8 Mart 2009

ve kadın...


KADIN

"Hiçbirşey kadın vücudu kadar gerçek değildir." (Yarım Kalan Yürüyüş, syf: 33)

"Güzelmiş gibi davranmak, işte kadınları dayanılmaz yapan budur." (Yarım Kalan Yürüyüş, syf: 96)

"Çoğu güzel kadın yapmacık bir cesaret ve küstahlıkla örülmüş, parçalanmaya hazır, göstermelik bir zırh taşır." (Yarım Kalan Yürüyüş, syf: 269)

"Kadınlar ruhun ölümüdür." (Adını Unutan Adam, syf: 5)

"Asla sizi bütünüyle tatmin edecek bir kadının peşine düşmeyin, bu sizi tüketir. Hem tükenirsiniz, hem de henüz tanımadığınız öteki kadınları yitirirsiniz." (Yürek Sürgünü, syf: 9)

"Mutsuzluk mıknatıs gibidir. Her zaman birbirini çeker. Kadınlar genellikle mutsuzluğa karşı duyarlıdır." (Yürek Sürgünü, syf: 227)

"Kadınları onlarda bulduklarımız için değil, bulamadıklarımız için severiz." (Yürek Sürgünü, syf: 479)

"Her yerde, her saatte, her ışıkta, her mevsimde ve her erkekle güzel olabilen kadınlardandı o." (Yüz: 1981, syf: 56)

"Kadınlığını ifade ediş tarzının ortalama ahlaki değerlerle pek örtüştüğü de söylenemezdi, ama çekiciliğinin sırrı da, kendini, bu sevimli, ahlaksız sergileyişinde gizliydi." (Yüz: 1981, syf: 256)

"Birine değil, aşık olma fikrine aşık bir kadından daha tehlikeli ne olabilir?" (Yüz: 1981, syf: 302)

"Size eninde sonunda bir biçim verecek, yazgınızı yönlendirecek, hatta benliğinizi yok edecek - ve hikayenizin sonunu değiştirecek - kadınların mutlaka büyük bakışları olur. Bakışları büyüten o merceğe benzer şeyin, kadınların içlerinde var olan, erkeklerinse asla sahip olamayacakları gizli, dişil bir yetenek olduğunu sanıyorum." (Zamanın Manzarası, syf: 6)

"Bir erkek için hiçbir hoca, ihanet eden bir kadından daha öğretici değildir." (Zamanın Manzarası, syf: 6)

"Kadınları karşı konulmaz yapan niteliklerin, soyut ve kavramsal olanlar mı, yoksa somut, gizlenmeden dışa vurulan fiziksel özellikler mi olduğu konusunda hala bir karara varabilmiş değilim." (Zamanın Manzarası, syf: 6)

"Kadınlar kendileri hakkında fikir sahibi olan erkekleri severler. Sanılanın aksine kadınlar sürprizi sevmiyorlar, aşıkken sizde en çok istedikleri, kendi gözleri." (Zamanın Manzarası, syf: 7)

"Filmlerdeki kadınlar insanı şimdiki zamana tutsak ederlerken, kitaplardaki kadınlar hep yeni, sonsuz hayatlar üretirler." (Zamanın Manzarası, syf: 19)

"İçinde aşk öğesi bulunmayan bir drama nasıl ilgi duymazsak, hiç aşık olmamış bir kadına da öyle bakarız…" (Zamanın Manzarası, syf: 72)

"Yeni kadında eskisinin izlerini, ancak terk edeni hala seviyorsak ararız." (Zamanın Manzarası, syf: 107)

"Çekiciliğinin sırrı, içinde başka kadınların resimlerini de barındıran yüzüydü. Güzelliği bencil, yalnızca kendini zenginleştiren türden değildi, cömertti; ona bakan her erkek bu yüzde arzuladığı kadının izlerini bulabilirdi." (Zamanın Manzarası, syf: 111)

"Tanrı, ya da deniz gibiydi kollarımın arasında tuttuğum kadın; o kadar büyük, o kadar geniş. Onu çevreleyemiyordum." (Zamanın Manzarası, syf: 119)

"Kaşif ve avcı! Bir kadını tehlikeli yapan bu iki özelliğe de sahipti. Karşısındakini tutsak almayı da biliyordu." (Zamanın Manzarası, syf: 130)

"Kadınlığının gizi, kim olursa olsun karşısındakine keskin, erkeksi bir düş gücü armağan etmesinde saklı." (Zamanın Manzarası, syf: 133)

"Tanrıça'nın soyluluğuyla, bedensel açlığının çiftleşmesinden doğmuş, kendini cinsel köleliğe adamanın eşiğinde duran kadınlaydım." (Zamanın Manzarası, syf: 274)

"Güzelliği gerçekliğini gölgelediğinden kimse onu bütünüyle, ya da saf haliyle algılayamamış olmalıydı. Kararlılığımı gözlerine bakarken de koruyabilmek için, varlığının gizi olmayan, çekiciliği bedeniyle sınırlı kadınlardan biri olmasını ne kadar çok isterdim." (Zamanın Manzarası, syf: 342)

"Yeni kadının güzelliğinin kavranamamasında, önyargılarımız kadar, bir önceki sevgilimizi aşmaktaki isteksizliğimiz rol oynamaz mı?" (Zamanın Manzarası, syf: 390)

Mehmet EROĞLU

*resim: Cyn Mccury

5 Mart 2009

İç.ten...


............görünüşte öyle… Ben de bilmiyorum “hep” nasıl başlar…Bir kez başlamıştı işte…Sonrası kaos… Öyle derler zaten “onlar” da…Özgürlüklerinin adı bile kaos… Başka diyar sanki,ve başkadır oranın insanı… Gidemedim oraya… Kendime yol çizmek istedim,o yolda yürümek yerine… Her şey yabancı,soğuk ve ürkütücüydü…Ben baktım cebimdekilere,o yola adım atmaya yeten hiçbir şey yoktu... Aşka inanırdım ben,hepsi bu kadar… Kimi zaman gözlerimi adeta bağlayan ve adını aşk koyduğum bir ‘kara büyü’-kocaman bir yanılsamadan ibaret…Kimi zaman ‘an’ da yoğrulan zararsız,katkısız, su damlası narinliğinde dokunuşların inanılmaz etkisi; en çok huzursuz edenle huzurlu uykular....Gecenin ileri saatleriydi sığınağımız, başımızı yasladığımız omuzlarımızda kollarımızı doladık önce,özürlerimizi kalplerimize yamadık… Uyandığımız sabahlar küstahtı…Biz yine kayıtsız, hain, vefasız ‘öylesine’ aşk(!)ımızı yaşayan tutku hastaları… *
Aşk vardı inandığım ama gördüğüm öteki yüzle anladım trajediyi…Ağır dönüyor bu diyarda madalyon….Şimdi karşımda o yüz;günahkar,kirli,onursuz…
(Alışamadım dünyanıza…)
*sana dair ilk defa...(hak etmediklerine bir yenisi daha...)

