30 Ağustos 2009

ağustos gelinliği*


Bir hafta daha evlendi.. Ada yolları, gelin teli... Çocukluğa kesilen bilet... Bugün yeşermiş otlar arasından, pembe gonca giydim... Yeşilim, pembeyim. Biraz önce sana da söyledim, yanıma bana aldığın kolyeleri aldım. Gençliğe öpülen düş... Sonra ellerin geldi aklıma, özledim.. Emniyet kemeri boynuma dayanıyor. Acıyor. Turuncu kalem, pembe sedefli ojeli parmaklarımın arasında durmuyor. Bileğimi zorluyorum, virajlarla... Nefesim tarçın şerbeti bu akşam güneşinde. Elbisemin askısıyla birlikte, ağustos düştü. Ayaklarıma sarılan zehir yeşili ayakkabıyla çıkıyorum, sarmaşıkların gökle buluştuğu durağa.. Pembeyim, yeşilim. Hem zehirim hem panzehir.. Dudağımdan akan, şeftali suyu... "Eskiden buraları hep şeftali bahçeleriydi Deniz." Bu da öyle bir şey işte.. Bahçeleri yakıp, yere düşen son şeftaliyi dudağıma iliştirdiler.. Yaralarım geçeli oldu epey. Oysa dizlerim yarılmıştı, şimdi yeri kurumuş otlarla kaplı çocuk parkında... Suyunda boğulmuştum, annemin suyu gelmişti yeşil yapraklı pembe zakkumlarla dolu bahçeli evin mermer merdivenlerinde... Halam zakkum yutmuştu. Ben en çok halama benzerim. Gördün mü? Yeşil yapraklı, pembe zakkum oldum işte.. Zakkum, zehirlidir.

*resim: Ayşegül Yıldırım

29 Ağustos 2009

idyllic position of the transgression*

"..Hayatımdaki o işaret kayıp gidiyor gökten; gündüze karşıysa yapayalnızım. Parlak bir hediye paketine sığdı kalbim. Çocukluğum, pabuçlarıma bulaşmış mürekkep lekelerini çıkarmakla geçti. Ayakkabılığa atılmıştı mucizem... Ona da sordum; ancak bir anı yanıt verebilir diye. Ama, bir anının yatışmamış öfkesini buldum.
...

Kırmızı. Sana, sadece kırmızı demeliyim. Ben başaramıyorum kırmızı. Hatırlamak dışında bir mucizem yok. Bir şeye inandım. Bir şeye ve sadece bir kere ağlayarak dans ettim. Oysa hayata bağlanmak için ayağa kalkmıştım..."

Umay Umay

"şüpheli film aşkları"



Yağmurlu havalarda uğrardı bana.
Bebekti.
Delikanlı bir bebek.
Mevsimler geçti.
Herkesi şaşkına çevirebilecek güzellikte mevsimler geçti.

Hiç yağmur yağmıyor bu kente.
Başka tabutta gömülme zamanı.

Küçük İskender

22 Ağustos 2009

"geceler insanlığımız/ insanlığımız yalnızlıktır..."


şimdi güzel bir deniz karşımda; korkunç çırpıntılı, dehşetli mavi bir
deniz tutmuş da bir ucundan b(akıyor) uzaklara...
uzak, uzaklığında
ben kendi yakınlığımda yalnızım
ortalarda olsam da ortalı yalnızlıktır...





/yangınlar ortasında:
notaları kurşunlanmış bir şarkıdır yalnızlık.../


Y.O.

