18 Temmuz 2014

içime doğru


Günler çok hızla birbirlerini deviriyorlar. Bu hıza yetişmeye çabalıyorum. Çünkü koşmazsam biliyorum ki aynı şeye olacak. Duracağım ve durduğum an kök salmaya başlayacağım. Oysa bir tek benim görmezden geldiğim bir durum bu; kök salma eyleminin bana yakışmayışı. Duruyorum. Ne zaman dursam pas bulaşıyor sağıma soluma. Ne zaman sesimi yitirecek kadar kalsam kimsesizleşiyor ellerim de ellerimden dökülenler de. Müziğin sesini açmadığımda içimin kuşları da susuyor. Uyuduğumda gece bile küskünleşiyor şahitliğimde. Eşelemeliyim hayatı, sokakların tozunu almalıyım üzerime, susacaksam da geveze susmalıyım. Başka türlüsü kafesli bir his. Geçen gün yavru bir kedi kucağıma çıktı. Ağlayacak gibi oldum. Canlının canlıya değmesinin yarattığı o ılık his içimi titretti. Unutmamalı insan bunu sanırım. Nefesini diri tutacaksa, en çok bunu hatırlamalı. Özlenmişsin gibi sarıldığında birisi, bacağına iki küçük pati değdiğinde, gözyaşına sıcak elleri olan birisi dokunduğunda, veya uzun uzun avucunda tuttuğunda sana değen bir rengi; bu hatırlanmalı, hatırlamaya değmeli. 

Kimse kimseye dokunmuyor bu günlerde.
Her dokunuş kırmalı, yıkmalı buralarda.
Ölümün bile dinginliğine izin yok.
Kan revan içinde her yer.
Oysa yazlar güneş damlatmalıydı ilkokuldaki mevsim tablosundan öğrendiğimiz gibi.

İşte o yüzden,

bu şaşkınlığımızı yok edecek ılıklığa, -lara ihtiyacımız oluyor... 

Sonra biraz durunca, bir durup bakayım denilen her yer buz sarayı...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder