12 Haziran 2020

sabırla göğe...*


İnsanın yaşadığı yere tamamen yerleşmesi çok hızla olmuyor. Kalbi yumuşatmak çok ince bir iş ve çok uzun bir yol.

Şimdi bir bebek bir de minik cüsseli salyangozumla, kuş cıvıltıları içinde, en sevdiğim renklere bakarak güneşin tenimi gıdıklamasına ve üzerimden geçmesine karşı koymaksızın bırakıyorum kendimi. 
Dışarıda olan bitene inat içimin bahçelerinde çiçekler açması hoşuma gidiyor.

Belki de ihtiyacım olan, olabildiğince yerleşmekmiş. Salyangozlarım gibi, kabuğumu benimseyeceğim, gerekirse günlerce, haftalarca, aylarca aynı noktada kalarak ağırlığımı ve iç doğamı keşfedeceğim böyle bir aralıkmış.

Bu aralar durduk yere gelip tüm dinginliğimin ortasında patlayacak gibi çarpan kalbimi de sakinleştirmeyi başarırsam büyük bir yol kat etmiş olacağım bence.

Kendimce bir yaz, içimin küçük avlularından sızan mutlu pırıltılar, habersiz gitmekler, daha habersiz köklenmeler...

Bu zamana dönüp de baktığımda hatırlamak istediğim bir büyüyüş var.
Sahici bir keşif ve dönüşüm.
Kalbimin tökezlediği yerde günlerin, günlerin sıkıştığı yerde kalbimin genişlettiği dilimler..

Fazla sese ve söze gerek olmadan, vücudumun isteklerine sonsuz saygı duymayı başararak uyandığım günlerin akışı büyülü.

Biraz burada dinlenmek, güzel bir müzik eşliğinde, bahçedeki kedilerin şahitliğinde ciğerlerimi doldurmak ve hiçbir derde dokunmayan kadehler kaldırmak istiyorum.

Dönüp baktığımda bu zamanın rengi; gökyüzünün en sevdiğim rengi olacak.
 

3 Haziran 2020

saklı tarif


Eller... Ellerin verdiği güç. Ellerin değiştirdiği madde. Ellerle biçimlenen malzeme. Buradan mı başlamalı bir tarife?
Yoksa duyguların mise en place'ından mı?
Her birinde farklı bir hissin coşkunluğuna kapıldığım bir sürü damak oynaşması...

Gizliyorum hepsini aslında, ama bazı iletilemeyen duygular için ya da anlar, anılar.., ortak bir dil yaratabiliriz belki ve benim içimde patlayan havai fişekler bir başka kıyıda bir renk cümbüşü yaratabilir. Olamaz mı...

Havai fişek değil tabii o; portakal. Avuçlarına çarpa çarpa ısınmış, erimiş, kakaosuna doygun bir çikolatanın içinde patlayan turuncu zerrecikler.
Biraz çocukluk, biraz şefkat..; illa ki yumuşacık bir muz kokusu.
Azıcık da heyecan; kıtırtılı, çıtırtılı. Her lokmanda dilinin teklifsizce arayıp bulmak isteyeceği.

Her şeyin dilde ve yayıldığı tüm uzuvlarda biraz tutkun ve edepsiz ve şehvetengiz olmasını seviyorum.
Bir akşamüstünde, rüzgârın gelip bilek içlerimi öpüşünü, usulca gıdıklayışını hatırlıyorum. 
Bu insanı keşfe iten, maceracı ruhunu dürtükleyen, bir yerden atlamak üzereyken merakına kapılıp uçmasını sağlayan his: Vişne bahçesi.

Neye, nereden başlayacağımı bilmiyorum ama duygusunda yaşayıp, duygusunu avuçladığımız şeylerin tadını kazımak istiyorum bütün dünlere. 
Dişlerin arasından taşmak. 
Soğuk ısırıklar bırakmak düşülen tarihlere ya da yekten, üzerinden buharı tüten, kavruk, akışkan eriyişlere katmak çoğulluğu.

Bu belki bir özlemin, belki bir zaafın, belki koyu bir gecenin, belki neşeli bir fotoğrafın parçası olmaktır.
Yaşamın içgüdüsel anlarından taşmaktır.
Aldığın nefese, avuçladığın hamura, heyecandan patlayan kalbine değendir.

Bu belki de hayatın büyülü bir yanını keşfedip içine usulca, bir fiske tuz atmaktır. 

 

1 Haziran 2020

biraz daha


Kullanmam ucuz özgürlüğü sana sığınırım
Azarladığım bir dünyayı suya bırakıp
Günlük dövüşü en uygun yerinde keserek
Ve kan biraz daha akar durur, akmalıdır
Bir çaresizlik sanırım, öfkem büyür uğunurum
Oysa bir çiçek bir güzel dünyaya bakmalıdır
Ve kuytulardan, unutulmaktan tek tek
Ölülerimiz toplanacaktır.

Senin yıldızların güneşlere dönüşür
En karışık en bozgun bir öğle uykusunda bile
Ve sonsuz sevinç taşıyan bir çığlıktır
Bir suyun bir başka suya karışması
Kanları çökelirken bir soylu tabakta
Bir bahar anlatıcısının
Bir mutluluk dülgerinin
-Gecelerde ve yalnızlıklarında hepsi üşür-
Ölülerimiz toplanacaktır.

Ne kadar hüzün geçmişse dünyadan
Ne kadar acı geçmişse yaşayacağız
Hepsini yeniden, bir bir dünyada
Dünyadan ve dünyayla sana sığınırım
Acılardan ve hüzünlerden değil
Kaçmalardan ve korkulardan değil
Çünkü bir güçtür sıcaklığın kollarıma
Çünkü kanları, kanları, kanları hatırlarım
Çünkü ölülerimiz toplanacaktır
Ve yüceltilecektir bir mavide.