tozdan mektup

Damağımda, sustuğun gecelerden arta kalan yakarış pası var...
Dakika atmayan saatlerin yelkovan gölgesinde, cesedini seyre daldım; suyun kadınlığını zorlayan alevlerin Ege sahillerinden doğuşunu...
Islak kum, bu tan vakti...
Biraz buz kırığı, biraz perçem, biraz buğu...
İsmini işlediğim oyasız güzlerin bekçilerini uyuttum nöbet başı yalnızlıklarda...
Kalemim kırmızı benim.
Rengimin kırmızı olmadığı, yorgun zamanlar, esrik tutuşlar..
Parmaklarımın ucundan ay damlıyor, yol yol dağılıyorum kuşatmasız zaferlerinde...
Damar damar işliyorum şehvetsiz lâl yosmalıklarını...
Biraz gurur, biraz nefret çözülüyorum kadehinde...
Yaslı masallara kaldırıyorum kadehimi, dudağıma iliştirilmiş taze, şuh, mavi, gecelik.. Bir gecelik.. Gece, mavi.
Şerefe...
Nemli teninde, yolsuz gemilerimi yüzdürüyorum..
Gülüyorum, kırık aynada çoğalan suretine...
Odalardan çağıran davetkâr eteklere biliyorum hançerimi, kuştüyü bir yastık şimdi katil kadınlığım...
Saksılardan genzine sürüklediğim zehir, yeşil akıntı... Okyanus sonu, dürbün camı...
Objetiktifinde derbeder ceset izleri...
Yol yorgunuyum bu akşam, bırak dağınık kalsın peri masalı, avcı, ceylan yüreği...
Avuçlarım mahşer yeri..
Garlardan taşıdığım valizler dolusu ıssız çığlık, biraz sadık biraz yosma bakış, kimsesiz eldivenler, bırak dağınık kalsın yalnız dansım...
Işıkları söndür, görünmesin dantel yırtığı, imzasız öpüşüm, kelepçeli bıçkınlığı...
Vişne rengi bir elbise bul bana bu gece, dikişine el değmemiş olsun, benim olsun.. Dokunan yansın, kül olsun...
Alkollü değilim, biraz ölüm kokladım sadece, sokak aralarından topuğu kırık öyküler giydim, romansız yaşamlar içtim... Parfüm şişemi düşürdüm ayağının ucuna güneşin...
Fonda Edith Piaf La Foule'yi söylüyordu, gün doğumu giyen kadın...
Parmak uçlarımdan yükseldim, dünsüz yarınlara.. Aynı şarkıyı söyledim, yağmur toplarken yoksulluğundan...
Sararmış bir mektup zarfı bırakıyorum, toz tutmayan cibinlik ardına, yum gözlerini, zaman körebe şimdi...
Zeytin kokan topraktan seslendiğim adın, kimliksiz güz olsun, sancıyan kanatlarından dökülen bıçak izi hatıram sadece, sadece kenarı yırtık gülüş olsun...

21 Ağustos 2009

dokun(an' ) 'a...

Hanımeli kokmadım baygın, sensiz tenimde yitik bahar... Bahara az kaldı, bu bahar yaz cenazesi...
Bıraktın... Ben vurdum. Namluyu dayadım... Kurşun sıyırmadı mührünü içimin sonsuzluğunun, seninle dolup seninle taşan boşluğun...
Sıradandı tüm gülüşlerim, imzasız.
Soldum. Ben ne zaman öldüm?
Duydum, saçlarına kırık inen güz parlaklığını, damağını yakan deli maviye boyamı kattım...
Alevsiz içtiğin o şaraba, şiirsiz seher bırakmadım..
Sokak lambalarına dayandı soysuz çıplaklığım. Hesap veremediğim vicdan sorgularında kirli bulutlarla yıkanıyorum..
Ben ne zaman öldüm?
Dönüş biletini gece kokan yastıkta unuttun...
Lacivert düşmeden, bakir yıldız ordusuna, ilk güneşle gel bana..
Karpuz kokmayan yazlarda bekliyorum seni, ıslığınla...
Gamzene değdirdiğim bakışlarımı topla avuçlarında, ellerine kızılcık yakışır...
Yüzüğünün sarıldığı yere üflüyorum, ince sızı, derin sancı, çok sen, senden taşan ben...
Sahi, ben ne zaman öldüm?
Kurtlar inmiş miydi karanlıktan?
Nehirler boyunca süründüğüm saçlarının ıslaklığında trenler bekliyorum, olmayan çocukluğa...
Susarak gevezeleştiğim gece nöbetlerini say bu ikindi.. Acı kahvene kalemimi damlat. Kirpiklerime uğra bu gece, betimlemesiz kalan kelimelerimi okşa.
Tatsızım, yaşsızım bu aralar.
Zarlar kırık, gece çalınmış, gündüz tükenmeyen, dilim dilim...
Boynumdan masallar akıyor yara yara, kızıl hançer, ak süt, deli...
En eflâtun geceden düşüyorum, kelimelerim sakat, ruhum kimsesizliğe emanet, tatsızım bu aralar, tadilâta aldım kehribar ışıklarını yazmaların...
Ben ne zaman öldüm?
Senden döndüm, sana döndüm, ölüm bulunamadı, zanlısı bitmeyen gün olsun cinayetimin...

"Ödünç hançer öldürmez beni, ya başka bir bıçak seç kendine ya bırak başkasının ellerine, ölüm aşkın işidir."


"Hayat bazılarına mutsuz olmakla duygusuz olmak arasında bir tercih hakkı tanır, daha fazlasını değil...

..ne zaman içime baksam yükseklik korkum depreşir...

başını bekliyorum geleceği olmayan hatıraların..

hayatın öldürmediği bir şey vardı onda..Belki de son darbeyi yememişti daha...

