26 Temmuz 2013

-e bilmek


Bu son yazlar hep zamana kelepçeli.
Her bir günün ağırlığını, saat saat, dakika dakika aldığım nefeste hissediyorum.
Bunca az zaman varken, bunca çok zamanı bir şeylere mecbur geçirmek çok yaşlandırıyor her şeyi.
Bir yerlerde sadece bir tebessümü için var olmak istediğim birileri varken, başka bir yerde gözlerim yerleri süpürüyor. İstemediğim her şeyin kıyısında bile değil, en derinindeyim. Vurgun tanımına kurulan örnek cümleden ismimi geçirebilirsiniz.
Beklentileri biriktirip, biriktirip kalbin odacıklarından taşırınca, işte böyle sönmüş balon gibi; renksiz, sevimsiz, umutsuz, plastik kokulu...
Eşdeğerliklere bakıyorum, kimse şu düşmeden durmaya çalıştığım yerde değil, sonsuz bir yalnızlık çiziyor bu parmak uçlarıma. Gel diyen var, git diyen yok, gidesim var, kalasım yok, ama en kötüsü; hiçbir şey yapacak kudretim yok. 
Paraya inanmıyorum ama bir özgürlük var.

14 Temmuz 2013

Yaz nöbeti


Gözlerimi sıkıyorum sıkıyorum sıkıyorum, yok oluyorlar. İçine kaçmak daha doğru bir tabir ya da, bilemiyorum. Gözlerimin rengi içime akıp da organlarımın arasına sızınca, kanımın dahi dolu dolu bir kırmızılıkta akamayacağını düşünüyorum.
 Burnumdan aldığım nefesi ağzımdan bırakamıyorum, gözümden likit bir şekilde fışkırıyor. 

Temmuzlara inandığım kadar inanmam ağustoslara, ağır aksak bir yürüyüşün darmadağınık çizimlerini getirir gözlerimin önüne, yoksun bir sarı, küflenmiş bir yaz. Eylülün cüretkâr hüznüne geçebilmek için önce ölmek gerekir sanki. Böceklerin boğazları yırtılırcasına bağırmalarından başka ağustosun hayat vaadeden renklerinin hep benden sakınıldığını düşünüyorum. Herkes valizlerine askılar dolusu ananas renklerinde yaz sonları tıkıyor ve çekip gidiyorlar gibi.

Bu evde anneannemi hatırlayışımın sıkıntısı sıvı bir halde doluyor içime. Hayattaki en büyük kaybımın, her yaz uzun, çok uzun bir yas nöbetiyle hatırlatılması varlığımın hiçbir zerresine iyi gelmiyor. İçinde oturduğum çam ağacı bile yeni çıkan dallarına hastalığını taşıyor. Beş komşu olduğumuz şu evler sırasında, dört hanenin mezarları var. Burası da dahil. Yazları kendini sıfırlamaya programlanmış insanların buraya gelip de yaşam enerjisi edineceklerini düşünmüyorum, umarsızca şezlonglara yatıp güneşi içebileceklerine de ya da iki metreyi geçkin pembe zakkumlara bakıp beş çaylarını yudumlayabileceklerine. Ben yapamıyorum. 

Burası yirmi dört yıllık ömrümün en mutlu olduğum yeri ve yirmi dört yıllık ömrümün en büyük mutluluğunun öldüğünü gösteren bir sürü şeyle dolu şimdi. Gidemediğim, kalamadığım, kaldıkça yok sayamadığım, kurum gibi bir şey birikiyor burada içime. Gömme dolapların kıyısında sıkışmış el örgüsü şallara kokusu siniyor yılların. Çocuklukta üflenilen tüm mumlara, tüm pastalara ayrılmış olan masanın üzerinde şimdi aylık dergi yığınlarının beş para etmez reklam dolu sayfaları sürünüyor, aralarından kumlar döküle döküle.

