Parmaklarımın arasından akan mürekkebin bir önemi yok.
Ağlamasına kıyamadığım insanların beni göremeyecekleri bir yerdeyim ve ha mürekkep, ha gözyaşı.
Görünmediğinde görünmüyorsun ve görünmeyen şeyler bir sorun teşkil etmiyor.
Sanırım.
Ve görünmediğin bir yerde kimse çıkıp da uykularını sormaz.
Bir geceye kaç soğuk terleme ve üşüyerek titreme nöbeti sığdırdığımın da açıklama gerektirecek bir yanı yok.
Rüyalar hâlâ içimi bulandırıyor.
Ellerim hâlâ ağrıyor.
Dünden tek farkı;
zaman akacağına dair, yarın aydınlık getireceğine dair asla bir umut taşımıyor.
Oysa eskiden, insanlar vardı.
Görünen,
göründüğümüz,
kıyamayan,
kıyamadığımız.
Dostlar.
İnsanlar.
Güzel zamanlar.
Güzel olmayanları dahi
yarına sebep.
30 Eylül 2013
25 Eylül 2013
... kaçar gibidir*
söyle ben saçlarımı kestirirsem ne olur
bir başkaldırma ancak saçlarından tutulur
herkes annesi sanır bir kısır yalnızlığı
oysa herkesin annesi aslında bir baruttur
eylülden ürken temmuz şafaktan korkan gece
dağları bölümleyen o babadan kaçan sudur
hatırla her gün bir çalar saatle oynadığını
çalar saatler bir çocuğun uyanılacak uykusudur
soğuk iklimler, kırımlar akar gider derisinden
çalıp söylediği öğrenip oynadığı bir tabuttur
anne saklanır, baba koşar, günleri münleri bölerler
anne de baba da parça parça bir geyik yavrusudur
birinin sırtı ince, birinin elleri kalın
ikisi de bir gölün saygıdeğer komşusudur
ey hayalin sonsuz çalıştığı gölleri bölmek dönemi
o zaman artık bir yerlerde hazin mevlûtlar okunur
dersin ki ayışığı kimin babası kimin oğlu o zaman
sanki herkesin işi bir bölmedir, uzun uzun solunur
senin şarkın bir avcı borusudur ormanları tutar
büyür, yankılanır, bir kale yıkıntısında saygıyla durur
ey en bilge sesi gelip duran sonra akan suların
bilirsin her akşam nasıl öksüz, nasıl güçlükle olur
her akşam nerden baksan yine de bir eksiği doldurur
babalar geri çekilir, anneler onlara teslim olur
saçlarımı hep kestim tutacak kadar kalmasın dedim
çünkü bir başkaldırma ancak saçlarından tutulur
gölleri bölümlediler ve sonra suya gittiler çoğu
babalar hep perşembe, anneler hep cuma olur
Turgut Uyar
17 Eylül 2013
geliyor aklıma..*
Vakitli vakitsiz.
Fazla.
Azdan biraz fazla.
Sessizlik.
Defterlerini yakmayışına gülümsemek de yeter ama korku kemirgen.
İnandığım yerden çok fiyakalı görünen bedeller ceplerime sığar mı, emin olamıyorum.
Başka manzaralara bakıyorum aklım karışınca.
Mesela lacivert bir gün var, gecesinden renk kopardığım.
Sonra en uzun ayakta kalışım yağmurlu bir akşamüstüydü şüphesiz.
Ya da bazı yokuşlar.
Bakışlarımın yuvarlandığı.
Vapurlar güzeldi geldiğimiz yerde.
Geceye serilen nemli çimlerin de zehir yeşili sızışı güzeldi.
Bakışlarımın yuvarlandığı merdivenler de vardı mesela.
Geldiğim yerde bakışlarım epey kötürüm kaldı.
Bunu düşünmek hep aklıma şu filmi getiriyor. Oğlanın, geldiği yere dönüp de, birbirlerinin şiirlerini anlayabilecek kadar aynı dili konuştuğu kızın gözlerini kapatışı.