Haberlere, yorumlara ve büyük tirajlara
Asalak otlara karşı, türeyip giden
Bir sun'i ilkahla üreyip giden
Bir soya, bir sanrıya karşı
Kuşanıp kahramanca tek silâhını, kanını
Diri bir su gibi gidenleri hatırlarım
Odalarda ve güzel bir dünyada
Sararırken bir başına eski güneş
Yıldızımız uzak bir iklimde
Bir tüfek olacaktır. Bir tüfek
Ölülerimiz toplanacaktır.

Ve bizim bir haziranımız
Bir yıl kadar yetecektir dünyaya
Çünkü yoğun ve ateşle yaşanmış
Çünkü ellerimiz, başımız ve kanımız
Hayasız pençelerini kokuyla gizleyen
Bir olgu olmayacaktır sana
Ölülerimiz toplanacaktır
Doldurulan bir kıyı gibi.

Anılacaktır bir general pantolonundan
Nasıl sezgiler ve gerekçeler çıkardığımız
Nasıl kırgın ve nasıl umutlu olduğumuz
Bir şenliğin başlangıcından ve sonundan
Sığınmamız da anılacaktır.

Ölülerimiz toplanılacaktır
Kenar köşe kasaba hanlarından
Deniz en güzel aşıkken ayışığına
Küçük ve karanlık odalarda öldürülenler
Direnerek ve akarak ölenler
Yüceltilecektir
Anılacaktır ölümleri

Bir şehir akşamında herkes kaçışırken
Ormanlar bir çözülmeye bozulurken
Karanlığa kanıyla karşı duran
Kanıyla ışıtan, yalazlayan karanlığı
Yalnız ve dayanıklı gecelerinde üşüyen
Ölülerimiz toplanacaktır.

Biraz daha kan, kan ve suyun akışı
Ey suyun güvenli akışı
Sana bir yamaç gerekmez mi
Ki sonun özlemine hızla varsın
Ki sen varsın, akıtılmış kanlarla varsın
Ve kan ve akışın o soylu tabakta
Ormansız bir halka sunulacaktır
Bir orman olarak 
Ona sığınılacaktır.

Sana sığınılacaktır kırılıp toplanınca
Sana sığınıyorum kırılıp toplanınca
Değil sonsuz girdiçıktısına yaşamaların
Ey en güzeli, en gürü bütün çeşmelerin
Ayın ve denizin sahibi ve su içmelerin
Sana sığınılacaktır
Ve kuytularda, dağlarda, alanlarda
Akıtılan ve akıp gelen kanlarda
Bir sabah büyük büyük ateşler yanınca
Eller temizlenecektir
Bir tören olacaktır
Ölülerimiz toplanacaktır.

Turgut Uyar

 

26 Mayıs 2020

raylar boyunca'


"Bir kadını ancak sana mektup yazdıktan sonra tanırsın." diyormuş birisi eskiden okuduğum bir hikâyede. Dokuz sene önce not etmişim bunu.
Yazdığım mektupları düşündüm, aldığım mektupları... 
Şehirleri, evleri, denizleri, nehirleri, şiirleri.
Çocukça bir misillemeyle başlayıp, sonrasında kendi derinime, dehlizlerime kapı açan "şiirsiz an yaşanmamış andır" kuralımı da hüzünle suladım arka bahçemde.

Bir anda özledim kendimi. 
Asla açmaya cesaret edemediğim cümlelerime ihtiyaç duydum. 
Kimdim ben? Beynimin ve kalbimin uzlaştığı bir koca unutulmuş tarihte hangi yollardan geçmiştim sahi? Üzerine iddiaya girilebilecek kadar emin olduğum "yok öyle bir şey'ler" nasıl da dikiliverdi karşıma.

Çok korktum. 
Bir kez daha korkudan titredim. 
Bu kadını buraya getiren tüm yolların, zihin haritamdan istemsizce siliniyor olması, tarihsizlik ihtimali, bir ömrün böyle bulanıklaşması...

Size mektup yazmış mıydım? 
diye soracak olmaktan öyle çok korktum ki... 
Belki de kendime yazdığım mektuplarla başlamalıyım, tam da şu an olduğu gibi ve muhakkak biraz alkol desteğiyle.

Barış Bıçakçı'nın, altına sonsuza dek imzamı atacağım o cümlesinde "her şey hatırlandığı gibi..." diyor ya, artık daha fazlasına ihtiyacım var belki. 
Duymaya, okumaya, yazdıklarımın içinde hıçkıra hıçkıra ağlamaya gerekirse, dinlemeye, olanı bilmeye, bildiğimi hatırlamaya, hatırlamaya, HATIRLAMAYA...

Kendimin de yine de hakkını yemeyeyim; zihnimin oyunlarını hissetmiş miyim de günbegün, asla utanmadan ve çekinmeden ve bütün kalbimle yazmışım onca şeyi. 
Sanki dönüp bir gün aniden kendimle tanışmaya yeltenecekmişim gibi.. 
Ve yine kendi hakkımı da yiyeyim; ne oldu da vazgeçtim bundan aniden?
Geri dön.

"Bir ömür boyu unutamayacağından emin olduğun anlar vardır, daha yaşarken bilirsin."
Unutamayacağımdan emin olduğum anların hiçbir rengini, kokusunu, sesini, sessizliğini yitirmek istemiyorum, ama... 
Bu "ama" sanırım yabancılaşmayı öğrenmek, ya da buna dur dememek; metinde de* söylediği gibi belki de üzülecek yeni şeylere yer açmak için görünmez, duyulmaz, tadılmaz, hissedilmez, dokunulmaz bir hayalete çevirmeye çalışmak anıları..
Kıyamamak. Belki bu yüzden.
Gücünün yettiğince, yine metinde de dediği gibi "mümkünmüş gibi..."

Bir şey hatırladım.
İki şey.
Bir şarkı ve bir koku.
Beklemek gövde gösterisiydi zamanın** ama şimdi hatırlamak da yakışmadı mı bu tanıma? Şairim alınma...

Zihnimin, her duyumsadığım anın içine dönebilmeme imkân tanımasını her şeyden çok isterdim. Fotoğraflara ihtiyacım olmamasını, defterlere, karşılaşmalara..
Okuduğum onca dizenin, onca cümlenin böyle tozlanmamasını dilerdim..

