26 Temmuz 2014

gizli örtüsünden..*


Bütün anlamların yer değiştirdiği bir temmuzun son günleri. Kendi çizgilerimin mealini arıyorum sokak sokak, insan insan. Eteklerimden dökülmesinden korkuyorum tek bir sözcüğün bile. O uzun yollardan, çaydan rakıya varan sofralardan, kule diplerinden, nehir boylarından, vapur köpüklerinden, avuç içi sıcaklıklarından, buzlu kışlardan tek bir sözcüğü dahi kaybetmemeliyim eve varana dek. Anahtarımı çevirecek olan üç noktalar var. Sonu getirilmeyen, getirilmediği için anlam bulan. 

Bu temmuz ansızın oldu her şey. Sanki her şey ama her şey kalbimin salonuna saçıldı. Koltuk altlarına kaçıp da temizliğe kalkıştığım sırada parlayan şeyler de var, süpürgeliklerin kenarında tozlananlar da. İlk kez belki de bir tarih bana unutmamamı emrediyor. En kendimi sınırladığım mekânlarda, en tanımadığım kadınlar ve adamlar, en bildiğim soruları sorarlarken ve hiçbir sözcüğümü yettiremezken en bildiklerime. 

Uzun monologlara arka plan olmaya niyetli bir yaz. 

Bildiğim rutubet, bilmediğim yağmurlar. 

Nicedir hep en aşina olduklarıma eğilen güneşliklerim, şimdi başka bir ömrün alışkanlıklarına perde açıyor. Menekşelere su veriyorum, ölü orkideleri canlandırmaya çalışıyorum ve defter aralarına sıkıştırmadan kurutuyorum gülleri. Sukulentlerin pembesini seviyorum, ellerimde pembe sevmesem bile. Bulutsu ve rüyamsı bir pamuklanma yaratıyor içimde. 

Uzun, imlâlarında cömertliğe gitmeyen, resmi ve kasvet cümleleri dinlerken yoruluyorum. Bunu tahammülsüzlük adındaki şımarıklığa bağlasam da çoğu zaman, biliyorum ki yorgunum. Yorgunum, çünkü en ciddi eylemlerin hepsine renk koydum bugüne dek. Yorgunum, çünkü bir buçuk- iki sene boyunca en renksiz ve en ciddi cümlelerle kendime dair bir şey ortaya koymaya çabaladım. Mümkün müydü bu? Gerçekleşmiş olması, bunu mümkün mü kılıyor?  

Şimdi ne haberleri dinleyebiliyorum, ne ciddi mevzular üzerine derin konuşmalar yapabiliyorum, ne o içim giden kaynakçalı kapakları kaldırıp iki satır okuyabiliyorum, ne de uzayan bir meseleyi saatlere yayabiliyorum. Şımarıklık, umarsızlık, tahammülsüzlük, yorgunluk. Hepsi. Veya hiçbiri. 
İçimin sıkılmasını bir fil sürüsüyle birlikte izliyoruz. Onları ortak etmem tamamen yarım bıraktığım bir kitabın vicdanından. Evet, kitap filler üzerineydi. Ve onlar mucizevi hayvanlar. Bu bulantıma ses etmeden, öylece göğüs kafesimde oturacak kadar.

Bir his bulmaya çalışıyorum kuş çığlıklarıyla gelen sabahlarda. Perdelere bağıran gün ışığında. Ve gün dilimlerinin her birinde, ayrı ayrı. Ne hissettiğimi ifade etmek istiyorum bazen. Kalemle küs müyüz, emin olamıyorum. Boyamak istiyorum içi boşluklu çizgileri, karar veremiyorum. Ne söylemek istediğimi bulup çıkaramıyorum. Eteklerimden dolup taşan hitapların, özlemlerin, kayıpların ve sıcaklıkların beni sarmalayışına bir ses biçemiyorum.

Bu yaz kimse müzik dinlemiyor mu. 

Ve bu yaz herkes birbirini özlerken, yine de kimse müzik dinlemiyor mu.

Neyse ki hâlâ unutmadığım şarkılar var...

Neyse ki...

