüyorum kalbe tutuklu arkadaşlarla dilsiz sofralarda. İnanmak mümkün mü olmayanlar çağında beklenenin geleceğine? 

Aralık her kapıyı gümbürtüyle çarpacak çok fazla kaba ruh var. Oysa zarif ağrılar da yerleşebilir sıkıntılı boşluklara. Öpülünce geçecek, öpülünce unutulacak, öpülünce boş verilecek gözyaşları olmalı. Hiçbir şeyi çözmeyecekse bir öpücük neden var etsin ki kendini bunca soğukta? Dudaklara özen gösterilmeli bu devirde. Ağza konulacak nefes bir felakete yuvarlanacaksa, bu ciğerde zambak açtıran bir hastalık olmalı. Başka türlüsü kabul edilebilir bir afet olmaz. Aşksızlık olur. Aşksızlık enkazdır. O yüzden çiçekli hastalıklarla, bahardan bir ölüm dilenmeli şayet yaşamak susacaksa.

Keyfe keder bir çarpışı var mı kalbin? Yirmi yedi, belki sekiz gündür buna demir atmış vaziyette bekliyorum. Şubat yüzünden hep. On dört, belki on üç gece önce içtiğim çok şarabın tek kadehinde yüzdürüyorum sesimin yabancısı olduğum ağrılı yüksekliğini. Bazı sorular çok paldır küldür taşınıyorlar şu soldaki eve. Afallıyor kırmızısı sarhoşluğun. İkâmet edenleri değiştirmek çok resmi evrak gerektiriyor. Emin misiniz; penceresine ne zaman, hangi mevsim düşeceği belirsiz bu yerde yaşamaya? En mevsim uçlarından gaz, en sarı sıcağından elektrik, en teni savunmasız bırakan sıcağından da su bağlatmanız gerekecek. Sözleşme imzalamaya hazır mısınız iki kalp boyu? Komisyon olarak da birkaç dize talebimiz var. Velhasıl kelam taşı(n)mak bakım gerektiriyor. Bakalım mı biraz..?

Hangi sokağın nereye çıktığını bildiğin zaman biraz oralı oluyorsun. Hangi sokağın, nereye çıkmasını istediğini bilip oralara yollar yaratıyorsan, kalp kimliğindeki coğrafi koordinatlar olarak not düşülüyor hanene. Bildiğim yollar var. Unutmak istediklerim. Unutmaktan korktuklarım. Öğrenmek istediklerim. Öğrenemezsem diye korktuklarım. Bütün bunları bir araya toplayınca seyyah olmuyorsun. Ama seyyah tanıdıklarım var. Pusulama sahip çıksınlar diye rica edecek olursam diye. Yönünü bilsem yolumun, kuzeyin yardım edeceğinden kuşkum yok. Ondan hep.

İç ağrılarımın tozunu ala ala bitiremedim. Sanırım yeteri kadar ıslatmıyorum yeni gün bezlerini, ve yeteri kadar kurutamıyorum dünden akanları. Sahici yağmurları var oysa bu şehrin. Her şeyin rengini değiştirmekte de bir hayli usta. Beni de değiştirsene köprülerinden toz akıtırken? Benim de çorak toprağımı sulasana erguvan mevsimin kapıdayken? Beni de yıkasana duygudan dikili caddelerinle, bulvarlarınla birlikte..? 

Bir masal sözünü tutabilmem için mevsimlerden zamanlara, zamanlardan yenilerine ihtiyacı var gibi şurama sinmiş şeyin.

Ömrümü tutup öpmeyi denesene.
Belki şiir bile olur dize dize dokununca.

Bir ihtimal dahi olsa..?

27 Şubat 2015

dilek tutmak; ama neden.


Bazı şeyler anlatmak istiyorum. 
Anlatacak bir şeyin olmaması bunu birazcık zorlaştırıyor.
Hissettiğim şeylere tekabül edecek sayıda kelimeyi barındırmıyor olabilir dağarcığım.
Bu da bir zorluk.
Zorlukları aşmak istiyorum.
Sadece gözlerimi bırakarak yeni bir dil öğrenebileceğim, var olanın eksiklerini tamamlayabileceğim bir şey.
Sessiz ama geveze bir şey.
Başka türlü bir şey.

Belki böyle aşabilirim.

25 Şubat 2015

şarkıdaki balık.


Günün ilk saati.
Bütün sorular bana yönelik.
Canım acımazsa ve sürem yeterse cevaplarım.
Bütün hoşluklarını, iç burkmalarını, kış içine sızan usul sıcağını, yarım kalanları ve dahasını.
Belki de eksiğini.