Hep kişisel tarihimi düşünürken ömrümün yarısından geriye gidiyor ve netleştiremiyorum kendimi. Fark ettim ki orası çok uzak, çok çocuk, çok toy, çok naif. 
Şimdi oysa, sadece bu dokuz-on sene öncesinin sayfalarının arasında oturup ağlıyorum büyüyüşüme, şarkılara, ne çok çabaladığıma bazı şeyler için, inancıma, cesaretime, korkaklığıma, iyimserliğime, sahip çıkışıma beni çiçeklendirenlere, ve sırt dönüşlerime uçsuz bucaksız güzelliklere, değişip dağınıklaşan el yazıma, mutlaka öğreneceğim diye not düşüp öğrenemediğim kuş isimlerine ve göl renklerine, kendime verip de tutamadığım sözlere, hiç söz vermeyip de kendiliğinden bitip köklenmesine izin verdiklerime...

Ve bir gün ansızın aklıma düşen bir şeyle fark ediyorum yolların, gece çiçeklerinin bittiği ya da tanın bozkırlarda ağarmasına şahit olduğu ya da koyu gecelerin aydınlık masallarla genişlediği durakları da kapsadığını..

Minnet duyduğum sevgiler var. 
Şimdi böyle sayfalarda karşılaştığımda çok şaşırdığım kalp atışlarım.
Nefes nefese çıktığım bir yokuşa yaslanan, kısacık ama çok uzun; belki üç yüzyıl sürecek "gölgeler ki güneşe bağlı"...

Yaşadığıma, iyi ki'lere, keşkelere, doğrulara, yanlışlara, inceliklere ve hatalara, anlara, anılara, unutmanın değiştiremeyeceklerine, kalbe, kalbime, yol boyunca birbirini duyan kalplere...bir kadeh şimdi..,

sonrası..;

"..ellerimi bahçeye dikiyorum
yeşereceğim, biliyorum, biliyorum, biliyorum
ve kırlangıçlar mürekkepli parmaklarımın
çukurunda yumurtlayacaklardır..."


13 Mayıs 2020

tiara '17


Hüznümü başka bir şeye dönüştürme çabam sonucunda, bulunduğum yerin içine daha güzel yerleştim.

Gözlerimin gören kısımlarını keşfettim ve dönüp baktığımda bu zaman diliminden geriye kalacak olan duygularımdan hafif tebessümlü defter ayraçları yapmaya karar verdim; kitap değil, defter.

Çok heyecanlanıyorum. İlkyaza giriş yaptık, yeşiller güneşe çıktı ve hiç olmadıkları kadar parlaklar sanki. İncecik kımıldaşmaları kalbimi gıdıkıyor. Koklamak istiyorum toprağı. Denizin bu mevsime denk düşen renklerine eklenen yosunu.

Bir yanımın hissizliği rahatlatıyor zamanın telâşını, bir yanımın kendine kapılar açışı üstesinden gelebilmenin formüllerinden asla sınıfta kalmayacağımı söylüyor. 

Mutluluk uzakta bir deniz köyü, mutsuzluk içimde öbek öbek birikmiş egzozlu bir uğultu ama heves, duyuların şaha kalkışı, neye olduğunu asla tanımlayamayacağım heyecan, vazgeçmediğim ısırığı mevsimlerin... 
İyileşmek için donanım sıkıntım yok gibi hissettiriyor bu.

Her hafta yeniden öğrendiğim tatlar için koşuyorum günleri ve bir güneş huzmesinin değiştirdiği şeylere eklenmenin kıvancını taşıyorum içimde. 
Az konuşup çok bırakıyorum. 
Planlarıma sadık, kendime sadık kalmanın zırhını kuşanıyorum.

Resmini yapıyorum tarihlerin. Balkonumu temizliyorum. Yeni bitkiler hayal ediyorum içimin bahçesine yakışacak. 
Büyüdükçe, okuduğum romandaki gibi ağaçlarla bütünleşme arzusuyla dolup taşıyorum.

Dinlediğim şeyler arttıkça, azalıyor mu söyleyeceklerim, bilmiyorum. Uzun zamandır anlatmadan anlaşılmayı umuyorum. Buna kimsenin mecali ve isteğinin olmamasını umursamıyorum.

Bir de bu aralar sık sık adadaki doğum günü sabahıma uyanıyorum. 
O gün doğumunun rengine çiviliyorum kalbimi. 

Neyse ki gökyüzünün en sevdiğim rengi ölümsüz ve dokunulmaz ve aşk.

Ve neyse ki bunu bilen çok az kişiyiz.
Belki de hiç.


29 Nisan 2020

defterler


Dün gece gökyüzünün rengi olağandışıydı. Bugüne dek yeterince bakmadığımızı, görüp de farkına varmadığımızı, acil durumlar için yeterince içine karışamadığımızı düşündüm.

Dünlerde, var olan her şeyle ve herkesle temasımızı nasıl da kaybetmekten korkmadan kurduğumuzu.

Tüm bakışlarımız, dokunuşlarımız, nefeslerimiz, duyduğumuz nabız sesleri, beraber bira içtiğimiz bardaklar, uzun sarılışlar ve her şey bir anı defterine toplanmış gibi şimdi.

"Yaşlanınca da insan böyle hissediyor demek ki..." deyince B, kalbim ağrıdı.

İz bırakan her şey, sahiden izini bırakıp ölmüş gibi. Sararıp solan bir fotoğraf olmasından korktum aniden; Nazım'ın bahçesinde geçen yaz akşamlarının, kan ter içinde dans ettiğimiz cumartesi gecelerinin, kirlenmenin meselelerimiz arasında olmadığı her anımızın, iç organlarımızı sarsacak kadar hızla yükselen salıncakların, sokaklarda bir kilit taşı kadar uzun kaldığımız zamanların. 