18 Temmuz 2014

içime doğru


Günler çok hızla birbirlerini deviriyorlar. Bu hıza yetişmeye çabalıyorum. Çünkü koşmazsam biliyorum ki aynı şeye olacak. Duracağım ve durduğum an kök salmaya başlayacağım. Oysa bir tek benim görmezden geldiğim bir durum bu; kök salma eyleminin bana yakışmayışı. Duruyorum. Ne zaman dursam pas bulaşıyor sağıma soluma. Ne zaman sesimi yitirecek kadar kalsam kimsesizleşiyor ellerim de ellerimden dökülenler de. Müziğin sesini açmadığımda içimin kuşları da susuyor. Uyuduğumda gece bile küskünleşiyor şahitliğimde. Eşelemeliyim hayatı, sokakların tozunu almalıyım üzerime, susacaksam da geveze susmalıyım. Başka türlüsü kafesli bir his. Geçen gün yavru bir kedi kucağıma çıktı. Ağlayacak gibi oldum. Canlının canlıya değmesinin yarattığı o ılık his içimi titretti. Unutmamalı insan bunu sanırım. Nefesini diri tutacaksa, en çok bunu hatırlamalı. Özlenmişsin gibi sarıldığında birisi, bacağına iki küçük pati değdiğinde, gözyaşına sıcak elleri olan birisi dokunduğunda, veya uzun uzun avucunda tuttuğunda sana değen bir rengi; bu hatırlanmalı, hatırlamaya değmeli. 

Kimse kimseye dokunmuyor bu günlerde.
Her dokunuş kırmalı, yıkmalı buralarda.
Ölümün bile dinginliğine izin yok.
Kan revan içinde her yer.
Oysa yazlar güneş damlatmalıydı ilkokuldaki mevsim tablosundan öğrendiğimiz gibi.

İşte o yüzden,

bu şaşkınlığımızı yok edecek ılıklığa, -lara ihtiyacımız oluyor... 

Sonra biraz durunca, bir durup bakayım denilen her yer buz sarayı...

16 Temmuz 2014

çeyrek.


Yaşlanmamış da büyümüş gibi,

hissettiriyorsa birileri...

Saklanmalılar dilek tutan o nefesine.

İyi bakılmalı,

Ve hatta hâla çocuk bakışına inanıp da tutunuyorsa birileri,

Okşanmalı üzeri tozlanan zamanın.

14 Temmuz 2014

"Bilge'ye..."


Kavaklıdere'deki önü vişne ağaçlı evin balkonunda havalandırdığın leylak rengi gömlek...
Kedi Macarcası konuşan yanaşma kızın Bıyık...
Balıkçı halinde, kırmızı tablada bekleyen ak levrek...
Samanpazarı'nın ve Nilgün Sokağın ayağına alışık yokuşları...
Ankara'dan Bostancı'ya sabah 7.30'da varan Mavi trenler...
Uzatılmış kahvaltı törenlerimizin ve sözleri noktasız gecelerimizin isli çayları...
Mete Caddesi'ndeki çocukluk evinin kim bilir nerelerde yitip gitmiş piyanosu...
Lağımlaranası dediğin ihtiyar Beyoğlu...
O Beyoğlu'nun Kedili Meryem'i...
Edirnekapı'nın, Yedikule'nin, hele hele Tekfur Sarayı'nın aşina Bizans'ı...
Kariye'nin ve Ravenna'nın mozaikleri...
Sevdiğin bütün zeytinyağlılar, tam istediğin gibi kızartılmış patatesler, fıstıklı dondurmalar...
Otuziki kısım tekmilli, geceden geceye uzanan, üst üste katlanan düşlerin...
Kapaklı teneke kutuların yanında uçları sivriltilmiş boy boy kurşun kalemlerin...
Hepsini, daha pek çok yaşanmışları ve yaşanmamışları bilgece bir aldırmazlıkla bırakıp gittin.
Ama tenha yolun ortasında, kolu kanadı kırık, alabildiğine şaşkın, alabildiğine yılgın, bütün vazgeçmelere teşne birini bıraktın ki...
Eminim, ta içimde duyuyorum, gözün arkada kaldı.

