13 Ağustos 2014
palyaço.
Her şeyden önce dil değişiyor.
Sözcükler kendilerini baştan kuruyorlar ve farklı dudak kıvrımlarından kendilerini akıttıklarında farklı anlamlar buluyorlar.
Sevdiğim şekilleri var oysa mimiklerin. Sevdiğim mimikler. Ve mimikleri için sevdiklerim.
Dudaklarının kıvrımlarını ezbere bildiğimi sandığım nefesler. Sandığım diyorum, çünkü hızla biçimleniyor her şey. Bir sözcüğün ikimiz arasındaki gidip gelişi, bir başka zamanda senin bir başkasıyla aranda gidip gelişinin yanında mezar yürüyüşüne benziyor.
Sözcüklerin değişiyor. Farklı özneler almaya başlıyorsun cümlelerine ve kullandığın harflerin yolculuğu bendeki adreslere ulaşmıyor. Bu posta kutunu açıp da içinden mektubu alınmış yırtık bir zarfla karşılaşmaya benziyor. Hissi.
Çok canım acıyor. Seni okudukça, dudaklarını takip ettikçe çok acıyor. Kaburgalarımın arasından dökülüyor acı. Bu, çok kıymetli bir şeyi rehin vermek gibi mi, emin değilim ama benziyor.
Emanetçilere yer yok benim hiçbir rengimde.
Sessizce yaşanmalı bazı şeyler.
Her şeyden önce dil değişiyor çünkü. Senin bana söylediğin bir kelime, zamanın birinde destanken şimdi kaldırım kenarına ayak ucunla iteklediğin bir taşa dönüşüyor.
O zaman ilahlaştırdığın hiçbir şey kutsal kalmıyor.
"Kutsalın ne olduğunu ne bilirsin sen?" der gibi bakarsın belki artık bana o pencerenin ardından.
Genellemelerin arasında bir isim olurum.
Misillemelerle kuvvetlendiğin ama ağlattığın bir şey.
Şey diyorum, çünkü sözcüklerin değişiyor. İyelik eklerimizi atınca alay edilebilen, üstelik bilmediğin bir dilde tiye alınabilen bir şey oluyorsun.
Biten bir şeylerin ardından ağza alınmayacak sesler var.
Şahit edilmeyecek diyaloglar.
Gösterilmeyecek manzaralar.
Gidilmeyecek mabetler.
Anılarını topladığın sokaklar da.
Kendine bir şeyleri yasak etmek değil bu. Kendine tanıdığın özgürlüğün geleceğe dair bir esaret yaratışı.
Dil değişiyor, sesler duyuyorum, diyaloglar takip ediyorum, uzun uzun bakıyorum fotoğraflara, en sevdiğim sokaklarda nasıl da yerimi yadırgamış yürürüm şimdi onu düşünüp korkuyorum ve yitiriyorum. Dakikalardan, saatlerden, çok zamanlardan biriktirdiğim anları, öyle birer birer, zamanın ağır ahesteliğinde değil, canım yanıyor diye üçer beşer atarak üzerimden.
Neden yapıyorsun bunu demek istiyorum.
İstiyorum ama,
sessizce yaşanmalı bazı şeyler.
Sözcüklerine bunca güvenirken, ve onların benim eklenmediğim biçimler almasına bunca izin vermişken, dokunmadan sıyrıl üzerimden; öyle sessiz, öyle bir fanusta saklar gibi tarihi, öyle benim sağır ve kör olacağım şekilde yap.
Bir talan akıyor kaburgalarımın arasından.
Her gece.
Her şarkıda.
Her kokuda.
Her çarşafta.
Her kadehte.
Her uykusuzlukta.
Sesler var, seslerin hepsi gürültü.
Küfre dönüşüyor her sözcük.
Yeni bir dil öğrenmek zor, biliyorum. Ama başka seslenişler edinmezsen, senin dilin benim katilim olacak.
12 Ağustos 2014
dize*
"We don't read and write poetry because it's cute. We read and write poetry because we are members of the human race. And the human race is filled with passion. And medicine, law, business, engineering, these are noble pursuits and necessary to sustain life. But poetry, beauty, romance, love, these are what we stay alive for. To quote from Whitman, "O me! O life!... of the questions of these recurring; of the endless trains of the faithless... of cities filled with the foolish; what good amid these, O me, O life?" Answer. That you are here - that life exists, and identity; that the powerful play goes on and you may contribute a verse. That the powerful play *goes on* and you may contribute a verse. What will your verse be?"
10 Ağustos 2014
4 Ağustos 2014
87.
...
Daracık boş zamanlarımda durup sokakları düşünürüm
Deniz kıyılarına inen ufak tefek sokakları
Doksaniki dosya düzenlerim başlarım yeryüzünü
sevmeye
Alışmadığım şeyleri sevmeye çabalarım
Bir vakit var yeşille beşbuçuk arasında
Evrenin sevişmek için yorulduğı yumuşadığı
isteklendiği
Ellerim kollarım sevinir ben sevinirim sokaklarda
Durmaz yaşarım koyu koyu
Dünyada Meymenet Sokağı var başka sokaklar var
hep sokaklar
Sokakları gerinerek sevmeye başlamaklar
Ağaçlarla şaraplarla ben varım
En uzaktaki körler var aşkolsun onlara
Daha ellialtı dosya var düzenliyeceğim
Gökyüzünün kalkıp dudaklarıma bir değmesi var
Oysa kapılar var duvarlar var perdeler var
Bir bıraksalar
Sonra başka şeyleri özlemeye
Turgut Uyar
26 Temmuz 2014
gizli örtüsünden..*
Bütün anlamların yer değiştirdiği bir temmuzun son günleri. Kendi çizgilerimin mealini arıyorum sokak sokak, insan insan. Eteklerimden dökülmesinden korkuyorum tek bir sözcüğün bile. O uzun yollardan, çaydan rakıya varan sofralardan, kule diplerinden, nehir boylarından, vapur köpüklerinden, avuç içi sıcaklıklarından, buzlu kışlardan tek bir sözcüğü dahi kaybetmemeliyim eve varana dek. Anahtarımı çevirecek olan üç noktalar var. Sonu getirilmeyen, getirilmediği için anlam bulan.
Bu temmuz ansızın oldu her şey. Sanki her şey ama her şey kalbimin salonuna saçıldı. Koltuk altlarına kaçıp da temizliğe kalkıştığım sırada parlayan şeyler de var, süpürgeliklerin kenarında tozlananlar da. İlk kez belki de bir tarih bana unutmamamı emrediyor. En kendimi sınırladığım mekânlarda, en tanımadığım kadınlar ve adamlar, en bildiğim soruları sorarlarken ve hiçbir sözcüğümü yettiremezken en bildiklerime.
Uzun monologlara arka plan olmaya niyetli bir yaz.
Bildiğim rutubet, bilmediğim yağmurlar.
Nicedir hep en aşina olduklarıma eğilen güneşliklerim, şimdi başka bir ömrün alışkanlıklarına perde açıyor. Menekşelere su veriyorum, ölü orkideleri canlandırmaya çalışıyorum ve defter aralarına sıkıştırmadan kurutuyorum gülleri. Sukulentlerin pembesini seviyorum, ellerimde pembe sevmesem bile. Bulutsu ve rüyamsı bir pamuklanma yaratıyor içimde.
Uzun, imlâlarında cömertliğe gitmeyen, resmi ve kasvet cümleleri dinlerken yoruluyorum. Bunu tahammülsüzlük adındaki şımarıklığa bağlasam da çoğu zaman, biliyorum ki yorgunum. Yorgunum, çünkü en ciddi eylemlerin hepsine renk koydum bugüne dek. Yorgunum, çünkü bir buçuk- iki sene boyunca en renksiz ve en ciddi cümlelerle kendime dair bir şey ortaya koymaya çabaladım. Mümkün müydü bu? Gerçekleşmiş olması, bunu mümkün mü kılıyor?