"Arkadaki duvar ne renk?"
Mesela ne zaman kese kağıdı görsem anımsadığım şeyler var.
Galatasaray Lisesi'nin karşı sokağındaki minik bir kahvecide/ kahvehane/ kafe/ neyse.
İstanbul'lu şeylere yakışıyor kese kağıdı kokusu mesela.
O kağıdın üzerine siyah mürekkeple yazı yazmak da yakışıyor.
Kırmızı da olur.
Kırmızı.
İki renkten biri gibi.
O da çok İstanbul.
Kahve, kese kağıdı ve şiir de yakışıyor birbirine.
İnatla kraft değil de kese kağıdı deyişimin sebebi belki başka şeyler çağrıştırır diye.
Çağrıştırsın diye ya da.
Ahşap gibi güzel, ahşap gibi sıcak bazı şeyler.
Günün birinde trabzan seçmen gerekirsen öyle olsun bence.
Bazen hiçbir şarkı radyoda duyulduğu gibi gelmiyor kulağa.
Belki de hiçbir şarkı seçilmediği içindir.
Şarkıların armağan edildiğinde ısınıp da güzelleştiğini toplam ömrümün epey büyük bir çoğunluğu geçtikten sonra öğrenmem hazin.
Şimdi ne zaman Sarı Odalar çalsa moralim bozuluyor mesela.
Ya da her bitirişi şeyle yapmak istiyorum; içinden renk ve güzel şeyler geçen o şarkıyla.
Korsanın güzelliği diyelim.
Mesela uzun uzun yürürken sorulan sorular da manzaraya takılıyor bazen.
Uzun uzun oturulurken de.
Bu gecenin yalpalaması için bir sebep soracak penceredeki mevsim.
Diyeceğim ki ben de, ay nazlanıyor, yağmur yeteri kadar cömert değil ve artık çantalarım sürprizlere yataklık etmiyor.
İçerisinde bulunduğum coğrafya gereği nehirler boyu susabilirim.
İçinden çıktığım coğrafya gereği dalgalanasım geliyor.
İşte tam bu aralıkta, inandığım şeyler hâlâ var.
Yazık diyorum.
Kendi kendime inciniyorum.
13 Eylül 2013
2 Eylül 2013
"cansız cam ardından.."
Sıradan bir magazin ya da yaşam tarzı gibi -eskiden afili şimdi akademik duran- kelimelerle tanımlanan bir dergide, oldukça güzel, çok çok güzel bir kadının şu cümlesi günü paramparça etti:
"Ne olmak istediğimi, nerede bulunmak istediğimi, ne yapmak istediğimi bilmiyordum."
Keşke sadece gün parçalansaydı.
Ciltlerce kitabın arasında taşlaştım.
Bir şeylerin anlamını bulmak şöyle dursun, sahip olduğu tüm kırıntıları da kuşlara yedirdiği bir mevsimin ardından, eylülün sonsuz kızıllığı kapıya dayanmışken, artık üşümek ayıp kategorisinden sıyrılıp da yüceleşiyorken...
Daha da kaybolmasın isterdim.
Uzun zamandır istediğim şeyler olmuyor.
Geçtiğimiz kış yırtılmaya başlayan gecelerin üzerinden bir yaz geçmişken, yeniden yanaklarım ıslak, göğüs kafesim dar bir üçe uyandım.
Cümle kurarak netleştiremediğim bir sınır içerisinde, alabildiğine yersiz, sıkılgan ve bıkkın haldeyim.
Üzerime devriliyor yarının duvarları.
Bugünküler çoktan enkaz.
Bir yerlere sakladığım bir ümit olmalı.
Olmalı.
...
Değil mi?
Çok erken olduğu aşikâr bir zamanın aynı zamanda bir şeyler için de çok geç olması hem kaslarımın yük üzerine yük bindirme yetisini alıyor, hem kalp atışımı tekletiyor.