Düşünmeseydim keyfim yerindeydi, ev iyi ve sadık bir sevgiliydi ama kalbimi kırdı, aniden her şeyin gerçeklikten hatıraya düşmesi.

Sonra kendime sarıldım, kaburgalarıma değen parmaklarım üzerinden bir kez daha geçti sözcüklerin;

saklamaya değer hiçbir şey yok anılarımızdan başka.

Anlarımız, anılarımızın sadece birkaç saniye öncesi.


13 Nisan 2020

duvara karşı


Üzerinden yeşil sarmaşıkların bellerine kadar sarktığı, ismini bilmediğim yeşilliklerin sımsıkı sarıldığı örme tuğla duvara karşı geçiriyorum her günü. Aramızdaki pembe tül hoşuma gidiyor, sanki her gün patır patır çiçeklerin tomurcuklarından fırladığı, iştahı açık gürbüz ve yanakları al al bir 
mayısa uyanmışız gibi. Duvarın üzerinde asla sıkılmadan yürüyen, koşuşturan, randevusuna yetişen kediler de hoşuma gidiyor. Hafif bir esintiyle salınan ağaçlar da eklenince, gerçeklikten kopuk bir pencere açıyorum kendime. Hele bir de utangaç güneş çok da nazlanamayıp kendini ele verdiğinde, adeta başka bir yere ışınlanıyorum.

Tuhaf bir dinginliğin koynuna girip yerleşmiş gibiydim. Usulca ve baharına kavuşmuş duvara karşı bekliyordum. Çizik ata ata, gün saya saya bir beklemek değil ama, yeni başlayan günün mucizelerine biraz bel bağlayarak. Sanki herkes, her şey biraz sussa, sessizce beklese bir bahar sabahına başka türlü uyanabilirmişiz gibi.

Neden geçmiş zaman ve pişmanlık ekleriyle düşündüğümü bilmiyorum. Belki zamanın beklediğimden hızlı geçmesiyle ilgilidir bu. 
Bir mevsimi içime çekemeyişimizle, ciğerlerimizin nane mollalığıyla ilgilidir. 

Evde ve kabuğun altında olmanın sıcaklığı bunu biraz olsun dindiriyor ama. Bir süredir tozunu almadığım kuytularıma dalıyorum. Alışkanlıklarıma dışarıdan bakıyorum, inceliyorum paslanan kaslarımı ve farkında olmadan güçlendirdiğim reflekslerimi. Şaşırıyorum ve bocalıyorum ve tuhaftır ki üstesinden gelmekten fazlasını da yapabiliyorum.

Okuğum, dinlediğim birkaç bir şeyin beni savurduğu kör karanlıklardan da çıkış için, nedensizce ama illa ki bir yerime saklamışımdır çakmağımı aramam gerektiğini hissediyorum. Tuhaf bir blok süreç bu. Kendimi bunca durgun ve barışık ve dönüşüme açık ve akışta kalmaya gayretli hissetmeme rağmen beynimi terletmekte ve uykumu bölmekte ısrarcı bir şey var. Buna bir sebep bulamıyorum, acaba bilmediğim veya reddettiğim bir korkum var da, bu kadar baş başa kalınca daha fazla gizleyemiyor mu kendisini? Bilmiyorum, bir kez olsun, bu kez olsun uykum benden yana olmalıydı sanki. Bu beni biraz incitiyor.

Yine de evin sıcaklığı yanağımı okşuyor, kalbimi ısıtıyor. Üzüldüğüm çok şey olsa da, özlemediğim bir sürü insandan uzak olmanın iyileştiriciliğine odaklanmış durumdayım. Kendi sahamda, kendi baharımı yaratarak bir süre daha kendi devingenliğimi seyre dalabilir, şaşırabilirim günlere, aynada gördüğüm benlere. Gizlemediğim cümlelere, çıplak seslere.

Bir tek kara kıza sarılamamak, bunun çözümsüzlüğü biraz yıkıcı.

Ama biliyorum, iyileşecek dünya ve yaz gelecek.

Bu oldurduğumuz insanları kıyılara indireceğiz, yepyeni şeyler konuşacağız, daha güzel hayaller kuracağız. 

Yeniden tanışacağız birbirimizle, bildiklerimizle ve bu heyecanlı olacak.



17 Mart 2020

kendine biletler'



Yavaşlamak, onca hengame arasında zınk diye durmak mecburiyetinde kalmak tuhaf.
Hayatı hiç bakmadığımız bir yerden, ona dahil olmamaya özel çaba sarf ederek izlemek tuhaf.
Sayılar tuhaf, hareketin doğası tuhaf, yalnızlığın deşilmemiş korkusu tuhaf.
Üzerine düşünmediğimiz ne varsa bir günde onları düşünmeye başlamamız tuhaf.
Şaşkınlığımızın yarattığı şeyler tuhaf.
Şimdi bildiğimiz her şeyi unutup, bütün alışkanlıklarımızdan sıyrılıp, çok şıklı eve gitme yollarını evden çıkmama sabrına evirdiğimiz, birbirimize ihtiyaç duyduğumuz ama yalnızlığımızdan güç bulduğumuz bu tuhaf günleri yaşamak, iyileşmek, iyileştirmek günleri.
Kendi şefkatimizi yaratabilir miyiz.
Biraz sessiz, kimsesiz kalmanın yankısının milyonlara dokunacağını bilmek iyi gelir mi bize.
Baharları, yazları bu korkudan ve tuhaflıktan sıyırmak için
galiba biraz kendi odalarımızda, kendi müziğimize kulak vermemiz, kendimizi aydınlığımızla, belki de daha çok karanlığımızla kucaklamamız gerekecek.
Çıktığımızda ve el ele tutuşabildiğimizde, bu kocaman tuhaflığın içinde duyduğumuz mor yağmur tıkırtılarından, sıkıntının cızırtılarından, pencerede patlayan tohumların fısıltılarından, uykulu sokak lambalarından, parkelerin gerinme çıtırtılarından, komşu mutfaklarının kokularından, kendi keşfedilmemiş kuytularımızın şırıltılarından bahsedelim. 
Kuşkusuz ki bu teklik, kendi çokluğumuzu derinden dürtecek.