Tarih kadar uzun, ömür kadar kısa ortak zamanımızda ilk ve son defa...
nasıl oldu... İncittin beni!

Füsun Akatlı

13 Temmuz 2014

"Sellukalar uyandı..."


Umutsuz çocuklarız aslında. Yan yana gelip, birbirimizin gözlerinin içini güldürmeye çalışmamız sadece bu umutsuzluğu el ele yenebileceğimize olan inancımızdan.

Olaylarımız farklı olsa da dönüp dolaşıp geldiğimiz yer aynı. 

Birer çocuk olarak da aynı, ekonomik bağımsızlığının peşindeki kadınlar olarak da aynı, bir evin bir nesnesi gibi duran eğreti hallerimizle de aynı, babalarımızın karşısındaki duruşumuzla da aynı, birbirimizin tutunacak dalları olarak da...

Çok çocuğuz, çok kadınız, çok çalışkanız, çok sıkılıyoruz, çok koşuyoruz, çok tükeniyoruz, hiç tükenmiyor gibi yapıyoruz, çok seviyoruz, çok kırılıyoruz, çok kırıyoruz, çok ayağa kalkıp aynaya bakıyoruz, çok konuşuyoruz, bir o kadar susuyoruz; çok susuyoruz, çok umut ediyoruz, çok hayal kırıklığına uğruyoruz, çok ağlıyoruz, çok gözyaşı siliyoruz, çok güçlü durmaya çalışıyoruz, çok bilek burkuyoruz, çok kalp ağrısı çekiyoruz, kalp de ağrıtıyoruz, çok buğulanıyor bakışlarımız, hayata haddinden fazla inanıyoruz, çok aldatılıyoruz, çok gidiyoruz, çok dönüyoruz, en çok kalıyoruz, çok unutuyoruz; unuturmuş gibi yapıyoruz, çok anı biriktiriyoruz, çok anıdan güç buluyoruz, çok gülümsüyoruz, çok kahkaha atıyoruz, çok sessizleşiyoruz sonra, çok cümlesiz kalıyoruz, çok pencere önü çiçeği* oluyoruz, çok okuyoruz, okuyamayınca kendimize küsüyoruz, insanları çok seviyoruz, bir o kadar da sıkılıyoruz, biz çok sıkılıyoruz, biz çok da eğleniyoruz, her ne varsa onu çok yapıyoruz.

Biz hep aynı yere yürüyoruz.

Aynı yamaçlardan yuvarlanıyoruz.

Renkler değişiyor, tarihler karışıyor, figüranlar esmerleşiyor, günler sararıyor, ama hep bir avuç, birbirimize kalıyoruz.

Kimi zaman iki, kimi zaman üç, kimi zaman dört, kimi zaman beş kadın yan yana oturup kendimizi işe yaramaz hissediyoruz. İşte tam o anda dünya yıkılıyor, öyle bitkin ve öyle çaresiz kalıyor ki yaşamak ve bir tek o masada yeniden ayağa kalkabilecek kadar güçlü oluyor her şey.

Sonra diyoruz ki: "Bir gün her şey çok başka olacak..."

Buna birbirimizi inandırdığımız anda bahar geliyor, işte o zaman en çok çiçeği biz açıyoruz...

Sizi seviyorum...

11 Temmuz 2014

Temmuz 1950*


Ben hissettiğim, düşündüğüm ve yaptığım şeyim. Varlığımı yapabildiğim ölçüde etraflıca ifade etmek istiyorum çünkü varlığımı ancak bu şekilde canlı tutabileceğim fikrine kapıldım. Ama neysem onu ifade edeceksem, bir hayat standardına, bir sıçrama noktasına, bir tekniğe ihtiyacım var -kendi kişisel ve acınası küçük kaosumu gelişigüzel ve geçici  de olsa yerli yerine koyabileyim diye. Bu standardın ya da sıçrama noktasının ne denli sahte ve dar görüşlü olması gerektiğini yeni yeni öğreniyorum. Yüzleşmekte zorlandığım şey tam da bu işte.

Sylvia Plath

10 Temmuz 2014

unutulmasın'a..*


Unutulmayacak akşamlar unutulmayacak şarkılarla var ediyorsa kendini, nereye not edilmeli bir temmuz kadehinin rengi? 