Şimdi ne haberleri dinleyebiliyorum, ne ciddi mevzular üzerine derin konuşmalar yapabiliyorum, ne o içim giden kaynakçalı kapakları kaldırıp iki satır okuyabiliyorum, ne de uzayan bir meseleyi saatlere yayabiliyorum. Şımarıklık, umarsızlık, tahammülsüzlük, yorgunluk. Hepsi. Veya hiçbiri.
İçimin sıkılmasını bir fil sürüsüyle birlikte izliyoruz. Onları ortak etmem tamamen yarım bıraktığım bir kitabın vicdanından. Evet, kitap filler üzerineydi. Ve onlar mucizevi hayvanlar. Bu bulantıma ses etmeden, öylece göğüs kafesimde oturacak kadar.
Bir his bulmaya çalışıyorum kuş çığlıklarıyla gelen sabahlarda. Perdelere bağıran gün ışığında. Ve gün dilimlerinin her birinde, ayrı ayrı. Ne hissettiğimi ifade etmek istiyorum bazen. Kalemle küs müyüz, emin olamıyorum. Boyamak istiyorum içi boşluklu çizgileri, karar veremiyorum. Ne söylemek istediğimi bulup çıkaramıyorum. Eteklerimden dolup taşan hitapların, özlemlerin, kayıpların ve sıcaklıkların beni sarmalayışına bir ses biçemiyorum.
Bu yaz kimse müzik dinlemiyor mu.
Ve bu yaz herkes birbirini özlerken, yine de kimse müzik dinlemiyor mu.
Neyse ki hâlâ unutmadığım şarkılar var...
Neyse ki...
18 Temmuz 2014
içime doğru
Günler çok hızla birbirlerini deviriyorlar. Bu hıza yetişmeye çabalıyorum. Çünkü koşmazsam biliyorum ki aynı şeye olacak. Duracağım ve durduğum an kök salmaya başlayacağım. Oysa bir tek benim görmezden geldiğim bir durum bu; kök salma eyleminin bana yakışmayışı. Duruyorum. Ne zaman dursam pas bulaşıyor sağıma soluma. Ne zaman sesimi yitirecek kadar kalsam kimsesizleşiyor ellerim de ellerimden dökülenler de. Müziğin sesini açmadığımda içimin kuşları da susuyor. Uyuduğumda gece bile küskünleşiyor şahitliğimde. Eşelemeliyim hayatı, sokakların tozunu almalıyım üzerime, susacaksam da geveze susmalıyım. Başka türlüsü kafesli bir his. Geçen gün yavru bir kedi kucağıma çıktı. Ağlayacak gibi oldum. Canlının canlıya değmesinin yarattığı o ılık his içimi titretti. Unutmamalı insan bunu sanırım. Nefesini diri tutacaksa, en çok bunu hatırlamalı. Özlenmişsin gibi sarıldığında birisi, bacağına iki küçük pati değdiğinde, gözyaşına sıcak elleri olan birisi dokunduğunda, veya uzun uzun avucunda tuttuğunda sana değen bir rengi; bu hatırlanmalı, hatırlamaya değmeli.
Kimse kimseye dokunmuyor bu günlerde.
Her dokunuş kırmalı, yıkmalı buralarda.
Ölümün bile dinginliğine izin yok.
Kan revan içinde her yer.
Oysa yazlar güneş damlatmalıydı ilkokuldaki mevsim tablosundan öğrendiğimiz gibi.
İşte o yüzden,
bu şaşkınlığımızı yok edecek ılıklığa, -lara ihtiyacımız oluyor...
Sonra biraz durunca, bir durup bakayım denilen her yer buz sarayı...
16 Temmuz 2014
çeyrek.
Yaşlanmamış da büyümüş gibi,
hissettiriyorsa birileri...
Saklanmalılar dilek tutan o nefesine.
İyi bakılmalı,
Ve hatta hâla çocuk bakışına inanıp da tutunuyorsa birileri,
Okşanmalı üzeri tozlanan zamanın.
14 Temmuz 2014
"Bilge'ye..."
Kavaklıdere'deki önü vişne ağaçlı evin balkonunda havalandırdığın leylak rengi gömlek...
Kedi Macarcası konuşan yanaşma kızın Bıyık...
Balıkçı halinde, kırmızı tablada bekleyen ak levrek...
Samanpazarı'nın ve Nilgün Sokağın ayağına alışık yokuşları...
Ankara'dan Bostancı'ya sabah 7.30'da varan Mavi trenler...
Uzatılmış kahvaltı törenlerimizin ve sözleri noktasız gecelerimizin isli çayları...
Mete Caddesi'ndeki çocukluk evinin kim bilir nerelerde yitip gitmiş piyanosu...
Lağımlaranası dediğin ihtiyar Beyoğlu...
O Beyoğlu'nun Kedili Meryem'i...
Edirnekapı'nın, Yedikule'nin, hele hele Tekfur Sarayı'nın aşina Bizans'ı...
Kariye'nin ve Ravenna'nın mozaikleri...
Sevdiğin bütün zeytinyağlılar, tam istediğin gibi kızartılmış patatesler, fıstıklı dondurmalar...
Otuziki kısım tekmilli, geceden geceye uzanan, üst üste katlanan düşlerin...
Kapaklı teneke kutuların yanında uçları sivriltilmiş boy boy kurşun kalemlerin...
Hepsini, daha pek çok yaşanmışları ve yaşanmamışları bilgece bir aldırmazlıkla bırakıp gittin.
Ama tenha yolun ortasında, kolu kanadı kırık, alabildiğine şaşkın, alabildiğine yılgın, bütün vazgeçmelere teşne birini bıraktın ki...
Eminim, ta içimde duyuyorum, gözün arkada kaldı.
Tarih kadar uzun, ömür kadar kısa ortak zamanımızda ilk ve son defa...
nasıl oldu... İncittin beni!
Füsun Akatlı
nasıl oldu... İncittin beni!
Füsun Akatlı
13 Temmuz 2014
"Sellukalar uyandı..."
Olaylarımız farklı olsa da dönüp dolaşıp geldiğimiz yer aynı.
Birer çocuk olarak da aynı, ekonomik bağımsızlığının peşindeki kadınlar olarak da aynı, bir evin bir nesnesi gibi duran eğreti hallerimizle de aynı, babalarımızın karşısındaki duruşumuzla da aynı, birbirimizin tutunacak dalları olarak da...
Çok çocuğuz, çok kadınız, çok çalışkanız, çok sıkılıyoruz, çok koşuyoruz, çok tükeniyoruz, hiç tükenmiyor gibi yapıyoruz, çok seviyoruz, çok kırılıyoruz, çok kırıyoruz, çok ayağa kalkıp aynaya bakıyoruz, çok konuşuyoruz, bir o kadar susuyoruz; çok susuyoruz, çok umut ediyoruz, çok hayal kırıklığına uğruyoruz, çok ağlıyoruz, çok gözyaşı siliyoruz, çok güçlü durmaya çalışıyoruz, çok bilek burkuyoruz, çok kalp ağrısı çekiyoruz, kalp de ağrıtıyoruz, çok buğulanıyor bakışlarımız, hayata haddinden fazla inanıyoruz, çok aldatılıyoruz, çok gidiyoruz, çok dönüyoruz, en çok kalıyoruz, çok unutuyoruz; unuturmuş gibi yapıyoruz, çok anı biriktiriyoruz, çok anıdan güç buluyoruz, çok gülümsüyoruz, çok kahkaha atıyoruz, çok sessizleşiyoruz sonra, çok cümlesiz kalıyoruz, çok pencere önü çiçeği* oluyoruz, çok okuyoruz, okuyamayınca kendimize küsüyoruz, insanları çok seviyoruz, bir o kadar da sıkılıyoruz, biz çok sıkılıyoruz, biz çok da eğleniyoruz, her ne varsa onu çok yapıyoruz.