Bundan yirmi dört sene önce dünyaya gelişimden etraftakileri haberdar eden sıvı bu evde annemden sızdı. İki il arası bir saat olmasa buraya mühürlenirdim belki. Ama olmadı. Üstelik hiçbiri; ne buraya, ne oraya, ne de nüfusumda yazan yere mühürlenebildim. Aslında yazların benim yerleşikliğime elverişli olmadığı doğum anımdan belliydi, yirmi dört yıl inat etmemin bir anlamı yoktu. Yine de ettim. Pek çok yaz. Ağustos sonunun eylüle bağlanmasını bekleyerek geçen pek çok yaz. İçinden temmuzlar geçen ve "bir umut" diye diye itip kaktığım yazlar... 

Bak yine bekliyorum. İçimden atamadığım bir sıkıntıyla, kumların yüreklerinin kalkarak kafasını ve dolayısıyla rengini, huyunu değiştirdikleri bir denizin durulmasını, ölümün çalkantılı acısını değil de, gün doğumu renklerine karışacak bir uçukluğuna kavuşturmasını renklerini, okşamasını sabahları.. Çaresiz istiyorum.. 

O gideli on beş sene oldu, on beş yıldır hiçbir yere varmayan zamanın, yas nöbetindeyim. 

Yarın.. 
Beraber, yeniden doğalım mı?

12 Temmuz 2013

livorno*


"Yanağıma koy bahçeni
beş parmaklı bahçeni
yanağıma koy
bir başka şehirde."

Sonsuz bir zaman geçiyor. Saymıyorum. Senin saymadığını da biliyorum içten içe. 
Yaşamı bir bütüne tamamlayan anlar toplamına nüfuz eden bir şey var bu gelip giden, ama yerleşikliğine deprem uğramayan tarihsizlikte.
Kelimelerle çözmekte ustalaşamadığımız, ama mevsimlerine inandığımız toprağın gövdeye yürüyüşünden hoşlanıyoruz. Ayrı ayrı, birlikte, bir ben eksik, bir sen fazla, bir ben fazla, sen eksik olma.
Çünkü bana bahşettiğin bir sonrası var uykuların, ellerimin. Ağır ağır biçimlenen, ve sana sırladığım. Senden başkasının teklif edemeyeceği gizlilikte bir renk cümbüşüne davetiye. "Kimseye gösterilmeyecek" olan kapaklarda tozlanacak da olsa yalnızca senin bulabileceğin, ayırdına varabileceğin bir rengin bir tonundaki öpücük..

"Seni algılayışım aynı ya da ayrı yerlerde oluşumuza göre değişiyor. Yani, sen diye tanıdığım iki kişi var.
Benden uzakta olduğunda bile, benim için varsın. Varlığının bu şekli çok- biçimli: Sayısız imgeler, geçişler, anlamlar, bildiğimiz şeyler ve yerlerden oluşmakta, ama her şeyin altını çizen şeyse, her yere yayılmış yokluğun. Sanki sen bir mekâna dönüşmüşsün, hatların da ufuk olmuş. İşte o zaman bir ülkede yaşar gibi yaşıyorum içimde. Sen her yerdesin. Fakat bu ülkede seninle asla yüz yüze gelemiyorum.
Partir est mourir un peu." 

*Alıntılar: John Berger

8 Temmuz 2013

"Hallarımı böyle yaz..."