Bir çözümüm, çözüme ulaşmak adına gidebileceğim bir yerim, durdurabileceğim bir zamanım, hızlandırabileceğim bir sürecim, konuşulacak bir konum, beraber susulacak bir sükûnetim yok.
Ayın ortasına daha çok var. Ayın ortasına kadar yapılacak çok iş var. Ayın ortasına nasıl geleceğimi bilmiyorum. Geldiğimde formalitesi tamamlanmış bir şeyler sunabileceğimden emin değilim. Ama olur da bu sürüngen ruh hali içinde en azından bunu yapabilirsem, belki o kırk metrekarelik dairede bulamadığım ümit kendi kendine bir raftan ayağımın dibine düşer.
Şermin öleli epey zaman oluyor. Şehnaz da öldü.
Elimden gelmiyor yaşatmak.
Bu eylüle mecburen böyle başlayacağım:
"Ne olmak istediğimi, nerede bulunmak istediğimi, ne yapmak istediğimi bilmiyordum."
Keşke sadece gün parçalansaydı.
Ciltlerce kitabın arasında taşlaştım.
Bir şeylerin anlamını bulmak şöyle dursun, sahip olduğu tüm kırıntıları da kuşlara yedirdiği bir mevsimin ardından, eylülün sonsuz kızıllığı kapıya dayanmışken, artık üşümek ayıp kategorisinden sıyrılıp da yüceleşiyorken...
Daha da kaybolmasın isterdim.
Uzun zamandır istediğim şeyler olmuyor.
Geçtiğimiz kış yırtılmaya başlayan gecelerin üzerinden bir yaz geçmişken, yeniden yanaklarım ıslak, göğüs kafesim dar bir üçe uyandım.
Cümle kurarak netleştiremediğim bir sınır içerisinde, alabildiğine yersiz, sıkılgan ve bıkkın haldeyim.
Üzerime devriliyor yarının duvarları.
Bugünküler çoktan enkaz.
Bir yerlere sakladığım bir ümit olmalı.
Olmalı.
...
Değil mi?
Çok erken olduğu aşikâr bir zamanın aynı zamanda bir şeyler için de çok geç olması hem kaslarımın yük üzerine yük bindirme yetisini alıyor, hem kalp atışımı tekletiyor.
Bir çözümüm, çözüme ulaşmak adına gidebileceğim bir yerim, durdurabileceğim bir zamanım, hızlandırabileceğim bir sürecim, konuşulacak bir konum, beraber susulacak bir sükûnetim yok.
Ayın ortasına daha çok var. Ayın ortasına kadar yapılacak çok iş var. Ayın ortasına nasıl geleceğimi bilmiyorum. Geldiğimde formalitesi tamamlanmış bir şeyler sunabileceğimden emin değilim. Ama olur da bu sürüngen ruh hali içinde en azından bunu yapabilirsem, belki o kırk metrekarelik dairede bulamadığım ümit kendi kendine bir raftan ayağımın dibine düşer.
Şermin öleli epey zaman oluyor. Şehnaz da öldü.
Elimden gelmiyor yaşatmak.
Bu eylüle mecburen böyle başlayacağım:
26 Ağustos 2013
yokmuş gibi
Annemin gülümsemesinin yettiği zamanlar var. Ve annem bunun ne olduğunu bilemez. Bilemez çünkü uzun zamandır annesi ona gülümsemiyor. Gülümseyemiyor. Yokluk dediğimiz yerden gelen tebessümleri hangimiz görüyor?
Ben görünen bir yerden annemin dudak kıvrımlarını görmek ya da sesinde gülümserkenki o hafif gerginliği hissetmek istiyorum. Bazen şiddetle.
Birilerinin birilerini bu şekilde iyileştirdiği dünyada, hiçbir yara hafifletici tarafımın olmayışı yokluğa düşmeyişime anlam katmıyor.
Bazı günler çok güzel başlıyor.
Yarılanmadan soluyor.