Biz hep aynı yere yürüyoruz.
Aynı yamaçlardan yuvarlanıyoruz.
Renkler değişiyor, tarihler karışıyor, figüranlar esmerleşiyor, günler sararıyor, ama hep bir avuç, birbirimize kalıyoruz.
Kimi zaman iki, kimi zaman üç, kimi zaman dört, kimi zaman beş kadın yan yana oturup kendimizi işe yaramaz hissediyoruz. İşte tam o anda dünya yıkılıyor, öyle bitkin ve öyle çaresiz kalıyor ki yaşamak ve bir tek o masada yeniden ayağa kalkabilecek kadar güçlü oluyor her şey.
Sonra diyoruz ki: "Bir gün her şey çok başka olacak..."
Buna birbirimizi inandırdığımız anda bahar geliyor, işte o zaman en çok çiçeği biz açıyoruz...
Sizi seviyorum...
11 Temmuz 2014
Temmuz 1950*
Ben hissettiğim, düşündüğüm ve yaptığım şeyim. Varlığımı yapabildiğim ölçüde etraflıca ifade etmek istiyorum çünkü varlığımı ancak bu şekilde canlı tutabileceğim fikrine kapıldım. Ama neysem onu ifade edeceksem, bir hayat standardına, bir sıçrama noktasına, bir tekniğe ihtiyacım var -kendi kişisel ve acınası küçük kaosumu gelişigüzel ve geçici de olsa yerli yerine koyabileyim diye. Bu standardın ya da sıçrama noktasının ne denli sahte ve dar görüşlü olması gerektiğini yeni yeni öğreniyorum. Yüzleşmekte zorlandığım şey tam da bu işte.
Sylvia Plath
10 Temmuz 2014
unutulmasın'a..*
Unutulmayacak akşamlar unutulmayacak şarkılarla var ediyorsa kendini, nereye not edilmeli bir temmuz kadehinin rengi?
Yokuşlu zamanlardan geriye, bir çıkımlık mesafeden Boğaz kalmıştı. Geceydi, üç daireden fazlası yoktu sallantıda. Üç dairenin üçü de beyazdı, karanlığa sarı dökmenin güneşe yakınlığına inat bir beyazdı. Yaz akşamının üşüdüğü yer bile sıcaktı o zaman.
Bir hikâye anlat deseler, sadece yüzüne bakardım, anlardı. Anlattığın şeye dil gerekmediği yerde hikâye kendini yazardı. Yazmıştı.
Mürdümden bir iz bırakmaya yeltendiğim çok güzel kokulu yerde hafiften söylenen, söylenmekten çekinilmeyen, uykuya da uykusuzluğu da yakışan şarkılar vardı.
Sonra çekinceyi güzelleştiren bir yeşile varıldı.
Ve hatta sincaplar bile oradalardı.
6 Temmuz 2014
3 Temmuz 2014
"İtalyanca'da buna şöyle diyorlar: " *
Sanki iyi olacak gibi. Ansızın telefon çalmayacak. Çalarsa da bir şeyleri yoluna sokmak adına olacak bütün telefonlar.
Kimsenin telefon rehberindeki "Aranmalı, dağıtılmalı" isim olmayacaksın. "Aranmalı, ismini sevdiğim için aranmalı" harfinde ikâmet edeceksin. Kimseye yük olmayacak bir nefesin olmalı hayatta. Kapatılacak bir perde, susturulacak bir ses, ertelenecek bir tarih, sansürlenecek bir cümle parçası olmayacaksın. Sadece bir isimle, isminin çağrıştırdığı şey olacaksın. Daha fazla da bir misyonun olmayacak hayatta, insanlar arasında. Taşıyorsan, seviyorsan, bu böyle.
Bir sınav seni darmadağın ettiğinde, gökyüzüne en yakın yere çıkmaya güç buluyorsan hayattasın.
Bütün bir günü sokak sokak, fiziksel durumunun elverdiği son noktaya kadar, bir şeyler arayarak geçirip de yara bere içinde kaldığında, yine de bir sahil boyu, sadece geriye bunun kalmasının güzelliğine inandığın için yürüyebiliyorsan hayattasın.
Güç buluyorsan hayattasın. Denizi görmeye, göğü koklamaya, yolları yürümeye, sokakta olmaya güç buluyorsan varsın, öyle yarına kalacaksın.
Uzun zamandır üzerine çalıştığın bir şeyleri paylaşacak insanın varsa, öğrendiğin dillerden sevdiğin sözcükleri çıkarıp da karşındakini gülümsetecek anların varsa, kolunu saatin ağırlaştırmıyorsa, akşama zilinin çalacak olmasıysa bazen güne başlama sebebin, o zaman varsın.
Hiç inanmadığın, olmasını arzulamayı bile beceremediğin bir şey için plan yapmak çirkin değil çocuksulaştığında yuvarlanacak hayat önünde.
Birlikte gülmek, birlikte ağlamanın sırtını sıvazladığında. Dün bahardan kopma bir yeşil kutuya dolmuşken, güzle birlikte mora dönmeye başlayınca, sevdiğim şeyleri sevdiğim renklerle boyadım diyebildiğinde...
Biraz burukluktan biraz da umursamadığından gireceğin yaşı, takvime bakmadığında, çevrendekiler sana renk biçtiğinde. Coğrafyanı istediklerinde..
Bir yerde bir çiçek adına yakıştığında güzelsin. Tesadüflere inanacak kadar tesadüfün olduğunda, işte o zaman inançlısın.
Bir temmuzun bir temmuzdan fazla bir şey olduğuna inanmam dokuz senemi aldı. "Aslında mutsuz bir çocukmuşum küçükken" diyebilmeye cesaret edişim de epey. "Melankolik bir gençlik yarattım kendime" diyebilişim de. "Hüzünlü bir kadınım, hüznümü sev" demek isteyişim de. "Aslında mutluluk da dondurmanın yarattığından fazlası" diye düşünebilişim de.
Her şey çok zaman aldı. Hayat zaman alıcı bir şey. Ve sahip olduğum tek şey bir isim. Rehberlerde yük olmasın istediğim bir isim. Dudakların kıvrılmasına neden olmasını istediğim bir isim. Kalbin yükü, için sızısı, dünün yarası, başarısızlığın yansıması olmasın istediğim bir isim.
Yola böyle devam edeceğim.
Her şeyi soyunup, bir tek onu üzerime alarak.
Daha fazlası olmamalı.
Olmamalı inan..
2 Temmuz 2014
dün*
"...hayat
güçsüzlüğümüzü nerde yitirdik. sahip olduklarımız
bize nasıl sahip çıkmadı. tam birbirimize sarılmışken
bu nasıl oldu. kimsesiz kalmanın gururundan nasıl
vazgeçtik. camlar avuçlarımızda parçalanırken
kanımızı sakin sakin izlerdik, kırılışların zaferiydi
bizi avutan, bu yüzden ağlarken dünyanın en güzel
kadınıydım."
25 Haziran 2014
"alargada kalmış gibi kıyısız..."
Dokuz sene öncenin taşıdığı bir hikâye gibi görünse de bu, değil. Bazı başlangıçları masalsı hale getiren bir coğrafyada olmak, hayal kurmak için orayı yaratmak başka. Sahici bir başlangıç ve sahici bir kalem tutuş için son derece gerçek adımlar atmak bambaşka. Dokuz sene öncesinden değil dört sene öncesinden taşıdım kendimi buraya.