Uzak değiliz birbirimize. 
Fotoğraf çektirmek için yan yana getirilmiş iki nesne de değiliz biz.*
Onların, yirmilerin başlangıcı ve bitişiyle kesiştirdiğimiz bir şey de yok.
Oysa ben onlarca şey yazdım, yazabiliyorken.
Ve çizdim, çizebiliyorken.
Sen, onlarca şarkı ismi saydın, sayabiliyorken.
Çok kelimenin ardından razı olunan bir sessizliği yırtacak kadar çok gürültü, üstelik de umutlu bir gürültü var şimdi sokakta.
Bir ömür boyunca giyindiğim tüm renkleri katlayarak, milyonlarca çocuğun kalbine işlenen gökkuşakları var.
Cemal Süreya'sız olmayacak besbelli, o yüzden Karadeniz'e, oradan Akdeniz'e, oradan da daha büyük sulara karışan çarpıntılı yüreğimin** ülkesine değinebilirim; aylardan eylül olmasa da, ilkbahara taşınan bir şeylerin başında bir aradaydık. 
Bak bütün çocuklar haziranın en az Hasan Hüseyin kadar var olmaya yaraştığını düşündükleri için uyandılar bu ilkbahar sonunda. 
Sen de.
Ben de.
O da.
Elimiz yüzümüz, üstümüz başımız gazeteyken, kahkahanın yanı başınan gözyaşını koyarken***, koyabilirken, o kadar umutluyken ve umudumuz hüzünle dalgalanıyorken, sokaklar sokaklardan taşıyorken, aşka bunca inanmayı, yeniden yüreklerimizi diriltmeyi çağlayanlarla beraber başarmışken..
Ne bileyim..
Razı olma bu sessizliğe.*
Cevabı da Ahmed Arif olan bir geceden çıkan iki insansak, hangi on, hangi yirmi, 
olsa olsa otuz üç****.

*Cemal Süreya- 16 Mayıs 1973
**Cemal Süreya- Ülke
***Hasan Hüseyin Korkmazgil- Haziranda Ölmek Zor
****Ahmed Arif- Otuz Üç Kurşun/ Fikret Kızılok- Vurulmuşum

5 Temmuz 2013

tarihe yazılı her şey


"Nefretten ya da aşktan başka bir neden varsa, konuşmayalım yeter..."

3 Temmuz 2013

130.


"Milena deniz gibi, içindeki su kütleleriyle deniz ne kadar güçlüyse o kadar güçlü, ama yine de ölü ve öncelikle de uzaklardaki ay istediğinde, bir yanlış anlama sonucu bütün gücüyle yığılıp kalıyor. Seni tanımıyor ve gelmeni istemesi belki de gerçeği sezmesinden kaynaklanıyor. Senin gerçek varlığının gözlerini daha fazla kamaştırmayacağını seziyor; bundan emin olabilirsin. Acaba, gelmek istememenin asıl nedeni bundan korkuyor olman mı güçsüz ruh?
... 
a ty neprijedeš poněvadž čekáš až to Tobě jednou bude nutné, to, abys přijel."

27 Haziran 2013


öyle yıkma kendini
öyle mahsun, öyle garip…
nerede olursan ol
içerde, dışarda, derste, sırada,
yürü üstüne üstüne
tükür yüzüne celladın
fırsatçının, fesatçının, hayının..
dayan kitap ile
dayan iş ile
tırnak ile, diş ile
umut ile, sevda ile, düş ile
dayan rüsva etme beni..

Ahmed Arif

30 Mayıs 2013

öylece

Mevsimler devriliyor aramızda. Uzun mevsimler. Yaşımızı boydan boya parçalayacak zamanlar.

Kışları oralarda nasıl geçer bilmiyorum ama zaten yerini de bilmiyorum. Hep tahminlerimden taşan coğrafyalarda oldu adımların. Gece yarısı telefonları hiç bildiğim yatak örtüsüne değip de geçmedi. Şimdi de orda gibisin ama gidecek gibisin, kalacak gibi misin. 

Çocukluğunu dinlemedim. Belki bana da bu zul gelirdi dinleseydim. Çocukluğu taşımak çok zor çünkü. Ama bazen içimi sıyırmadan edemiyorum, gölgesini gördüğün ağaçların ismini yazmak istediğim kağıtlarla.. Bastığın toprak ve içtiğin su, bir annenin kışları, evin yemek kokusu.. 
Kederli bir şey bu. 

Hikâyenden toz yutup da uzaktan bakamadığımdan belki, bütünün neresinde olduğumu kestiremeyişim. Gerçi sanki sakınmasızız hepimiz.. Hangimiz, hangimizin kalbinin atlıkarıncasında bir tur olabildik, bilmiyorum..
Buralarda kendini yenileyen, yineleyen bir şeyler olduk belki. Bu bir şey olmak mı. Ad koymak mı. Hikâye sonlandırmak mı. Yenisine başlamak mı. 

