22 Mayıs 2010

elli sekiz ayda ilk ve belki de son kez..; tüm 'Dize'lerle...

Cevabı ömür süren bir soru bıraktım sana
Mendili kan kokan sevgili arkadaşım
Usta bakışların keşfettiği rahatlıkla arkama yaslandım
elimde şah mat yüzüğümde tek taş siyanür
adınla bulanan bir aşkın, bir maceranın
mecrasında
yolun sonunu söylüyordu
günahkâr iki melek olan sağdıçlarım

Al birkaç bulutlu sözcük
atlasını sırtında taşıyan çalınmış bir zaman
mekik, taflan, kar kesatı bir iklim
aşk mı, macera mı dersin bu uzun seferberlik
bu ilişkinin topografyasını
mezhepler tarihinden bulup çıkardım
adanan boynunda o gümüş zincir
bilmiyorsun arması sallanıyor ucunda
işte yazgının kara zırhlısı!
Kork! kutsal kitaplardaki kadar kork!
Çünkü hiçtir bütün duygular
Korkunun verimi yanında

Benim ruhum nehirler kadar derin!
Kızıl kısraklar gibi üstümden geçeceksin!

Arı bir sessizlik duruyor
şiddetimizin armaları arasındaki uzaklıkta
gövdenin demir çekirdeği
kalkan teninin altında
sana okunaksız bana saydam giz
içindeki uğultunun izini sürüyorum
bir açıklığa taşıyorum ele vermez yerlerini
harabeler diriliyor
heykeller tamamlanıyor
kendi kehanetinden büyülenmiş gözlerimin önünde
başka çağlara gidip geliyoruz
aşk tanrısı için
seviştiğimiz ve uyuduğumuz sahillerde
aşkın kaplan ve yılan düğümüyle

Öpüyorum seni boynundaki yaradan
iniyorum kaynağına
aydınlanmamış yanların ışığa çıkıyor
dokunuşlarımın parıltısında
düğümlü mendilin, gümüş zincirin
sımsıkı mühürlendiğin bütün kilitler
çözülüyor avuçlarımda

Tılsım tamamlanıyor
ortaçağ kentlerinden geçiyoruz dönüşte
indiğim kaynakların mezhep değiştiriyor
zamanın ve uzamın kilitlendiği kara kutuda benim kelimelerim
tılsım tamamlanıyor
dudaklarımdan sızan erkek sütünün kara büyüsüyle
sevgilim oluyorsun
uyuyor ve yıkanıyoruz ay ışığında
bakıyorum güneş iniyor yüzünün alacakaranlığına

Adın yoktu tanıştığımızda
eksiğini de duymadık
bazen bir rüzgârı, bazen bir kaç zeytini
adının yerine kullandık

Adın yoktu tanıştığımızda
sonra da olmadı
çünkü başka biri oldun zamanla

Şimdi adın var
şimdi ruhumun sislere sarılı derinlikleri
yükseliyor ve tehdit ediyor
kıstırılmış varlığımın bütün cephelerini
yüzümün pususunda geziyor
sularda bilenmiş bıçaklar
uyandırılmış acılarım, bulanmış sarnıcım
etimle ruhum arasında çelişen ilke
geri döndü bana
kendi ellerimle kurduğum kara büyüden
içimdeki tarih bitti
siliyorum bir aşkı var eden her ayrıntıdaki parmak izlerini
ve şimdi adın var
ve şimdi
ikimizin vaktinde
intikam saati geldi

Omayra, bu adı verdim sana
ve mevsimleri bütün anlamlarıyla
iki çakılına bir deniz vereyim
hayallerine mavi buğday
dokuz yaşamın olsun tek tek öldüreyim
esmer ve çırılçıplak bir gecede
bütün düşmanların gelecek
koynumdaki cenazene

Seni saran efsane çürüyüp toprağa karışırken
kucağımda başın
gümüş bir tarakla tarayacağım saçlarını
kendi enkazımın üstünde
kurtlar, çakallar gibi uluyarak ağlayacağım acıdan
öldürerek yaşatacağım seni kendimde

Ocağın parıltısıyla aydınlanan yüzün
gücünden habersiz sakin gülüşün
kamçılıyor içimdeki bütün köleleri
ben ki hileli bir oyun,
birkaç kırık zar
ve kara muskalı tılsımlarla
almışken seni kaderinden, kıyasıya bağlamışken kendime
asıl sen tutsak etmişsin beni
dünyaya kapalı kapılar ardındaki
içi boş sessizliğine

sığlığın, sevgisizliğin
o sonsuz kendiliğindenliğin
dünyanın sana değmeyen yerleri
nasıl da çekici yapıyor seni
o kadar bağlandım ki
tutkusuz bedenine
ya öldüreceğim seni
ya tunç çağından heykeller indireceğim dökümüne