Yokuşlu zamanlardan geriye, bir çıkımlık mesafeden Boğaz kalmıştı. Geceydi, üç daireden fazlası yoktu sallantıda. Üç dairenin üçü de beyazdı, karanlığa sarı dökmenin güneşe yakınlığına inat bir beyazdı. Yaz akşamının üşüdüğü yer bile sıcaktı o zaman. 

Bir hikâye anlat deseler, sadece yüzüne bakardım, anlardı. Anlattığın şeye dil gerekmediği yerde hikâye kendini yazardı. Yazmıştı. 

Mürdümden bir iz bırakmaya yeltendiğim çok güzel kokulu yerde hafiften söylenen, söylenmekten çekinilmeyen, uykuya da uykusuzluğu da yakışan şarkılar vardı. 

Sonra çekinceyi güzelleştiren bir yeşile varıldı. 

Ve hatta sincaplar bile oradalardı.

6 Temmuz 2014


"Ömrümün yarısı seni özlemekle geçti..." dedi canımın yarısı.
 
Özlenmek bu evrendeki en güzel şey.

Olsa gerek.


3 Temmuz 2014

"İtalyanca'da buna şöyle diyorlar: " *


Sanki iyi olacak gibi. Ansızın telefon çalmayacak. Çalarsa da bir şeyleri yoluna sokmak adına olacak bütün telefonlar. 

Kimsenin telefon rehberindeki "Aranmalı, dağıtılmalı" isim olmayacaksın. "Aranmalı, ismini sevdiğim için aranmalı" harfinde ikâmet edeceksin. Kimseye yük olmayacak bir nefesin olmalı hayatta. Kapatılacak bir perde, susturulacak bir ses, ertelenecek bir tarih, sansürlenecek bir cümle parçası olmayacaksın. Sadece bir isimle, isminin çağrıştırdığı şey olacaksın. Daha fazla da bir misyonun olmayacak hayatta, insanlar arasında. Taşıyorsan, seviyorsan, bu böyle. 

Bir sınav seni darmadağın ettiğinde, gökyüzüne en yakın yere çıkmaya güç buluyorsan hayattasın.
Bütün bir günü sokak sokak, fiziksel durumunun elverdiği son noktaya kadar, bir şeyler arayarak geçirip de yara bere içinde kaldığında, yine de bir sahil boyu, sadece geriye bunun kalmasının güzelliğine inandığın için yürüyebiliyorsan hayattasın. 

Güç buluyorsan hayattasın. Denizi görmeye, göğü koklamaya, yolları yürümeye, sokakta olmaya güç buluyorsan varsın, öyle yarına kalacaksın. 

Uzun zamandır üzerine çalıştığın bir şeyleri paylaşacak insanın varsa, öğrendiğin dillerden sevdiğin sözcükleri çıkarıp da karşındakini gülümsetecek anların varsa, kolunu saatin ağırlaştırmıyorsa, akşama zilinin çalacak olmasıysa bazen güne başlama sebebin, o zaman varsın.

Hiç inanmadığın, olmasını arzulamayı bile beceremediğin bir şey için plan yapmak çirkin değil çocuksulaştığında yuvarlanacak hayat önünde. 

Birlikte gülmek, birlikte ağlamanın sırtını sıvazladığında. Dün bahardan kopma bir yeşil kutuya dolmuşken, güzle birlikte mora dönmeye başlayınca, sevdiğim şeyleri sevdiğim renklerle boyadım diyebildiğinde...

Biraz burukluktan biraz da umursamadığından gireceğin yaşı, takvime bakmadığında, çevrendekiler sana renk biçtiğinde. Coğrafyanı istediklerinde..

Bir yerde bir çiçek adına yakıştığında güzelsin. Tesadüflere inanacak kadar tesadüfün olduğunda, işte o zaman inançlısın. 

Bir temmuzun bir temmuzdan fazla bir şey olduğuna inanmam dokuz senemi aldı. "Aslında mutsuz bir çocukmuşum küçükken" diyebilmeye cesaret edişim de epey. "Melankolik bir gençlik yarattım kendime" diyebilişim de. "Hüzünlü bir kadınım, hüznümü sev" demek isteyişim de. "Aslında mutluluk da dondurmanın yarattığından fazlası" diye düşünebilişim de. 