Diyeceksin ki şimdi çıkıp, hayır demeyeceksin. 
Dersen bitecek çünkü. Anlam verilemeyen bir sürü toza, buluta cevap verildiği anda, bu pişmaniye gibi çektikçe gelen, içimizde erimeyen şey kopacak. 

Diğer hikâyelerini bilmiyorum aslında, yani buçuklu şeylere biliyorum demeyi sevmiyorum. Zaten hikâye insanı da değilim. Masallar oldukça. 
Böyle demem bile tutup da getirmiyor iki ucumu bir yere, biliyorum. 
Nerede beklemek, nerede sonsuzluk, nerede ölümsüzlük diyeceksin. Zamana inanmıyordun da mı böyle yaptın diyeceksin. 
Yok, hayır demeyeceksin. 
Cevapsız olmak durumunda çünkü şimdi havanın bir kapayıp bir açması. 
Bir son yok. 
İşte bunu bildiğin için ve bildiğim için masal diyorum. 

Sabahları uyandığımız sürece..

Neyseki artık gecelere çok kalanımız yok aramızda.

26 Mayıs 2013

mayı(s)onu.



Benim de kötü geçmedi çocukluğum
Geçende oturdum da düşündüm.
Her gününde başka bir tad bulduğum,
İstanbul'un bir kenar mahallesinde,
Veya Eskişehir'de evimizdeyken.
Şöyle birkaç saat düşteydim sandım
Sanki rahat bir toprakmışım da, içime
Bir cemre düşmüş gibi ısındım.

Turgut Uyar

25 Mayıs 2013

*

Her şey güzel olacak...

23 Mayıs 2013

teşekkür

Aniden kalbime çimdik atılmış gibi ağlamalarımı bir tek o çocuk gördü.
Oysa kimse ağlamazdı evde.
Bir ölümün ardından dahi gözyaşlarını sadece yastığa akıtan bir hane halkındandım.
Gizli ve sessiz yürüyen keder içinde ben, en göze batanıydım.

Hiçbir zaman dişlerini sıkıp, yüzünü gökyüzüne kaldırıp, yoluna devam edebilen bir kadın olamadım.
Belki doğunun kana, kandan da çok ruha karışmasındandır, belki de hep karşıt şeyi içselleştirme eğilimimdendir, bilmiyorum.
Ben hep ağladım.
Çoğu zaman gün tebessümlerini geceye taşıya taşıya..

Bu sefer titrek mum halimle kalamadım. İçimden akşamları taşıra taşıra, gündüze yenile yenile ağladım.
Yağmur yağıyordu.
Yağmur hep güzel saklar ıslaklığını yanağın..
Sağanaklar boyu ağladım.
Biletler arasında, koltuk numaralarıyla matematik yapmaya çalışarak, batıya kayıp o sonsuz gururu takınmaya çabalayarak.

Bazı şeyler nasıl susturulur bilmiyorum.
Bizim ülkemizde keder suskun bir şey değildir. 
Evdeki sessizliği ülkenin anneleri yırtar.
Ben sağanaklar nasıl durdurulur, bilmiyorum.
Zamanın bir şeylerin merhemi olduğuna inanmıyorum ama bulutların canları sıkılıp da güneşe yol vermelerini beklemek bile zaman geçirmek işte..

Yalnız başına ağlamakla, birinin gözlerinin içine bakmak zorunda olup gözyaşını tutamamak çok başka şeyler.
Zor bir şey; inanmadığın bir sürü şeyin arasında inancının en sağlam kanıtı karşında dururken güçsüz kalmak..