22 Şubat 2015

diş izleri bu yüzden Doktor.*


"Koşuyorsan... Gövdenin içinde hangi organlarının kaldığını bilmiyorsan ve aslında bunu bilmediğini bile bilmiyorsan ama sonra biri gelip sana bir kalbin olduğunu hatırlatıyorsa ve hatırladığın anda kalbin çarpıyorsa ve o öyle çarpıyor diye korkuyorsan... Korkmuyorsan! Başka şeylerden çok fazla korkmuşsan ve artık sadece bundan korkmak istiyorsan yani korkmamak gibi bir lüksün olmadığının farkındaysan ama artık korkularının ismi değişsin diye yalvarıyorsan ve kime yalvardığını bile bilmiyorsan ve bunu umursamıyorsan çünkü hiçbir yalvarışın işe yaramadığını görmüşsen ve görmez olaydım demişsen ve artık gözlerinden vazgeçmişsen...

Hiçbir yalan seni ikna etmiyorsa ve seni ikna edecek bir yalan bulmak için canını vermeye hazırsan ve yani sen de bir can taşıyorsan ama bunu bir türlü ispatlayamıyorsan ve zaten ispatlamaya da çalışmıyorsan çünkü yorulmuşsan ve faydası olmadığını anlamışsan..."

Aylin Balboa

18 Şubat 2015

Şehirde. Gece yarısı.*


Sevdiğim, sevebildiğim şeylerden bir akşam. Bir kış manzarasının içinde oturduğu bir İstanbul kartpostalı. Her şeyin başladığı yerde başlayan başka hikâyeler. Sofraya müziği düşen insanlar var. Geceye de nefesi. Tekeri döndükçe kelimeleri yakalamak istediğin yollar. Geçen yollar ve mola vermeye razı olduğun duraklar. Belki de "iyi ki" duraklar. Razı olmak değil, bile isteye "Elimi tut ve bekleyelim gelecek otobüsleri" dediğin. Hiç değilse diyebileceğin. Beğendiğimiz yerleri seçmemize olanak tanıyacak haritalar ve geri dönmemekten gocunmayacağımız duraklar. Belki zamanla durak olmaktan çıkacak koordinatlar..

Kelimeler var. Dışarıdaki bir şehir boyu ayazı, içerinin tutuşma eşiğindeki kibritlerine yaklaştıran.
Sonu gelmeyen, yan yana noktalarını bağladığı sessizliklerden şiirler kuran kelimeler.
Şiire inanmak içsel bir devrimken, iki kişi şiire inanmak çoğul ve örgütlü bir aşka dönüşüyor. Şiirin kendi gücüne güç kattığı salaş meydanlar var. Buğulu bir şeye yaslanıyor korkulukları. Bulutlu bir tınıyla, usuldan yürüyor. 

Sonra sokaklar unutulmuyor mesela. Unutulmuyor ve unutmuyor. Aynı sokaktan her seferinde farklı bir anı dikiyorsun kalbine, belki de hiç ısınmayan o avuçlarına. Bunu yapabiliyorsun. Şaşırıyorsun sonra, tozunu aldığın dünlerine. Dünün yarınına el koymuyor bazen. Koyduğu zamanlara kırılıyorsun, buruluyorsun buna şahit olunca.
Bazen de yapabildiklerin, yapabileceklerine "acaba"lar ekliyor. Sevmiyorsun o zaman geride biriken şeyleri. Bazen kendi kendine, her birini yürekten sevdiğin, üst üste dizdiğin o taş kulesine tekme atmak istiyorsun.

Neyin çelme taktığını bilmediğin saatler de oluyor. Öyle akışındayken, öyle sol kolundan ağırlığını çıkarıp atmışken, bir de bakıyorsun tersine akmaya başlamış sular. İsmine dönüp, kaderini incelemeye koyuluyorsun yine.

Bir gün anlam veremediğin bütün şeyleri birbiriyle öpüştürdüğünde, anlamlı bir ortalama, izi kalan bir sevişme olacak mı bekliyorsun.
Bekliyorsun, bekliyorsun, bekliyorsun.
Sabretmediğini söyleyen her sese, minicik ve kaçması çok mümkün anlardan bahsede bahsede karşı duruyorsun.

Gülümsemesinden hoşlandığın insanları kaybetme korkun bazen bir hayatı devirip geçiyor, farkında mısın. Ama gülümsemek ve o gülümsemeyi uzun uzun seyredebilmek anları belki de bir hayattır zaten..? Düşünmüyorlar mı bunu? Kırılıyorsun bu işe.

Güzel ve küçük yutkunmaları toparlayıp, onlardan sekseğine taş yapmak istiyorsun.Yolunu biliyorsun da, kan revan içinde kalmış dizlerini güzel bulmadığın geliyor belki aklına, epeyce eskimeye yüz tutmuş bir yerlerden.