4 Mart 2009


Senden dolayı... Attığım her adım, yüzümü delik deşik eden gözler, paylaşmanın kaybediş olduğunu düşündüğüm düşler, dünler ve yarınlar... Ve biliyorum, senden dolayı... Varlığıma yüklediğim anlam, adımdaki asalet, dünyaya biçtiğim kostüm, müzikle kalemin seviştiği; zirve... Uykularımı zorlayan renkler ve şehirlerin kanatları altında hazır ola duruyorum çoğu zaman. Zaman derken, akrep ve yelkovandan bağımsız, senin güneş saatinle işleyen bir kavram olarak 'zaman'... Dudaklarıma gelmeden, dişlerimle zor bela yakaladığım haykırışlarımda birkaç tutku var; beyaz, siyah, kırmızı; kağıt, mürekkep, kan... Kalbime karışan kelimeler var ve beynime dolanan duygular... Sağıma ve soluma çizilen çizgilerin çok ötesinde bir varoluş-sun... Duyuyorum, hava karardığında ayışığı yıldızlar arasından akarken, iri gözlerinin pınarından ruhuna akan gümüş ve tuzlu suyun, hayat denilen gece ve gündüze bir yakarış olduğunu... Dehlizlerine acıyarak inen güz ve zamanda zambaklar açtırmaya hazırlanmışken kendini, kelepçelerin arasından görünen süt beyazı teninde morluk ve kızarıklıklar... Görüyorum, elmacık kemiklerinden köprücük kemiklerine kadar olan mesafeden ruhunun yazdığı yaşamı... Biliyorum, şah damarına demirlediğin anamorfik düşleri... Kokluyorum, parmaklarının sıkça uzanıp, rüzgârın dağıttığı, savruk yalnızlığı düzeltişini... Tadıyorum, en yorgun ikliminden kopup gelen çilek kırmızısını... Soluyorum, sana en yakın dünden geçen yarını... Göz kapaklarıma inen ağırlıktan bakıyorum rüyalara ve kabuslara... Uyandığım gece hep 03.00 ve uyuduğum gün belirsiz bir kısır döngüde kendi nakaratını yazıyor... Yağmur iniyor saçlarına ve gerçeğin kar, düşün güneş... Birbirine çarpa çarpa koşan iki tutku.. İki mevsim... İki coğrafya... Güzelliğini görmeyen aynalar ne fısıldıyor sana? Saçlarının ve teninin vakurluğuna iliştirilmeyen yaz güllerine saplı baharlar var ve herkes yarım kalmış cümleler gibi... Kimsenin bakışlarının aydınlatamadığı simgesel düzende, sen varsın... Tüm çıplaklığın ve tüm gizeminle ve tüm özgürlüğünle...
Cesaret gerektiren ışıklarından kaçınan birkaç mısradan biri olamadım... Korkamadım, ürkemedim mucizlerden... İnançsızlığımı yaydığım zamana sığdıramadım seni... Kalemimin dilini mühürleyemedim... Şehri susturamadım, rüzgârın çaldığı ıslıktan müziğini çıkaramadım. Çabalamadım sensizliğe, kelimeleri öksüz ve yetim bırakamadım... Birkaç soluktan birini seçip de allayıp pullayamadım, maskın ardındaki bir çift gözü...Yeni doğmuş bebek gibi ve ölüm döşeğindeki hasta gibi çaresiz ve tüm ayrıntıların çıplaklığıyla ve her şeyin ötesinde derin bir 'hayat' tutkusuyla dokundum en derinindeki özgür çığlığa... Ve yaşıyorum, dua gibi karşımda katmerlenen alevini ve yağmurunu... Ayazımda biten kızıl bir gonca gibi(sin)...


……..….

Yüzümde ateş…Kısık ses…Bitmeyen üşüme…Mide ağrısı…Sorusuz,cevapsız,cümlesiz…

…Ve yarım..her şey gibi,hepimiz gibi…
Kendi elimdeki bıçak saplanan...Hala elimde çevirip durduğum...

Yitirme korkusu…Sancılı…Kederli…Güneşsiz…

…Ve noktalar,susuşlar,kaçışlar,dönüşler…Nerde sorusu…
Dört mevsim renginde bir bakış,avunduğum…


Ne huzur…Ne uyku…Ne mutluluk…Ne gitmek…Ne kalmak…Ne zaman…
Ne yarınlar…

Var ya da yok, ama yalnız ‘sen’…

(Keşke yalnız…..sevseydim seni…)





….Ben kimin uydusuyum uymadı mı sorgusuyum
Hala eski duygusuyum prensesin uykusuyum
Bir avuntu dolgusuyum terkeder beni korkusuyum
Hala eski duygusuyum prensesin uykusuyum
Uyanmaz mı... banagelince zaman durmaz mı
Uykusuz rüyasız bana gelince hayat neden masalsız bilmem
Bir masalın yokmuşuyum Ben hiç ben olmuş muyum
Hala eski duygusuyum prensesin uykusuyum
REDD…

2 Mart 2009

Bin Üç Yüz On Sekiz


Savruk yılgınlığımdan çakan ateş, kenti yaktı... Tarih dönemecine takılı kalan izler, savurgan mevsimler gibi tenime ihanet etmişti, ve eriyen bir çelik gibi dönüşümsüz düşeyazıyordum... Eskitemediğim kelimelerin sadakati bezgin, yıldızların gölgesi kuytulardaki karanlığa ışımıyordu... Mürekkepsiz mektuplarını topladığım iklimlerden zorla kurduğum kır düğünleri ve "yelkenler fora" diyemediğimiz bir rüzgârsızlık vardı... Çocuk parkları kavurucu bir öğle uykusunda, kızan demirlerle serin düşleri birleştirmek için bekliyordu. Yola gelmeksizin dökülen yağmura miras bıraktığım baharlar ve bağ bozumları şenliksiz ve şarap kızılı kanla... Sınırlarını çizmediğim atlasıma haciz geldi. Masalları kana bulayan vahşet ve cellatlar yılmadan dağınık yalnızlığımı biçiyorlardı. Kurumayan gözyaşlarımla adını yazdım. Sardunyalar gibi solgun ve yitik bir tebessüm kaldı... Hayat tükenmekte olan bir bardak su gibiydi. Kavramlarını kesinleştiremediğimiz ve muhakkak bir aitsizlikle önümüze sürülen bir ilkeler dizini... Derslik duvarlarına sinmiş isyanı görmeyen ve açılmayan pencerelerin, perdelerini mühürleyen bir kaç iyi(!) adam yazdı oyunu... Karanlığa tutulan fenerler, gözünün feri sönmüş bir iki çocuk gibiydi, hayatsız... sahip olamadığımız düşlerin kıyısındaki uçurum ve ayakları geriletmeyen toprak... Gem vuramadığımız susuşların sorgusu, bir ikindi müsveddesi... Soluksuz kırıntıları saçtığımız tek düzelikten galip gelen vicdanlarının leşiyle boğuşan, paslı gülüşler... Nerede bıraktımi uğruna bir yürek yitirdiğim gökyüzünü? Su da maviliği de yitti, güneşin damlattığı coşkun yaz yağmurlarından geriye bir koca çığ kaldı... Neresinde kaybolduk, salıncaklara, kaydıraklara yazdığımız çocukluğumuzun?...

1 Mart 2009

bu gece ben ay...