Ama bak, kalktım.
Bir kez olsun zamana inanmaya karar verdim ya da.
Yağmurun baharları yaza taşıyacağına.
Senin çaresizliğinden, gözlerime gözlerinle taşıdığın korkudan ürküp kalktım.
Seni yordukça, içindeki yarını tüketme korkusu..
Belki de bu yüzden ilk kez bu kadar gürültülü, bu kadar zamansız, bu kadar durdurulamazdı titreyişim. Bir tek senin cesaretine inanabildiğimden hayatta.

Ben bu bahar çok ağladım.
Bir tek o çocuk gördü.
Bir tek o görmezden gelemedi.
Onun gözlerini gördükten sonra güçsüz olmak zaten imkânsızdı.

13 Mayıs 2013

başlangıç

Hiç şüphesiz ki bu yağmurlar kendini sararık çimlerde öldürecek en nihayetinde. 

İzmir'deki evin balkonlarında adeta bir festival gibi renklerini birbirine geçirerek büyüyüp, salkım salkım kendini mevsime veren çiçekler ve balkonsuz İç Anadolu evime ulaşan ıhlamur kokuları birbirlerine anlayış gösterecekler. 
Çünkü hoşgörüsüz bir iklimin çocukları değiliz hiçbirimiz. Dördünü birbirine teslim edebilen bu topraklarda, ne ben susuzluktan çatlayarak kırılan bir toprak parçası olmalıyım, ne de siz çiçeklerinizi yalnızca balkonlardan hayata uzatmalısınız. 
Benim size getirecek akşam serinliğim var, siz de bana renk verin.

Şu ömürle ilgili öngördüğüm bir şeye ilk kez inanmalısınız.

Çünkü açma mevsimim yaklaştı.

Bu yağmurlar erguvanlara, bu yağmurlar akasyalara, bu yağmurlar sağanak sonrasında güneş güneş damlamaya..

Elimi tutun...

4 Mayıs 2013

yoluma, yolundan akıp...*

Papatyaları eksik etmediğimiz bir mevsime başlayalım yarın.
Bundan önceki kaçmaya and içmişlerin hepsini çiçeklendirecek kadar çok yeşertelim şehri.
Günce kenarlarına eğri büğrü yazdığım dizeleri birbirine dolayıp taçlar örelim.
Bisiklet zor bu sokaklarda, vadilere kaçalım. Ama dondurmalı irmiği eksiltmeyelim.
Kavun kokmaya yakın, yüksek pencerelerin kanatlarından taşalım. 
Senin sofraların var.
Benim anasona meyillendiğim mevsimlerim.
Her sessizlikte anla mesela, okurken uyuyakaldığımı.
Hep öyle olur. Ama sen devam et okumaya, göz kapakların kendiliğinden vazgeçene kadar.
Bir gün sana okumayı çok sevdiğim bir dilde renkli şeyler okuyayım, yemek menüleri hoşuna gitmez mi? 
Sonra terliklerle arşınladığım şehrin nehrine doluşalım. 
Akşamüstleri karaduta bandırılmalı, geceler meyveli başka şeylere.
Bir gün doğumunun arifesinde ıhlamur ağaçlarının altında izleyelim dönen kuşları.
Henüz kapanmış içki dükkanlarının vitrinlerine bakıp konuşalım, kuruyemişçiler de olur. 
Zaaflarıma gülelim, zaaflarına gülelim, birbirimizin zaafı oluşumuza içelim.
Uykular baş dönmesi gibi geçsin, öyle geçsin ki ayıldığımız gün gerçekliğini yitirecek kadar sarhoş doğsun.
Bu kez başka bir şey yapalım.
Zaten sevmediğimiz matematiği bilenlerine bırakalım.
Tarihsiz bir ilkyaz. 
Göğüs kafesimde büyüttüğüm yorgunluğu tatile çıkaralım.
Renkler var giyinmek için.
Soyunmak için.
Suların geçtiği şehirler.
İsminden sular geçenler.
Ve isminden şiir geçenler.
Geçenlerimiz.
Hadi gel.