Sayıklayan bir ağaç gibiyim Omayra
uğultusu geliyor ta derinden
gövdemin geçtiği masalların
içimdeki deprem ayakta tutuyor beni
geri dönüp vuruyor çalınmış zaman
bak sana korkaklığımı veriyorum
var olmanın bütün varoşlarından
ben yenildim, işte silahlarım
tılsım tamamlandı
sonuna geldim çizgilerini sildiğim
bir büyük haritanın
aşkım ölümün sınırında Omayra
olduğun yerde kal kımıldama!

Murathan MUNGAN

21 Mayıs 2010

kurdeleli yaz yağmuru..;






















Hayalim ol desem, geceye çiy düşer mi.. Gece 3'te ya bir şeyler için çok erken ya da çok geç.. Ben, beni bu kadar özlerken, sen bana mektup yazma intihar gecelerinde.. Ya da gel bana rüya görmeyi öğret.. İçinde mavi olan sadece deniz ve gökyüzü olsun, geriye kalan bütün renkler bir sevda masalının orgazm anında.. Neyi yitirdiğimi bilmeden, sadece kanatlarına takıyorum kuşların göç mevsimlerini, gitmek, gitmek, gitmek istiyorum en uzağından, en yakınına.. Mayısıma haziran çalarken sen yine şarkılar söyle, gelincik mevsimi öperken dudaklarını...
Devrik ve eksik cümlelerimin redaksiyonu adından ibaret olsun.

16 Mayıs 2010


' elleriniz gibi ihtiyar ve dalgınsınız,.
elleriniz gibi meraklı, hayran ve gençsiniz'

Nâzım Hikmet

3 Mayıs 2010

düş kırgınları*


Üç şeyden asla kurtulamayız: gölgemizden, ölüm korkusundan ve aşktan.

M.Eroğlu

30 Nisan 2010

ölüme güzelleme...


Kurak iklimlerden geçmeyeli çok olmuş, varlığım. Bu nisan, susuz kaldım. Boynuma dolanan imbat, nefesimi zorladı. Her kırmızı, karanfil bu mevsim.. Soluğumun çarptığı kent, gözleri yaşlı kız çocuğu. Savunmasız ve yitik yürüyoruz, büyütemediğimiz masalların acı sonlarında...
Artık bu kent nisanlar boyunca düşman; sürmeli, çapkın bakışlarına deniz kokulu kızların...
Zaman zor geçiyor, mevsimler bir o kadar kolay... Teni yakan güneş balkon altında gizli... Balkonlar, çiçek açan kaktüslere yuva... Fuşyalığını damarlarımda gezdirdiğimin dikenleri, aralıksız bileklerimi öper.. Akşamüstleri, sahile nazır, palmiye altı lise üniformalarıyla süslenir bu aylar, derinden varır karpuz kokusu ve vapurlar yorgun..., vapurlar denizin saçları; dalgaları tarar...
Kediler gebe bu mevsim ve güvercinler tembel. Eski aşkların birbirlerine göz kırptığı arka sokaklarda esnaf lokantalarından yankılanan çatal, bıçak sesleri... Okul dağılış saatlerinin arifesinde oyuncak zaman... Omuzları çıplak kadınların, varlıklarının fallarını duymayı bekledikleri taş sokaklarda şimdi arzu. Ve mahallesinden overlokçu eksilmeyen gün telâşı üç oda bir salonlarda...
Ben her erik mevsimde, boynum ağrıyarak bırakırım gözlerimi bu kente... Her nisan çekip gitme duygusuyla...
Yarın mayıs... Ve bu nisan, ölüm kokuyor kuş seslerinin doldurduğu sokaklar.. Yarın bir kez daha direneceğiz ve mevsim dönecek hiç beklemeden.
Teninde deniz kokusu, kalbinde mayıs heyecanıyla uğurladık, kirpiklerinden rüya dökülen kızı.. Bu bahar yokluğunla..., bize mezar...

13 Nisan 2010

on üç dalga..

Vanilya demiştin, kokundandır belki, ya da deli bahar karmaşası...
Sırdın, sır kaldın, sıra bulandın. Turuncudan mora deniz yıldızları, mercan koynunda.. Sualtı düşlerini bize bıraktım. Issız orman renklerinden gecendeki müziği damlattım..; tende ay ışığı kaldı...
Sormadım, sorgusuz gün doğumlarında gözyaşlarımı kavanozlara doldurup, valizlerini balkonlardan attım şiir kokulu geceliklerin.. Şimdi tırnaklarında sedefi çalınmış inci rengi, çizgine susar... Adımdan dökülen narlar vardı geçmiş zaman eklerinde, ellerinde yeşerip büyüyen...
Duvarlarım salı yorgunu, çarşamba çaresizliği.. Perşembe umutsuzluğu, cuma terk edilmişliği.. Cumartesiden pazara uzayan saatler bekleyiş tedirginliği, pazartesi dağınığım.
Bu gölgeler canımı yakarken senin ellerin nerede... Engin sulara bakamaz artık suretim bile.. Yol yorgunu sevinçlerim, uykuda öldü. Çok oldu geleli, gideli... Dakikalardan aylara..., o bankta... Ahşaplara kazıdığım lise aşkları şimdi gönül yarası..
Yaralarımın kabukları her gece yastığıma dağılır. Dağlanır kalbim, sevdam oynar yerinden deprem seslerine çarparak... Gözlerim sana kör, bu akşam saatlerinde.. Yıldızlar ayaklar altında.. Tozlu gerdanıma yetmiyor hiçbir öpüş. Özlemlerini silmiyor kahve kokusu. Ağlıyor varlığım... Dini yitik ibadetleri karalıyorum, günahlarım başımda papatyadan taç.. Sahi.., saçlarım.. O kıyamadığın, dokunmaya ürktüğün.. Kestim bir mesai sonrası, kimse duymadı..,
nazar boncuklarını mermerler arasında kırdım.., mavi cam kana karıştı.
İzmirliyim doğuştan.. Ankara yanımdır bu hırs. Kara toprak en derinimde.. Suyum oluk oluk, mezarlar etrafında...
Görünmeyen, okunmayan destanlar yazıyorum.. Kahramanları arka sokakta ölü.
İzmirliyim, Kadifekale'yi görmedim hiç.. Korku mu dersin, yüzleşme mi.. Belki de 'şehirsiz su' benim adım... Gökdelenler kadar zavallıyım bahar renklerinde.. İçime sinmiyor yol, haritamda yol alan bulantı inkâr ediyor soğuk odalarını çocukluğun... Tel kadayıfları ve menekşeli sabahları...
Kimse sevmiyor artık temmuzları. Karakalem kurudu bu gece. Duydun mu, yeraltı saraylarından kaçırılan kızlar hiç aşık olmazlarmış. Sus, kimse duymasın, ... aramızda yitip giden sularda..., kelimesiz, çıplağım...,...


"..Su çürüdü...
Adımdan gayrısını bilmiyorum."

11 Nisan 2010

af..


Soramadım soğuk odaların yalnızlığında... Bileklerimden ittim, güçsüz kalmaya bıraktım bütün iklimlerini denizlerin... Ağlasam da boş kaldı akan suların renkleri, boyayamadım, makyajım yetmedi...
Baharları peşinden sürükleyen kışlarında nöbet tutuyorum fahişe hayatların.
İslere bulaşan saçlarımı tutup çekmiyor artık yazamadığım masallar, nefes borumda taş taş üstüne. Dudaklarımdan kanlar akıyor. Bu mevsim, çağla yeşile boyalı duvarlardan kireçe bulanmış kirli sözcükler akıyor, sıvası atan tavanlardan akan senin öptüğün, gözbebeklerim...
Bastırıyorum dünü, yarına kulaklarımı tıkadım. Dakikaları sayıyorum elektronik sesler arasından. Beynimde çekiç, bileklerimde jilet öpüşü. İkindilerde çocukları yiyen sokaklardayım. Artık kâbus görebiliyorum.
Mideme inen yumruk, harfleri eksik tarih, yer... Buluşmamızı ertele sevgilim, kirli sulara batan bacaklarım sevdiğin renk nasıl olsa... Delinmeyen elbiseler diktiriyorum üzerime, onları açıkta bırakan... Tenimde neyin kokusu kalıyor metalden başka...
Boynumu kıran gidişin, kimseye ucuz tarife olmadı.
Sevişmedi kimse gül dikenleri arasında, burada mevsim herkese ölüm bu nisan gecelerinde..
Yağmursuz gün doğumlarından paslı varlığımla sesleniyorum, geç olmasaydı keşke...
Ömrümü tüketiyorum, herkes kendi cinayetinin katili...
Bırak ellerimiz aynı kana bulansın,
ona bile tamam bu gece..

6 Nisan 2010

ayraç'

"...

Ve ben bütün yapraklarımı döküyorken şimdi
Eylül, diyorsun...
Üşüyünce ağlıyorsun yalnızım dememek için
Uçaklar gemiler trenler çiziyorsun duvarlara
...
Kendine bir deniz bul artık bir de rüzgâr

Parçalanacağın bir uçurum bul bu dünyada
..
Tek tutkun o kenti bırakıp gelmek olmalı

...
"

20 Mart 2010

miş.


İçimde kendini yiyip bitiren bir boşluk var. Ağzından lavlar akan bir boşluk... Soru işaretlerimi eteklerimin altına süpürüyorum, dizlerimi ısırıyorlar. Gözlerimi oyuyor gün ışığı.
En doğru zamandan en doğru soruya varan iki ucu açık yolculukta sabahlıyorum. Gecelerim kâbus birikintisi.
Tenim acıyor sık sık, sağ bileğim daha çok.
Yazdıklarım çamurlarda yıllanıyor.
Adam görmüyor. Kör olan aşkından beni doğuruyor.
Gayri meşru bulantılarıma gülüp geçiyor, çoğu zaman bağırıp. Sesi katil yürekli. Onun sırtından kırmızı tırnakları geçiyor kadınların. Ben neyi bekliyorum. Ruhumdan ayıralı olmuştu epey bedenimi. Becereme-mişim. Miş-li geçmiş zamanda kaybolmuşum.
İlk buluştuğumuz yerden yazıyorum sana, ellerim kan. Göğsümde biten zambakları göremeyeceksin, hayat koşuşturmacanda.
İçinde yıkandığın ölü toprağı, değmesin gözlerine.. Bu cinayet için 'dize'lere yanaşamadım.

Nasıl olsa, benim adım Omayra...

15 Mart 2010


düştüğüm yerde ölü kelebekler vardı,..., canım yandı.
aynı kalmıyor hiçbir şey.

7 Mart 2010

ritimsiz.

İçim bulanıyor bu yelpazesiz sıcaklarda.
Haritamda rota tek.
Denizin suyunu içmiş martılar.
Ben bavulsuz.
Sadece tek renk kaldı geriye.
Can verenden ötesi yok.

Sormadan, durmadan en çok da kalmadan, sabrını cinayetine kurban vererek...



4 Mart 2010

faili meçhul -


Sehersiz sabahların İzmir durağı serin bu gün doğumunda...
Ardışık geçen takvimlere işaretlediğim ismin, her mevsim aynı renk.. Tonuna karışan ritmini yakaladım, rüzgârlarının saçlarından tutup, yarını bugüne getirdim.
Şahit olmadığın rüyalardan bileklerine ulak saldım..
Coğrafyanda kök salan gece bitkilerinin suyunu içtim, ömrüne panzehir..
Derinliği olan sularda adım adım yeşil avı...
Gecenin moruna kök salan sarmaşık, ölümcül gidiş..
Bilet erken kesilir yolculuklarına ve cellat zamandan aşıramadığın kanda boğulursun..
Sessiz pırlantasından taş dökülür gölgelerine, ve sen ismi yitik kahraman...
Buruşmamış çarşaflar arasında doğurduğun mutsuzluk resimlerinin boyalarını kazırken, dünya bulaştı elime yüzüme. Dizlerimi kanattı.
Sesten yorgun düşen ılıklığım soğudu.. Kıştan bahara geçemedi erguvanîlik..
Menevişlerde kayık yüzdüren çocuğa borçluyum şimdi; şaha kalkmış masal diyarı, hayat çığlığını...

16 Şubat 2010


..Şehrinde deniz kokusu, düşümde gerçek, gerçeğinde düş, dudağımın kenarında adın, bizde mucizesi...

Şiirim kal, rüzgârın olduğum kadar...

11 Şubat 2010

kayıp dua.

kızıl kar. kara saplı. kırık, kanlı kelebek kanadı. ölü kelebek.

10 Şubat 2010

'yaralısın' .


"..Sadece bitmeyen kalemlere ve adalete inanırdım. Sense, birimiz için yaratılmış olan yalnızlığa sahip olurdun.
Elveda mürekkep lekem..
Elveda şehrin ışıklarıyla boğulan balık...
Elveda dokunmaya kıyamadığım sabah güneşim. Sırf bu yüzden seni yıllarca yastığımın altında saklayacağım.
Şimdi bulutlanan içki şişemi ve lambayı söndüren rüzgârı düşünüyorum...
.........................................................................................................
...........................................................................Fısıltı eksik kalıyor, aşk daima eksik kalıyor.. Bunu bana niye yaptın, bunu bana niye yaptın. Dur bir nefes alayım.. ve senin sevdiğin kadın olayım...
...
Büyük kentlerin ortasında, bir işaret gibi bırakılan kırık aynaya dön. Ve ona borçlu olduğun güzelliği sor.
O, şimdi nerede.... Unuttuğumuz şarkının içinde mi.. Köşe başlarında mı... Biriktirdiği deniz yıldızlarında mı...
... Bu büyü nereden sarıldı sırtımın ucuna. Neresinden vurdular kırgın sessizliğimi...
Ah o zor veda... Boyun eğiyorum, bir de....
..Ağlama kalbim, ağlama... Hep, masumuz işte kalmadı gözyaşımız diye bağıracağım. Senin için akvaryumlar çalacağım. Sen büyük evler gibi yıkıldığında sanma ki acımı öptüğünü unutacağım. Çünkü, ne mucize, hep güzel bir kadın olacağım. hayatım boyunca yağmura rastladım, hep , yağmura....
BİR, İKİ, ÜÇ, DÖRT, BEŞ,....ALTI değil. Hayat benden gizlediğin ellerini hangi cebine saklıyorsun."

U.U.

*solma, gitme, bırakma, sözünü tutmadan, olmaz.. dayanmaz. kalbim. yapma.

9 Şubat 2010


Henüz vakit varken, gülüm,
Paris yanıp yıkılmadan,
henüz vakit varken, gülüm,
yüreğim dalındayken henüz,
ben bir gece, şu Mayıs gecelerinden biri
Volter Rıhtımı'nda dayayıp seni duvara
öpmeliyim ağzından
sonra dönüp yüzümüzü Notrdam'a
çiçeğini seyretmeliyiz onun,
birden bana sarılmalısın, gülüm,
korkudan, hayretten, sevinçten
ve de sessiz sessiz ağlamalısın,
yıldızlar da çiselemeli
incecikten bir yağmura karışarak.

Henüz vakit varken, gülüm,
Paris yanıp yıkılmadan,
henüz vakit varken, gülüm,
yüreğim dalındayken henüz,
şu Mayıs gecesi rıhtımdan geçmeliyiz
söğütlerin altından, gülüm,
ıslak salkımsöğütlerin.
Paris'in en güzel bir çift sözünü söylemeliyim sana,
en güzel, en yalansız,
sonra da ıslıkla bir şeyler çalarak
gebermeliyim bahtiyarlıktan
ve insanlara inanmalıyız.

Yukarda taştan evler,
girintisiz, çıkıntısız,
birbirine bitişik
ve duvarları ayışığından
ve dimdik pencereleri ayakta uyukluyor
ve karşı yakada Luvr
aydınlanmış ışıldaklarla
aydınlanmış bizim için
billûr sarayımız..

Henüz vakit varken, gülüm,
Paris yanıp yıkılmadan,
henüz vakit varken, gülüm,
yüreğim dalındayken henüz,
şu Mayıs gecesi rıhtımda, depolarda
kırmızı varillere oturmalıyız.
Karşıda karanlığa giren kanal.
Bir şat geçiyor,
selâmlayalım, gülüm,
geçen sarı kamaralı şat'ı selâmlayalım.
Belçika'ya mı yolu, Hollanda'ya mı?
Kamaranın kapısında ak önlüklü bir kadın
tatlı tatlı gülümsüyor.

Henüz vakit varken, gülüm,
Paris yanıp yıkılmadan,
henüz vakit varken, gülüm...
Parisliler, Parisliler,
Paris yanıp yıkılmasın....

13 Mayıs 1958, Paris

Nâzım Hikmet

sor - ***

"..çinekoplar lüfer olmuyor artık
bir sigara yak oğlan bana ver
en dolusu coşkum ateşim bitmiş
sor beni sor
geceye sor denize sor
sor beni sor ya da
bırak geçsin zaman sen hayra yor
uçamasam da bir çift kanat
bana uçmayı anlat
üşüyorum kapat kapıları kapat
önümüz kış bana göçmeyi anlat
bir sigara yak oğlan bana ver..."




7 Şubat 2010

*...*


"..Seni o kadar yakından görünce,
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni..."

şubat kokusu..

Şehirsiz kalmanın başucunda sabahlıyorum. Yollara artık yalnızca uyuyarak dayanabiliyorum. Tutunmak? Gözlerine sadece...
Göz-lerinde büyüyen de-nizlere...
Ellerimi titreten serinliğinde aynasının şehrin, öylece bekliyorum...
Yanıyor, tutuşuyor karlar altında kaldırımlar.
Boynuma dolanan sarmaşığın zehrine ismini veriyorum. Dokunamadığım akşam üzerlerini ceplerime doldurup, parmak uçlarımla yakıyorum gerdanını gecenin.
Kulağının ardından boynuna inen ihtişamlı mevsim çiçeklerini koparıp, gözlerime sürüyorum..
Gözlerim;...senin olsun...
Gözlerim; coğrafyana çakılı, bakamaz oldum haritalara...
Kalp ağrısı zamanlara kattığım mavi yüzümle çıkamıyorum, sokak çığlık çığlığa.. Evim, ıslak şubat.
Yağmurla orgazm olan şehrin çocuğuyum. Şehir kendini yeniden doğuruyor, ben ahududulu çayla ısınıyorum. Kapımın önü, yanık ot.
Üçe kadar sayıyorum gelincikleri, fısıltıları üçte çığlık oluyor ama bu kış, şubat yirmi sekize koşuyor...
Tenimde yosma bahar bekleyişi, gurursuz ve terk edilmiş sevişme sahneleri.. Şehre açamıyorum pencerelerini maviliğin. Kızıl anı, mavi ojeli tırnaklarıma yanaşmıyor.
Karlı şehirde, güneş beni bekliyor.
Eğreti yalnızlıklarımı üst üste dizdim bu sabah, valizlerime sığmadı, kırık ayna, dağınık ruj.
Zaten her yağmurda makyajım akar benim, dizlerimi örtmeyen eteklerim yırtık, ve göğsüm açıktır göğe.
Bileklerim.. Nefesimi veremiyorum, ağrılı mart bekleyişlerine. Rengi çalınmış kadın değilim. Değilim. Değil. Mavi denize, güneş turuncu öpüşünü bırakır. Ben eflâtun gün batımı, yeşerik seher, deniz, deniz, deniz..
Sen.. Düş.. Karla yıkanan sokakların öpüşü. Şubat mücevheri..
Gerdanından akan esintiye bırakıp rengini gözlerimin, kahve içmeli...

30 Ocak 2010

"..kendi olmasını, seninle olmaya bağlayan- - o, işte..."

"..özlem, özleyenin özlenen ile yeniden buluşma olasılığı arttıkça, ya da zamanı yaklaştıkça, -garip ya işte-, azalacağı yerde, çoğalır:-
özlemi azaltabilecek tek şey, çünkü, özlenenin kendisidir -özleyenin 'kollarında', kanlı-canlı, orada, olması...
özleme tek çare, özlemin, artık, olamamasıdır- yoksa, özlem, hep, vardır...
özlem, hep..."

O.Aruoba

29 Ocak 2010

kar, yağmur, sen, ben..


ve o, kara uyanır.., benim ellerimden kuşlar ekmek kırıntısı yerken...
parmak uçlarında kristaller..
mevsim kış,

ocak sonu şubat başı,
bir gece yarısı,
dudağının kenarı,
gecenin adı..

27 Ocak 2010

..rengi gecenin dudağında...

Kimseye dokunamadığım saatlerde gelir kırlangıçlar.
Gün doğumlarına kirpiklerim değerken, kanatlanır(sın..). Boynuma okşayarak bıraktığın gelincik teninde, mayıslar boyu ölürüm, ve can bulduğum mevsimin, iklimini boş bırakırım. Sen dört mevsim güzeli.. Taş sokakta kimsesiz oynarım, sen, geceyle buluşana kadar kalırsın. Şovalyeleri çalınmış gecelere kelebek izleri bırakarak, oyuncağıma müziğini iliştirirsin.. Randevuların, yatağımın dalgalarımla buluştuğu dağınıklıkta olur.., dudaklarında izi kalan üçlerle koynuna gireriz şehrin. Ve şehir bir asker gibi bekler adımlarını, adlarını... Koyduğun renk adlarından atlıkarıncalar sallandırmanı. Pembeye boyanan esaret, meyillendirir geceden uzanan köprülerine kanının... Filizlenmez boynuna konmayan kelebek gözyaşı..
Şiirler dolduramadım ceplerine ve terk edilmişliğiyle kalabalık dünyası, kırık aynası suretimin keser avuçlarını..
Eflâtuna çalmayan sehere mektuplar yazmadım. Ve dizelere emanet bıraktığım şehirler kuşatıldı, sokak lambaları ampulleri yanık, ölü direnişindeyken..
Kulağına söylerim, dedin okyanus boyu öpen varlığınla... Kuşatmalarla doğurulan varlığımın dört yanı, dört mevsim gamzelerinden dökülürken...
Omuzlarımdan taşırdığın aitliğin tenimde, güneşe bir adım, adresim.iz. altında suyun..
Ötesinde kuytulardan gelen büyünün, evrenime saçılan renkleriyle..
Sarhoş geceler boyu, düş bordo, kan kırmızı süzülenler perdelerimin aralığından tarihi öpen varlığın...
Kimsenin bilmediği sevişmelerini duyarım gerdanında, ruhunu bedeninden ayıranı öperim, ismime yıkarım aşığın rüzgârı..
Yollara düşmeden hapsettim soluğuma dumanını, uyuşturan tadının.. Dudaklarımdaki karınca geçitine elini uzat, günün en şehvetengiz dakikasının başında nöbet tutarken özleminle...
Yeşilin zehirlendiği coğrafyamdan sesleniyorum rengine dudaklarının.. Güneş dilimi gerdanına, bırak su değsin..
"özledim..gidelim..."
Özledim rüya bilmeyen gözlerimi öpen gözlerinde sabahlamayı geceler boyunca.. Adın, gece, teninden dökülenle..
Gidelim, yarın uzak değil..
Zamanın olmadığı ülkelere, suyun yuva, bizim masal olduğumuz,uzağa..gün doğmadan...

25 Ocak 2010

"..adına düğümlendi..."



...
bana yaşadığın şehrin kapılarını aç..
başka şehirleri özleyelim orda seninle.
bu evler, bu sokaklar, bu meydanlar
ikimize yetmez.

Ö.Asaf

21 Ocak 2010

"ben*nasıl kaldım öylece*bir bilseniz...telaşsız çocuk olur mu* olurum isterseniz..."



"dinmesin*denizin*rüzgarları bu gecemde...
keşke bu olsa*telaşsız ve ama bu gece*gerçekten de dalgalı bir yerde*ve kar fırtınası öncesinde*keşke'min bakışları eladır...."

f.d

17 Ocak 2010

36.

Az kaldı. Bileklerimden akan menevişlere ad koyan geceye, çiçeklerden elbise, kokulardan suluboya mevsimler yaptığımız düşe..
Yorgunluğun, usulca, kadife gibi örttüğü tenimizde bahara,...
Renklere az, karanlığa çok var.
Şimdi zaman;... turuncu...

and i'll rise like an ember in your name...*















twenty nine pearls in your kiss,
a singing smile
coffee smell and lilac skin,
your flame in me...

J.Buckley

15 Ocak 2010

kor bir ay..

Bir küçük resim yarattım ben senle doldurduğum
Kamaştığım varlığın sinsi girdi koynuma
Aç, gözün açık olsun bu kez yakala resmimi
İndirdim yetişkinliğimi oyun alanına
Şu ay kor olur bakmasam, yansıtan tek gecemi
Mutsuzum yine bozdurmuşken hayalimi

Bir küçük hayat resmidir ya avucumda büyüttüğüm
Sen dönüp kaçarken bile kanar ellerim

Sakin.

"..soluklanmaz zaman, yenilenmez yalan..."


kalabalık bir sokak belki hayat
sen her köşe başı
yorgunluktan mı bu halim
düşünmek bile zor
kelimesiz geldiğim
fikirler yol almaz

dağınıklıktan mı bu halim
durulmak artık zor
geçmişte bitirdiğim
hüznümde hal kalmaz

toplanmamış bir oda
benle hayat
sen
yağmur sonrası...

J. Barbur

12 Ocak 2010

Neva...