Korkunun üçüncü şahıslara vardığını söyleyen şeyi boşveremiyorsun. Gönül bağının kopmasından mı korkuyorsun? Yenisini bağlayamamaktan belki?

Her şeyden ne de çok korkuyorsun.

İçinin savaşlarında yenilen hep de senken, daha neden bu kadar korkuyorsun.
Kendi kanını, kendi uykusuzluğunu, kendi ağrılarını, kendi veremediğin, ciğerine sıkışan nefeslerini o şiirli meydanlarda nasıl da ezber ettiğini çok çabuk unutuyorsun.

Şimdi o çok sevdiğin "Yol varsa yürünür" cümlesini hangi kalbin için bekletiyorsun..?
Yazılmamış mektupların hitaplarına takılırken, "belki"siz mümkün olmayan bir yarın için, bugünü sakınıyorsun, ve bununla bir de gurur mu duyuyorsun?

Belki de gönül bağının düğümünden ve hem çözülmesinden hem de iyice sıkı sıkıya bağlanmasından ürküyorsun.

Kendini kendinle tehdit ettiğin bu şehirde sen vapurları hep beş dakikayla kaçırıyorsun.

7 Şubat 2015

kırmızı defterli çocuk ve güvercinlere seslenmek


Sokakları koşa koşa aşıp, ziline basmak istememe sebep olacak bir mevzu var. Bir haber. Bir şey.
Sokakları aşıp...
Artık şehirler var oysa.
Yapabildiğim şeyleri yapamıyor olmak zoruma gidiyor.
Büyüyen odalarda, kalabalıklaşan yollarda, çoğalan trafikte yiten bir şeyler var.
Uzağı yakın edememek çok can sıkıcı.
Ama daha çok canımı sıkan bir şey var:
Seninle paylaşamayınca mutluluğu hüzne dönen şeyler.
Yarım kalmak.
Bir elmanın iki yarısından birinin ötekini kaybetmesi değil.
Organlarından birinin yok olması gibi.
Yarın -hayır, bugün- iyi bir gün olabilir.
Ama sen iyi değilsen, ve bundan da haberdar değilsen,
ne önemi var ki..?

Düşünsene şimdi çatı katında olduğumuzu?*

3 Şubat 2015

açık adres


İzi kalıp da canımı yakan şeyler var. Tek dileğim senin içine işleyenlerin bunlardan farklı olması. Canını yakmadığım anları ceplerine doldurmuş olman. 
Ağır günler yaşıyorum. Sana öfkeleniyorum.
Kullandığın kelimeleri beğenmiyorum. Sesimi çıkaramıyorum.
Gitmek istiyorum. Daha ne kadar gidebileceğimi bilmiyorum.
Yolda bir tanıdıkla karşılaştığımda, onun gözlerinden sana yol arıyorum.
Selamı mı aldın mı..?

Bu şehirde kaybolmadıkça, her şey çok gerçek.
Yoksulluk çok gerçek, kalabalık çok gerçek, kir sahici bir kir.
Dün mendilci bir çocuk "Abla karne hediyem olsun hadi n'olur" dedi.
Aklıma o an bana birkaç kez söylediğin bir şey geldi.
Hiç olmayan bozuk paralarımın hepsini verdim.
Yerıne yenilerini koyacak birisi olmasın istedim.

Zaman geçiyor, yeni aylar geliyor, mevsimler dallarını kırıyor anların.
Planlamadığımız bir şeyleri izliyorum kapı aralığından şimdi.
Dahil olmadığım kadehlerin buğularına uzatıyorum dudaklarımı.
Böyle olsun istemezdim. Cümlelerinle bu kadar kan revan içinde kalmak da istemezdim.
Kendimi uzağa, çok uzağa atmak da istemezdim.

Yapmaya çalıştığım şeyi büyük bir ihtimalle anlamsız buluyorsun.
Anlamlı bulduğun bir takım şeyler moralimi bozuyor.
Ve maalesef bunun da artık bir önemi yok.
Dün sevdiğin birayı içip, sevdiğin müzikleri dinlerken fersah fersah uzağında hissetmek içimi sıktı.

Etrafımdaki insanların kalplerinde güzel bir şeyler oluyor.
Ben mutluluğu bile paylaşamıyor muyum artık, bilmiyorum.
Hislerim öyle darmadağın ki.
Öyle, bir şeyleri yerden kaldırmaya, tozunu silkelemeye yetmez bir halde ki...

Bir şeyler arıyorsun gibi geliyor.
Bunu kıskanıyorum.
Kıskanmak. Bu çok sonradan öğrendiğim bir şey.
Kapatamadığım defterlerden içime kaçan bir toz belki.
Neyi kıskanacağımı dahi bilmeden yiyorum kendimi.