**fotoğraf: Laura Makabreskhu

1 Mayıs 2013

bırak durmasın su..*

Uyunamayan uykular rüyalara, rüyalar kâbuslara, kâbuslar yeniden kımıltısız güne dönüşüyor.
Salınmıyor artık hiçbir düşünce, her kırıntı vurgun..
Nefessizliğim kelimesizliğe yuvarlanıyor.
Avuçlarım terliyor, bahar telâşından olsa keşke..
Olur belki bir sonraki bahara..
Ama şimdisi geçmiyor..
Korkak büyütülmüşüz, belli.
Üç beş yaşın özgüveni tırmanamamış yirmi üçe, yirmi beşe..
Fikrimizin bavullarını toplayıp da çekip gidememişiz bilmediğimiz yollara,
yolların bilinmezliği için saat çok geç..
Her şeye geciktiğim şu ömrü toplayıp çıkarıyorum, çeyrek yüzyıl ediyor.
Gam üstüne gam koyup binalar örüyorum doğumuma, 
başka türlüsünü bilmiyorum.
Mimar var, mimarlar, mimarlarım..
İşlerinde de iyiler, belli.
Benim etrafıma dikilen yeşeriklikler yetmedi ama..
Gökyüzünü gördüm.
Vaktim yok şimdi durmaya..
Geç oldu...
Boyum uzamıyor, binalara güneş girmiyor, hiçbir yeşillik bana yetmiyor pencerelerden..
Haritaları çoğaltmıyorsam, kıyamadığımdan şiirlere..
Şu anahtara iyelik eki asmak istiyorum artık.
Sonra, bir ihtimal olacaksa;
denize varmak..
Biraz gamsız, öyle kendi kendime, durmaya..
Düşüncemi saçmaya, bütün bu kalp ağırlığını ilk yarının sonlarına kadar sulara salmaya..
N'olur elimden tutsa şu tarih, n'olur duvarsız kalsak bu baharda, bir şans tanısak
birbirimize, sizin ortaklığınıza, benim ayrıklığıma..
Dilekse, ömürlük dileğim bu olsun...

19 Nisan 2013

gece yarısı..*


Çok soğuk. 
Bu kışın aklı, gönlü beyazda kaldı diye belki..
Yüksek tavanlara uzanan pencerelerin kanatlarını ardına kadar açıp da, rakı sofraları kurduğumuz tarihler şimdi doğalgazla ısınma çabasında.
Isınmıyor insan çoğu zaman.
Yüzük parmaklarımdan halkaları düşürtüyor bu ayazlar, bileklerimden kaydırıyor bilezikleri.
Ne zaman üşüsem, üzerimden akıp gidiyor taktığım şeyler.
Oysa ben her sevişmeye bir teki çarşafa sıkışıp, ötekisi kadının kulağında kalan bir çift küpe yakıştırıyorum hâlâ. Sıcağa, çok sıcağa.
Takılı kalabilen, akıp gidebilen, akıp da kalabilen..
Film olsun diye değil, aynanın karşısında seçilip de takılmış boncuklar, camlar, taşlar anıya dönüşür temennisindeki ısrarımdan.. Teki bir anıda kalmış küpeyi saklamayan adamların, kulağındaki eşini çıkarıp da kutulayan kadınlarından olmaktan belki..
Sahi filmde de, kadın bir çift küpe istiyordu değil mi? 
Güzel kadın, nehir kadınlarından, günlük tutan kadınlardan..
İlk yaz kadını derdim soracak olsan, uçuk sarıyı yakıştırırdım, hafif yeşile çalan. Hazzın kıyısına vardıran ekşilikte tadı. Limonsu, ama daha uçuşkan..
Güzel filmler geçti sessizliklerden.
Güzel şarkılar.
Güzel dizeler.
Güzel akşamlar.
Güzel çarşambalar.
Güzel mektuplar.
Küpeler değil.
Zemheri zamanlardandır belki..
Kesin öyledir..

18 Nisan 2013

bekle- sen..