Camsap: Size ihanet etmeyeceğime söz veriyorum. Şahmeran: Gelecekteki sen adına nasıl söz verebilirsin? O başka biri, şimdiki senin tanımadığı biri.

Herkes,bir başkası olmak ister aslında. Bu yüzden kimse kendisi kalamaz.

Kimi insanlar da yüklenemeyecekleri ya da sürdüremeyecekleri masalları yaşamaya kalkışır...

Sahiden içinde her şeyin tamamen bittiğini anlaman için gitmelisin. İçinin bildiği bu gerçeği kendine söyleyemiyorsun çünkü. Tam bir güvenle söyleyemiyorsun. Git ve gör. Her şeyin bittiğini anla, ya da bitmediğini.

Onun da beni unutamamış olmasını dilemekten başka bir şey gelmiyor elimden şimdi.
O gün içim bir kere daha eksildi. Bu kez ona değil, hayata kırılmıştım. Hayat bazı insanların kalbini daha çok kırar.

Herkesin bir geçmişi vardır sanılıyor. Yazık ki, geçmiş bile herkesin değildir. Kimileri yalnızca hatırlar. Hatırlayanlar başkadır, mazisi olanlar başka. Mazi edinilir. Mazi de bir çok şey gibi emek ister insandan. Hatırlamak sanıldığı kadar kolay değildir. Yaşıma göre hayatımı bunca ağırlaştıran şeyin hatırlama gücüm olduğunu düşünüyorum. Kendimi yalnız kendim taşımaktan yoruldum belki.

Bilirsiniz ki kadınlar bazen bir erkeğin omuzuna sığınmak ister. Ama ne yazık ki, başı dolu kadınlar, erkeğin omzuna ağır gelir.

Geçtiğimiz yollarda kaybettiklerimizin bize en büyük kötülüğü, kendilerini tekrar tekrar hatırlatmalarıdır. Bir kere kaybetmekle kurtulamadığımız şeylerdir. Yoklukları hayatımızdaki varlıkları haline gelir. Hep ama hep hatırlarız. Ne biçim kaybetmektir bu?

Hangi aşk mümkündür aşığı öldürmeden?

Kendini sevmeyen tüm çirkinleri seviyorum Din gibi aşk da yoktur kelimeler olmadan Din gibi aşk da kelimelere inanmaktır aslında.."

"o gitti
ya benden kopan döner mi?''


M.M**

19 Ağustos 2009

kirpiklerinde sakla gözyaşlarını...


İçimde ufalanan şeker parçalarını gözyaşlarımla ıslatıyorum, sabah olmadan... Saat; erime vakti. Özetleyemediğim şiirler var dilimin ucunda, hazır olda bekleyen... Sözlerini unutup, yastığıma kokularını sindirdiğim şarkılar... Dizlerimi açıkta bırakan beyaz eteğimden deniz suları saçıyorum, yıldız ışıltılarıyla sevişsin diye... Taptığım ay, dolunay... Uzak şimdi ayın öptüğü denizli geceler... Hastalıklı biletler kesiyorum, peronlarda kırmızı şalımı ara. Bir yırtık kağıt parçasına kodlanmış suretimi... Gözlerim, orantısız dökülmüş, renkli ojelerimin kalan parlaklığından izliyor hayatı. Boyumun yetişmediği raflarda tozlu ciltleri var yalnızlığımın... İçim turunç acısı, yol sancısı... Bileklerimi sıkıp, varlığını kelepçelediğin sokaklardan ağıtlar akıtıyorum, günebakanlar küskün düş bozumlarına... Dudağımın kenarı ıslık mezarlığı bu akşam... Kızarık ay, tütün imzalı... İçime çekerken, nefesini durak bilen bulutlu maziyi, yoktun... Özlemsiz sabahlarındaydın, ağustosta açmayan kar çiçeklerinin... Uzaktım, uzak kaldım. Dinmedi mavi düş, turuncu vurgun... Vurgun; turuncu. Yaz renkleri kavurdu mavsiminde dökülen dalgalarını, öpüşlerin... Mürekkebimin son damlasıyla atamadığım imzamda eksik kalan harflerden masal yazdım, sen koktu, yosun düştü. Yeşildi. Koyuydu. Mercandı. Turuncu. Düş-tü. Yormadım ağustos telaşını, eylül çaresizliğine... Temmuzdan çıkma yıldız seline tutuşturdum damarımda raksa alevlenen renkleri. Her renge ayrı bir gelin teli taktım. Sarı gül anlamlanmasın diye... Gökkuşağıyla seviştirmedim, ayrılık sadece bir sanrı... Yazdı, geceler telli duvaklı... Portakalsız likörlerin, özlemiyle geniz yaktı aşklar, iklimsiz... Sultansız masallardan zümrüt yüzükler çaldım diye tek ayak üstünde, tebeşir tozları dalgalarıma siner... Sustuğum şarkıların nakaratlarını dua diye sayıyorum, başım yastığa düşmeden... Duyuyor musun? Duymak isteseydin, güneşin oynaştığı saçların gamzelerine düşerdi, kirpiklerinin ardı kristalleşir, anka kuşuna hazırlardın gerdanını, inci inci... Boğazımda düğümleniyor şimdi kırıkları, biraz senden biraz benden arta alan sevda masallarının... Ve ellerim... Yaralı... Yaralı ellerim... Durmuyor kalem, yazmıyor kadın kadın... Kalender meşrep, şuh, renk makyözü, yıldız giyinip, gece sürünen, ay kokan kadın kalmıyor gecenin perde arkasında... Esmiyor rüzgâr güzelim... Güzel değilim bu gece. Düşmüyor ateşim, vurgunum dinmiyor, şarap kızılı dağılmıyor değip geçtiğin kaldırımlarımda.. Dua okuyorum. Duanı... Nakaratları ve dizeleri seviştiriyorum, günahkar melek mabetlerinde... Mevsimlerden... Yaz gecesi susuyor. Mevsim alev, mevsim siyah, mevsim dalga dalga... Bozgun yağmuru bu sabah...