2010 yılının 1 Temmuz gecesi ne bitti ve ne başladıysa, onu doldurdum bu kolilerin, bavulların içine. Asla tek bir çantayla kapıyı çarpıp çıkabilen bir insan olamamanın getirdiği yükle, o yerleşiklik bağıntısıyla -belki de esaret; bilemiyorum- geldim.
Bu kez "Sana geldim"in sözlerinden daha başka şarkılar da yuvarlanıyor dilimden. Aşksızlıktan değil, içerisinde onlarca çeşit baharat bulunan bir İpek Yolu yemeği yapıyormuşum hissinden.
Bir önceki ayrılışıma müzik listeleri yapmıştım, sabahtan akşama kadar bir ayin gibi gidişin melodilerini kalbime çakıyordum. "Dönmeyeceksin." ; kendime karşı tek emrim buydu. "Buranın insanı olmaya devam etmeyeceksin.", "Burada, bu kalp acısıyla, bu ezbere bildiğin sokaklarda ağlayarak yürümeyeceksin.", "Her yokuştan kimin çıktığını kollaya kollaya almayacaksın nefesini."
Uzun bir yol olsun istedim. Dönmeyecek kadar uzun. İlk durak; ki ben duraksız olacağını düşleyerek çıkmıştım yola; çok fazla şeyle sarmalandı. Hayat orada kuruldu, hayat orada başımdan aşağı geçti, yine de kalkıp gitmek istesem yine aynı nehrin kıyısı derim, ölmek isteyeceğin bir yer beğen deseler, yine.. Ömrün ortalama süresi her neyse, belli ki tamamını yediremedim oraya. Şimdi bak neredeyiz. Koli koli, bavul bavul, ardımda bir müzik listesi olmaksızın, seçeneksizlikten değil, belki de o 1 Temmuz'u her an hatırlamak istediğinden nefes; geldim. Korkmadım, ürkmedim gelirken. Şehrin beni tanıdığını biliyorum. Sadece biraz daha anlayışlı olmalıyız galiba geçen zamanda birbirimizle ilgili kaçırdıklarımızı telafi edebilmek için..
Bir anahtar, bir kardeş, bir oda ve renklerim. Geride bıraktığım şehir. Ve artık yerleşmenin dahi içimden söküp atamadığı bir yersizlik duygusu. "Mahallendeki elektrik kutusunu bile sahipleniyorsun, onun bile bir anlamı var senin için, bu özelliğini çok seviyorum." diyen kadının yamacında, nasıl bir hayat edineceğimi öngöremediğim bir yerde, mor örtüler serdiğimiz, bir umut, çok çiçek yaşatma inancıyla koşup aldığımız renk renk saksı diplerinde nasıl bir hayat...
Sevdiğim insanlar, arkadaşlarım, dostlarım, kalbimi bilen herkesin bildiği bir başka şey daha vardı. Benim üzerini örttüğüm. Onların beklediği, benim kendime unutturmaya kalkıştığım. Olmuyor öyle. İster kara ol, ister deniz ol, ister ada ol, ister gökyüzü ol, olmuyor. Kapanmıyor öyle telkinlerle sayfalar. İnsan içini fil misali unutmuyor. Beni benden iyi bilen ne varsa, işte buradayım. Hiçbir şeyi, hiç kimseyi unutmadım. Bağışlamak veya bağışlanmak değil bu. O kolileri boşuna toplamadım. Kavuniçinden mora uzanan duvarlarımı bu kez sil baştan bir hayat için boşaltmadım. Dinlendim, soluk aldım, yoruldum, koştum, üç yılda bir hayatı yoğurdum ve geldim. Sevdiğim, sevmediğim, vicdanımı huzurla boyayan, pişmanlığın rengi olan, eksiklerle, fazlalarla, her şeyi yüklenip geldim. Çünkü bir hayat kolay edinilmiyor, kolay geride bırakılmıyor. Cesaretsiz olduğumdan değil, yaşadığım her şeyi kendim seçtiğim için. Bu şehirle yeniden tanışmak değil, kaldığımız yerden devam edebilmek için geldim.
Ben geldim.
2010 yılının 1 Temmuz gecesi ne bitti ve ne başladıysa, onu doldurdum bu kolilerin, bavulların içine. Asla tek bir çantayla kapıyı çarpıp çıkabilen bir insan olamamanın getirdiği yükle, o yerleşiklik bağıntısıyla -belki de esaret; bilemiyorum- geldim.
Bu kez "Sana geldim"in sözlerinden daha başka şarkılar da yuvarlanıyor dilimden. Aşksızlıktan değil, içerisinde onlarca çeşit baharat bulunan bir İpek Yolu yemeği yapıyormuşum hissinden.
Bir önceki ayrılışıma müzik listeleri yapmıştım, sabahtan akşama kadar bir ayin gibi gidişin melodilerini kalbime çakıyordum. "Dönmeyeceksin." ; kendime karşı tek emrim buydu. "Buranın insanı olmaya devam etmeyeceksin.", "Burada, bu kalp acısıyla, bu ezbere bildiğin sokaklarda ağlayarak yürümeyeceksin.", "Her yokuştan kimin çıktığını kollaya kollaya almayacaksın nefesini."
Uzun bir yol olsun istedim. Dönmeyecek kadar uzun. İlk durak; ki ben duraksız olacağını düşleyerek çıkmıştım yola; çok fazla şeyle sarmalandı. Hayat orada kuruldu, hayat orada başımdan aşağı geçti, yine de kalkıp gitmek istesem yine aynı nehrin kıyısı derim, ölmek isteyeceğin bir yer beğen deseler, yine.. Ömrün ortalama süresi her neyse, belli ki tamamını yediremedim oraya. Şimdi bak neredeyiz. Koli koli, bavul bavul, ardımda bir müzik listesi olmaksızın, seçeneksizlikten değil, belki de o 1 Temmuz'u her an hatırlamak istediğinden nefes; geldim. Korkmadım, ürkmedim gelirken. Şehrin beni tanıdığını biliyorum. Sadece biraz daha anlayışlı olmalıyız galiba geçen zamanda birbirimizle ilgili kaçırdıklarımızı telafi edebilmek için..
Bir anahtar, bir kardeş, bir oda ve renklerim. Geride bıraktığım şehir. Ve artık yerleşmenin dahi içimden söküp atamadığı bir yersizlik duygusu. "Mahallendeki elektrik kutusunu bile sahipleniyorsun, onun bile bir anlamı var senin için, bu özelliğini çok seviyorum." diyen kadının yamacında, nasıl bir hayat edineceğimi öngöremediğim bir yerde, mor örtüler serdiğimiz, bir umut, çok çiçek yaşatma inancıyla koşup aldığımız renk renk saksı diplerinde nasıl bir hayat...
Sevdiğim insanlar, arkadaşlarım, dostlarım, kalbimi bilen herkesin bildiği bir başka şey daha vardı. Benim üzerini örttüğüm. Onların beklediği, benim kendime unutturmaya kalkıştığım. Olmuyor öyle. İster kara ol, ister deniz ol, ister ada ol, ister gökyüzü ol, olmuyor. Kapanmıyor öyle telkinlerle sayfalar. İnsan içini fil misali unutmuyor. Beni benden iyi bilen ne varsa, işte buradayım. Hiçbir şeyi, hiç kimseyi unutmadım. Bağışlamak veya bağışlanmak değil bu. O kolileri boşuna toplamadım. Kavuniçinden mora uzanan duvarlarımı bu kez sil baştan bir hayat için boşaltmadım. Dinlendim, soluk aldım, yoruldum, koştum, üç yılda bir hayatı yoğurdum ve geldim. Sevdiğim, sevmediğim, vicdanımı huzurla boyayan, pişmanlığın rengi olan, eksiklerle, fazlalarla, her şeyi yüklenip geldim. Çünkü bir hayat kolay edinilmiyor, kolay geride bırakılmıyor. Cesaretsiz olduğumdan değil, yaşadığım her şeyi kendim seçtiğim için. Bu şehirle yeniden tanışmak değil, kaldığımız yerden devam edebilmek için geldim.