Bunun insan dediğimiz yaratığın tutarsızlığıyla bir ilgisi yok.
Güzel başlayan günler, kimisinin gülümseyişine sebep olmadığınız için tam da güzel olamıyor.
Gün sol taraftan yeryüzüne düşüyor, kırılıyor.
Kimin dudak gerginliği yeniden güneşi hatırlatırsa, yeni gün o zaman.
Ben görünen bir yerden annemin dudak kıvrımlarını görmek ya da sesinde gülümserkenki o hafif gerginliği hissetmek istiyorum. Bazen şiddetle.
Birilerinin birilerini bu şekilde iyileştirdiği dünyada, hiçbir yara hafifletici tarafımın olmayışı yokluğa düşmeyişime anlam katmıyor.
Bazı günler çok güzel başlıyor.
Yarılanmadan soluyor.
Bunun insan dediğimiz yaratığın tutarsızlığıyla bir ilgisi yok.
Güzel başlayan günler, kimisinin gülümseyişine sebep olmadığınız için tam da güzel olamıyor.
Gün sol taraftan yeryüzüne düşüyor, kırılıyor.
Kimin dudak gerginliği yeniden güneşi hatırlatırsa, yeni gün o zaman.
10 Ağustos 2013
"Gel, hiç üzülme..."
Aklımın kaldıklarıyla kalbime kalanları eşitleyemediğim bir zaman içinde tekerlek çevirip duruyorum. Çok zaman geçiyor. Çok uzun zaman geçiyor. Nerede durup, neyi beklediğimizi, ne için kelimeleri tükettiğimizi ya da sakındığımızı kestiremediğim bir yumak içinde yuvarlanıyorum.
İstanbul'u düşünüyorum sık sık.
Evi-mi daha çok.
Giderken başlangıç noktasındaydım. Hazırdım. Kalbimde o gücü her zerresiyle hissediyordum. O güce ulaşmam için değildi belki ama, doğduğum yerin son bir çalım görüntülü hayal kırıklığı bütünlüğü de etkili olmadı değil.
Denizden uzaklaşıp, bir yerlere deniz kokusu taşıyabileceğim inancıyla almıştım ilk biletimi.
Şimdi hesapları önüme defter defter açınca, hava boşlukları, dolu olan hücrelerimi sıkıştırıyor gibi.
Hâlâ tek çözümümün orada olduğunu düşünüyorum, ben zaten bir şey düşününce o yörüngeden çıkmam için epey sarsıntılı yollar gerekiyor.
Ev, ilk gününden beri kalbimle birbirine karışık. Zincirlenmekse, bu ömrü oraya bırakabilirim.
Bırakmak istiyorum ya da.
Elimde olsa bıraksam.
Bir yerle iç içe geçmek öyle zorken..
Özlediğim bir şehir var.
Sürekli gözümün önünde olsun, kokusunu unutmayayım, fotoğraflarımızı biriktireyim, arkamdaki manzarada illâ ki onun da mavisi olsun.
Bana hitap etmiş tek bir anısı, cümlesi, rengi olsun, yeter dediğim..
Bazen özlemek yetmiyor.
Yeteri kadar tutkulu bir şey değil ya da.
Bağlanma korkum şehir şehir yürüyor.
Eve olan hasretimle, başka bir şehre, gerilerde kalmış, beni heyecanlandıran, kalbimi kenarından yakalayıp da tutuşturan o şehre olan meylim de birbirine eşitlenmiyor.
Yadırgadığım o düşüncenin kıyısında bir duygu olarak buluyorum kendimi. Bana bahsettiğinin aynısı belki. Tanımların benzemesinden çekiniyorum belki. Utanıyorum sonra.
Sonra da kendimi onca güçlü hissettiğim bir zaman dilimi geçirebildiğim ve daha büyük bir tutkuya ulaşabildiğim için derhal başımı kaldırıyorum.
Orada yaşanabilecek şeylerin tükeneceğini kanıksamış olmalı ki soluğum, hep bir çekingenliğim var.
Kaybolursam, nasılsa benimle nefes alan bir yer değil, nasılsa kaldırımlardan toplamaz inançsızlığı.
Ev öyle değil.
Kalp atışımı hisseden bir şeyler arıyorum etrafımda.
O bulacağım renk bana sadece bir kez seslenmesin, soldukça da parladıkça da suya ihtiyacı olup, beni çağırsın istiyorum.
Bir defteri kapadığımın açık ara kanıtıydı başlangıcım.
Mutsuz olmadım.
Pişman olmadım.
Dönmek istemedim.
Fikrimi değiştirmedim.
Oranın uyanışına karışacağımı, gecesine katılacağımı biliyordum; öyle de oldu.
Şimdi uzakta bir özlemim yok değil, kendini hatırlatmaktan çekinmiyor.
Çekinmesin de.
Gitmesin.
Unutmaktan çok korkuyorum yollarımı.
Mavi Kuş* çalarsa, beni illâ ki anlayacaktır değil mi?
Geçmiş zaman eklerim anlamıştı, yine anlasa genişlettiğimiz dünlerde yuvarlanırken...
4 Ağustos 2013
Ağustosun gerçek anlamı
"Turgut beni her an elinden kaçıracakmış gibi gereksiz bir kaygıyla yıpranacak, ben de hiçbir rekabetin söz konusu olmadığı bir alanda boyuna birinci seçilmekten yorulacaktım..."
Tomris Uyar
3 Ağustos 2013
senden de önce
Suyun akıp da yolunu bulduğu, bulup da çağlayanlara, okyanuslara ulaştığı ya da hiç durmadığı o durum bütününde yaslanabileceğim tek şey o camgöbeği maviliğin illâ ki bir zamanda beni eve bırakacağına olan inancım.
400 Darbe çekileli elli dört sene oldu.
Bir yerlere varmanın bu kas ağrılarına dolaşık kalple ne kadar mümkün olduğunu bilmiyorum ama her uyanışta yiten bir şeyler var.
Çocuk olarak kalamamanın, yetişkinliğe yerleşememenin yersiz yurtsuzluğu tekletiyor nefesi.
Aslında iyi biliyorum.
Geç olacak.
Güç de olacak.
Ama olacak.
Rüyalara ısınamadığımdan içine almadıklarımın hepsiyle tek tek koşacağız o uçsuz bucaksız denize.
Ama içimde, ama dışımda.
Suyun durmadığına inananlarla buluşacağız bir vakit.
Şartsız, koşulsuz.
Sadece hayat bitiyor diye.
Sadece, bitmeden bir ev edinebilmek için.
29 Temmuz 2013
Kaf Dağı'nın ardına kaçsa bile...*
Sen uzun zamandır şarkı söylemiyorsun, ben de ellerime bakmıyorum.
Gözlerimden uzattığım yolları iyice karartmıyorum ki, zamanı gelecek.
Gözümü karartıp toplayacağım çok cümlem var, arafımdan kaçışta gerekecek kadar da çok siyahım..
Saçlarımdan yıkayıp da atmadım aşkla bağlandığım, bir baykuşa ya da bir gezegen masalına değinebilecek renkleri; kestim.
Hayallerden ya da masallardan vazgeçmek için değildi inan, gerçekliğimin yeteri kadar farkına varmayışımdan belki..
Gerçek dediğimiz şeyin bir rengi olacaksa o illa ki kestane olmalı gibi bir iddiam yok bunca gökkuşağının arasında, bana kalırsa bulutların mavi olduğu bir yerde yaşıyoruz.
Ama bu mevsim, ellerimden, saçlarımdan, gözlerimden, takınacak şeylere değen her yerimden çıkarttım sevdiğim renkleri.
Cezalandırmak için değil, inan.
Kendime alışmaya ihtiyacım olduğundan belki.
Kendimle yaşamaya alışmak için ya da.