4 Ağustos 2009

"..düşlerimin sessizliğinde yaşadım..."


"Ne zaman içime biraz fazla baksam, yükseklik korkum depreşir..."

kırık ayna


Karakalem baskısı bir ayrılık bu, aydan damlayan gözyaşlarıyla... Oyası işlenmemiş gidişler, konuşmasız yarası derin, kesiği diri ayrılıklar... Aynada perspektifi yitmiş bir suret bırakıyorum, zaman; gitmek, gece; vurgun saatidir... Yollara düşmekten ötesi, kağıda düşmüş makas izli bir tutam perçem... Yeni doğan güne selam, yıldızlara ağıt olsun...


2 Ağustos 2009

mathilda"


















TEŞEKKÜRLER..
Bütün iç sesimi kucaklayan AMETiST..
eksik,yarım, yüklemsiz cümlelerimle de olsa
yaZdığım,
yaZdıran ve yaZan bütün renklere :

Güneşe mektubum ,kalbim; yaZ,
Bütün nehirlerim, suyum, şarkım; Yağmur...















Her gün daha çok özlediğim babam,
“….”














Ruhuma ÖZgürlüğü bırakan Gülen Çocuk,
“ Senden önce öleceğim…
Ama hep seveğim.."











yaZılamayacak kadar güZ.. *ruhuyla,
önce Ezgi’n, şimdi Mercan,
( yüzünün kırmızı-beyazından ) hep Safranlekesi..
“…seversen sek sek çizebilirim sana..
tebeşirsiz..
bütün dünyayı sekize bölerim..
sonra dönersin..
dolunayı bozarım mermer niyetine..”












en şeffaf gözyaşım, diZ yaram..
Beyaz.. ‘mavi ve telaşsız’
“…hoyrat yanım yeşil şişeli gazoz için
bir saat ağladığım,
yapışkanlı ayakkabımın
ilk olduğu günlerden eser bana..
kalbim süt kokan çocuk bedenim
paslı yara dolu...
seni sevmeye cüret ettim bi kere..”
.......

Yaban zevrak,
Koyu kurşun,en güzeli yalnızca ‘Sis’


"..sudan ayırmak bedeni.."
...





























































































































































































































































































































































































































































































































































































































