Her şey çok zaman aldı. Hayat zaman alıcı bir şey. Ve sahip olduğum tek şey bir isim. Rehberlerde yük olmasın istediğim bir isim. Dudakların kıvrılmasına neden olmasını istediğim bir isim. Kalbin yükü, için sızısı, dünün yarası, başarısızlığın yansıması olmasın istediğim bir isim.

Yola böyle devam edeceğim. 

Her şeyi soyunup, bir tek onu üzerime alarak.

Daha fazlası olmamalı.

Olmamalı inan..

2 Temmuz 2014

dün*


"...hayat
güçsüzlüğümüzü nerde yitirdik. sahip olduklarımız
bize nasıl sahip çıkmadı. tam birbirimize sarılmışken
bu nasıl oldu. kimsesiz kalmanın gururundan nasıl
vazgeçtik. camlar avuçlarımızda parçalanırken
kanımızı sakin sakin izlerdik, kırılışların zaferiydi
bizi avutan, bu yüzden ağlarken dünyanın en güzel
kadınıydım."

25 Haziran 2014

"alargada kalmış gibi kıyısız..."

Dokuz sene öncenin taşıdığı bir hikâye gibi görünse de bu, değil. Bazı başlangıçları masalsı hale getiren bir coğrafyada olmak, hayal kurmak için orayı yaratmak başka. Sahici  bir başlangıç ve sahici bir kalem tutuş için son derece gerçek adımlar atmak bambaşka. Dokuz sene öncesinden değil dört sene öncesinden taşıdım kendimi buraya.

2010 yılının 1 Temmuz gecesi ne bitti ve ne başladıysa, onu doldurdum bu kolilerin, bavulların içine. Asla tek bir çantayla kapıyı çarpıp çıkabilen bir insan olamamanın getirdiği yükle, o yerleşiklik bağıntısıyla -belki de esaret; bilemiyorum- geldim.

Bu kez "Sana geldim"in sözlerinden daha başka şarkılar da yuvarlanıyor dilimden. Aşksızlıktan değil, içerisinde onlarca çeşit baharat bulunan bir İpek Yolu yemeği yapıyormuşum hissinden.

Bir önceki ayrılışıma müzik listeleri yapmıştım, sabahtan akşama kadar bir ayin gibi gidişin melodilerini kalbime çakıyordum. "Dönmeyeceksin." ; kendime karşı tek emrim buydu. "Buranın insanı olmaya devam etmeyeceksin.", "Burada, bu kalp acısıyla, bu ezbere bildiğin sokaklarda ağlayarak yürümeyeceksin.", "Her yokuştan kimin çıktığını kollaya kollaya almayacaksın nefesini."

Uzun bir yol olsun istedim. Dönmeyecek kadar uzun. İlk durak; ki ben duraksız olacağını düşleyerek çıkmıştım yola; çok fazla şeyle sarmalandı. Hayat orada kuruldu, hayat orada başımdan aşağı geçti, yine de kalkıp gitmek istesem yine aynı nehrin kıyısı derim, ölmek isteyeceğin bir yer beğen deseler, yine.. Ömrün ortalama süresi her neyse, belli ki tamamını yediremedim oraya. Şimdi bak neredeyiz. Koli koli, bavul bavul, ardımda bir müzik listesi olmaksızın, seçeneksizlikten değil, belki de o 1 Temmuz'u her an hatırlamak istediğinden nefes; geldim. Korkmadım, ürkmedim gelirken. Şehrin beni tanıdığını biliyorum. Sadece biraz daha anlayışlı olmalıyız galiba geçen zamanda birbirimizle ilgili kaçırdıklarımızı telafi edebilmek için..

Bir anahtar, bir kardeş, bir oda ve renklerim. Geride bıraktığım şehir. Ve artık yerleşmenin dahi içimden söküp atamadığı bir yersizlik duygusu. "Mahallendeki elektrik kutusunu bile sahipleniyorsun, onun bile bir anlamı var senin için, bu özelliğini çok seviyorum." diyen kadının yamacında, nasıl bir hayat edineceğimi öngöremediğim bir yerde, mor örtüler serdiğimiz, bir umut, çok çiçek yaşatma inancıyla koşup aldığımız renk renk saksı diplerinde nasıl bir hayat...