12 Mart 2020

pencereler artık açık


Önüme sürekli gördüğüm bir takvim koyduğumdan beri günler daha hızlı. Yine de bu hıza rağmen, her yeni haftaya kendimi türlü telkinlerle sürüklüyorum.
Eskiden böyle değildi.
Sanırım on ay kadar oldu. Fark etmeden günlerde filizlenen bir şevk vardı, o bir yerde yitti gitti galiba ve ben rutin, iş olsun diye yapılan işleri sadece iş olsun, çentik atılsın diye yapar oldum. Sevgisizleşmek de olabilir bu.
Böylece hep, gönlüme göre olana, hayalimdeki yere-şeye odaklı yaşamaya başladım bir yandan.
Biraz zorlaştı böyle olunca, ama kolaylaşan ve yoğunlaşan başka şeylere odaklanamazdım böyle olmasaydı.

Şehre geleli biraz oldu, yaşımla oranlayınca az değil.
Yabancısı olarak geldiğim bu yerde kendmle ilgili keşiflerim, öğrendiğim şeyler oldu. Zamana, hıza, değişen, yiten, giden, bırakan, bırakılan, dönüşen her şeye karşı şekil almayı bir şekilde başarıyor olmamın sebebi, bir yuva, kendime ait bir yaşam edinme arzum mu.

Kök salmak değil de, belki de üzerime kapanan kapıların, yarıda kalan sözlerin öksüzlüğünden sonra beni yaşatacak olan ne varsa onu arayıp bulup, kalbime, zihnime, bedenime alıp neresi olursa olsun o "kendime ait" evi, kabuğu taşımak..
Öyle bana ait olsun ki her şey, kendimi kendimle sınamaktan başka çarem kalmasın gibi.
Kendi seçimlerimi, hatalarımı, başarısızlıklarıı bir şekilde kendim telafi edebilirim çünkü.
Buna gücümün yeter, yettiririm; yeterince "benden" bir kabuk tasarlayabilirsem.

Zihnimi güçlendirmem gerek, kalbimi sarmalamam, ellerimin dermanını düşürmemem, müziği kapatmamam, baharı içeriye almam gerek.

Yürüdüğüm yolda düşüp, düşürüp de kanattığım epeyce şey oldu ama tuhaf bir yere geldim şimdi. Hayat, takvimler, saatler, gündemler, bu coğrafya, rutinler, koşmalar, yetişmeler, trafik, kalabalık, bütün bu oyunda kalma mücadelesi gerçek, ama içimden yükselen, zamanla kendini sınırlandırmayan, bu dingin, barışçıl, tenha ama doygun, havadar, mutlu, hafif heyecanlı, şaşkın ve görmezden gelinmesi imkânsız şey daha gerçek. 
Hissediyorum. Hissetmenin gücünün beni özgürleştirdiğini görüyorum.
Bundan on beş sene önceki gibi. O zamanki çocuk telaşıma, heyecanıma ve korkuma rağmen, yönsüzlüğüme inat attığım adımlardan biraz daha farklı; aynı bedende buluşan, oradan filizlenen şeylerin gücüyle özdeş..

Bir arkadaşımın dediği gibi belki: "Zamanın geldi."
Zamanım.
Benim.
Acelem yok, yetişeceğim bir yerim yok. Kendimi tanımaya başlamak galiba bu. 
Neler yapabileceğimin  küçük fısıltılarını duyuyorum içimde.

Mecalsizliğim kendime değil, günlerin renksizliğine. Bir yeri kırıldı bu dokuz-altı günlerin. Pazartesiden cumaya beş asır her hafta. 
Yer açmak istiyorum kendime, kendimden doğurmak istediklerime.
Kalbimi geniş geniş sarıp sarmalayacak şeyler yapmaya.

Ama korkmuyorum.
Zamanım geldiyse başlayacaktır bahar.
Birhan Keskin'in dediği gibi "gelmemek gibi bir huyu yoktur. İlla ki gelir."

Zaman benim,
benim zamanım,
baharım.


24 Şubat 2020

biz'li


Geçen yaz masmavi bir günde bir hayal kurduk.
En sevdiğimiz yerde, ve üzerimizde bir gram dünya ağrısı hissetmeden.
Öyle heyecanla ama sakince, sancısını gecede, bir bahçe kuytusunda, nar ağacının dibinde bırakarak.

Elimiz yüzümüz tuzlu, bütün kemiklerimizi sular öpmüşken. 
Acelesiz ve sevmekten usanmadan uyuduk uyandık, büyüttük içimizde.
Şimdi yol alıyoruz, hem kendiliğinden, akışa kendimizi bırakarak hem de yolumuzu kendimiz açarak. Çiçeklerin sevildikçe büyüdüğünü bir an olsun unutmadan, bağrımızdaki çiçeğin goncasını öpe öpe..

Bir hayali birlikte kucaklamak çok "yaz".
Birinin senin hayaline senden çok inanması, onun gerçekleşmesi için çalışması, bütün her şeyi temize çekecek güçte.
Sevginin tanımı değişiyor içimde, büyüdükçe.
Çok güçlüyüm inancınla, çok mutluyum heyecanınla.
Benim es geçtiklerimi, büyük bir dikkatle bulup yakaladıkça,
korkularımı fark edip usul usul üfleyip dağıttıkça kaygılarımı, benim için iyi olacakların önünü,
bana benden çok güvenerek açtığın için çok minnetarım.

Geçen yaz hayalini kurduklarımızı, gerçekleştirişimizi kutlayacağız bu yaz;
yine en sevdiğimiz yerde, tenimiz tuzla kavrulmuş, kalbimiz güneşle yıkanmışken.

Sonsuz bir cumartesinin ilk anından itibaren her soluğunu paylaşmamıza, beraber kucaklayabildiğimiz hayallerimize, birlikte güzelleşen hayatımıza şimdiden,

erken bir şerefe.