Bak neler oluyor.
Eskiden inanmadığım tablolara renk çalmak için güç veriyor hayat, kırıntıyla da olsa..
Bakarak büyüdüğüm sulara değen yeni bakışım, şehri affettirecek neredeyse..
"Ne güzel" diyorum. Her gün batışı yeni bir şiir gibi.
Her gün başka tonlarıyla batıyor sulara; kavuniçinin pembeyi kışkırtması, alkol mavisinin eflâtunla sevişmesi, sonra morcivertken laciye boyaması günü..

Bazen çok umutlu bir kadın oluyorum.
İnançsız ama umutlu.
Tüm o sözcüklerimi sellere bırakan gözyaşlarımın yanında, öyle yamaçlardan dökülen renkleri dudağının kıyısıyla öpen, sessiz bir kadın.
Sessizliğinde tek sesin, o olmasını isteyen bir kadın.

İçimdeki bütün çöküntü alanlarından kendimi kurtarıp düzlüğe çıktığımda, öyle suya karşı bir bank olsa yeter diyorum, yetmez mi. İçimin şehirlerini de öyle yazıp çizmedik mi.
Bir sürü şey geçiyor gözlerimi kapattığımda. 
Az şehir, az insan, çok şey.

Şundan birkaç sene önceki sureti arıyorum bazen aynada, sonra en yakın arkadaşımın beni İstinye Sahili'ne yolladığı o günü buluyorum. O günkü el yazımı arıyorum. O günkü kızı. O gece telefondaki sesimi. O yazı. O yazdan geriye kalanları. Bir bankta kendimi yeniden doğurduğum o tarihi. Temmuz doğum sancısı kadar, ölümü de şereflendiriyor bazen. O bar geliyor sonra aklıma, o kalabalık, müzik yapan adamlar, sol koluma bakmaktan beni vazgeçiren tarih, insanlardan ürkmeksizin gövdeye karışabildiğim.. Yeniden çınardan bir hayatın rüzgârla salınabilen bir dalı olduğumu düşündüren..

Bir yurt odasının yapış yapış pencerelerinin önünde öyle sakınmasızken geceden dolan terli çam kokusu..
Sonra başka şeyler.. 
Terasında kahvaltı ettiğimiz bir yer vardı. Galatasaray Lisesi'ne çok tepeden bakardık. İstanbul herkesindi,  merdivenleri bize kalırdı ama. Bize hep merdivenler kalırdı. Belki de o yüzden düşmek epey can yaktı. 

Bir tek bunlar değil. 

Kaybetmekten ürktüğüm insanların birer birer yol ayırış sahneleri de karıncalıyor göz kapaklarımı. Ama yaşsız belki. Belki uzun zamandır, büyütmek adı altında hazırladıkları şey buydu, bilmiyorum.
Herkes yolun bir yerinde kendine, kendiyle kalır değil mi..
Ben en genç olanlarıydım, ondan herhalde bu yalnızlık şimdi.

Mesela bir de iskeleler var. Neden öyle gözüme çizik atılmış gibi bindiğim vapurlar..? Bir değil, iki değil ki.. Merve'nin Karaköy'den getirdiği bir kart var, benim inandığım, inanmak istediğim insanlara doldurduğum defterler, anısı kalmış, karanlık sözcükler, söylenmeyenler, ama illa vapurlar.
Bazı haftasonları, inatla yürürdüm diğer iskeleye. Şimdi metallerle ayırmışlar güzegâhına göre insanları, oysa mimar çocuk görse sevmezdi, defter doldurulan çocuk da, bu çocuk da. Hiçbir çocuğun sevmeyeceği kadar büyük artık her şey. Büyük, büyüdükçe kirlenen, kirlendikçe temizlenmesi mümkün olmayan..

Bazı sokaklar da var. 
Çok şarkı.
Belki keşkeler..
Pişmanlığın niceliği ölçülemiyor.
Ama bir ömür, fazlasını taşımaz, onu biliyorum.
Belki de en genç kalan, en genç ölen, öldürülen olarak tam da bu yüzden
Gitmem gerek.
Deli sayılmam.
Sadece neden pişman olacağımı iyi biliyorum.
Ve olmayacağımı da.
Yerimde genç kalamadığımdan..