Hayat hiç yolunda gitmiyor çocuk.
Kalp hiç yolunda gitmiyor.
Arzularım yolunda gitmiyor.
Bir şeylerin varlığının veya yokluğunun yansıması daha gümbürtülü olmalı değil mi.
Olmuyor. Mekanik bir şeyler dönüyor içimde.
Bütün hücrelerimi uyuşturmak istiyorum.

Seni duymak da iyi gelmiyor. Cümlelerini kelimelere, kelimelerini hecelerine, hecelerini seslere ayırıyorum. Topluyorum, çıkarıyorum, çarpıyorum. Sinirim bozuluyor. Her kurduğun cümlede, aldığın nefesin biçiminin nasıl olabileceğini düşünüyorum. Öfkemi gör istiyorum ama öfkeli olduğum için de kızma istiyorum. 
Ben bu isteksizlikte senden niye bu kadar çok şey istiyorum.

Sahiden yok olmalıyım belki.

Alışamıyorum.
Alışamıyorum.
Alışamıyorum.

Kendi kazdığım kuyuya düşüp de boğulmayı bile becerememek canımı sıkıyor.

Sen canımı sıkıyorsun.

Bu uzaklık.
Bu zorunluluklar.
Bu hayat.
Bu yokluk.
Bu tercih edilmemiş mutsuzluk.
Canımı sıkıyor.

Sen canımı sıkarken inatla güzel olma.
Hiç değilse...

31 Ocak 2015

III


...

Durmadan suçlusunuz
Durmadan suçlusunuz
Durmadan suçlusunuz ve artık kendinizi
Gücünüz yok ödemeye.

 
Giderek siz oluyorsa bütün bir kalabalık
Yüzünüz yüzlerine benziyorsa, giysiniz giysilerine
Ansızın bir hastanın kendini iyi sanması gibi
Gücünüz yetse de azıcık bağırsanız
Bir yankı: durmadan yalnızsınız
Durmadan yalnızsınız.


Ötede
Islak mavi bir sabahtı. Gökyüzü
Bembeyaz karanfiller, pencere
Kahveniz, masanız, kahvaltınız
Bir yankı
Ve bütün çay fincanları: durmadan yalnızsınız
Durmadan yalnızsınız.


Gün bitti. Saat kaç. Bitecek mi bir gün savaşımız
Hak edilmiş hüzünlerimiz olacak mı bizim de
Dönüp dönüp arkamıza baktığımız
Bir dünya kalıntısı üstünde
Hak edilmiş hüzünlerimiz olacak mı bizim de.

Edip Cansever

29 Ocak 2015


"İnsan birisini bu kadar severse nasıl darılır?" diyordu.
Hiç darılabilir mi?
Muhakkak yorulmuştur.

Ahmet Hamdi Tanpınar

28 Ocak 2015

"..yine olur, hep olur..."


Çünkü bazen iyi şeyler olur.
Ve perdelerini çektiğimiz günler bu kadar ortalıktayken, güneş dökülen iç salonumuzu gizlemek hayat adına adil bir şey değil.
Güzel günler var.
Geçmişte kalmış bir şeyleri anımsatan. Geçmişte kalmış sıcak bir şeyleri anımsatan.
Birkaç sene önceki mahallemde, kıraathane yerine açılan bakkalın ekmek dolabının kokusunu anımsadım mesela. Mevzubahis bakkaldan haz etmeyişime yumruk atan bir şeydi bu.
Tam da bugün gibi.
Unuttuğun bir şeyler var.
Sokakta da, hayatta da, kendi iç oyuklarında da.
Vapur beklerken ve vapura bindiğinde, inerken eksilmeyen.
Hayatın saçını okşamak için seni seçtiği zamanlar.
Bunu unutma.
Yağmuru unutma, sevdiğin kokuları unutma, 
en çok da mevsimleri neden bu kadar sevdiğini unutma.
Çünkü bahar hep gelir. Sana inat gelir.
Suya dokunmak istediğinde denizi önüne seren yaz parçaları da. Kütürdeyen karpuz çatlaklarından sızan kırmızısıyla, çok gerçek gelir hem de.
Ve kalbinin içinde çıtırdayan, elma kokulu başka baharlar da. Sonların üzerine yumuşak, turuncu şallar ata ata.
Ne olduğunu, kim olduğunu, diriliğini, ve kanının biçimlendiğini hatırlatan böyle günler de. 

Esirgeme.
Kendini esirgeme.

19 Ocak 2015

günlerin köpüğü*


Günlerin üzerine dağılan bir şeyler var.
Son birkaç zamandır her yazdığım şeye bu cümleyle başlıyorum.
İstemeden. Yok, istemeden de değil de. İstemsizce. Düşünmeden. Aniden.
Sol yanımdaki kovada çırpınan balıklarda bir tuhaflık var. 
Can çekişmek değil.
Canlanmak değil.
Canla ilgili bir şey de. Ne bilmiyorum. Ölü değil çünkü. Ölü şeyleri tanımayacak kadar masallardan değil ki hiçbir şey.
Ama bazen masallar var. 
Güzel okunanlar. Kalbe dokunanlar. Kenara koyulanlar.
Eskisi gibi kıymeti bilinmeyenler de değil üstelik.
Tozlanan kapakların arasından sızan ülkelerde geçmiyor. 
Belki de başka ülkeler düşünülmemeli başka mevsimlerde.
Belki de sadece pencerelerinin ardından bakıştığımız öteki dairelere sızdırılmalı sarı ışıklar.
O kadar büyütüp büyütüp de hayalleri, çay içmeyi unutuyoruz ya.
Demsiz çay acılığı değil bak bu. Oraya varmış bir şeyden söz etmiyorum.
Hiç olmamak. Olduramamak. Olduramamak bile değil, oldurmamak.
Neyse. Olumsuzluk ekleri için fazla sırtım, boynum, ellerim, en çok da ellerim ağrıyor.
Şimdi sesiyle sürekli oynadığım müzikte de bir şey var.
Kimse duymuyor gibi ama azıcık mırıldansam bir şeyler gümbürdüyor gibi de.
Bu aralar günlerin üzerine dağılan bir şeyler var.
Şehrin insanlarındaki bıkkınlığın üzerine kuştüyü montlar geçirince yumuşamasa da bir şeyler, yumuşuyor bulutlar.
Gökyüzünün altına serilen şehrin sokak aralarına sızan şeyler var. İnanması güç ama bazen pembe. Ayağa dolaşıyor ama can sıkmıyor.
Ayakkabının altına yapışıyor ama adımlarının yerle temasından hoşlanmana bile imkân tanıyor.
Cebinden dökülen bilyelerinin güneşle renklerinin kırılması gibi, bunun dudaklarına tebessüm olarak kıvrılması gibi bir şeyler.
Ne bilmiyorum.
Yerleşik bir şeyleri rahatsız eden ama kovmak da istemediğin.
Küçükken, balkona yuva yapan kuşlara çıkıp baktığım sabahlar gibi günlerin sabahları.
Uyanır uyanmaz açtığım perdelerin ardından, neyi göreceğimi umduğumu bilmeksizin hareket ettiriyor.
Bulunduğum yerlerin kilolarını üzerime yüklemeyen bir şeyler.
Vapurların, suların saçlarını taradığı kış sabahlarını yeniden gülümseten bir şey.
İçtiğim her şeyin kıyısına dudağım değmeden kokusuna dokunduran, tarçınlı bir dağılganlık.
Bu ne bilmiyorum.
Geldiğimden beri olmayan bir şey, onu biliyorum.
Önüm, ardım, sağım, solum hesabından sobeye varmayan bir şey.
Hesaplarını kapatamadığım defterlerden ayrı duran, kendi başına kendini tamamlayacak gibi, öyle sakin, öyle derinde, kendince renklenen bir şey.
Ne çok şey, şey, şey.
Ama asıl olan şey şu:

Ciğerde açan bir zambak.*

Bu kez ölüme gideceğini sanmam.

11 Ocak 2015

"bir oda, bir yatak, bir kütüphane"



O şekerli hissi hiç unutmamak için,
tam buraya bırakıyorum.

8 Ocak 2015

'a...*



..bütün dönüş biletlerimi saklıyordum,
biliyordun ama kabul etmiyordun.
dönüş yoktu, olamazdı, tıpkı gidişin olmadığı gibi.

ben hâlâ o uzun kıvrılan yolda bekliyordum
oradan ayrılmamıştım ki...
sonra, şimdi yatağımda, bütün gece yazmaktan
yorgun düşmüşken, kuzey rüzgârı buzdan
heykeller yontarken odada, kulaklarımda
"the long and winding road" dönerken
yavaşça, seni düşünüyorum...

Lale Müldür

*fotoğraf: Viola Cangi

7 Ocak 2015

çok geç' değil


Kimin başlangıcı, neyin temize çekilmesi bilmiyorum. Zamana yüklediğimiz suçları, yine zaman kendi kendine üzerinden atıyor. Kabuğu da zaman bağlıyor, kaşıyıp kanatan da yine o. Her ne ise, nasılsa, inandığımız başlangıçlar var.

Şimdi 25 seneyi önüme serip de dolu dolu "evim" dediğim yerde sıcaklığın -18'i bulacağını gördüm. Evimdeki çocuk, evden okula giderken ölmekten korktuğundan bahsediyor. İl sınırlarında, kasaba tabelalarında kalıyoruz. Çatıların temizlenemediği bir kışla başladık o yeni şeye. Burada biraz daha şefkatli görünüyor pencereden zaman. Yine de sevdiğim bir şeylerin, diğer sevdiğim şeylerin ayağına bağ olması hoşuma gidiyor değil. Beraber sevebileceğimiz şekilde tasarlanabilse keşke gidişatlar.
Onu mümkün kılamadığımızdan zaten hep bu kırgınlık.