Sana koşmak geldi içimden bugün…Kollarımı umutla açıp,sarılırken sımsıkı kapamak…
Elimi uzatıp çekip almak istedim ordan… Bütün acıların,öfken,gözyaşların,karanlığın,koyuluğun da kabulüm…
Ağlama diyemiyorum…gözyaşların da sen…
Kayıtsız şartsız sevmek biraz da sahte gelir ya hani insana, seviyorum yine de sen diye ne varsa,sırf “sen” diye… Basit kelimelerden başka bişey söylemeyen cesaretsiz birinden başka bişey değilim karşında çoğu zaman..Öyle önüne yavaş yavaş bişeyi iter gibi bak diye,kıvranıyorum uzun devrik cümlelerimle…
Yine anla beni… Gülümsemen olmadan güneşin kokusu da olmaz… Ruhumun gülümsediği en güzel güneş sen,gözlerim kamaşırken gamzemde en sıcak ışığın…
…mesafelerin ötesinde, 24 saatten sonrasında,kalemin durup yazmadıklarıyla ordayım…
Karanlığa bakıp üşüme,elim ellerinde…aklımda yıldızın …bu gece…ben ay

23 Şubat 2009

23.02.2009

Varacağım nokta belirsiz, sonsuzluğa ya da esaretin koynuna... Kısa yolculuklar hep bu hissi yaratır.. Kımıldamadığın bir platformda, 'deniz' tutar. Hayatın ve benliğin birbirinin cellatı gibi sorguya başlarlar. Acımasız ve tehditkâr... Sonunu bilmeden çıktığım yolculuklar ve aralığından acı rüzgârın içinde boğulduğun ev kapıları, kimsesiz ve kimliksiz... Hedef puslar içinde, silgi çöpleri gibi... Anlamlandırılamayan bir kir... Günahlarımızı örtmek için kullandığımız kapatıcı ve yok edilemeyen sabıkalar... Gözyaşı gibi... Rüzgâr bile yok bugün. Hafif bulantılı bir parfüm kokusu... Hayatın şuh davranıp davranmayacağını kestiremediğin, kendinle bile cilveleşemediğin gün doğumlarından... Başlanngıcın bitişine yaklaştığı bir döngü ve aklıma 'sen' geldin... Bugün güneş portakal kokuyor mu orada? Burada turunç ekşisi, greyfurt acısı... Dönmedolabın tepesinde tamam mı devam mı sorgusu... Sonsuzluk? Esaret? Bunalımlı bir pazartesi... Uyanmadan uyanılmış, alışılmayı bekleyen uykulara inat bir gün doğumu... Oscar'ı izledim, Penélope (: ... İstediğimiz gibi... David Fincher'i harcadılar... Beklemediğimiz gibi... Bir gün bir film çekeceğiz, sevdiğimiz herşeyle; özgürlükle... (:


Bugüne özel: Virtual insanity/ Jamiroquai

17 Şubat 2009


Sınırlarımdaki tel örgülerden damlayan kızıl kan senin haykırışın... Yollarını aşıp, çöllerine dokundurduğum gözyaşları kurumuyor, bahar inmiyor ve gelinlik giyemiyor portakal çiçekleri... Mecalsiz çıktığım yolculukların duraklarında, kimi seni aradım kimi benliğimdeki varlığını... Yorgundum, erken inen gecenin mahpusluğunda... Bileğimdeki kelepçelerin vurgun olduğu tenim, yaralı... Kusamadım hayatın esaretinden arta kalanı... Susadığım gecelerin kuraklığında kaktüslerimden doğamadım pencere diplerinde... İsmini bilmediğim şehirlerin ışıklarında ölmek istedim, cılız kırmızı, kirli yeşil, safran sarı, ölü mavi... Yabancısı olduğum kutsallık birkaç cilt kitap, birkaç müzik okşayışı... Sahi ne kadar oldu günahları kutsal belleyeli? Yazgımı mevsimlere, varlığımı renklere, mühürlü bir geçmişe adayışım saat kaçı bulur? Savruk bir-iki kelime, öleyazmışım bu gece, herkes kendi cenaze töreninde, gözleri bir deli menekşe ve havada rezene, bir geniz yanması nane nane, söyle nerde unuttum ağıtlarımı denize? Gökyüzü ağladı, suların raksını saçlarına yerleştirip düşeyazdım en yakın soluktan...

16 Şubat 2009

Saçlarımı rüzgâr savurdu, dizelerimi de eteklerinden damlayan ayışığına katarak... Kalemimi mühürleyen bir iklim şimdi sevdiğim şarkıların duasında, yel değirmenlerinin gölgesinde... Akreple yelkovanın birbirini kovaladığı, denizlerin okyanusa varamadan gözyaşlarıyla taştığı... Çakıl taşlarının arasına gizledim dünün güne kavuştuğu martı saatlerini.. Mürekkebini kuruttuğum kalemim hıçkırıyor susuşlarını... Yaşlar göz pınarımda hazır olda... İzmir'de akşam oluyor bu gece, gecenin koynunda bir mayhoş akşamüstü esintisi... Kediler de uyumaz oldu bu şehirde ve insanlar vardı; uykularında ilan eden ölüm fermanlarını ve bir bavulu unuturcasına bırakamadıkları vicdanlarını... Ve susan... Güne eğilen dağların dibinde susa(ya)n ruhlar vardı... Nutuklarını sessizliğe gömen... Saçlarının ve kalemlerinin ve müziklerinin hürlüğünde güneşe isimlerini yazan... İşte bu kadardı; sen, ben, biraz keder veren kelime...


Uzun uzun denize bakan o kadın
annemin gençliği miydi,
sonra hiç konuşmadan
başını öne eğen?
Ya bize portakal bahçelerini anlatırken
denizin sesiyle odaya dolan
çam kokusu, yakamoz parıltısı?
Belki de gözyaşlarıydı zamanın
sessizce akıp giden.

C.Ç.

4 Şubat 2009

ve Ankara...

Hoyrat insanların, mahremiyetini bozduğu, çelik mizaçlı şehirde bir kaç yorgun ve anlamlandırılmayı bekler gün... Kalemin değmediği, değen kalemlerin mürekkep lekeleriyle bekaretini korumaya çalıştığı solgun ve serin toprak...
Yolun açık, tebessümün genç, göz yaşın asil olsun!...


**Ben sana "deniz kokusu" getirdim, sen de benim arkadaşıma, yüreği kocaman, kırgın ama renklerinden umutlu gökkuşağıma, Mathilda'ma yıldızlardan hayal toplayabileceği kadar çok açık ve güneşli gün ver... Gecesini bol yıldızla, gündüzünü portakal kokusuyla, hayatını çilek tadıyla, maceralarını kocaman bir kutu çikolata tutkusuyla yaz...

23 Ekim 2008

Kavuniçi Düşlerden Petrol Mavi Göklere


Ruhun çığlıkları doldurdu dersliklerin sıra altı gözlerini… Raylara yüklediğim çelik gözyaşları, bu coğrafyaya yerli kalplerin göz pınarlarına değmedi… Renkleri yiten gelincikler sormaz oldu gün dönümlerini…

Ve ben bakmaz oldum tozlu pencerelerdeki, ucuz parmak izi yazılarının arasından yeşilliklere… Soluğumu esir alan şiirler vardı ‘an’larda. Cemal Süreya demişti ya, “an ki fıskiyesi sonsuzluğun…”

Göz kapaklarıma inen akşam, çağırmıyor artık beni, kimliğimi teslim edercesine kendimi adadığım iskelelere, ve dönmüyor artık martılar vapurlarla bir…

Bu şehre sözüm vardı, tutulmamış birkaç defter ve söylenmemiş şarkılar gibi… Aşina olduğum gün batımlarında kızılı eflâtuna saplayıp, deklanşöre bastım. Şarap mahzenlerinde saklı üzüm düşleri, kuytu, karanlık…

Cazibesini yitiren yaz vermiyor artık geri, maviliğini, labirentlerin…

Suskunluğunda körfezin, adını sayıkladım ve karabatakları saydım… Kazıdım adını erken düşen akşama… Körpe beyaz düşleri kızıla boyadım ve martı ve çığlık ve artık masum değiliz…

Can hıraş karabasanlarda Boğaz’ı aradım…

Senaristi olamadığım filmlerin başrollerini, kahramanlarıma düzdüm, gişe rekorları kıran parçalanmışlığımda kurşun kalem izlerini dağıttım. İsli şehre rakip.