Sevdiğim insanlar, arkadaşlarım, dostlarım, kalbimi bilen herkesin bildiği bir başka şey daha vardı. Benim üzerini örttüğüm. Onların beklediği, benim kendime unutturmaya kalkıştığım. Olmuyor öyle. İster kara ol, ister deniz ol, ister ada ol, ister gökyüzü ol, olmuyor. Kapanmıyor öyle telkinlerle sayfalar. İnsan içini fil misali unutmuyor. Beni benden iyi bilen ne varsa, işte buradayım. Hiçbir şeyi, hiç kimseyi unutmadım. Bağışlamak veya bağışlanmak değil bu. O kolileri boşuna toplamadım. Kavuniçinden mora uzanan duvarlarımı bu kez sil baştan bir hayat için boşaltmadım. Dinlendim, soluk aldım, yoruldum, koştum, üç yılda bir hayatı yoğurdum ve geldim. Sevdiğim, sevmediğim, vicdanımı huzurla boyayan, pişmanlığın rengi olan, eksiklerle, fazlalarla, her şeyi yüklenip geldim. Çünkü bir hayat kolay edinilmiyor, kolay geride bırakılmıyor. Cesaretsiz olduğumdan değil, yaşadığım her şeyi kendim seçtiğim için. Bu şehirle yeniden tanışmak değil, kaldığımız yerden devam edebilmek için geldim.

Ben geldim.

6 Haziran 2014

boyunca..


Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
Balkona yorgun çamaşırlar asmayı
Ki uçlarından çile damlardı.
Güneşte nane kurutmayı
Ben acılarımın başını
Evcimen telâşlarla okşadım bayım.
Bir pardösüm bile oldu içinde kaybolduğum.
İnsan kaybolmayı ister mi?
Ben işte istedim bayım.
Uzaklara gittim
Uzaklar sana gelmez, sen uzaklara gidersin
Uzaklar seni ister, bak uzaklar da aşktan anlar bayım!

...

Geçen üç yıl boyunca
Yüzü dövmeli kadınların yüzünde yüzümü aradım
Ülkem olmayan ülkemi
Kayboluşumu aradım.
Bulmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm.
Bir ters bir yüz kazaklar ördüm
Haroşa bir hayat bırakmak için.
Bırakmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm.

...

Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
Acının ortasında acısız olmayı,
Kalbimin ucu kararmış bir tahta kaşık gibiydi bayım.
Kendimin ucunu kenar mahallelere taşıdım.
Aşk diyorsunuz ya,
İşte orda durun bayım
Islak unutulmuş bir taş bezi gibi kalakaldım
Kendimin ucunda
Öyle ıslak,
Öyle kötü kokan,
Yırtık ve perişan.

...

Didem Madak

*fotoğraf: leprintemps

30 Mayıs 2014

'ya mektuplar...*



"Aşkın yüzünden düşen bin parçayı
Toplamaktan yoruldum ben artık Pollyanna."

27 Mayıs 2014

gezi. yazmak mevsimi.



Ülke olarak kalbimizin yerinden fırlayıp fırlayıp bir türlü yuvarlanıp yok olmadığı bir sene geçirdik. Adeta yeni yıla giriyor gibiyiz şu günlerde. Bir türlü dinmeyen kalp atışımızın başladığı yere döndük. Bir süre -kişisel fikrimce epey bir süre- dinmeyecek de. 25'ime merdiven dayadığım şu günlerde, ki bu çeyrek yüzyıl ediyor nereden baksan, hiç böyle öfkeli bir renk patlamasına şahit olmamıştım. Bence yüzyıl kelimesinin ve kavramının içerisinden geçtiği bir şey için de oldukça büyük bir şahitlik. 

Son bir yılda her şey değişti.