6 Şubat 2020

değin'


Kişisel gelişim sevmem. İnsanların ortak kalıplar etrafında toplaşarak, telkinler, olumlamalar, birtakım bilmiş cümlelerle kendilerini, kim için ideal olduğu belli olmayan ruh hallerine gark etme çalışmalarını anlamlı bulmuyorum. Benim nasıl gelişeceğimle, yine kime göre neye göre şekil alacağımla ilgili ahkam kesilmesi ne bileyim... Bir yandan da bunu pek dert etmiyorum aslında, banane ve sanane bir yandan.

Sadece son zamanlarda bazı şeylerin bana iyi geldiğini şaşırarak fark ettim. Kişisel gelişimli şeyler değil, tam tersine mükemmel olmayan kurguların mutlu sonlara vardığı kişisel anekdotlar bunlar. Daima B plansız olan doğamı pohpohlayan deneyimler okuyorum, kendi körlüğümün her zaman çok da yıkıcı olmayabileceğini seziyorum dinlediklerimden.

Şu sıralar paylaşmaya ve inanmaya duyduğum ihtiyaç bir nebze olsun kendi yakamdan düşmemi sağlıyor.

Yıllar yıllar sonra, belki de bilmiyorum ilk defa, yazı bekliyorum; kafamı bomboş bırakıp, içinde güneşle ve keyifle at koşturduğum o mükemmel özgürlük aralığını. Hiçbir şeye kulak asmayıp kendi bildiğimi yapmanın getirdiği özgüven müthiş. Bildiğimi sandıklarımın ve bilmediklerimin kanıma karıştırdığı cesaret de. 

Kendi doğamı da unuttuğum bu şehir günleri, rutinleri, işleri güçleri önce omzumu çatırdattı, sonra gözlerime -sonsuz çölleşmeye inat- mendil yetiştiremez olduk, en son da çekilmez ve aşırı sıkıcı muhabbetler ve uykusuz geceleri sürpriz yumurta gibi bıraktı kucağıma.

Bütün bunlar olurken, şehrin bir yerinde bir çiçekçiyle aynı ağrıları paylaşmış olduğumu öğrendim. Az önce de, ardıma bakmadan kaçmak istediğim mesleğime koşarak gelmiş, bunun için her şeyi yıkıp yeniden yapmış başka birinin gözlerinden okunan mutlulukla karşılaşıp öylece kaldım. 

Herhangi bir salı, çarşamba veya perşembe gününde kendime çok gördüğüm bir kadeh şarapla neleri, nasıl değiştirmeye başlayabileceğime de inandım seni dinleyince. 
 Konuştukça, paylaştıkça, izledikçe, dinledikçe, kapılarımızı birbirimize açtıkça... kişisel geliştiğimi fark ettim.
Formülsüz. Kusurlu. Ama tutkulu. Bak burası çokomelli.

Bir de bir aydınlanma yaşadım ki, bu sahici bir fil kaldırdı üzerimden. 
Evet, hayat sürekli yollar seçmen gereken bir yer ve evet vazgeçişler bazen insanın canını çok sıkıyor. Ama doğruluğuna çok inanarak vazgeçtiğim şeyler oldu zamanında, sonra nasıl da yalanladık, nasıl da karşılıklı oturup dövdük beni korkaklığımla, cesaretsizliğimle ve hatta sevgisizliğimle. 
Elbette ortada bir hata varsa öksüz bırakmazdım ben onu. 
Sahi niye öyleydi. Ben niye öyleydim. 

Bir anda beynimde bir şimşek çaktı geçen akşam. Hiç verdiğim kararların doğru olma ihtimalini düşünmüş müydük? Benim haklı olabileceğim bir paralel evren bile yok muydu? 
Bence, bana çok yüklendik sevgili ben ve diğerleri. 
Şimdi anlıyorum ki karşımdakini güçlendirmek için kendimi hep hatalı konumluyorum ben. 
Ona yazık, buna yazık, şunun hayali, bunun derdi. 
Niye bütün suçlamaları kabul ediyorum hakim hanım? 

Zihnim esaretinden bir anda kurtuldu adeta,. 
Hatalı falan değildim, buradan bakınca, üzerinden sular akınca, apaçık fark ettim bunu. 
Yani doğru yanlış meselesi de değil aslında, kendi seçimlerimle var olmak neden suç olsundu ki. Onlarla var olup, kendi başrolümüzü yazmaya gelmedik mi buraya?

Aklımın bulanıklığı geç de olsa dağılıyor. Bu iyi. 
Kendine alan tanımayı öğrenmek de iyi. 
Böyle böyle gelişiyoruz, değişiyoruz ve büyüyoruz. 

Bu yolda birbirimize rastlamak çok ilham verici, epey cesaretlendirici. 
Üzerine konuşulacak, yazılacak hikayelerimizin olması, birlikte ağlaya ağlaya, düşe kalka, büyük kararlar küçük ayrıntılarla, hiç rastlaşmadan çok yakından tanıştığımız ruhlara sarıla sarıla ilerlemek, fırtınaları sakinliğinle dindirebileceğini, bütün yük görüntülü her şeyi bir gülümsemeyle kenara atabilebileceğini bilmek muazzam. 

Çarkı döndüren ve aklımızı dolduran birçok şeyin çok da bir önemi yok. 

İçimizi karartmadan, sakince ve tüm kalbimizle..,

oyuna devam.


27 Ocak 2020

içten ölünür de..."


Aklımda uçuşuyor bütün duyguların kokuları, kokuların sesleri, seslerin izleri, adımların yakınlıkları, yaklaşanların uzaklaştırdıkları.

Devinimin kendi içinde dondurduğu anlar kadar kalıyorum. 
Bir yaprağın gövdesini kırılmaksızın güneşten yana döndürdüğü bir öğle ışığı altındayım. 
İskelenin ahşapları arasından incecik çizgiler halinde yürüyen mavinin akıntısında, bir gece yarısı beklenmedik şekilde avuçlarıma sinen; sonradan içinde bir miktar tarçın ve tuz olduğunu anlayacağım tanıdık ama yabancı o kokunun zamana asılı kalışındayım.