Zor zamanların kolay çocuklarıydık, gökkuşağımız renksiz, yağmurumuz kuruydu. Bayramlar ders iptali, dostluklar pulsuz bir zarftı. Dualar inançsız, ve yarınlar güvensizdi.

İplerini saldığım uçan balonlar kavuniçi çocukluğumu derinliksizliğe savurdu, gençliğim petrol mavi…

Yitirilmeyen acı mı var hayatta?

Geçen gece dedim ya, sadece dizdeki yarıklar kalır ve sen her gün okuldan koşup, “Bugün ne kadarı kapandı?” diye bakarsın, bakınca geçmez.

Baharlar artık esaretinde buzul ve çöllerin ve acı vermiyor artık kan…

İçine işleyen soğukların kuruluğunda menevişleri gösterebilseydim, ‘an’ ların doğar ve sokaklarına işlerdi güz mısraları…

Yapabilseydim… Yapamadım…

“An ki fıskiyesi sonsuzluğun

Keşke yalnız bunun için sevseydim seni…”

2 Ekim 2008

Güvercin İzleri Yitmeden, Gökkuşağı Gitmeden...





Sokaklarda yitik güvercin izleri… Esen meltemin saçlarını dağıttığı güzün ilk seherinde bir ıssızlık senfonisi… Değirmenlere uzanan fotoğraf albümünde kaçırılan kareler ve figüranlar ayaz fonda…

Geometrisini, cebimizde buruşan fişlere benzettiğimiz iki kalp arası yolda eflâtun bir haber bekler gibi saatimin yelkovanı… Söz geçiremediğim mevsimler birbirini kovalıyor ve yetişemiyorum renkten renge kostümlere bürünen dallarına selvilerin…

Dudağımın kenarına iliştirilen cılız ve akortsuz ıslıkta seni anmaya başlayalı ki doksan iki gece doksan üç gündüz oldu… Bulutlara taktığım gelin telleri, körpe baharlarına kondu taze çiçeklerin… Ve düşlerime nazır bir kızıl gül, rengi damarımdan akıp gidene benzer… Telefonun boğuk sesinde senden anılar aradım. Sahi üç yıl iki ay bir gün her dakika seni mi aradım, kirpiklerimin arasına düşen yıldızlarda? Seni aradım… Güvercin izleri yitmeden, gökkuşağı gitmeden…

Zeytin ağaçları altında dinlediğim ege masallarında, ağzıma çalınan börülce salatasının tadında ve burnumdaki biberiye kokusunda…

Küçük bir kızken babamla her gece oynadığım baharat oyununa benziyorduk işte. Keskin, dayanılmaz, kavurucu, kadife gibi, ironik, buruk, coşkulu… Güz renkleri geçidiydi baharat kavanozlarının yan yana gelişi… Sen güze vurgun… Benim yazlarımın sapsarılığı ve masmaviliğini kovalayan turuncu ve kahverengi…

Kalemimi dolayan tebessümünde ‘zafer benim’ hissi…

Zormuş be güzelim! Dağları aşıp, gölleri geçmek… Tütün kokulu anıları sırtlayıp, mevsimleri beklemek. Zormuş… Kendini saklamak, geceleri gündüz etmek… Sabretmek, sabretmek, tükenmeden sabretmek… Kağıt kokusunda, kalemin kurşundan izlerinde susmak…

Yeşilliklerin için kırmızıyı görebilmek için tutundum tarçından naneye uzanan gönlüne… Yaşadığım tüm karnavallara inat bir cümbüş başlattın kuytularımda… Dehlizlerime inen sevda sözlerinde sana teslimiyet… Sana tutundum baharlarını yazlarıma gebe et diye… Güzlerle kat istedim kakaolu düşlerini yarı buruk tebessümüme…

“Unutmak” demişti yol göstericim… “Unutmak, inanalar için Tanrı’nın, inanmayanlar için doğanın en büyük hediyesidir…” Unuttun karanlıklarımı… Meşaledeki aydınlığı savurdun beklemekten yorulmadığım mucizemin üzerine…

Sevdim seni çocuk! Üç yıl iki ay bir gün…Durmaksızın sevdim… Tüketilen ve yara açan her kelimeye rağmen soldurmadım saçlarıma iliştirdiğin gülleri…

Uzandım yemyeşil kırlara ve güvercinleri ve martıları ve gösterisine başlamaya hazırlanan ayı izledim. Ve gördüm. Gerdanıma vuran boğaz rüzgârında, kalbine yerleştirdiğin kutupyıldızını gördüm…

Güvercin izleri yitmeden, gökkuşağı gitmeden, masalım bitmeden, soluğumu soluğuna, kutupyıldızına nazır, Ege’nin incisinin kollarında, bıraktım…




22 Eylül 2008

Sonbaharın ilk yağmuruyla, sen geldin...

Gel otur yanıbaşıma, anlat İstanbul
Sokakların dili yok mu kendince
Uzan denize karşı, çek sabah dumanını
Sarayların sahibi kim kaldı

Gemiler gibi dünya, gemiler gibi hayat
Gemiler gibi sevda, geçip gidiyor, geçip gidiyor

Gözlerin gibi bir rüya
Gördüğüm yetmiyor ki
Kalbim açıkta bir gemi
Yolculuk bitmiyor

Gemiler gibi dünya, gemiler gibi hayat
Gemiler gibi yıllar, geçip gidiyor, geçip gidiyor

İçim galata kulesi, taş taş üstünde
Sabahı et gönlünce eteğimde
Gel otur yanıbaşıma, anlat hallerini
Susuşların dili var kendince

**Ezgi'nin Günlüğü

5 Eylül 2008


Kaldığımız yerden...
Bu kez uzun süreli, İzmir sularında...

29 Temmuz 2008

Bütün Sokaklarım Sana Doğru....


Körfez fısıldıyor… Soluksuz sahil şeridinden birkaç tane rüzgâr çalmak için bekleyen coğrafya… Nar çiçeği baharları geride bırakan iklimlerden yolsuz haritalar…

Mürekkepsiz kalemler seni yazıyor, geceden gündüze kollarının arasından dökülen demet demet sevinçler olabilir miyim? Teninden bana akan yaseminlerde aşk. Bir akşamüstü güneşini dilimledim, gönlüne serpiştirdim, duydun mu portakal kokusunu?

Bulutların körebe oynadığı bu saatlerden gerdanına iliştirilen kızıl olmak istedim, yastığındaki iz, çarşafındaki buruşukluk, gömleğindeki ütü izi, losyonundaki mentol ve cebindeki buruşuk fiş olmak… Hayatına usulca sızmak, gerisi zaten soluksuz fotoğraf kareleri…

Kalemime dolanan hayalini içmek sabaha karşı ve eşliğinde leylâk kokuları… Sabun kokusunun tenine sindiği gecelerin ardı yakamoz… Serde erkeklik, delikanlılığında söz… Bir denizyıldızında yitip giden düşlerimin kurtarıcısı çakırlık…

Bulutlu geçmişin üzerine çekilen güneş perdesi… Damarlarının maviliğine uzanan gözlerimde bir gökyüzü çakması, yansıması denizden gelir.