30 Temmuz 2009

epilog*


"..Asfalt vardır, toprağı ve ölülerini görmeni engelleyen, duvarlar, tavanlar, kör kapılar perde gibi gerilir gecenin karanlığıyla seninki arasına, sokak lambaları ışıldar umudun yalanları boyunca, koca koca bakımlı binalar, köprüler, anıtlar uzanır sarp yamaçlarında yalnızlığının. Birbirine daha uzak, daha sağır, daha yitik ben'lere ayrılmış, her seferinde daha insan, yeniden, yeniden başlarsın aynı sürgüne. Uçurumun bir bu, bir öteki yakasından seslenir, bazen ölenlerin, bazen yaşayanların arasında susarsın. İkiye kesilip ortasından yapıştırılmış bir suretten ibaret, kendi gecenin yıldızlarıyla taçlanmış, içinden çıkıp geldiğin, seni kendine geri götürecek yolu ararsın. Sırların, suçların, itirafların çok uzağında, kendi kanının yollarını, yüreğinin kapısını ararsın. İçinde giderek genişleyen mezarlığa, giderek seyrelen ziyaretler düzenler, her seferinde daha çabuk, daha yenik, arkanı dönüp gidersin. Kuruyup kalmış bir sözcüğü eline alır, silkeler, tozlarını üfler, kulağına dayarsın. Ona seslenir, onda bağırır, ölü bir kuşmuşçasına fırlatıp yukarılara atarsın. Çatılarına, damlarına tırmanırsın insanların uykulu, yuvarlak dünyasının, senden hiçbir iz taşımayan sokaklara, ufuklara, uzaklara bakarsın. Bu kadar işte senin son özgür ülken! Yüzüne soğuk soğuk çarpan bir rüzgâr, hep uzak gökyüzü, biraz yıldızlı boşluk, biraz uçurum. Bir kanat sesi. Hâlâ hayattasın. Öylece, orada, asılı kalmış, bekleyen, bir ibre gibi sallantılı, yerle gök, adeta var olmakla bütünüyle yok olmak arasında... Yaşayan- senle ölmüş-senin umutsuzca birbirine seslendiğini hissedersin, birbirinin uçurumuna yenik düşmüş, kimseye duyuramadan hâlâ seslendiğini, hep seslendiğini...
Bana gelince... Her seferinde eksik, yarım, yanlış anlattım kendimi. Yerli yersiz, zamansız. Ya çok kuru ya da trajedinin diliyle... İskelet korkunçluğunda, boş boş çınlayan üç- beş sözcük bir araya getirdim, üzerinden bir türlü geçilemeyen suskunluklarla, söylenmekten çok susulmuş sözcüklerle konuştum. Ya da sanki hayat aniden hikâyelendirilmeyi, betimlenmeyi, gösterilmeyi talep etmişçesine, kansız metaforlar, yay gibi uzayan fiiller, gerçek biçimini arayan imgeler boşalttım geçmişin üzerine. Takatim kalmayıncaya dek. Yol yol yükselen sözcük duvarlarının arasında ağır ağır, acıyla dolandım, el yordamıyla, ay ışığında beliren bir hayalet gibi, çağrılmadan girdim kendi hikâyeme. Artık bana bile daha az yabancı olmayan, eğreti, çatısız hikâyeme... Rüzgârlarla içi oyulmuş, daha doğarken, kumlarla, yağmur suyuyla kaplanan... Orada, kat kat dizili delik deşik taşların arasında, kimsenin ynıma gelmeyeceği bir yerde, bir başıma kalakaldım: Soyunuk, yitik, sonuna dek yenilmiş. Trajedilerin, suçun ve bağışlanmanın çok ötesinde, lime lime, harf harf çözüldüm yazgımdan, uğuldayan çamura karıştım. Beni kendimle buluşturacak ve ondan azat edecek sözcüğü bulamadım. Bin yılların darbeleriyle kolu kanadı kırılmamış, ikiye yarılmamış, karanlıklardan çıkıp gelen, üzerinde şafağın sökebileceği bir sözcük. Bazen gülen, bazen ağlayan maskelerin ardından anlattım, anlattıkça daha da anlatılmaz olanı, hantal bir gölge gibi izledim onların fısıltılarını, gözyaşlarını, çığlıklarını, kahkahalarını. Kimini sokaklara, kimini yıldızlara, kimini suskunluğa yolladım. Artık gerçeğin bile sahip çıkmadığı hikâyemi tamamlayacak, hem benim kılıp hem de aslında ait olduğu yere, HAYAT'a iade edecek sanki o tek kişi çoktan silinip gitmişti. Sadece hayat sahiplenebilir, üstlenebilir, taşıyabilirdi olup biteni. Geride tek bir sözcük kalmamıştı, kurumuş bir dal gibi ellerimde kırılmayan, benim gecemden konuşup benim suskunluğumda kan kaybetmeyen...
Ama bazen, çok ender, içimde bana benzemeyen bir sesi, sanki bir insandan gelmeyen ve insanlara seslenmeyen bir sesi işitiyorum. Kanımın uyanışını, eski yaraların akışını, açılmış damarlardan fırlayışını... En eski, en gerçek korkuların uyandırdığı çığlıkları işitiyor, yaşamak için atıldıklarını hatırlıyorum. Çok ender konuşuyor yaralarım ve asla yalan söylemiyorlar. Ama onların darmadağın, korkunç sesi bile aşılmaz surlarında parçalanıyor insan yüzünün ve sözünün, yalana dönüşüp toprağa yağıyor. Bir labirentin dolambaçlarında, kuytularında, kör noktalarında yolunu yitiriyor, tek bir yüreğe rastlamadan boşluğa dağılıp gidiyor.
Sanırım bazen ölülere sesleniyorum, bazen hayatın kendisine. Hangisinin beni yanıtladığını, yanıtlayacağını bilmiyorum. Ama bazen, içimde kuruyup kabuklaşmış, ben'lerden birinin, nedensizce, kendiliğinden mırıldanmaya başladığı bir ezgi, bütün berraklığıyla, tamlığıyla yüreğime dek ulaştığında, yeryüzünün ya da gökyüzünün derinliklerinden gelen bu sesi tanıyor, bir zamanlar kendimin sandığımı hatırlıyorum. Hiçlikten çıkıp gelen ve her şeyden yeniden doğan, giderek büyüyen, dalga dalga yayılan bu ezgiyi hâlâ işittiğimi, hep işittiğimi anlıyorum. Yoluna çıkan her insanla daha da yükselen, ufukların ötesine geçen, aslında seslendiği yere, sahipsiz bir yüreğe, Hiçkimse'nin yüreğine doğru giden bir ezgi. Derinlere, içinde herkesin kaybolduğu en derinlere doğru... Bitimsiz bir çığlıktan olduğu kadar, meleğimsi bir gece gülüşünden de, yaşanmış olan kadar yaşanmamıştan da doğan... Yitirilmiş ve yitirileceklerin, gün ışığının, yıldız tozunun, yürek rengi düşlerin, ilk ve son bakışların, uzakların, yakınların, bir ömür boyu süren vedaların, darağaçlarının, rüzgârın, taşların, ağıtların, suya vuran, toprağa akan, gözlere dolan yağmurun, söylense de söylenememiş her şeyin ezgisi... Ama elbet, şarkıya hep yanlış yerden, yanlış perdeden katılıyorum.
Başın öne düşmüştü. Yaralarına yapıştırdıkları kâğıt ruloların ortasında tuhaf bir çiçeklenmeyi başarıyordun sanki. Dalların gizlediği iki ıslak, yalnız yıldız gibiydi gözlerin. Bende unuttun onları. Teker teker dalları araladım. Günler, geceler boyu, yıllarca araladım. Bitirdiğimde, sen çoktan gitmiştin."