Ülke gündemiyle birlikte kişisel gündemlerimiz de baştan yazıldı. Bu döngü içerisinde idrak ettim ki, sahiden "Gülemiyorsun ya, gülmek/ Bir halk gülüyorsa gülmektir/ Ne kadar benziyoruz Türkiye'ye Ahmet Abi."

Ülkenin anlamını çözen biri varsa o Edip Cansever'dir. Ülke olan bir şey varsa, o da Ahmet Abi.

İçimizi titrete titrete, sağ taraftan eksiltip sol tarafa koya koya, dışımızı zayıflatıp, içimizi kuvvetlendire kuvvetlendire bir sene geçirdik.

Çok zaman bir sene. Uzun zaman. 

Oysa düşünüyorum bazen, birbirimizi beklediğimiz zamanlar da geçirmiştik, ki özlem çok zor. Geçmek bilmeyen zamanlardan seneler dizdiğimiz oldu üst üste. Gel diyenlere gitmediğimiz, git dediklerimize dön demeyi beceremediğimiz, gidesimiz gelip de kendimize tutsak kaldığımız, gururumuzdan, karşılıklı asır gibi geçen seneleri sustuğumuz, çok zaman. 

Ama ne oldu şimdi diyorum. 

Bir sene her şeyin, tüm zaman kavramlarımızın üzerinden geçti. Bir kutlama yapacağız 4 vakte kadar. Öfkeli olacağız yine, aşık olacağız hiç olmadığımız kadar, şehirlerin ötesinde sabaha karşı eve girip de vahşi şeylerin kirlettiği tişörtünü çıkartıp kirli sepetine atmış olduğunu dileyeceğiz sevdiklerimizin. 

Kutlamamızın üzerine bir nefes söndürmesinler diye inanmadıklarımıza bile göz ucuyla bakıyor olacağız.

Öfkemizin korkumuzdan, aşkımızın nefretten ağır çektiği bir dünyayı yaşayacağız yine. Öyle öğrendik çünkü. Öyle sevdik biz birbirimizi. Öyle yaşadık çeyrek yüzyıl. Öyle anlamak istedik yanımızdakini de karşımızdakini de. 

Ölümün kıyısını bunca gerçekçi bir şekilde görmüşken duvarlara şiir yazan çocuklarız. Birbirimizin elini tutuşumuz da böyle oldu, kırgınlıklarımızla baş başa kalıp, affedişlerimiz de. 

Bir sene geçti.
Bir sene önce bugünlerde geceler yırtılıyordu. 
Bir seneden bu yana çok şey değişti. 
Ve bir sene sonrasında neresinde olacağımızı bilmiyorum hayatın. 

Kimimiz, biliyorum ki olası bir yok oluşta nehirlere bırakılmak istiyor, ve kimimiz gökyüzüne savrulmak ya da toprağa kavuşmak, veya sonsuz olmak.. 

Ama en çok kalmak istiyoruz yarına. Kalıp, yeniden aşık olmak. 

İşte tam da bu yüzden mektup yazmalı bu mayısta. 

Çok mektup.

mayıs


"..Sıkılırsan güneşten, gece oluruz erkenden..."



12 Mayıs 2014

kimseye..

Zamanın tozunu peşine katıp devasa ağırlıklara dönüşen o kırgınlıklar ve yorgunluklar, yol geliyor aniden geceye bağırıyorlar. "Taşıyamam" diyor soldaki. Taşıyamıyorsun o postayı koyunca.

3 sene olmuş. Seslenmeyi istediğim insanlar var. Seslenmeyeli 3 sene olanlar. Hiçbir şey hatırlamıyorum bazen. O içimdeki tepinen kız çocuğunun sesini hangi su birikintisine emanet bırakıp da böyle dilsiz yola devam ediyor olduğumu hatırlamıyorum. İçimdeki deli kadını unutalı kaç mevsim oldu. Oldu mu sahiden o? "Biliyorum pek deli değilsindir." cümlelerine yaraştırılacak kadar öylesine kalmamın üzerinden de epey vakit geçti. Eskide bir yer kanırıyor. Gidip de hatırlamadığım şehirlerin hüzünlü, yalnız hatırası gibi.. 