Boynuma doladığım desen desen çizgi çizgi şallar, bileklerime dizdiğim yaz boncukları, serin havalarda parmaklarımdan sıkılıp kendini yer çekimine bırakan halkalar, birini doldursam ötekinin hatrı kalır diye diye iğne- delik doldurduğum bütün taşlar; bu yaz hepsinden soyundum.
Başka bir şeylerle/biriyle tamamlanabilme ihtimalime inandığımdan belki.
Bir bütün oluştururken öyle yalın kalmanın da güzelliğini öğrendiğimden ya da.
Öğrettiğinden..
Şimdi sen, penceresinde yavrulayacak bir güvercinin karşısında uyumak üzere olan bir masalsan,
evinin o pastellenmiş yeşil duvarlarından benim kırmızı, son derece kırmızı sözcüklerim de dökülüyorsa,
bir zamanlar bir meyvenin kabuğuyla sonsuzluğu kazandırdığın o prenses de olmuşsam,
dünyanın en güzel yerine geliş biletim de senin denizlerine çıkacaksa,
bu soyunmuş halim, gerçek yapmaz mı bir şeyleri..?
28 Temmuz 2013
XXVI - II.
O kadar uzun yol geldik ki seninle
Şimdi, sen ayrı ben ayrı olan o yolu
Nasıl yürüyeceğiz?
(Biz seninle o yoldayken
yanımızdan ovalar, ağaçlar; titreşen
rüzgârlar akmıştı. Bir yolumuz olduğunu,
yol kazalarını, yol yorgunluğunu
o zamanlar biliyor muyduk?)
Birhan Keskin
26 Temmuz 2013
-e bilmek
Bu son yazlar hep zamana kelepçeli.
Her bir günün ağırlığını, saat saat, dakika dakika aldığım nefeste hissediyorum.
Bunca az zaman varken, bunca çok zamanı bir şeylere mecbur geçirmek çok yaşlandırıyor her şeyi.
Bir yerlerde sadece bir tebessümü için var olmak istediğim birileri varken, başka bir yerde gözlerim yerleri süpürüyor. İstemediğim her şeyin kıyısında bile değil, en derinindeyim. Vurgun tanımına kurulan örnek cümleden ismimi geçirebilirsiniz.
Beklentileri biriktirip, biriktirip kalbin odacıklarından taşırınca, işte böyle sönmüş balon gibi; renksiz, sevimsiz, umutsuz, plastik kokulu...
Eşdeğerliklere bakıyorum, kimse şu düşmeden durmaya çalıştığım yerde değil, sonsuz bir yalnızlık çiziyor bu parmak uçlarıma. Gel diyen var, git diyen yok, gidesim var, kalasım yok, ama en kötüsü; hiçbir şey yapacak kudretim yok.
Paraya inanmıyorum ama bir özgürlük var.
16 Temmuz 2013
14 Temmuz 2013
Yaz nöbeti
Gözlerimi sıkıyorum sıkıyorum sıkıyorum, yok oluyorlar. İçine kaçmak daha doğru bir tabir ya da, bilemiyorum. Gözlerimin rengi içime akıp da organlarımın arasına sızınca, kanımın dahi dolu dolu bir kırmızılıkta akamayacağını düşünüyorum.
Burnumdan aldığım nefesi ağzımdan bırakamıyorum, gözümden likit bir şekilde fışkırıyor.
Temmuzlara inandığım kadar inanmam ağustoslara, ağır aksak bir yürüyüşün darmadağınık çizimlerini getirir gözlerimin önüne, yoksun bir sarı, küflenmiş bir yaz. Eylülün cüretkâr hüznüne geçebilmek için önce ölmek gerekir sanki. Böceklerin boğazları yırtılırcasına bağırmalarından başka ağustosun hayat vaadeden renklerinin hep benden sakınıldığını düşünüyorum. Herkes valizlerine askılar dolusu ananas renklerinde yaz sonları tıkıyor ve çekip gidiyorlar gibi.