Gitmem gerek.
Yeni bir sokak eklensin diye belki gözümün önünden gitmeyen şeylere.
Belki bir koku.
Belki o koku..;
Ezbere bildiğim. 
Ama hiç bilmediğim bir şehirde, sanki ilk defa koklayacakmışım gibi olan..

Korkuyorum.
Görüntüleri yitirmekten.
Unutmaktan.
O harika adamın dediği gibi, "Unutmak, inananlar için Tanrı'nın, inanmayanlar için doğanın en büyük mucizesidir."
Mucize istemiyorum.
Anları, anıları, bu kadar benimken zihnimin yorgunluğuna bırakmak..
Kalbimi zorlamak, gözlerimi bunlarla bozmak varken,
kapatmak istemiyorum, uyumak..
Belki giderim ve sadece şöyle olur;

"Tırnak cilası dışında çırılçıplaktı." 

...

14 Nisan 2013

her şey çok ... olacak..*

"Adam önce 'Kuş, ağaç, ne istiyorsanız onu olun şimdi.' dedi.
Sonra da "Kuş olduysanız nasıl bir kuşsunuz, ağaçsanız ne düşünen bir ağaç?" diye sordu.
Ağaçtım ben.
Ya kesilirsem? diye düşünen bir ağaç.
Yanıma geldi.
"Sen istemedikçe kim kesebilir seni?" dedi.
O günden sonra, kestirtmedim kendimi.
Korkmadım.
Ondan sonra bir daha hiç korkmadım."
Bunu anlattı. 
Sonra bana "Yeter ki, seni üzecek bir şeylerin karşısında ağaç gibi durabilecek cesaretin olsun.." dedi.
Kim kesebilir?
Keserse ne olur?
Olan hep kalanlara olur.
Korkma.
Korkma- hem.. 
"Ben varım..."

11 Nisan 2013

Shiraz

Nisan kokusunun duyulabildiği bir yerde baharı tozutuyorum. 
Aşiyan'da değil. Erguvanların oluk oluk kalbe aktığı bir yerde de değil. 

Yine de denizin ve mevsimin karışıp, güzelleştiği, birbirine birbirini yakıştırdığı bir coğrafya; tanıdık ama yavaşça uzaklaşan..
Burada dokunmayı sevdiğim nice şey, birbiriyle eşleşip yok oldu. 
Yok olmanın tarihinin, başlangıca en yakın yerde başlaması tuhaf..

Özlediğim çok şey var, "Say" dese birisi; neresinden başlarım, hangi kelimeleri seçerim, hangi kokulara yaslanırım; bilmiyorum.. 
"Halıya çıplak ayakla basmayı özledim" dediği gibi bir çocuğun, "Eski insanları" deyip üç noktalık iç geçiren adamın, ya da "Seni" diyebilecek kadar yürekli bir soluğun.. Hangisinin özlemine benziyor kıyımda köşemde tozlandırdığım.. 

Henüz geçmiş zamana düşmemiş şeyleri özlüyorum en çok sanırım.. 
Yenilendikçe, kendini kenarda biriktiren ve gerçekleştirmek için beklediğimiz, ertelediğimiz, eksik..

Yaz geliyor, denize girelim beraber. 
Bunu özlüyorum.
Bilmediğim bir sahilin kumuna, suyun yalayacağı izler bırakmayı..
Tanımadığım bir rüzgârla ıslak kıyafetlerimizin içini doldurmayı.

Aşiyan'ı değil.

Oranın en güzel çiçeği nedir, bilmiyorum.
Ama onu özlüyorum.
Bir gündüz, bir kapı, bir demet.
Tanımadığım bir yerin gecesini,
bilmediğim bir hikâyenin kenarında rakı içen adamı,
yabancısı olduğum bir şeylerin birbirini bilen insanlarını..
Çıkmaz sokakların kesiştikleri yerdeki ağaçları..

Yaz geliyor, ne ilk ne de son kez.

Ama başka.