Ben geldim.
6 Haziran 2014
boyunca..
Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
Balkona yorgun çamaşırlar asmayı
Ki uçlarından çile damlardı.
Güneşte nane kurutmayı
Ben acılarımın başını
Evcimen telâşlarla okşadım bayım.
Bir pardösüm bile oldu içinde kaybolduğum.
İnsan kaybolmayı ister mi?
Ben işte istedim bayım.
Uzaklara gittim
Uzaklar sana gelmez, sen uzaklara gidersin
Uzaklar seni ister, bak uzaklar da aşktan anlar bayım!
...
Geçen üç yıl boyunca
Yüzü dövmeli kadınların yüzünde yüzümü aradım
Ülkem olmayan ülkemi
Kayboluşumu aradım.
Bulmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm.
Bir ters bir yüz kazaklar ördüm
Haroşa bir hayat bırakmak için.
Bırakmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm.
...
Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
Acının ortasında acısız olmayı,
Kalbimin ucu kararmış bir tahta kaşık gibiydi bayım.
Kendimin ucunu kenar mahallelere taşıdım.
Aşk diyorsunuz ya,
İşte orda durun bayım
Islak unutulmuş bir taş bezi gibi kalakaldım
Kendimin ucunda
Öyle ıslak,
Öyle kötü kokan,
Yırtık ve perişan.
...
Didem Madak
*fotoğraf: leprintemps
30 Mayıs 2014
27 Mayıs 2014
gezi. yazmak mevsimi.
Ülke olarak kalbimizin yerinden fırlayıp fırlayıp bir türlü yuvarlanıp yok olmadığı bir sene geçirdik. Adeta yeni yıla giriyor gibiyiz şu günlerde. Bir türlü dinmeyen kalp atışımızın başladığı yere döndük. Bir süre -kişisel fikrimce epey bir süre- dinmeyecek de. 25'ime merdiven dayadığım şu günlerde, ki bu çeyrek yüzyıl ediyor nereden baksan, hiç böyle öfkeli bir renk patlamasına şahit olmamıştım. Bence yüzyıl kelimesinin ve kavramının içerisinden geçtiği bir şey için de oldukça büyük bir şahitlik.
Son bir yılda her şey değişti.
Ülke gündemiyle birlikte kişisel gündemlerimiz de baştan yazıldı. Bu döngü içerisinde idrak ettim ki, sahiden "Gülemiyorsun ya, gülmek/ Bir halk gülüyorsa gülmektir/ Ne kadar benziyoruz Türkiye'ye Ahmet Abi."
Ülkenin anlamını çözen biri varsa o Edip Cansever'dir. Ülke olan bir şey varsa, o da Ahmet Abi.
İçimizi titrete titrete, sağ taraftan eksiltip sol tarafa koya koya, dışımızı zayıflatıp, içimizi kuvvetlendire kuvvetlendire bir sene geçirdik.
Çok zaman bir sene. Uzun zaman.
Oysa düşünüyorum bazen, birbirimizi beklediğimiz zamanlar da geçirmiştik, ki özlem çok zor. Geçmek bilmeyen zamanlardan seneler dizdiğimiz oldu üst üste. Gel diyenlere gitmediğimiz, git dediklerimize dön demeyi beceremediğimiz, gidesimiz gelip de kendimize tutsak kaldığımız, gururumuzdan, karşılıklı asır gibi geçen seneleri sustuğumuz, çok zaman.
Ama ne oldu şimdi diyorum.
Bir sene her şeyin, tüm zaman kavramlarımızın üzerinden geçti. Bir kutlama yapacağız 4 vakte kadar. Öfkeli olacağız yine, aşık olacağız hiç olmadığımız kadar, şehirlerin ötesinde sabaha karşı eve girip de vahşi şeylerin kirlettiği tişörtünü çıkartıp kirli sepetine atmış olduğunu dileyeceğiz sevdiklerimizin.
Kutlamamızın üzerine bir nefes söndürmesinler diye inanmadıklarımıza bile göz ucuyla bakıyor olacağız.
Öfkemizin korkumuzdan, aşkımızın nefretten ağır çektiği bir dünyayı yaşayacağız yine. Öyle öğrendik çünkü. Öyle sevdik biz birbirimizi. Öyle yaşadık çeyrek yüzyıl. Öyle anlamak istedik yanımızdakini de karşımızdakini de.
Ölümün kıyısını bunca gerçekçi bir şekilde görmüşken duvarlara şiir yazan çocuklarız. Birbirimizin elini tutuşumuz da böyle oldu, kırgınlıklarımızla baş başa kalıp, affedişlerimiz de.
Bir sene geçti.
Bir sene önce bugünlerde geceler yırtılıyordu.
Bir seneden bu yana çok şey değişti.
Ve bir sene sonrasında neresinde olacağımızı bilmiyorum hayatın.
Kimimiz, biliyorum ki olası bir yok oluşta nehirlere bırakılmak istiyor, ve kimimiz gökyüzüne savrulmak ya da toprağa kavuşmak, veya sonsuz olmak..
Ama en çok kalmak istiyoruz yarına. Kalıp, yeniden aşık olmak.
İşte tam da bu yüzden mektup yazmalı bu mayısta.
Çok mektup.
12 Mayıs 2014
kimseye..
Zamanın tozunu peşine katıp devasa ağırlıklara dönüşen o kırgınlıklar ve yorgunluklar, yol geliyor aniden geceye bağırıyorlar. "Taşıyamam" diyor soldaki. Taşıyamıyorsun o postayı koyunca.
3 sene olmuş. Seslenmeyi istediğim insanlar var. Seslenmeyeli 3 sene olanlar. Hiçbir şey hatırlamıyorum bazen. O içimdeki tepinen kız çocuğunun sesini hangi su birikintisine emanet bırakıp da böyle dilsiz yola devam ediyor olduğumu hatırlamıyorum. İçimdeki deli kadını unutalı kaç mevsim oldu. Oldu mu sahiden o? "Biliyorum pek deli değilsindir." cümlelerine yaraştırılacak kadar öylesine kalmamın üzerinden de epey vakit geçti. Eskide bir yer kanırıyor. Gidip de hatırlamadığım şehirlerin hüzünlü, yalnız hatırası gibi..
Ellerimin en son hangi halini hatırlıyor sevdiğim insanlar. Bir renk bile söylemiyor gece. Bir şişe şarap olup açılmıyor bunca geçen ve kalan şey. Ben kendi kendime şarap şişesine keten, denizkızlı kılıflar beğeniyorum. Üzümünü unutmuş şaraba ben giysi biçiyorum.
Bir zamanlar beraber hayal kurulması da güzel bir kadınken, şimdi sadece "Yanlış da olsa fiiller için çekici bir kadınım..."
Ne zaman yitti bunca şey, ne zaman bir boğaz düğümü ötekine el verdi?
Bak çözdüm birini, elimi uzattım dündeki mutluluğa. Yan yana güzel iki renk olduğumuz zamanlar daha fazla sandık lekesine bulaşmasın istedim. Aynı sokaklarda döktüğümüz iç çekişlere daha fazla birbirimizi eklemeyelim istedim. Benim buraya varmam 3 sene sürdü. Sürmüş.
Geriye benden ne kaldığını kestiremiyorum. Ben kendimi artık kestiremiyorum. Bir kağıttaki bir isimden, bir şehirden ibaret oyunuma çiçek dikemiyorum.