Neyse. Demem o ki sahiden beyaz bir sayfa açıldı gibi oldu.
Yıl değişti ve toprak her şeyi hareketsiz bırakacak kadar beyaz.
Ara verdim zorladığım kapıları iteklemeye. Bir süre. Şimdi geri döndüm.
Bu süre zarfında yeniden kalbimde ayinler düzenlemeye karar verdim.
Bir şeye inanmayı öğrenmek zaman alıyor.
Kendine inanmayı öğrenmek bir ömür sürebiliyor.

Dışarıdan bakıldığında, başka bir şey göründüğümü fark ettim en son.
"Sen şöyle bir insansın." cümlelerini hafife almam. Aynadan kendini görmek de bir mesele çünkü.
Şöyleymişim.
Bilmiyordum ama hoşlandım.
Öyle olmaya çabalayabileceğime kanaat getirdim.
Kitap aldım.
Mevsime baktım.
Kalbimi açtım.
Kişisel geliştim birkaç bir şey.
Şiirimi okudum.
Şarabımı içtim.
Renkli iplerle düğümler attım.
Güç toplamak değil, başka bir şey için inanç toplamak. Evet bunu yaptım.
Hiç değilse başladım.

Bu yıl.
Açık olsun.
Şans, söz, yol, kalp.

22 Aralık 2014

en uzun gece'm


"Kaybedince daha çok seveceksin..."

20 Aralık 2014

ya tutarsa.


Hayal ettim. Çekine çekine de olsa yaptım. Yapmasam nefesimi bırakamayacaktım.
Ölmekten korkmamaktan bu hevessizlik dedim kendi kendime.
Zamanında birisi hayat akarken sen duruyorsun, sen hareket halindeyken o duruyor gibi bir şey söylemişti. Bu hissini o zaman bilimsel bulmuştum ama tam burada, bu tarihte, bir gece yarısı ansızın aklıma üşüşen bütün ihtimallerin altında ezilmişken bu geldi aklıma. Ve hayır, bilimle değil doğrudan kalbimle ve çarpıntılarla ilgiliydi. Benim bunu duymam yirmi beş yıl sürmüşken, o nereden duydu, bilmiyorum. Bu aralar birilerinin, beni tanımadığını düşündüğüm birilerinin hakkımda hissettiklerine ve yaptıkları tespitlere şaşırıyorum. O kadar. Önce onlar keşfediyorlar sanki ve ben kendime geç kalıyorum.
Bu da hevessizlikten belki.

Şimdi yine hareketin tam ortasında gibiyim ama elimi kolumu bıraksam, oraya buraya çarpacak, yerinden fırlayıp ortalığa saçılan kalbimi toparlayamayacak gibi geliyor.
Bir yandan da geçen gün okuduğum bir şeyler aklımı dürtüyor: "Öyle cesurdun ki.." diyorum kendime. Evet öyle cesurdun ki, batıp çıkacaktın. Unuttun mu? Üstelik en büyük korkuna, ondan korktuğunu söyledin sen, daha ne olacak? 
Dahası yok. 
Her şey yenilenebilir, her şey eskiyebilir, her şey muallak bir halde kalabilir. Bütün bunlar olabilir. Her zamankinden daha fazla. Normalde olmuyor öyle. Her an başıma bir şey gelecekmiş gibi. Yani oluyor aslında ama bu kadar gürültüsüyle gelmiyor.
Gürültüden rahatsız olduğum zamanlar var. Ama bu kez rahatsız olmalı mıyım onu kestiremiyorum.

Kabul etmem gereken şeyler var. Ve kabul ettiğimde anlıyorum ki bu çok da kötü hissettirmiyor. Ya da eskisi kadar dokunmuyor. Kayışa döndü hislerim.
O kadar fazla şey yolunda gitmedi ki, şimdi müthiş dengede bir mucizenin gelip kucağıma yerleşmesi ihtimalini ihtimal olarak bırakmayı tercih ediyorum inancımda. Çünkü bozulur. Bu hep böyle. Dışarısı değil de kendi düşüncem kirletince bir şeyleri onun altından temiz çıkmam imkânsız.

Sadece, kalbimin bu aralar korku, heyecan, çarpıntı, mutlu mu mutsuz mu olacağını kestiremeyen, bekleyişten kasılan bir halde olduğunu biliyorum.
Ansızın bir şey aklıma geldi ve o andan beri yeniden hayata inansam mı, yoksa yine çekeceği harekete karşı gardımı mı alsam çelişkisindeyim.
Olacakla öleceğe çare yok demiş büyük insanlar ya, o olacakla öleceği de yatak döşeklik hale biz getirmiyor muyuz? Bilemedim.