Aslı Erdoğan (Taş Bina ve Diğerleri)

29 Temmuz 2009

yitik..*


Ne kalabalıksınız…

Sen çocukluk kahramanın ölümünü anlatıyosun. İnan hak etmiyorum.
Sen iyi akşamlar diyosun. Evet ben geçip gidiyorum..ateş gibisin, bakma…
Sen konuşurken dudaklarıma bakıyosun...en güzeli bütün eski filmleri biliyosun.
Sen iyi ki varsın aslında..
Sen..hatırlamıyorum…
Sen ne güzel gülüyordun ama..ben aramam, demiştim.
Sen çok şey bekliyosun..İntikamını bile fark etmiyorum..inan yapamıyorum..
Sen de çocukluğunu anlatmaya başladın..ah yapma! Sigaranı bitir ve kalk..
Sen kimsin ki?



Ne kalabalıksın…
Ben…
* fotoğraf ,
" Yitik Zamanlar" , Seren.

27 Temmuz 2009

DİŞİ ŞEHİRLER* İstanbul...

Şehrin ışıkları, yaşı geçkin şuh bir kadının gece karası saçlarından çarşaflara dökülen ışıltılı bakire düşler gibi... Issız kalamayan bir ten, giydiği... Sabahındaki kuş sesleri, kirpiklerinin battığı boyunlar gibi kadife ve keskin...

İçine aldığı solukların tamamıyla orgazm olamıyor... Kimi fazla yabancı kimi fazla alışık bu dokuya... Bir yanı çılgın kalabalığın sonsuz ve sıradışı fantezileri, tüketilemeyen günlerle adımlanan, renkli, cesur ve cüretkâr... Davetkâr... Diğer yanı kimsesiz kalmaya çalışıp başaramayan Stockholm Sendromlu bir çocuk gibi... Çaresiz ve bağımlı...

Bu teni çiğneyenlerin tek bir ortak paydası var; sahip olma eğilimi... Uyuşturucu gibi, kendilerini geri çekemedikleri dar ve eski ve deniz ve tarih ve ucuz ve pahalı ve aşk ve nefret sokakları...