Gel bana, kim olduğumu anlat.
Hayallerine kat demiyorum ama hiç değilse hatırlat..
3 sene olmuş. Seslenmeyi istediğim insanlar var. Seslenmeyeli 3 sene olanlar. Hiçbir şey hatırlamıyorum bazen. O içimdeki tepinen kız çocuğunun sesini hangi su birikintisine emanet bırakıp da böyle dilsiz yola devam ediyor olduğumu hatırlamıyorum. İçimdeki deli kadını unutalı kaç mevsim oldu. Oldu mu sahiden o? "Biliyorum pek deli değilsindir." cümlelerine yaraştırılacak kadar öylesine kalmamın üzerinden de epey vakit geçti. Eskide bir yer kanırıyor. Gidip de hatırlamadığım şehirlerin hüzünlü, yalnız hatırası gibi..
Ellerimin en son hangi halini hatırlıyor sevdiğim insanlar. Bir renk bile söylemiyor gece. Bir şişe şarap olup açılmıyor bunca geçen ve kalan şey. Ben kendi kendime şarap şişesine keten, denizkızlı kılıflar beğeniyorum. Üzümünü unutmuş şaraba ben giysi biçiyorum.
Bir zamanlar beraber hayal kurulması da güzel bir kadınken, şimdi sadece "Yanlış da olsa fiiller için çekici bir kadınım..."
Ne zaman yitti bunca şey, ne zaman bir boğaz düğümü ötekine el verdi?
Bak çözdüm birini, elimi uzattım dündeki mutluluğa. Yan yana güzel iki renk olduğumuz zamanlar daha fazla sandık lekesine bulaşmasın istedim. Aynı sokaklarda döktüğümüz iç çekişlere daha fazla birbirimizi eklemeyelim istedim. Benim buraya varmam 3 sene sürdü. Sürmüş.
Geriye benden ne kaldığını kestiremiyorum. Ben kendimi artık kestiremiyorum. Bir kağıttaki bir isimden, bir şehirden ibaret oyunuma çiçek dikemiyorum.
Gel bana, kim olduğumu anlat.
Hayallerine kat demiyorum ama hiç değilse hatırlat..
7 Mayıs 2014
bütün kuşlar yerdeler..*
İnsan her şeyin sonuna geldiğinden bunca haberdarken nasıl bir başlangıç yaratır. Buna gücü kim verir. Birikmiş sıkkınlık kulelerinin arasından kalbi rahatlatacak bir güneş damlasının prospektüsünü nasıl bulur.
Tarihsiz, geçim düşüncesiz, yalınayak ve suya yakın olmalıyım bir süre. Hayal ya, mümkünse özlediğim tek tük insanla hiç boşalmayacak kadehlerimizi kumlara batırmalıyız. Bir süre herkes, her şey, her yer müzikten, renklerden ve şiirden bahsetmeli.
Endişelenmekten ve bir tarihi, bir şey olacak veya bir şey olmayacak diye beklemekten çok yorgunum. Mütemadiyen çözüm araması gerekiyor gibi işleyen zihnimin uykusuzluğundan, kalbin gümbür gümbür atmayı bırakıp, hayat çok sıradan bir yermiş gibi ve sevmek ve sevilmek, öyle arada bir, öyle tembel iç çekmesinden..
Belki haftaya, çarşambaları okunmayacak bir mektubun başında, tek başıma kutluyor olacağım bir perdenin kapanışını. Belki de on gün sonra en yakın arkadaşlarımdan ikisi birbirleriyle olmaya imza atarlarken, hiç de fark ettirmeden üzüleceğim, bir damla yaş düşüreceğim topuklu ayakkabılarının üzerinde, dimdik durmaya çalışan kadına.
İyi şeyler olsun istiyorum. İnsanlar iyi olsunlar. Sevmek, sevmek gibi olsun. Mutluluklar saklanabilsin. Tesadüfler sakınmasın kendini. Sokağın başında, başımı kaldırdığımda uzaklardan biriyle karşılayım, posta kutumda bir kuş cıvıltısına rastlayayım fatura birikintilerine inat. Bahar geliyorsa, her şeyiyle gelsin.
Devam etmiyor çünkü. Bir ana saplandıktan sonra bunca zaman çıkamamak süpürüyor geriye kalan heyecanı, telaşı, isteği. Zaman, öldürücü, çok öldürücü... Her gece yarın olmasından korkmak ne çok acizlik..
Yorgunum. Ve ne ellerimi, ne kalemi, ne de kim olduğumu hatırlıyorum. Ezberimdeki bütün güzellikler sararıyor ve bunu durduramayacak kadar bitap nefesim..
Her şey niye böyle, inatla üzüntülü...
6 Mayıs 2014
anısı..*
Dün doğumgünüydü.
Bir bahar biliyorsam, sebebi illâ ki bu olmalı.
O yanımdayken esirgediğim tüm kutlamaları, o gittikten sonra sağanaklara teslim ettim.
İnsan çocukken bazen çok acımasız oluyor. Buram buram şeftali kokulu zamanlarda bile...
Şimdi en sevdiğinin gözlerinde ufacık bir buğulanma gördüğünde titreyen yanın, o zamanlar hangi bolluk içerisinde, öyle vurdumduymazdı ki...
En zoru özlemek. Özleyerek beklediğin zamanın bir sonu olmadığını bile bile özlemine engel olamamak.
Olmadığın her zaman parçasında bozuk saat gibiyim. İlerleyemiyor tarihim.
Sen.. Çok erken gittin, ben çok eskide kaldım.
Dışarıda bahar var; muhakkak senden..,sağanaklara karışsam, duyulur mu gittiğin yerden..?
2 Mayıs 2014
28 Nisan 2014
yolum yok, yordamım yok..*
Kendi yazdıklarımı dönüp okuma ve tanıma konusunda ne kadar başarısızsam, akşamda kırılanda da o kadar ustalaşıyorum gittikçe. Günleri saydım, sözcükleri dizdim, uzun uzun noktalama işaretlerine baktım, biçim ve biçemsel olarak birbirinden farklı iki metni karşılaştırıp kesişim kümelerini çizdim, hitaplardan geçtim, bahsi geçen müzikleri dinleyerek okudum, onlarsız okudum, saatlerine baktım son noktaların, akrepten arta kalan gün dilimlerine. Saniyeyle ilgili olarak okuduğum bir şeyleri anımsadım dakika hesabı yaparken. Bir çalışma olarak değil, sezgimin yoldan çıkıp çıkmadığını kontrol içindi sanırım tüm bunlar. Kendi defterlerinin yırtık sayfalarını toplayamayan bir pasaklının haritasız bir gezginle örtüşüp örtüşemeyeceğinin sağlaması gibi bir şeydi ya da. Sağlaya sağlaya sağlayamadıklarımızdan mısınız. Kayda geçtim ama her şeyi. Her şeyi değil tabi, her şey eksi ben. Günün birinde yazarım bir bankta vücudumu saatsizlikle ağrıtırken belki, sonra da "Kimmiş ki bunu yazan?" diyerek telefonlara sarılırım. Onu da yapmam gerçi, fena bir nane iletişimin öylesi. Hem açılacak mı bakalım, "Bunu yazsa yazsa bir kendini bilmez yazmıştır" diyecek mi. Kuvvetle muhtemel ki iki yabancı olarak, bir -mişli geçmiş zaman masalını eşzamanlı olarak hatırlayıp susulur karşılıklı.