Bildiğim tek bir şey var: Bir yer var, orayı, orada ölmeyi isteyecek kadar çok sevdim. Bir an vazgeçmeden.
Bir adam var, onu uzun mevsimler boyunca, öyle sadece midemdeki kelebeklerle değil, tarhana çorbasıyla da sevdim.
İstediğim bir şey var, kendi kendime, sevdiğim bir yerde, kalbimin "tamam bu" dediği bir şeyler yaparak uyanmayı diledim. 

Çok dik bir yokuştan yuvarlanalı bir seneyi geçti. Bu bir senede öyle kan revan içinde kaldım ki, ne demir ne bir şey, hiçbir şey geriye getirmez kan sahipliğimi. 
Ama insan inadına bir şey arıyor, çok acayip. Ölmekten korkmazken bile arıyor. 
Ve hayal kurmak feci bir şey. Vazgeçirmiyor insanı o arayıştan.
Bazen diyorum, kalbinin defalarca kez bıçaklandığına şahit oldun, yerlerden topladın şu ömrü, parçalarından yama yaptın, hâlâ "yarın" diye bir şeyden söz ediyorsun.

Çünkü durduğum yerde hareketi izliyor gibiyim. Hareket ederken de bir şey beni izliyor gibi.

Yani yok oluşa dair bir tarih kestiremeyince böyle şeyler düşünüyor insan ve 
kendine bir yer yapmak istiyor.

Demir atmak.
Artık.

14 Aralık 2014

sarı ışık sızan evlerde'n


Tanıştığımız yerde güzel ağaçlar hatırlıyorum. Genzimizden akıttığımız sonsuz ve coşkun bir su. Çubuk krakerimizi nereden aldığımızı hatırlamıyorum, ama dünyada hastaneye bakıp da güzel olan nadir yerlerden biriydi. Bir bayırı koşarak çıkardık her kırk dakikada bir. Senin hiç arkadaş olamadığını söylediğin o kızla salkım söğüt yıkamıştık bir keresinde. Söğüt Dede. Evet böyle bir ismi vardı. Karıncaların ağaçta yürümesi korkunç bir şeydi o zaman ve biz sahip olduğumuz her şey çok temiz olsun istiyorduk. 
Sahip olduğumuz her şey çok temiz olsun.
Değişmeyen bir sürü şey görüyorum şimdi yer edinemeyip de kenarına ilişmeye çalıştığım şu dünya parçası üzerinde. 
Yıkayamadığım kirleri var bazı şeylerin. Yıkayıp da akıtamadığım. Ama hep temiz olsun istediğim.
Uzun uzun susardım.
Uzun uzun susuyorum.
Baktığım bir çift göz beni o ağaçların arasına götürüyor mu emin değilim, ama hâlâ benim kaçtığım rüyalarla senin bilimkurgu senaryolarının kesiştiği bir yer var, ve muhtemel ki on bir yaşında.
Yanındayken büyümemi engelleyen bir şey var. Oysa temizleyemediğim bir sürü şey arasında öyle yaşlanıyorum ki..
Mutsuz olduğumu söylemem incitiyor bir şeyleri, bunu görebiliyorum. Ağaçları olmasa da gölgelerini seziyorum bakışında. "Deme öyle..." deyişinde hışırtısı var yaprakların. Bir güz öğleden sonrası gibi masaya dökülenlerin sesleri. Dürüstçe susma, dürüstçe konuşma çabamın arkasından illa ki bir mutsuzluk bırakmam aramızdaki mesafede kalp kırıyor. Yapacak bir şeyim olsa, böylesini tercih etmezdim. Büyümeyi etmeyeceğim gibi. Yaşlanmayı, çürümeyi. Suskunken sesimi tamamen yitirmeyi. Bir şeyleri gönlümce, dolu dolu, "şunu istiyorum" diyememem de hissediyorsun ya, büyük bir kayıptan. Hiçbir şeyin fark etmediği bu yere sen taşıma kendini. Bir şeyleri arzu etmek sağlıklı bir şey. Ve ben pek sağlıklı sayılmam. Yine de yanındayken hissettirmemeye gayret ettiğim bir on beş yıl var. İç geçirdiğin onlarca anın ardında ne aramam gerektiğini bilmiyorum. Sadece yaşayan bir şeyler olduğunu kestiriyorum, belki de buna inanmak istiyorum. Benim ölülerim ve senin yaşattıkların. Kaçtığın konularla baskınlar düzenlemek istemiyorum kalbine. Bunu yapmayı sevmem. Bazı perdeler kendiliğinden açılır, bazısı bir ömür öyle kalır. Tozlanması gerekiyorsa tozlanır. Belki de böyle olmamalıdır. Ben yolunu bilmiyorumdur. Bilmek istemiyorumdur ya da. Veya nasıl ki sen cevabımın olmadığı soruları sormuyorsan ben de zaten yitik olan kelimelerimin sakatlığıyla engelli bir koşuya çıkmayı gereksiz buluyorumdur. 
Sevdiğim şeyler var. Söylemesem de.
Bazı şeyleri açık açık söylemeyi sevmiyorum.
Ama sevdiğim bir ülkenin adını söyledim.
Bir deseni nasıl boyamam gerektiğini sordum.
Ve iyi hissettiğim yerlerde bulunmak, hissetmediklerime nazaran daha kolay "evet" dedirtiyor.
Neye evet. Yeni bir güne evet.
Beni iyi hissettirmek için yaptıklarının kıyısından, iyi niyetine evet.
On bir yaşıma evet.
Susmaya evet.
Konuşacak bir şeylerim vardı.
Gelirken yolda kaybettim.
Çünkü vapurlar şişman iç sıkıntıları için fazla güzeldi.
Ağaçlı bir şeyler hatırlıyorum. 
Onları sen de unutma.
Ve kolun, hem çocukluk bahçelerindeki, hem Gezi'deki, hem de hayatın nefesindeki bütün ağaçların kök salması için elverişli görünüyor.