Mısralarımın turunculuğunda kağıttan gemiler yüzdürdüm, benden sana bir alev çalsın diye… Kulağımda ıslığın, dudağımda adın, gönlümde yankılanıyorsun… ‘Seni özlüyorum’dan ötesi bir derin hiçlik…

7 Temmuz 2008


Çırılçıplaktı düşlerimiz.. Yorgun mısraların dayandığı ahşap kokulu şiirlerin özleminde bir mavi ışık... Kızıl alevleri söndüremeyen bir deniz dalgası bende zaman... Dört mevsimin hükümsüzlüğü tende savurgan sarmaşık... Kelepçeli bileklerimi yakan nefesinde usuldan bir ege havası... Raylar çarpık, gönlün fethedilmesine bir kala... Bir bahar akşamıydı bizi vurdular... Körfez ismini haykırdı... Doygun inen sümbüller saçlarıma döküldü, sözlerin leylak kokulu... "Her şiir şâirine vurulur" Ben sana vurgun, her bir dizemle... Yeni dizelere gebe... Hiçbir sahne gerçek değil, surları parçalı ömrümün tek bir ışık huzmesi... Işığımda sevda sözleri... Dudaklarıma ilişen pırıltılı gelecek yazar sen misin? Kıyılarıma sorgusuz sualsiz vuran? Sevdiğim romanlarda altı çizili satırların adresi misin? Kalemimi kıran karar... Bir Escher tablosu gözlerimi kalbine mühürleyen ve bir Kandinsky ömrümün özeti... Gözlerimden akan kalemin boyası gözlerinden tak tek damlayla arınma mı günahtan? Melek olmadan başlamak beyaz sayfalara... ve kurşun kalem izleri boyamaz oldu çocukluğumuzun kırık anılarını... Susuz yaz ve yanlış senaryo...Kırık, renkli cam parçaları kesen kalbimi, gökkuşağı yaratmak istemiştim, kanadım...
**resim: Kandinsky

5 Temmuz 2008

Gidene kal demeyeceksin. ..
Gidene kal demek zavallılara,
Kalana git demek terbiyesizlere,
Dönmeyene dön demek acizlere,
Hak edene git demek asillere yakışır.
Kimseye hak etmediğinden fazla değer verme,
yoksa değersiz olan hep sen olursun...

Düşün...
Kim üzebilir seni senden başka?
Kim doldurabilir içindeki boşluğu sen istemezsen?
Kim mutlu edebilir seni, sen hazır değilsen?
Kim yıkar, yıpratır sen izin vermezsen?
Kim sever seni, sen kendini sevmezsen?
Her şey sende başlar, sende biter...
Yeter ki yürekli ol, tükenme, tüketme, tükettirme içindeki yaşama
sevgisini...
Ya çare sizsiniz yada çaresizsiniz. ..

Öyle bir hayat yaşadım ki cenneti de gördüm cehennemi de.
Öyle bir aşk yaşadım ki tutkuyu da gördüm pes etmeyi de.
Bazıları seyrederken hayatı en önden, kendimi bir sahnede buldum,
Oynadım.
Öyle bir rol vermişlerdi ki okudum okudum anlamadım.

Kendi kendime konuştum bazen evimde, hem kızdım hem güldüm halime.
Sonra dedim ki söz ver kendine
Denizleri seviyorsan dalgaları da seveceksin,
Sevilmek istiyorsan önce sevmeyi bileceksin,
Uçmayı biliyorsan düşmeyi de bileceksin,
Korkarak yaşıyorsan yalnızca hayatı seyredeceksin.
Öyle hayat yaşadım ki son yolculukları erken tanıdım.
Öyle değerliymiş ki zaman hep acele etmem bundan anladım.

NIETSZCHE

25 Haziran 2008

Ayaklarımın Altı Kırmızı Mercan


Uyandık sabahına haziran yorgunluğunun, bir deli rüzgâr; çölden bir deste mektupla kapımızda… Eriyen çakıllara sıkıştı yeni yetme aşklar, körfezin dibi çamur…
Renkle döktüğüm eteğe inat bir maraton iki iskele arası… Yorgun işlediğim yazın, soluk ve kavruk bir öğleden sonrası vasiyetimin göz diktiği…
Baygın kokulu manolyaların tenime işlediği süt tadında dişilikten öte, bir mahsu mor menekşe, tenhalarımda gamı kaldı…
Zor yollara vurduk kendimizi, zihnimizin bir köşesi prangalı…
Boğazımda düğümlenen bir on yedilik yazı… Ve karabasana açılan pencerenin loş derinliği… Harabelerin arasında tenimi yalayıp geçen imbat imkansıza hazır olda… Temmuz… Yoğrulmamış bir ikindi alnıma dayalı tetik ve sıkıntılı yüz on beş dakika, bir filme sığdırılabilecek kadar yaşan(ma)mış an…
Un ufak olmuş maviliğime kaçırılan tek kırmızıda tek sevda… Damladığı yer erguvanî ılıklık…
Yoksul gecelerin peri kızları güzellik uykusunda ve pamuk prenses koşuyor ve uyuyan güzel sabahlıyor seherde…
Vurgun yiyen bir sevdanın telafisi şimdi zaman… Hiçbir notanın açamadığı kilide vurulan uçurtmalar… Dallarımda yaz gülleri, ayaklarımın altı kırmızı mercan... Sedefli kırıntılarım kalemimin döküntüleri…
Şifon yaz gecelerinde dudağımın kenarında soluk, solukta gönül, gönülde sevda…
Denizinde ıssız kentin, göçebe bir kalp hüküm sürer, yorgun ama çelikten, kavruk ama doğurgan… Ölüme bir dakika aşka tek saniye…
Kan gülleri…

12 Nisan 2008

Sızısı Kaldı, Rodrigo'ya Nazır...


Duvarlara yaslandım, düşledim sabahlarını bu yorgun, intihar gecelerinin… Tan vakti döşeğinde, düşman gecenin koynunda paslanan kabusları çocukların… Dişli rüzgârların ısırdığı masallarına sızan kanda, bekleyiş aydınlığı…Sahili döven her dalganın şiddetine yüklenen bir hasret… Gecikmiş gelişlerin gölgesinde diyalektiği bozulmayan düzene bir umut, her bahar değişen renklere nazır… Değemedikleri şeftali kokulu dudaklar ve gidemedikleri barış ülkelerinde bir avuç yitik turuncu… Dağları aşıp, lacivert gökyüzüne asılı kalan yıldızları toplayıp, ışıltılarını saçma isteği toprağına… Yamaç suskun, su durgun, gece pusuda ve yoksun… Fakir dizelerinde servetimizin, bir usuldan Nazım havası… “Kapıları çalan benim teker teker…” Şekerleri çalınmış çocuklara ve rengi soluk gökkuşaklarına fırça darbesi…İnfazın eşiğinde, duramadığımız durakların telâşında ve mahpusken yollara… Kışlara saçtığımız gençliğimiz baharı getirdi mi tarlalara, ovalara? Türkülerde usuldan bir yiğit sevda havası… Kan gülleri iliştirdiğin sararmış yapraklarda dayanılmaz bir zafer tutkusu, paylaşılmayı bekleyen… Prangalanan umutlarla, iskemlesi devrilmiş hayatlarla, ve tenin çığlığıyla… ‘Hayata savrulan isyan filizleri’ bir derin hıçkırık şimdi dramında dünün ve gözyaşında yarının… Tutanaklara işlenen görkemli adımlarına hayran duruyorum karşında, doğumuma on yedi sene… Ömrüm ve ömrün ve kaderine terk edilemeyecek toprakların bereketine nazır, hürriyet… Kızıl akan derelerde adım adım soluksuzluk… Güne gerinen dağların ev sahibi olduğu umut, güneşi kucaklıyor şimdi seher yeliyle ve koynuna koyuyor aydınlığı, kışların.. Diri solan tebessümlerin ardında bir mütevazi vasiyet, dallarında baharlar açan memleketin güzel çocuklarının kardeşleri gerçekleştirdi… Bir derin ezgi, yaşayamadan gittikleri mevsimlere ithafen… Gözle görülemeyen buruklukları kırgınlık… Kırgınlıkları vicdan azabı… Soluksuz kaldıkları yıllar, soluşumuz., birlikte infazımız… Yorulduk… Sokak sokak, köy köy, diri diri… Bastıramadığımız sesimiz, vazgeçmediğimiz inançlarımız, uğruna prangalandığımız hürriyet aşkımız… Çelik adımlarla üzerine yürüdüğümüz karanlıkları gül bahçelerine çevirmek istedik… Kanımız suladı, kanımız kızarttı… Dolmadı bahçeler… Solgun çiçekler dirilmedi… Üç kayıp kalmadık, gençlik yakıldı soğuk odalar, kirli sokaklar, metafizik teoremleri arasında… Derin kuyularda bir usuldan serzeniş kaldı… Dağlarına kar yağdı memleketin… Sızısı kaldı…Direniş, yitiş ve aydınlanmayan karanlıklara… Yine de var olmak umutla, inançla ve geride bırakmak istemediğimiz, soluklarla… “Kimi ölüler bize ne kadar yakın, yaşayanların bir çoğu ne kadar da ölü..” Hayat yumruğunu sıkmaktı, gökyüzüne… Yeni renkler yaratıp, adımlarının Ve haykırmaktı fikrini… Susturdular… Rodrigo’ya nazır tüttürmekti sigarayı, yarını düşleyip.. Dolu dizgin bir yağmur indi geceye, gökyüzünde asılı yıldızlar, görünmüyor…Sızısı kaldı yitik günden…