Yedi yüz elli yedi gün farklı uyanmak da o masala dahil, dört yüz altmış bir günün tamamında yeni bir şey; "şey" üretememiş olmak da. Kendimi matematik bilmez bir muhasebeci olarak hissettiğim bu hayat geçirmecede yine bir çekip vuranım yok. Neyse ki cambaz usta. Hem bir palyaço neden yalan söylesin ki?**
Geçtiğimiz Egeli günlerden birinde ne var ne yok -ki geneli ne yok üzerineydi- kırmızı bir masaya saçılmışken, bir bisiklet firmasının mali işler sorumlusu ve yoktan var edilmiş bir yemek firmasına sahip olan minikcik eşiyle tanışmanın kazandırdığı şeyleri düşündüm. Herkes alkollüydü. Herkes aynı coğrafyada, herkes bilinen sektör muhabbetlerine, gençlik, güzellik gibi şeyler ekleyerek bol tebessümlü, ve öyle çok da kolay olmayan şeylerden hemen gerçekleşebilecek şeyler gibi bahsediyordu. Biraz daha kandırdık birbirimizi. Alkollüyken herkes her şeyden bahseder. Herkes herkesle tanışır. Kim ne söylüyorsa günahsızdır. Günah tanımını da bu esnada kendime göre biçimlendiriyorum. Güzel kadının paylaştığı gibi; "Sen beni kahvaltıda sev." En yalansızı odur çünkü, her şeye inanmamıza vesile olan olay sayısız kadeh değil, susamlanan muşambadaki parmak izimizdir. Baş dönmesi çoğunlukla güzeldir, ama kahvaltıda başın dönüyorsa o daha da güzeldir. Dönmüyorsa değişmişsindir ya da kaybedensindir veya o durmayan su sana öyle böyle kırılmamıştır. Kurumak için, durup, kalıp kavrulmak için büyük bir günah gerekir sanırım. İşlediğim cinayetin vicdan azabıyım. Raskolnikov'suz günüm geçmiyor.
Daha soran olacak, biliyorum. Bilmekten öte hissediyorum. En az bir kişi daha, ki bir masalda, bir ağıtta, bir heyecanda, bir yerde yitmediyse soracak. Merak edecek ve merak edenler arasından bir tek o anlayacak. Daha cevap vermeye, hikâyeyi anlatmaya başlamadan, sessizliğime yüz yıllardır alışık ve bundan hoşnut gibi, o bir anlık durup bekleyişimden anlayacak ne olduğunu. Sırtımdaki düğmelerin aralıklarıyla, ellerimdeki ağrının arasında bir yerde konuşlanmış o hikâyeyi anlatırsam sanki sonsuz olacak. Bunun bir zamanı yok. Saydığım günleri çoğaltacak, kendi hanemden azaltacak, ama illa bir yerde denk düşeceğim. Sezgi yoklaması, sağlaması, neyse, bunun için belki. Kaybeder miyim korkusu yaşadığım bir umut kırıntısı, bir şey; "şey" için..
Sanki bir kelime görsem dünya baştan kurulacak.
fotoğraf: spkd
26 Nisan 2014
günbegün acele*
En son bir iskeleye doğru yürüyorduk ve nicedir konuşmadığım, aramızda incinmiş bir şeylerin sürüp gittiği o kadına şöyle demiştim: "Sıkılıyorum. Artık hazırım." Sıkılmaktan fazlasıydı o yalnız bırakılmış yara. Görmezden geldiğim, ve herkesin görmezden gelmesi için çabaladığım.
Bugünlerde sık sık gözlerinin derinine düşüyorum dostlarımın. Uzaktaki dostlarımın. Gözbebeklerini ezbere bildiğim, çoğunlukla sessiz bir anlaşmayla karşılıklı susarak çok zamanın üzerinden bir şeyler aşırdığım dostlarımın. Birer birer; ilkbahardı, yazdı, güzdü derken gidiyorlar. Gitmek değil elbet, daha fazlası; uzaklaşmak. Yeni bir şey kurmaya kalkışmak. Korkuyorum öyle olunca. Konuşmaya kalktığımda her cümlem şefkatle ayağa kalkıyor, sanki ayağı yere basmayacak ne söylesem, sanki normal kelimeleri yettiremeyeceğim bu açıklığa, aramızdaki hayat kurgularının farklılaşmasına.
Nicedir yoktu içimde öyle gitme, ama Nazan Öncel'li gitme hali. Şimdi sığamıyorum gibi, ciğerlerim küçük kalıyor gökyüzünü içime çekmeye, hiçbir şey konuşulmaya değmiyor, hiçbir yol adımlarımı gitmekten, yol almaktan saymıyor gibi.. Teselli bulamıyorum gecelerde. Aynı o iskele dibi sıkkınlığı var içimde.
Haftasonu kırmızı bir masanın üzerine bıraktığım baş dönmeli bakışlarımı çevirmek yeni şeylere lüzumsuz gibi.
Üzerimde bir korku şalı, avucumda tutamadığım bir zaman, adres defterini doldurmayan isimler. "Gerçekten oldu mu bunlar?" diye durup düşünülen bir değil, kaç mevsim çarpması.
Göz pınarlarının çoktan kuruması gerekirdi bunca çöl renginin arasında, hangi maviyi bekliyor ömür, neye inanmak için bunca sabır..
Elleri soğuyor görüyorum dün yanıma aldığımın. Yanım bu kadar şubatsa uzağım hangi coğrafyada buz tutuyordur. Unutamamanın boranı bu. Unutulmanın. Korkusunun.
Gitmek bir dayatmayla da olsa kapıda sızlıyor. İçeri almazsam beraber öleceğiz. Şiirlerden dizeler dökülüyor birer birer, kalp dolaşıyor, ilmeklerini çözecek bir şey aranıyor. Bir renk, bir mevsim, bir vapur, bir başka şiir..
Gel, demek istiyorum. Neyimi çağırdığımı bilmemenin şuursuzluğu susturuyor. Gel diyememek, gidememek, ve gideceğini bilmek. Her şeyin birbirinin içerisinde eritildiği, büyük bir tencerenin yanık şeker kokusunda buluşur mu zerreler bir gün..
Yorgunluğumun saçını okşayacak, şarabi bir hikâyenin düşünde uyusam, gerçek olur mu...
12 Mart 2014
5 Ocak 1999-
Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında
Bir teneffüs daha yaşasaydı,
Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür
Devlet dersinde öldürülmüştür.
Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu:
- Maveraünnehir nereye dökülür?
En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı:
- Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine!dir.
Bu ölümü de bastırmak için boynuna mekik oyalı mor
Bir yazma bağlayan eski eskici babası yazmıştır:
Yani ki onu oyuncakları olacağına inandırmıştım
O günden böyle asker kaputu giyip gizli bir geyik
Yavrusunu emziren gece çamaşırcısı anası yazmıştır:
Ah ki oğlumun emeğini eline verdiler
Arkadaşları zakkumlarla örmüşlerdir şu şiiri:
Aldırma 128! İntiharın parasız yatılı zabit okullarında
Her çocuğun kalbinde kendinden büyük bir çocuk vardır
Bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecek
Ece Ayhan
Bir teneffüs daha yaşasaydı,
Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür
Devlet dersinde öldürülmüştür.
Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu:
- Maveraünnehir nereye dökülür?
En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı:
- Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine!dir.
Bu ölümü de bastırmak için boynuna mekik oyalı mor
Bir yazma bağlayan eski eskici babası yazmıştır:
Yani ki onu oyuncakları olacağına inandırmıştım
O günden böyle asker kaputu giyip gizli bir geyik
Yavrusunu emziren gece çamaşırcısı anası yazmıştır:
Ah ki oğlumun emeğini eline verdiler
Arkadaşları zakkumlarla örmüşlerdir şu şiiri:
Aldırma 128! İntiharın parasız yatılı zabit okullarında
Her çocuğun kalbinde kendinden büyük bir çocuk vardır
Bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecek
Ece Ayhan
6 Mart 2014
sonranın bilinmezliği*
Zamandan geriye ne kaldı.