12 Aralık 2014

"dönmeyeceğimiz bir yer..."


Olmak istediğim yerlerde gökyüzünden renkler akıyor. Olmalı. Kar ve renk.
Öyle bir yerden gelmiş olmalıyım diyorum bazen. Gelmediysem de gitmeliyim.
Bir şekilde ilişmeliyim o fotoğrafa. 
Coğrafi ağırlıklar oturuyor göğsümün üzerine bu aralar.
Başıma rüzgârlı ağrılar.
Sağlıklı hissetmiyorum. Gözlerim zaten görmezken, gördüğü kadarını da taşıyamıyor sanki kapaklarım. Her şey çok karanlık. Burada. Yağmurdandır. Değil. 
Yağmurla hiçbir alıp veremediğim yok. Günler karanlık. Sokaklar beton. Güneş aramıyorum, başka bir şey.
Benim istediğim zaten hep başka bir şey.
Yalnızlığın dokunduğu, kalabalığın ürküttüğü yerdeyim.
Ve biliyorum cebimdeki bilet yetmeyecek.
Daha kuzeye dair bir şey olmalıydı o.
Burada işim yok.
Gücüm hiç yok.
Sebebim, sanmıyorum.
Başka bir hayat hayali mümkün kılınabileceği için mi bu denli düzenli bir nefes veriyor her yeni gün bana? Başka bir açıklaması olamaz yoksa.
Bir süre, belki işler düzelene kadar, sahip olduklarımla mücadele edip de bir şeyleri vasatın üzerine çıkarana kadar Marion'a bakarak uyumaya, daha çok uyanmaya karar verdim.

Bir kış için en uygun renklerin uçuk pembe, çağla yeşili, bulutlu mavi olduğunu düşünüyorum. Ama ellerim çok yaşlı bu mevsim. Bu diriliğe dokunup da kirletirim korkusu var. Utandırıyor bu his beni.
Evvelsi gün sinemanın karanlığında bile saklamak istedim.
Belki de başka bir avucun nicedir kaldırıp da bakmayışındandır.
O avucun.
Sıcak.
Üşüdüğündendir belki.
Ya da hiçbirinden değildir.

Mutsuzluktur basbayağı. Sımsıkı tutup da bırakmayan.
 

3 Aralık 2014

bir çift


Basit olması gereken şeyler basit olsun istiyorum. Çok değil bence.
Bir şey, iyi bir şey yapmaya çalışırken sistemsel çelmeler can sıkıyor. Oluvermeyince minik sürprizler. Senden başka şeylere bağımlı olduğunda gerçekleşme ihtimalleri.
Zaten mutsuzuz. Zaten canımız sıkkın. Dünya zaten ağrılı bir yer.
Birbirimizin yüzüne minik güneşler bırakmamız niye bunca mesele? Zaten çok yağmur var.
Yıl olmuş kaç, hâlâ eşzamanlı olduramıyoruz bir şeyleri. 
Güzellikler, yapmaktan pişman olunacak şeylere dönüşüyor. 
Ne hakkın var buna postacı?
Kapıyı çalmaman bizi çok kırıyor.
Ve sen bundan hiç haberdar olmuyorsun.
En kötüsü.
Ama bak hava karardı ve kalın perdeleri kapatmadım.
Tülün ardında ışıkları yanıyor salonun.
Bunu anlıyor musun?


Ben de öyle düşünmüştüm.