Ve gözyaşı ve inanç ve umut ve minnet…

Geride bir yiğit “ Hadi eyvallah…”

8 Nisan 2008

Direnişiyle Sevdanın...

Rüyamda lale bahçelerinde, lacivert gecenin koynunda ateşböcekleriyle rakstaydım ve yankılanan adımda, labirentlere yönlendiren buyurgan ses, iliklerime işledi… Gece oldu, gün doğmadı. Gencecikten nisan yağmurlarının diri sızısında seni aradım. Renklerimin peşinden koşarken, beyazlar arttı. Fısıldadın… “Beyazın engin halini sevmezsin…” Engin maviliğinde (D)denizlerin bir tehdit beyaza doğru. “Bir çocuktum, sevmiştim, avuçlarımda aynalar…” Aynalara yansıdığında, küçük bir kızın düşlerinden, kırık bir çift sevdiği rengin çıkartması, gözlerinden akan yaşların kaynağında, yapıştırdığı…

Uçurtmaları vurdukları seherlerde yanık ot kokusu… Ellerinden şekerleri çalınan umutlar, dizginlenemeyen bir infazın zorla tanıkları, sorgusuz sualsiz…

Demlikten tüten buhara karışan tütün kokusunda, tek zenginliğimiz mısralar şimdi… “..Biliyorum sen de mi diyeceksin/ ama akşam erken iniyor mapushaneye/ ve dışarıda delikanlı bir bahar/ seviyorum seni çıldırasıya…”

Yıldızların yorgan, toprağın döşek olduğu saatlerde mesafenin gerçeklik kabul etmediği çözümsüzlükte tartışmasız tek gerçeklik, gözlerin… Uzağı yakın, soğuğu sıcak, ölümü ömür yapan… Ecelimin kuytularından sahili döven dalgalarıma bir kısır döngü şimdi zaman. Sevda sözlerinin zafer çığlıklarıyla donatıldığı tarih çizgisinde adım adım hürriyet.. “Ne Tanrı ne devlet aşk aşk hürriyet..”

Prangalanan masallarımdaki zinciri kıran bir gökkuşağı, kalbime iliştirdiğin… Sonucunu kestiremediğim turkuaz çelişkilerde, ‘nakarat gibi yağmur’dan kalan bir miras, çakırındaki hüzün ve hüznüne temel gönül ağırlığın.. Sana meyilli baharlarımda bir imbat… Körfeze yerli coğrafyalar, karabatakların, uçuş yönündeki tahmin, ertesi günün bulutundan haberci. Göç yollarının yorgun döngüsünde körfeze çarpan alkol kokusu, dizelere muhtaç.. “Sen sabahlar ve şafaklar kadar güzelsin/ sen ülkemizin yaz geceleri gibisin/ saadetten haber getiren atlı kapını çaldığında/ beni unutma/ ah saklı gülüm/ sen hem zor hem güzelsin/ şiirlerimin ılıklığında açmalısın/ sana burada veriyorum/ hayata ayrılan buseyi/ sen memleketim kadar güzelsin/ ve güzel kal…”

İsyanlarla doldurduğumuz gençliğimizin vurgun yediği sularda bir deli sevda, tıka basa renk, ağzına kadar rüzgâr, toprak ve güneş… Kalemlerin doldurduğu soluklarımızda korkusuzca ölmek eylemi, akşamsefalarına nazaran… “Şimdi öyle uzak ki geldiğim yollar, yanlış bir öyküdeyim beni yeniden yaz…” Kelebeklerin saçtığı yazlarla bir mevsim kuşatması sol üst köşeye doğru…

Birlikte öğrendiğimiz yaşam, çok yönlü ama tek olan, tüm yönleriyle yaşanmadığında yaşam olmayan yaşam, renklerinin her tonunu kalbime işlediğin yaşam, sevdayla, zaferle, umutla ve daima… Daima “bulutuyla, gemisiyle, balığıyla, yosunuyla…”…

Temmuzun kavuran sıcaklığında, sabaha karşı gözlerimin önündeki çaamşır ipiyle ve direnişiyle sevdanın…

5 Nisan 2008

GÖLGESİNDE BÜYÜDÜĞÜM ÇINAR

**Denizine, Denizlerin yıkıntısını bastıracak umudu yüklediğin için, benim olduğun için…

İmbat esen şehrin yerlisi bir kalp… Coğrafyalara zincirlenen hayallerinde bir yoksun dalga dizisi… Zor zamanlarda kuşatmalara kaldık… Baharı getiremediğimiz bahçelerimizde ateşböcekleri öksüz… Bir Salı akşamı rastladım sana, huzursuz bir köprü gölgesinde. Susayan martıların çığlıklarında bir deli boğaz havası… Binaların bağırdığı hikâyelerden bir çengel bulmaca yarattım… Sütunlar boşluklu. Ayın göz göre göre soyunduğu gecelerin sarhoşluğunda körfezde bir ışık seli, menevişlere nazaran… Ege kokusunda, ege rüzgârında mahpus… Şiir uyaklarına çekmiş mevsimlerim… Salına salına engin sulardan, kıyılara… Uslan denizim… Goncalar açtırdığım sevda ve zafer türkülerinde bir çılgın direniş teslimiyete… Yel değirmenlerinin dibinde usuldan çocukluk… “Eğil salkım söğüt eğil, bu benimki sevda değil…” Mavi bir buğu iliştirdim sularımdan, göklere dayanan yüreğine… Fısıldadığın şiirlerin dizelerini çalıp telli duvaklı alaylar kurdum, yanımızdaki cenazelerin hüznünde… Tıngır mıngır sallanan bahçe ışıklarında adım adım yaklaşırken sana, turuncu turuncu… Rüyalarıma yasladığım delikanlılığında, kalemimi donatan leylak kokusu…

Uyandık, marşlarla ve güneşe olan inancımızla… Seni buldum dağ yorgun dağ yamacında, tuttun elimi ve çektin güneşe giden yola… “Haziranda ölmek zor..” dedik ya, zordu… Bedenlerimizdeki diri savaş yıkıntıları, dudaklarımıza mühürlenen umutla ufku gösterdi… “Seher yeli çık dağlara, güneş topla benim için…”, her sabah yeni baştan… “Kızıma”, “Kızımı güneşle büyüteceğim” dedin ya… Hadi denizim… Özlediğim ellerinde bir güz öğleden sonrası, dokunamıyorum… Gölgesinde büyüdüğüm çınar…Kör sokaklarda yitmeden ‘uslan denizim’…

25 Mart 2008

Boynumdan Akan Yazlarla, Erguvan Mevsimi...