Dehlizler boyu ilerledim.
Kızıl şerbet, çarşafta yağmur kokusu...
Korkunun başucunda döndürdüğüm yel değirmenleri, bileklerimi öpen rüzgârla sevişti. Düştü gece, usul usul gerdanından... Saçılan inci tene, dudak izimi bıraktım.
Gamzene ilişmiş yakuta boyadım suları... Sular, aynası kelebek düşünün. Düşün, mızrak gibi yol alır yeşerikliğinde ab-ı hayatın.. Hayat bir avuç kızılcık şimdi kumlu parklarında çocukluğun.
Dizlerinde can bulan tohumları erguvanların, kar çiçeklerine yanaşır.
Yanar gece. Yanar med-cezirden yorgun gün batımları.
Nevası çalınır dalgalarıma parmak uçlarından dökülenin.
Yorgan altı sıcaklığında uykuların, bir derin hazar; karanlığa...
Hercaî uyanışlarında bir dem şahbaz iklim yansıması..
Rüya- yı kâzibelerden kurtul, düş şakâyık bahçelerine...
Çağlayanlar akıt perçeminden, gece olsun adın. Tadında mey, yatağında şimal yıldızı...

11 Ocak 2010

Departures'

"..Birlikte gideceğimiz şehirler yuvamız olsun mu..."



10 Ocak 2010

"..let me sleep all night in your soul kitchen..."

..Well, your fingers weave quick minarets
Speak in secret alphabets
I light another cigarette
Learn to forget, learn to forget
Learn to forget, learn to forget

Let me sleep all night in your soul kitchen
Warm my mind near your gentle stove
Turn me out and I'll wander baby
Stumblin' in the neon groves

Well the clock says it's time to close now
I know I have to go now
I really want to stay here
All night, all night, all night

***the Doors

senin gibi...

"..yalnız bir gün için, nefes almak için/ kanarken avuçlarım karşında../ üzerimde sevdiğin mavi elbisem, sensiz geçirdiğim günlerden/ senin gibi beni kimse sevmedi..."

5 Ocak 2010

ateş dilinde; kar..

Tutuşturdu yelken gölgelerini, beyaz teninden dağılanın... Kavuniçi bir raksa davet gönderen martılar, karabataklarla mektuplaşırlar..
Vapur tarifesinde gezinen sokaklarım, dakikasız yolculuklara gebe... Sokak sokak sızlayan adına çıpaladım nefesimi...
Ceketinin sol cebindeki buruşuk fişte eylül artıkları, güz; gerdanına yaraşır.
Otobüs duraklarından toplayıp garlara taşıdığım emanetleri uykularının, kar kokusu... Şerbetlenen tarçına seslenen kış masalı. Gün doğumlarını karşılayan yanık kahve kokusunun genzimde yer eden öpüşüne yansıman..
Mevsim taşıran tencerelerde kaynatıyorum yitik hecesini, katmerlenen öykü sonlarının... Her sonun kaderine doğurduğu yolculuklarla, bir kez daha çal, gece dolunaya doysun...

3 Ocak 2010

2 Ocak 2010

jeux d'enfants*


"Önce sen beni sevdiğini söyle. Ben söylersem yine oyun oynadığımı sanacaksın diye korkuyorum."

1 Ocak 2010

"..ben senin gecendeki mavi..."


Suların mücevher olduğu haritalara demirledim düşlerimi..
Acıtan tek şey, deniz kestaneleri.. Kansız, gözyaşı tebessümle çoğalır o coğrafyalarda.
Eski bir kitabı anımsadım, deniz kabuklu kolyeler taşıdı, gerdanıma pembe çalarken.. Bileklerimi öpen varlığından koştum bulutlara.. Bulutlarda, tanıdık kokun... Kokunda bilinmezliğin ütopik serinliği..
Gözlerime yıldız düşüren dudakların, şeftali bahçesi...
Sularda kristallenen ismini, ismimde yüzdürdüm bu gece... Şarabî tadın çalındı dudağıma. Buharlaşan kimsesizliğim, melodisine ayak uydurdu soluğunun... Yarını bilmeden koştum ay ışığına, avuçlarımdan meneviş dökülür giysime, su...
Hayallerinin kıyısına vurdum...
Doğdum, geceden.. Dolunayın tutuştuğu kemiklerine tutundum. Gözlerimin derinliği, kelebek rengi...
Şefaffa boyadığım ruhunda, yeni doğan bebekleri günün.. Yıldızlanırım bekleyişiyle sevdanın... Kumsallar aşıyorum yaz arifesi teninde... Papatya yollarında yıllandırıyorum uykuları. Bu bir kış masalı, yaz sevdasıyla boyalı...
Görmeden, duymadan, bilmeden çözülen bulmacalarla çevrili coğrafyamıza ilişen yaz gülleriyle, yine, yeni, yeniden...
Uğramadan hiçliğe ve ayrılmadan başucundan düşlerin..
Suların mücevher olduğu yerde buluşalım bu gece, yarın gece ve tüm gecelerinde aşkın...
Sen, ben, denizatı ve kelebeklerle...