Bu evde anneannemi hatırlayışımın sıkıntısı sıvı bir halde doluyor içime. Hayattaki en büyük kaybımın, her yaz uzun, çok uzun bir yas nöbetiyle hatırlatılması varlığımın hiçbir zerresine iyi gelmiyor. İçinde oturduğum çam ağacı bile yeni çıkan dallarına hastalığını taşıyor. Beş komşu olduğumuz şu evler sırasında, dört hanenin mezarları var. Burası da dahil. Yazları kendini sıfırlamaya programlanmış insanların buraya gelip de yaşam enerjisi edineceklerini düşünmüyorum, umarsızca şezlonglara yatıp güneşi içebileceklerine de ya da iki metreyi geçkin pembe zakkumlara bakıp beş çaylarını yudumlayabileceklerine. Ben yapamıyorum.
Burası yirmi dört yıllık ömrümün en mutlu olduğum yeri ve yirmi dört yıllık ömrümün en büyük mutluluğunun öldüğünü gösteren bir sürü şeyle dolu şimdi. Gidemediğim, kalamadığım, kaldıkça yok sayamadığım, kurum gibi bir şey birikiyor burada içime. Gömme dolapların kıyısında sıkışmış el örgüsü şallara kokusu siniyor yılların. Çocuklukta üflenilen tüm mumlara, tüm pastalara ayrılmış olan masanın üzerinde şimdi aylık dergi yığınlarının beş para etmez reklam dolu sayfaları sürünüyor, aralarından kumlar döküle döküle.
Bundan yirmi dört sene önce dünyaya gelişimden etraftakileri haberdar eden sıvı bu evde annemden sızdı. İki il arası bir saat olmasa buraya mühürlenirdim belki. Ama olmadı. Üstelik hiçbiri; ne buraya, ne oraya, ne de nüfusumda yazan yere mühürlenebildim. Aslında yazların benim yerleşikliğime elverişli olmadığı doğum anımdan belliydi, yirmi dört yıl inat etmemin bir anlamı yoktu. Yine de ettim. Pek çok yaz. Ağustos sonunun eylüle bağlanmasını bekleyerek geçen pek çok yaz. İçinden temmuzlar geçen ve "bir umut" diye diye itip kaktığım yazlar...
Bak yine bekliyorum. İçimden atamadığım bir sıkıntıyla, kumların yüreklerinin kalkarak kafasını ve dolayısıyla rengini, huyunu değiştirdikleri bir denizin durulmasını, ölümün çalkantılı acısını değil de, gün doğumu renklerine karışacak bir uçukluğuna kavuşturmasını renklerini, okşamasını sabahları.. Çaresiz istiyorum..
O gideli on beş sene oldu, on beş yıldır hiçbir yere varmayan zamanın, yas nöbetindeyim.
Yarın..
Beraber, yeniden doğalım mı?
12 Temmuz 2013
livorno*
"Yanağıma koy bahçeni
beş parmaklı bahçeni
yanağıma koy
bir başka şehirde."
Sonsuz bir zaman geçiyor. Saymıyorum. Senin saymadığını da biliyorum içten içe.
Yaşamı bir bütüne tamamlayan anlar toplamına nüfuz eden bir şey var bu gelip giden, ama yerleşikliğine deprem uğramayan tarihsizlikte.
Kelimelerle çözmekte ustalaşamadığımız, ama mevsimlerine inandığımız toprağın gövdeye yürüyüşünden hoşlanıyoruz. Ayrı ayrı, birlikte, bir ben eksik, bir sen fazla, bir ben fazla, sen eksik olma.
Çünkü bana bahşettiğin bir sonrası var uykuların, ellerimin. Ağır ağır biçimlenen, ve sana sırladığım. Senden başkasının teklif edemeyeceği gizlilikte bir renk cümbüşüne davetiye. "Kimseye gösterilmeyecek" olan kapaklarda tozlanacak da olsa yalnızca senin bulabileceğin, ayırdına varabileceğin bir rengin bir tonundaki öpücük..
"Seni algılayışım aynı ya da ayrı yerlerde oluşumuza göre değişiyor. Yani, sen diye tanıdığım iki kişi var.
Benden uzakta olduğunda bile, benim için varsın. Varlığının bu şekli çok- biçimli: Sayısız imgeler, geçişler, anlamlar, bildiğimiz şeyler ve yerlerden oluşmakta, ama her şeyin altını çizen şeyse, her yere yayılmış yokluğun. Sanki sen bir mekâna dönüşmüşsün, hatların da ufuk olmuş. İşte o zaman bir ülkede yaşar gibi yaşıyorum içimde. Sen her yerdesin. Fakat bu ülkede seninle asla yüz yüze gelemiyorum.
Partir est mourir un peu."
*Alıntılar: John Berger
8 Temmuz 2013
"Hallarımı böyle yaz..."
Uzak değiliz birbirimize.
Fotoğraf çektirmek için yan yana getirilmiş iki nesne de değiliz biz.*
Onların, yirmilerin başlangıcı ve bitişiyle kesiştirdiğimiz bir şey de yok.
Oysa ben onlarca şey yazdım, yazabiliyorken.
Ve çizdim, çizebiliyorken.
Sen, onlarca şarkı ismi saydın, sayabiliyorken.
Çok kelimenin ardından razı olunan bir sessizliği yırtacak kadar çok gürültü, üstelik de umutlu bir gürültü var şimdi sokakta.
Bir ömür boyunca giyindiğim tüm renkleri katlayarak, milyonlarca çocuğun kalbine işlenen gökkuşakları var.
Cemal Süreya'sız olmayacak besbelli, o yüzden Karadeniz'e, oradan Akdeniz'e, oradan da daha büyük sulara karışan çarpıntılı yüreğimin** ülkesine değinebilirim; aylardan eylül olmasa da, ilkbahara taşınan bir şeylerin başında bir aradaydık.
Bak bütün çocuklar haziranın en az Hasan Hüseyin kadar var olmaya yaraştığını düşündükleri için uyandılar bu ilkbahar sonunda.
Sen de.
Ben de.
O da.
Elimiz yüzümüz, üstümüz başımız gazeteyken, kahkahanın yanı başınan gözyaşını koyarken***, koyabilirken, o kadar umutluyken ve umudumuz hüzünle dalgalanıyorken, sokaklar sokaklardan taşıyorken, aşka bunca inanmayı, yeniden yüreklerimizi diriltmeyi çağlayanlarla beraber başarmışken..
Ne bileyim..
Razı olma bu sessizliğe.*
Cevabı da Ahmed Arif olan bir geceden çıkan iki insansak, hangi on, hangi yirmi,
olsa olsa otuz üç****.
*Cemal Süreya- 16 Mayıs 1973
**Cemal Süreya- Ülke
***Hasan Hüseyin Korkmazgil- Haziranda Ölmek Zor
****Ahmed Arif- Otuz Üç Kurşun/ Fikret Kızılok- Vurulmuşum
5 Temmuz 2013
3 Temmuz 2013
130.
"Milena deniz gibi, içindeki su kütleleriyle deniz ne kadar güçlüyse o kadar güçlü, ama yine de ölü ve öncelikle de uzaklardaki ay istediğinde, bir yanlış anlama sonucu bütün gücüyle yığılıp kalıyor. Seni tanımıyor ve gelmeni istemesi belki de gerçeği sezmesinden kaynaklanıyor. Senin gerçek varlığının gözlerini daha fazla kamaştırmayacağını seziyor; bundan emin olabilirsin. Acaba, gelmek istememenin asıl nedeni bundan korkuyor olman mı güçsüz ruh?
...
a ty neprijedeš poněvadž čekáš až to Tobě jednou bude nutné, to, abys přijel."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)