Galata'nın dar, yokuş sokakları ve enstrüman satıcılarının işlediği ezgi taşlara, tehlikeli olduğunu bilip, inadına girdiğin yataklar gibi... Kalabalığın müziği kimi zaman dilime değen kelimeleri yakalıyor, çoğu zaman bilmediğim coğrafyaların geniz yakan cümlelerini...

Ve genç ve yaşlı... Donan sinema kareleri gibi, fonda tramvay sesi...

Akşama dek tecrübeli bir fahişe şehir, her geleni içine alıyor, en derinine, sokakları sızlayana kadar... Ve akşamında kadınlığını sindirip, Boğaz'a nazır ilikliyor önünü... Karşı tarafa usuldan geçiyor. Davetkâr olan yalnızca saçından esen rüzgârın kokusu Fenerbahçe Sahil'de... Bağdat Caddesi'nde salınıyır bir süre şehvetine dönmek için, sabahki hovarda ve sınır tanımaz kadın olamıyor. Ve Ziverbey , Ankara'dan anımsanan kalabalık, silik adımlar ve hayatın yozlaşan para kazanma davasında takım elbiseli...

Göstepe'de baktığım bir pencereden Rumelihisarı sallanıyor, ay dilimleniyor etrafında ve şehrin teninde gezinen rüzgâr, boynuma dolanıyor...

Karışmıyor burnumdaki bilindik deniz kokusuna... Biraz gam biraz umut veriyor, geçmişe çekilmek istenen perde kıvamında... Bu kadının kollarına teslim edemiyorum 'deniz' yanımı... Boğaz'dan gemiler geçiyor, daha küçük sandalları bekliyorum, körfez vazgeçmemecesine adımı sesleniyor bir Ege havasıyla...

13.07.2009

16.13/ İstanbul

15 Temmuz 2009

ilk yaZ'


meleğim, güneş çocuğum;



bugünün 3 döngüsüne giderken uykunu düşlüyorum..

Burası Ametist..

güneş saatine bakacaksın rüyanda, mercanların arasında karada olmayan renkleri göreceksin balıklarda.


sana kelebeklerden elbise giydiğim zamandan yazıyorum..

böyle bu mevsim, nazlı ve aşka muhtaç..
karanlık bulutları boğuyor su perileri, gözyaşlarını siliyor daha çok yaşa diye, güze yakış diye..

Temmuz'un ikinci sayfasını çevirirken

özledim denizlerin tuzlu kokusunu..
özledim boynumdan öpen rüzgarı.. tenim yaralı bu sıra.
özledim, yanakları kızaran sevgilileri, tahta sıraların verniğini, tebeşir tozunu..
topuklu ayakkabılar giymemi istiyor dünya, aldırmıyorum..

özledim avuçlarımdaki misketleri..


çok güneş dilimi geçti yaZ..

özledim...gidelim..

bisiklet sepetinden kayısı kokusu gelirken, pedal çeviriyorum taş yolların sonuna..
rüzgarla saçlarını öperken, gülüşlerin duyulur..
sen güneş gibi kollarımda yaZ'ım, küçük prensim,

gidelim,

Temmuz doğum günü, bize masal okuyacak..

yaza

yaZ'a..




12 Temmuz 2009

..aşk,cam kanat


Zambaklara dokunamadığım bir yer burası..
Canımı yakıyor baharlar, güneş, Aşiyan, ten, dudak, yazı ve aşk…
Masal kostümlerinin gizlendiği bir dolap olmalıydı.
Simleri dökülen ayakkabılara razıydım ve öylesine gülüyordum ki,

sanki ilk defa gümüş bir tacım vardı saçlarımı uzatırken.
Kötü rüyalar geçmişti ve kimse kızmamıştı gördüklerim için..

Nehir vardı…
Nilüfer

..Ezgin, oyuncaklarıma bakarken.di..
Ona bu ilk ismini bulmamışken..
Ezgi’n…
İsmini geri ver..



“…Zencefille yıkan, dudaklarına, bedenine bulaşsın zehr-i acı.
Öpemesin kimse, dokunamasın sana…
Güzelliğine hayran kalıp, yaklaşamasınlar …
Sonra yarı yanmış kekik ormanlarında soluklan ,
parmak uçlarında uğur böcekleri …
Bir türlü sevemediğin karanfilleri sakla, terk ediş mi olurdu bu acaba ?
Ayağınla düşüne vur sersem sokaklarda!
Dans et düşlerinin üstünde bir öğle vakti,
güneşi fazla kaçmış saçlarına gölge düşsün diye.
Göz kapağının kenarından taşan siyah çerçeveyi sergilemek için,
kıs gözlerini albenili bakışlarına birazcık da ihanet sıkıştır…
Hırsından deniz kudurur…
Hem öyle ki senin kanatların da yok artık,
bir martı ürkekliğinde yanaşamazsın ona...”

.....

İnci gibi saçılmasa da avuçlarımdan döküldü düşlerim..
görkemsizdi..
öyle bir kente dağılır gibi değil, yırtık kağıtlar gibi uçarak..
parıltısız, sessiz…

Bilmiyordun ben her şeye ağlarım…
İçimden gelmedi sana suç bulmak.
Söylemeliydim kalabalıktan korktuğumu.
İsimlerden, yüzlerden, eşyalardan, ‘çok’ olan her şeyden..

Ve evet..Her şeye ağladım..
…Cam kanat..

Dönerek ipleri sarılan bir makara gibi şimdi..
Aşktan geriye..
Eksik, yüklemsiz cümleler..
ithafsız..sahipsiz..öylesine..başlıksız..
yani ben..
ya da sana ilk gelişim gibi..
.....
..baygın öpüşlerim gecene uğramaz oldu..

Sarmaşık saçların geliyor aklıma teninde mercanlar gibi uzanan..
Tarçın kokardı boynum dudaklarına yakıştığı kadar..

..güzeldik…

Gerdanıma inerken karıştırdım saçlarını..avuçlarımdaki yaseminleri dökmeden..

..Bir gün unuttun sonra,

“..aşk…


***


















8 Temmuz 2009

Σελήνη


sagapo,

sagapo giati eisai oraia
sagapo giati eisai oraia
sagapo giati eisai esy...


ki agapo,
agapo kai olo to kosmo
agapo kai olo to kosmo
giati zeis kai esy mazi..


to para,
to parathiro kleismeno
to parathiro kleismeno
to parathiro kleisto..


anoikse,
anoikse to ena filo
anoikse to ena filo
tin eikona sou na do..

sagapo,
sagapo giati eisai oraia
sagapo giati eisai oraia
sagapo giati eisai esy...


* Σ'αγαπώ *

5 Temmuz 2009

yol..*(a) düş..*(mek)...


Sendendir vicdanımın çekip gitmeleri... Adının baş harfini kazıdığım rüyalardan kaçamaz oldum. Tan yeri, anason kokusu doldu bağrıma, esrik kadınlığımla gözlerine bir avuç kum üfledim... Hala yanan mum, alevsiz... Tenimin ardı mahşer yeri... Güvercinlerle haber saldım, şerbetine tuzum karıştı ölüm yıldönümü ikindisinde...
Şimdi gidiyorum, gece gözlerinden damarıma vuran şarabı yudumlarken...
Yollara düşmek... İsterdik, mevsim mevsim...
Rüyalarından kanat takıp geçmeyi düşledim sabaha karşı... Her şeye inat bağırmayı güne... Durdurmak istedim zamanı. Vagonsuz trenlerin kısa düdükleri gibi telaşlı ve öylesine...
Baharatları karıştırıp, şeker yaktığım gecelere kattım... Çocuk sevinçlerime çizgi çekemeden mürekkebini kokladım. Kolay olmadı hiçbir şey. Lunaparkın ışıkları sönmedi. İçimdeki düşmana yenilmedim, kanlı savaşlarında 'onların' ütopyasının... Sınırlarımdan damlattığım kızıl sıvıyla gönlünü öptüm. Ben öptüm, sen anlattın kelebek düşlerini... Düşlerini gökkuşaklarıyla seviştirip, yeni bir soluk gibi doğmak istedim, kanatlarımı sana çırparak...
Dudağıma denizlerden tuz, soğuk iklimlerden bir kaç fay kırığı, kırık bir kadeh kenarından silik bir kırmızı şarap yerleşti... Görmez oldu gözlerim, sana akan nehirlerin ardından ilk yazları; puslu ve nemli, güz giydim üzerime bir temmuz arifesinde... Çal istedim şarkımı, yollara düşmeden kulağıma ezgini bırak ki yollar, yol olsun diye...
Yol... Bizimkisi bir yol hikâyesi...
Ardımda kapatamadığım kapılardan taşan gölgelerle, yürüyorum, dünden daha bugün bir düş bozumuna...
Kırgınsın yasemen bahçelerinde, bileklerinde sızı ve dudağının kenarında tütün okşaması...
Bir akşam saati, yine bulut, yine yosma bir şehrin şarmuta sokaklarına, sen, ben, alevler içinde, kilitsiz... Önümüz güneş, ardımız söylenemeden kederlenmiş kelimelerden sıyrılan vicdanlarımız, bastığımız yer deniz...
Sen, ben, alevlerle, kelebek...
Öp ve anlat şimdi geceyi bana, kadife parmakların dudaklarımda...