Geçen ilkyazdan bu yana hem mikro hem makro düzeyde epey şey değişti.
Önce yalnızlıktan, hayır özlemden, belki de alışkanlığın dışında kalmanın şaşkınlığından, sonra buluşmaktan, sonra yol ayrımından, daha da sonra toplumsal ayaklanışımızdan, isyandan, tutkulu bir öfkeden, sonra sonbaharın göze yaş koymasının sadece melankoliden olmayışından, fay kırıklarından, tarihlerden çarpan kalbim ne ara bu kabullenişe geçti.
Sakinleştirici olmadan uyuyamadığım bunca zamanın ardından, sükût olarak nitelenemeyecekse de, kalp atışım kendi kendine bir kadercilik oyununa başladı.
Sigara içmek, düzenli olarak içmek ve bunu bir ruh haline dönüştürmek nasıl bir şey bilmiyorum ama, bilseydim sanıyorum ki halimi anlatabilmek için epey işime yarardı. Zira zaman zaman kaldırım kenarlarını itip kaktığım gereksiz duraksayışlarımda nikotin kokusu sinmiş ütülü gömlek kokusu alıyorum tarihimden..
Kolay başlatmadım hiçbir şeyi. Bunu epey düşünüyorum son zamanlarda. Kalbimde izi kalan her şeyin başlangıcı çok ani görünse de emindim adımımı atarken; yazılacak kadar değerli olduğuna inanmadığım bir şeye başlamamaya gayret ettim. Başlayan her şeyi çok sahiplendim, ondan belki bu yorgunluğum. Bir yemin gibi işledim, unutmak da olmasaydı hayata dair bir lütuf bulamayacaktım.
Kaldı, sarı da olsa kaldı. Siyah beyaz da kıvrılsa, sepyadan da taşsa. Renk dilendiğim zamanlardayım, ve bu çok harcayıcı bir şey. Gökkuşağını görebilmem için yağmur gerekiyor, yağmur için bulut. Her şey birbirini bekliyor, ve beklerken öyle sallantıda, öyle ürkek..
Bir- iki gün önce Ortaçgil'den Mahmur'u da duyunca,
geceye dönmek için kaderciliğe ihtiyacım yok dedim.
Alacaksa, buradayım.
Buna kader değil, teslimiyet derler.
17 Şubat 2014
eksi- k
Orada olmadığımda bir şeylerin gerçekleşmesinin zorlaşacağı bir duruma şahit olmaktan dolayı belki de, kendi varlığıma dışarıdan bakıp aramızdaki kanı tazeleme hamlem..
Belki de ortalıkta son derece cinsiyetsiz, son derece görünmez, son derece fazlalıkmış gibi ve bir o kadar da eksik hissederek dolaşırken, normalin dışında bir şeylerin yankısıyla karşılaştığımdan.. Duyabildiğimi fark ettiğimden. Ya da sağır olmadığımın farkına varılmasından..
Belki de hiçbiri olmuyordur yine. Yine bir rüyadır ve az sonra kabusa dönüşecektir. Ve yine haritaya sığamaz bir halde, hiçbir yere sığınamaz bir şeye dönüşeceğimdendir.
"Aşkı olanın limanı olmaz" demiş ya şair, ya birbirini erittiyse her şey?
Bir alımlık nefes gibi günler.
Ve her nefesin birçok şeyi sarsma kudreti ve yaprak dahi oynatmama sinmişliği arasında bir seçim yapmak şartmış gibi.
"Zarif" bir şeyler yapmaya çalışırken, çok başka bir şeye mi dönüşüyor adımladığım saatler, bilmiyorum.
Hayat herkesin başından geçiyor.
Hayat herkesin suratına iniyor.
Hayat ondan da önce herkesin kalbinde patlıyor.
Daha az konuşmalı.
Daha az dinlemeli diyorum bazen.
Tam o anda yollar un ufak oluyor.
Sessizliğin kederden başka bir şey vermediği bu yerde, zerafeti buna borçlu olmak mümkün olmaz diyorum.
Bağırmak için her ağzımı açışımda vicdan mı, merhamet mi ne olduğunu kestiremediğim bir ağırlık, oldukça sessiz ama şişman, ciğerlerimi boğuyor.
Sus.
Karadeniz hâlâ uykularımı dövüyor.
Görmediğim deniz, olamadığım deniz.
Ege'sini becerememişken diyor saçlarımın biçimsiz dalgaları, bir de oraya mı göz diktin?
Bak yanaşamıyorsun diyor.
Bak yanaştırmıyorsun.
Deniz olmaya kalkarken bir avuç su kadar dahi berraklaşamayacağını biliyor muydun.
Bu kirlilikte, hangi kıyıya ne bırakılır.
Dünden taşınan bulantılı yolcular, ağır metal zehirlenmesinden hasarlı tarihler, hayalin ötesine geçemeyen kuyruklu kızlar, bulanık ve çirkin görünmekten korkak bir ay parçasına sırrı kalkmış ayna sular...
Kendini bulamıyorsun, bulduğun yere geri koyamıyorsun, başka bir yer açamıyorsun,
kime liman olurken böyle yavaşça kuruyorsun...
Belki de ortalıkta son derece cinsiyetsiz, son derece görünmez, son derece fazlalıkmış gibi ve bir o kadar da eksik hissederek dolaşırken, normalin dışında bir şeylerin yankısıyla karşılaştığımdan.. Duyabildiğimi fark ettiğimden. Ya da sağır olmadığımın farkına varılmasından..
Belki de hiçbiri olmuyordur yine. Yine bir rüyadır ve az sonra kabusa dönüşecektir. Ve yine haritaya sığamaz bir halde, hiçbir yere sığınamaz bir şeye dönüşeceğimdendir.
"Aşkı olanın limanı olmaz" demiş ya şair, ya birbirini erittiyse her şey?
Bir alımlık nefes gibi günler.
Ve her nefesin birçok şeyi sarsma kudreti ve yaprak dahi oynatmama sinmişliği arasında bir seçim yapmak şartmış gibi.
"Zarif" bir şeyler yapmaya çalışırken, çok başka bir şeye mi dönüşüyor adımladığım saatler, bilmiyorum.
Hayat herkesin başından geçiyor.
Hayat herkesin suratına iniyor.
Hayat ondan da önce herkesin kalbinde patlıyor.
Daha az konuşmalı.
Daha az dinlemeli diyorum bazen.
Tam o anda yollar un ufak oluyor.
Sessizliğin kederden başka bir şey vermediği bu yerde, zerafeti buna borçlu olmak mümkün olmaz diyorum.
Bağırmak için her ağzımı açışımda vicdan mı, merhamet mi ne olduğunu kestiremediğim bir ağırlık, oldukça sessiz ama şişman, ciğerlerimi boğuyor.
Sus.
Karadeniz hâlâ uykularımı dövüyor.
Görmediğim deniz, olamadığım deniz.
Ege'sini becerememişken diyor saçlarımın biçimsiz dalgaları, bir de oraya mı göz diktin?
Bak yanaşamıyorsun diyor.
Bak yanaştırmıyorsun.
Deniz olmaya kalkarken bir avuç su kadar dahi berraklaşamayacağını biliyor muydun.
Bu kirlilikte, hangi kıyıya ne bırakılır.
Dünden taşınan bulantılı yolcular, ağır metal zehirlenmesinden hasarlı tarihler, hayalin ötesine geçemeyen kuyruklu kızlar, bulanık ve çirkin görünmekten korkak bir ay parçasına sırrı kalkmış ayna sular...
Kendini bulamıyorsun, bulduğun yere geri koyamıyorsun, başka bir yer açamıyorsun,
kime liman olurken böyle yavaşça kuruyorsun...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





