Karantinaya alınan gül bahçelerime, martla birlikte güneş vurdu, yorgun yağmurları geride bırakıp, tomurcukları patlatan baharla, meltem, adını fısıldadı… Kurşun kalemden izleri, gönlümün; yeniden belirdi. Senfonilerin bulutlu kemanlarını titreten ince isyanlar, keskin gözyaşları, Aşiyan’da, ömür başlatan erguvanların gölgelerine saklandı… Masallardaki kavuniçi heyecanlara benzer, bir tıka basa martı çığlığı körfezde… Maviyi yeşille birleştirdiğim suların raksında bir söylem, eski zaman yitmelerinde… Bu şehrin kokusuna dokunduğum saatlerdi, omuzlarıma çöken hasreti, sevdiğim ellerle sıyırıp atarken, erguvanların şehrine bir selam çaktım, kaldırımlarını, taş sokaklarını, bitmeyen ışıklarını, sönmeyen insanlarını, durmayan yaşantısını… Evsiz amcanın başrolünde, sarhoş aşığın yönettiği oyunda ve kendi filmimizin galasında, boğazda bir eflâtun huzme… Kalemimin bağırdığı ‘sen’, teninden dökülen yediverenler… Toprakta adımın, adımın katmer katmer erguvan… Erguvanların, kanım… Bir derin ‘es, sonrası yeniden hayat… Kalabalığı yaran beyazlıkta, bejden maviye bir asuman kopyası, sende zaman ve bende tan vakti, sümbüller…Anka kuşunun zümrüt tüylerinde saklı masalımız ve bir gurbetçinin nabzından bağıran sıla hasretinde… Gözlerimi yapıştıramadığım aynalara iliştirilmiş temmuzlar ve bir dolu elma şekeri düşlerim… Boynumdan akan yaz, avuçlarındaki bahara döküldü. Burada her mevsim körfez alkol ile sarmalar aşkı… Fallardan renk renk, boncuk boncuk dökülür ve kadehler çarpar birbirine, çarptıkça çoğalır sevda sözleri ve ben rüyama sıralarım incilerimi… Gelişinin soluksuzluğunda fısıldarken şarkımı, sığamadığım renklerden bir uzanış, buselerle kaplı… Uykulu sabahlarımı donattığın erguvanlarla gün doğdu ve şehrimde aşk koktu, saçıldı incilerim ayaklarımızın dibine… uzanıp duydum kokunu akşamsefaları arasından, sustum ve dudaklarım kırdı karantinasını bahçelerin, tek gül, tek sevda, tek kızıl…

20 Mart 2008

Geçirimsiz yollarında ömrümün, arnavut kaldırımlarına sıkışmış yağmur damlalarını döken gözlerimde çöl misali bir kuraklık… Yazı getiremediğim şehirlerin özlediğim kent dokusunda dayanılmaz bir tanıdıklık füme ve vizon… Duraklarına yüklediğim anlamları yarıda kesen korna çığlıkları, içimdeki enkazın tetikleyicisi… Birbirinden uzak kurduğum köylerdeki keder, seni geri getirmiyor… İnanç ve sadakat birliğinden geri kalan kırıntılarla mevsim devrimi… Üç isyan filizine bağlı ömrümüz bir tabut şimdi bize… “Bilmem artık seni/ boş sokaklar mı/ yoksa sessiz gözyaşları mı gizler/ oysa adımların kayalıklar kadar görkemli senin…”/ “Acının surlarında nefessiz kaldık..”… Tutamadığım kederimde bir dolu uçurtma şimdi hayat, yükselmeyen… Denizin engin derinliğinde mercan kırıntıları… Kırıntılar kırmızı, kırmızısı meneviş, menevişi aşk… Zorunlu bir bekleyişin kısır sessizliğinde boğulmak üzereyim… Onların göremediği görse de farkına varamadıkları insan manzaralarıydık ve ressamlarımız yitik… Alevler arasında dinlediğimiz nakarat gibi yağmurdan arta kalan beyazlıklar taşıyor geceden, beyazlık… Hastalık… Hastalık beyazlık… Katmerlenen yalnızlığında beyazın, bir sevişme şimdi gece bitkilerinde… Uzaktaki çamaşır ipinin gönlüme dokunan gevşekliğinde, bir salı yorgunluğu… Kalemimdeki kanda uyku…

13 Şubat 2008


Her gece hayalimde çiziyorum resmini.. Her halini... fikrine sürgün sesine hasret ... Sabah olup uyanınca silip de gidiyorsun ya, tek başıma.. zaten hiç benim olmadın ki.. Yine de insan soruyor kendine bu yazık hikayenin neresindeyim yeter ki.. Susma bir şeyler söyle biraz olsun yardim et... Gelemiyorum üstesinden ben bu aşkın tek başıma...

9 Şubat 2008

TUTANAKLAR (1)

Sen kalbini savunurken düşmana uluorta
bağrında alkış benzeri bir gürültüyle yükselerek
şehri beyaz bir örtüyle kaplıyor içinde duygular

Sen kalbini savunurken
habire göğsünde yumruklanan dünya
nemli duvarlarında hücrelerin
kanayan parmakların izleri gibi

Bilemem
hatıralar mı artık
seni
karanlık bir sokakta unutulmuş
sessiz gözyaşları mı gizler

Akarsular kadar berraksın oysa
adımların
kayalıklar kadar görkemli senin

NİHAT BEHRAM

25 Ocak 2008

Söz Ver

inanırdım duyduğum her söze , bir zamanlar saflık vardı
şimdi yerim yok aldanmaya , bir hayat sıradanı kalbim
bana bitmeyen bir tek şey söyle , söyle sonsuza inanayım
bana nasıl seveceğimi anlat , aşk karlı yokuş yorulmayalım

söz ver , durma öyle bana söz ver , bakışına kanmam artık , söz ver
çok zor soru değil bu , hadi çöz ver , birlikte ölecek miyiz ?

inanırdım duyduğum her söze , bir zamanlar saflık vardı
şimdi yerim yok aldanmaya , bir hayat sıradanı kalbim
hadi beni biraz heyecanlandır , yüzüm gülmüyor çoktandır
ben kaybetmekten çok korkarım , tüm alışkanlıklar çocukluktandır

geleceksin belki çok seveceksin
zamanı gelince gideceksin

bir keşkeye daha yer yok kalbimde
birlikte ölecek miyiz ?
söz ver , durma öyle bana söz ver , bakışına kanmam artık , söz ver çok zor soru değil bu , hadi çöz ver , birlikte ölecek miyiz ?



Es esta tu "Rosalinda" que solo quiere tus besos :) ...



Bugün nerdeyse 6 senenin ardından, yine yeni yeniden... Denizleri aşmak için Deniz'den bir parça aşırsın istedim, İzmir'e nazır... Bitecek bu "yorgunluk, kırgınlık" içimizdeki solmaya yüz tutan güller yeniden yeniden yeniden... İnanmasak da, umudu yük gemilerine bindirip yollasak da, bitecek bir gün.. Hem onunki hem benimki..Ama suda ama karada... Geçmişten bir sandık dolusu gözyaşı ve kahkaha buruk da olsa, ve sadece bir sarılış 6 seneye bedel...

**içimde sızısı kaldı... çok derin bir yara halinde...

20 Ocak 2008

Ay Zeytin Gece

Kamçılı karanlıktı geldin üstüme

Bütün masalları dolaştın

Ay zeytin gece

Ay vurmuştu alnına

Perçemlerin Tokat akıtması

Yorgundu atılmış yılan derisi

Değiştirilmiş güvercin gömleği tende

Nereye gidiyorsun, dedim

Zeytinlerin arasından

Siste silinip giderken yollar

Aydı zeytindi geceydi

Korkmadım bağırdım ardından

Aydaki zeytindeki gecedeki delikanlı

Nereye böyle

Aldı rüzgar sesimi duyurmadı

Vurdu geçti durduğum yeri

Gümüşünü silkeledi yüzüme

Atının kanatları

Ben öldüm, ölüm bulunamadı

Kamçılı bir karanlıktı

Hikayemin gecesini durdum de

Kimse çıkamadı dışarı

Ay kaldı zeytin kaldı gece kaldı

Sis kaldı yollar kaldı

Karanlıktı


Murathan Mungan



14 Ocak 2008

...deniz olacaksın oğlum/ bulutuyla gemisiyle/ balığıyla yosunuyla...(N.Hikmet)

Bu şehirden çıkamıyorsun... Ne içine alıyor ne de dışına atıyor... Her şey sokaklarda yaşanıyor bu şehirde, sokaklarda körfez değiyor tenine... Gençliğinin ardında derin bir hüznü var bu şehrin, iç kanatan bir hüzün... Kaybettiğini bulduğunda sarmalıyor seni, her kaybedişte zindan oluyor... Huzurunun yanında sürekli dikende tutan bir enerjisi var bu şehrin... Rengini belirleyemediğin gökkuşakları, her mevsimi yaz sanılan bir havası var, usuldan usula cinayetler işleten ve yeni bebeklere ömür veren... Aşkın ve nefretin yakınlığını milim milim hissettiren bir kaçınılmazlık... Hem kardeşini verir sana bu şehir hem katilini... Her mevsim alkol akar bu şehrin insanının damarından... Körfezden kadehe, kadehten körfeze... Gece palmiyelerin hışırtısında menevişleriyle dertleştiğin şehir bu şehir... Gidilmez, bırakılmaz bir şehir değil bu şehir, gidersin kaçarsın ama sızısı kalır, her fırsatta ben oralıydım dersin göğsünü gere gere, dönmeye cesaretin olmaz, vefasızlığını uzaktan ismiyle oyar içine... Giden özler bu şehri, özlemiyorum diyen zaten buranın sokaklarında aşk yaşamamıştır... Sokakları, körfezi, körfezinde yosunu, yosunuyla balığı, balığıyla rakısı, rakısıyla sevdası, efesiyle coşkusu, kederiyle gözyaşı, sevdası sevdalısı... Seviyorum seni İzmir, kaybettiklerimi geri veren adın, yitirdiklerimin acısını hissettiren insan yanın, ve sana tutuklu kalışımla seni seviyorum...

8 Ocak 2008

Tam 10 sene oldu seni kaybedeli, elimden bir avuç kum gibi savruldun.. 8 yaşında ufacık bir kızken, yitirdim seni, hayat durdu, kanadı yaram, hiç durmaksızın.. 10 senedir hiç durmadan.. O kadar çok engel karşımda duvar oldu ki.. Kıymetlini yitirmek nedir anladım, anlattı hayat... Kaldırımın kenarındaki soluk gül oldum.. Kimseye duyuramadım çığlıklarımı... Mavisini çektiler denizin, yeşilini ağaçların ve çiçeklerimi kopardılar... Sen gideli bugün tam 10 yıl oldu.. Başka bir gidişi de peşinden sürükleyerek... Ve yine aynı acı, hiç mi hafifletmedi yıllar, hiç mi sarmadı kanayan yaramı yeniler, sarmadı, saramadı... Sen gittin, peşinde diğer baharları sürükleyerek... Sensiz hiç hissettim, yok oldum, sesimi çıkaramadım, yok oldun, gittin.. Gittin... Depremler korkutmaz oldu kuytularımı, yok olmak ifadesizliği de getirdi peşinde.. Kızdılar çok kzıdılar bana, acıyorsun kendine dediler, kalbim kaldırmadı yokluğunu, dayanamadım, tükendim... Renklerimi dağıtmaya çalıştım rüzgâr rüzgâr, kelimelerimi kazıdım mevsim mevsim... Yetmedi.. Sen gittin, o gitti, diğeri.. Kendimi bulmaya çabaladığım her soluk tükendi gitti... Her güne canımın yarısı sağ mı diye uyanmaktan yoruldum...
Bugün 10 yıl oldu ve peşinden bir renk daha kayalı 1 ay... Hayat tüm yenilgilerimi bugüne koydu... 8 ocak, 8 aralık...
Söylesene onu da görüyor musun cennetten... Hala söylüyor mu "seni çok seviyorum kuzucuk.." diye? Kazıdığım kelimelerime dönüp de bakıyor mu? İzmir ona da dar geliyor mu?
Nerdesiniz nerde? Neden yanımda değilsiniz?! O kadar kuytuda o kadar karanlıktayım ki.. Nolur gelip çıkarın o kara bulutları, atın güneşin arkasına arkasına...
Özledim seni... Seni de...
Özledim seni anane... 10 senedir bıkmadan usanmadan şarkılarını dudaklarıma yapıştırdım, renklerini yüreğime... 10 senedir sensizliğin boş bomboş sandıklarında soldum... Daha bana gelinliğimi dikecektin... Özledim seni...
Ve seni Omayra, seni, en derinimle, içime işleye işleye özledim seni...

**"Yokluğun(uz) cehennemin öbür adı"...

**Ahmed Arif

1 Ocak 2008

Bu sana son veda… Yorgun bir düşün yanmış ampüllerinin işlevsiz duylarında bir duydık. Varamadığımız aydınlıklarda gelincik bahçeleri gönlümün dağlarını kaplar gibi… Ağız değmemiş sularda arınma arzusu, zamanı kamçılarken içimdeki küçük mum hala yanıyordu. Sevdama bağdaş kurmuş gamın ağırlığıyla, akrebin vazgeçilmez bir tutkuyla yelkovanı yakalama çabasını izliyordum. Günlerden Çarşamba vakitlerden seherdi. Bulutlu bir haz, tatminsiz bir özlem ve çanların uğultusunda bir ikilem… Kalmak ya da gitmek… Yorgun gecenin kavuştuğu buruk günün ilk ışıkları yapraklara vurmadan, yaprakların nefesinde çiy taneleri… Yağmur sonrası gökkuşağının vurgun yemiş renklerinin saklambacında, küçük bir kız çocuğu Newton harelerine gözünü yapıştırmış. Dumansız kışlardan miras kar kokusunda hissiz soğuğun imzası, imzada enkaz, enkazda kırılmış oyuncaklar… Beklenecek sabrın kalmadığı nutukların geçimsiz saatlerinde karalamaya mecbur avuçlar, karalamayı can tükenmesiyle öğrenirken… Kızıl çehreli kadehlerden dökülen kanda, duvar. Ördüğün duvarlardan sızan ışıkta zorunlu bir olgunluk şimdi zaman. Sarı yazlardan kalma koyu akşamsefalarının susamışlığı… Benden sana, senden sana ulaşan bir yolculuk… Tenimden dökülen nar çiçeği baharları noktalayan cümlelerin keskinliğinde vuruldum. Vurdun… Çığlığıma soluğum yetmedi. Kıydılar… Cenazenin yanına düğün kurdular… Seher doldu bağrıma.. Sen güldün, ben öldüm…