Özlediğim şeyler var, olaylar değil. Bir his kadar, çok da yerleşik olmayan ya da nasıl yerleştiğine inanamadığım şeyler. Bazı anlar bir sokak ismi, bir çatal bıçak sesi, bir duvar dibi, salıncak zinciri. Biraz hal, daha çok tavır. 
Anların kendine özgü tavrı, kişinin tavrı, eşyanın tavrı. Sözcüksüz. 

Şimdi zaman eli kolu tutulmuş, kendini dışarı atamayan, heybetli ama güçsüz bir canavar gibi, belki de peri, belki de senin benim gibi alelade biri. 
Sanki yırtıp atabilse çeperini, dağılıp yayılacak her yere, huzur bulacak. 

İçim sıkılıyor. İlkokuldaki yağmurlu son derslerin sıkıntısına benzer, öyle pencere boyunca yağmur tanelerini gözlerimle aşağıya akıtıp akıtıp bir türlü dakikaları ilerletemediğim akşamüstü ağırlığı gibi.

Uyuyor uyanıyor ve bir şey bekliyorum. Çoğunlukla cumartesiyi. Bütün bu ağırlığın altında pıtırcık gibi çoğalan, bebek mavisi kır çiçeklerine benzer cumartesilerin ezilmemesi mucize değil de ne.. Belki bu yüzden en çok cumartesi olmayı seviyorum hayatta, cumartesi doğmayı, cumartesi kokmayı, cumartesi öpüşmeyi, cumartesi koşmayı.. İçimdeki coşkun her şeye çok yakıştırıyorum onu. Ve ömrün bir yerde kırılıp, beni sonsuz bir cumartesiye bağışlayacağını biliyorum. 
Zihnimin, olası rüyalarımın içine çöreklendiği beyaz bulutların hatrına. 
Fotoğrafını kalbimle çektiğim bütün o anların kucakladığı hayat boylarının gerçek olmasının hatrına...

Bekliyorum, çocukken dakika dakika biriken öldürücü sıkıntıma yaklaşıyorum, yine de yenik düşmüyorum. 
Geçecek. 

Bazı nadir ve çok emin olduğum şeyler oldu hayatta. Görür görmez aşık olacağımı bildiğim şeyler, gider gitmez yerlisi olacağımı bildiğim yerler, yeterince yüksekten atlamazsam kanatlanamayacağımı bildiğim dönemeçler.

Bak yine aynı yer. 
Geleceğinden çok emin olduğum bir anı var hayatın.
Kan revan içinde de kalsam, bir an önce koşa koşa da varsam, kapalı yollarda bir başıma da yol alsam, kendimi yeni baştan da yazsam varacağım oraya.

Bir deniz taşının üzerinde yosunlanan, yazdan kalma bir an olacağım. 
Güneşi emecek, denizi öpeceğim, sularla ve göklerle karışık, bir hayat ısırığı.. 

Buradan gerçek, her günü cumartesi.

Elbet..


9 Ocak 2020

unutma beni çiçeği*


Geçtiğim bütün yollar, aştığım bütün yaşlar, büyüten tüm sevgiler, yaptığım doğru yanlış bütün seçimler.. Geride kalanlar, benimle yol alanlar...

2020'ye girişimizle birlikte,zihnim geçtiğim 30 yıla sürüklendi. Sürekli ardıma bakıyorum, birçok şeyi saplantılı olarak düşünüyor, yakamı derin bir özleme kaptırıyorum. Hiç olmadığım kadar toy, hiç olmadığım kadar yaşlı, hiç olmadığım kadar barışık, hiç olmadığım kadar yaralı, hiç olmadığım kadar yaralarımı sarar haldeyim.

Ara sokaklar beliriyor gözümün önünde; altından sayısız kez yürüdüğümüz çamlar, çocukluğuma-gençliğime- tenime yapışmış İzmir sıcağı, ezbere bildiğim yollarda hiç bilmediğim şaşkınlıklara kapılıp hüngür hüngür ağladığım akşamlar, vapurlar, pencere önleri, gecelerini büyük bir aşkla devirdiğimiz günler, şiirleri birbirimize yol yaptığımız sarhoşluklar, defter kenarları, şehirler arası ağıtlar, bozkır biletleri, ilkler, sonlar, vazgeçişler, aldanışlar.., güç gösterisi zamanın.

Kabuk bağlamış gibi duran her şey, bir anda yeniden nabzımda. "Hatırlamamanın unutmakla ilgisi yok." gibi bir şey diyordu yazar.  Bile isteye, bunca zaman düşünmediğim ne varsa boşluklarımı kaplaya kaplaya, gürül gürül akıyor şimdi içimde.

Büyüdüğüm evler, pencereye yaslanan yenidünya meyveleri, korkuluklara sımsıkı sarılan asmalar, soba kenarında giyinilen pazar akşamları, salonun hiç sönmeyen ışığı, altı kavun karpuz dolu kanepe altları, yuvamızı yuva belleyen serçeler, okul çıkışı evde ölü bulduğumuz civcivler, ilk aşk, son bakış, ayaklanmasını bastıramadığımız kalp atışları, kapatamadığım bütün bütün bütün kapılar.
Kağıttan gemiler, kordon boyları, nehir kıyıları, garlar, parklar..
Zeytin yeşilleri, kavun içleri.

Bu geldiğim yer, içine yerleştiğim ev, parçası olduğum her şey, birer birer taşıyıp, en derinime sakladığım zamanlarla, fotoğraf karesi gibi eski kitapların arasında bulunmayı bekleyenlerle, zihnimden sökülmeyen, kalbime düğümlü mevsimlerle var.

Karşılıklı oturduğum, göz göze durduğum, bir kar beyazlığına, kumsal sesine, kumdaki izine şahit olduğum her şeyi, gençlik telaşına kapılan, korkuya, heyecana yenik düşen, "canım çekti diye"lerle kendine yer bulan, akıl dışı büyülü anları, büyümek ağrısına kapılan her dakikayı bütün kalbimle kucaklıyorum, özlemle, uçurumlardan düşürse de iyi ki'yle... 

Sevdiğime, sevildiğime, öptüğüme, yaşadığıma, sarıldığıma, yazdığıma, sustuğuma, içtiğime, açıldığıma, solduğuma değdi sanki hayat bu kadarlık kısmında. Korkaklığımla da cesaretimle de barışıyor muyum acaba...

Sanki uzun bir yoldan geldim ve upuzun derin bir uykuya daldım. Şimdi uyanıyorum yavaş yavaş. Çok şey birikti, yeri geldi taştı bunlar, seller altında bıraktı birçok şeyi. Şimdi birikenler kendi içimdeki akıntıya karışıyor, sularımla kucaklaşıyor. 

İyi geliyor bu dalgalarıma, iyi geliyor aldığım yaşa, olduğum kadına.. 
Sevdiğim şarkılara, olmayan rüyalarıma, devamını kendime sakladığım yarımlara,
deniz kenarlarına, kenarlarıma, köşelerime.


19 Aralık 2019

İşte senin için bir şarkı... Thalassa - Giannis Parios


Her yılın sonunda kendime mektup yazıyorum, bir sonraki yılın sonunda açmak üzere.
Geçen yılın mektubu yok.
Yazmadım mı, yazıp da sakladım mı, arasam bulsam iyi olur mu, bir derde deva, yanlışa doğru, çıkmaza yol olur mu bilmem.
Belki de bile isteye kaybetmiş, kendi yakamdan düşmeye çabalamışımdır. Bulup buluşturmak kimbilir.., iyi bir yere çıkarmayacaktır.

2019 valizini topladığımız şu günlerde neleri yanıma alacağıma bakıyorum.
Geride bırakmaya kıyabiliyorum artık bir şeyleri, ki bu oldukça iyi.
Hafiflemeye rızamın oluşu.

Şimdi,
biraz akışında, saatsiz tarihsiz, sebepsiz sorgusuz sualsiz, olduğu gibi gelen, olduğumuz gibi gittiğimiz, ağırlıksız ve zamanları akrepten yelkovandan kurtaran arkadaşlar, 
kışla birlikte avuç içlerime yürüyen leblebi sıcaklığı, 
evime, günlerime, güzlere, kırgın yüzüme, kontrolsüz neşeme her dakika güneş iliştiren o sıcak kalp,
taze çiçekler,
içimi kucaklayan Ege köyü ve
koşarken kaçırdığım mevsimler...

Bu yıl ve her yıl yanımda olsunlar.

Sevdiğim şarkılar, yazmadığım mektuplar için hazırladığım kalemler kağıtlar,
bütün kutlamalar... 
Yaşamı içimize akıtan bütün akşamlar, ortalıkta çınlayan kahkahalar,
günaydınlar, sarhoşluklar,
fotoğrafımızı çeken İstanbul sokakları, vapurları,
kucağımızın yastık olduğu kedi dolmaları,
paylaşılan sofralar, hoş geldinler,
silinen gözyaşları, yorgunluklara sımsıkı sarılanlar,
yolları gözlenenler, yollara dökülenler, dansa davetler,
birlikte büyüyenler, büyüttüğümüz hayaller,
deniz kıyıları, nar ağaçları, zeytin dalları...

Hadi gidelim.

9 Aralık 2019

müziğin sesini açabilir miyiz?


Her senenin sonunda başka bir yerde miyiz, yoksa yaşadığımız dört mevsimin yağmurları içimizde birikip, güneşleri tenimizde mi kalıyor... Kalıyor kalıyor ve birikiyor.., belki..?
Kimi sene daha sıcak, kimisinde daha uzağız yeni günlere.. 

Bu sefer çok şey olmuş gibi. Hayattan ne istediğimi bir cümle içerisine yerleştirebildiğim bir tarihteyim. Nerede olmak istemediğimi, ne için beklediğimi bildiğim... 
Bir yandan çok tükenmiş, bir yandan da güç kaynağımı bulmuş gibi. 
Bazen değil, sıklıkla çok korkuyorum kıramamaktan zincirleri, saplanıp kalmaktan bu "ortalama" işlere gidişlere...
Tatmin olamama ihtimalinin canavarlaştığı zamanlardan geçtim, geçiyorum. Bekleyişimin bir yerde nihayete varacağını biliyorum. En azından buna inanmazsam düşeceğimi biliyorum.

Şimdi ışıklar yandı her yerde, sokaklara neşeli şeyler döküldü. Hazır değilim daha derken, günler toplandı, kalbimi kıran gündelik telaşlar bile biraz sessizleşmeyi başardılar.
İçimde bir yerlerde yalnız başına, kenarda köşede kalmış renkler toplanmaya başladı. 
Dileklerimin solup gitmesinden korktum biraz. Onları kendi hevessizliğimle yitirmekten..

Bu yılın çok harika olaylarını es geçmenin de beni kıracağını hissettim. 
Bütün iyi ki'lerimi topluyorum yavaştan, eksiklerimi tamamlıyorum evimle, kalbimle ilgili.. 

Üşenip rafa kaldırdığım şeyleri havalandırma vakti. Kocaman bir senenin ezici ağırlığını bir kenara bırakıp yıkanıp paklanma vakti. 
Beklemediğimiz bir şeylerin bizi bulma ihtimali karşısında kılıksız ve keyifsiz kalmak istemem. 

Zannettiklerimin olabileceklerimden fazlasını vaat etmediğini biliyorum. O yüzden kendi önümü kesmenin bir anlamı yok.

Işıkları yakalım, sevdiğimiz insanları yakınımızda tutalım. 
Dileklerimizi kalbimizde pişirip, avuçlarımızda ısıtalım,
ve bir yıl daha mevsimimizce yaşlanalım..

Yaşadığımıza değecek gibi, değdiği gibi..

İyi ki...