Ellerimin en son hangi halini hatırlıyor sevdiğim insanlar. Bir renk bile söylemiyor gece. Bir şişe şarap olup açılmıyor bunca geçen ve kalan şey. Ben kendi kendime şarap şişesine keten, denizkızlı kılıflar beğeniyorum. Üzümünü unutmuş şaraba ben giysi biçiyorum. 

Bir zamanlar beraber hayal kurulması da güzel bir kadınken, şimdi sadece "Yanlış da olsa fiiller için çekici bir kadınım..."

Ne zaman yitti bunca şey, ne zaman bir boğaz düğümü ötekine el verdi?

Bak çözdüm birini, elimi uzattım dündeki mutluluğa. Yan yana güzel iki renk olduğumuz zamanlar daha fazla sandık lekesine bulaşmasın istedim. Aynı sokaklarda döktüğümüz iç çekişlere daha fazla birbirimizi eklemeyelim istedim. Benim buraya varmam 3 sene sürdü. Sürmüş. 

Geriye benden ne kaldığını kestiremiyorum. Ben kendimi artık kestiremiyorum. Bir kağıttaki bir isimden, bir şehirden ibaret oyunuma çiçek dikemiyorum. 


Gel bana, kim olduğumu anlat.

Hayallerine kat demiyorum ama hiç değilse hatırlat..





7 Mayıs 2014

bütün kuşlar yerdeler..*


İnsan her şeyin sonuna geldiğinden bunca haberdarken nasıl bir başlangıç yaratır. Buna gücü kim verir. Birikmiş sıkkınlık kulelerinin arasından kalbi rahatlatacak bir güneş damlasının prospektüsünü nasıl bulur. 
Tarihsiz, geçim düşüncesiz, yalınayak ve suya yakın olmalıyım bir süre. Hayal ya, mümkünse özlediğim tek tük insanla hiç boşalmayacak kadehlerimizi kumlara batırmalıyız. Bir süre herkes, her şey, her yer müzikten, renklerden ve şiirden bahsetmeli. 
Endişelenmekten ve bir tarihi, bir şey olacak veya bir şey olmayacak diye beklemekten çok yorgunum. Mütemadiyen çözüm araması gerekiyor gibi işleyen zihnimin uykusuzluğundan, kalbin gümbür gümbür atmayı bırakıp, hayat çok sıradan bir yermiş gibi ve sevmek ve sevilmek, öyle arada bir, öyle tembel iç çekmesinden..
Belki haftaya, çarşambaları okunmayacak bir mektubun başında, tek başıma kutluyor olacağım bir perdenin kapanışını. Belki de on gün sonra en yakın arkadaşlarımdan ikisi birbirleriyle olmaya imza atarlarken, hiç de fark ettirmeden üzüleceğim, bir damla yaş düşüreceğim topuklu ayakkabılarının üzerinde, dimdik durmaya çalışan kadına.
İyi şeyler olsun istiyorum. İnsanlar iyi olsunlar. Sevmek, sevmek gibi olsun. Mutluluklar saklanabilsin. Tesadüfler sakınmasın kendini. Sokağın başında, başımı kaldırdığımda uzaklardan biriyle karşılayım, posta kutumda bir kuş cıvıltısına rastlayayım fatura birikintilerine inat. Bahar geliyorsa, her şeyiyle gelsin. 
Devam etmiyor çünkü. Bir ana saplandıktan sonra bunca zaman çıkamamak süpürüyor geriye kalan heyecanı, telaşı, isteği. Zaman, öldürücü, çok öldürücü... Her gece yarın olmasından korkmak ne çok acizlik.. 
Yorgunum. Ve ne ellerimi, ne kalemi, ne de kim olduğumu hatırlıyorum. Ezberimdeki bütün güzellikler sararıyor ve bunu durduramayacak kadar bitap nefesim..
Her şey niye böyle, inatla üzüntülü...

6 Mayıs 2014

anısı..*


Dün doğumgünüydü.
Bir bahar biliyorsam, sebebi illâ ki bu olmalı.
O yanımdayken esirgediğim tüm kutlamaları, o gittikten sonra sağanaklara teslim ettim.
İnsan çocukken bazen çok acımasız oluyor. Buram buram şeftali kokulu zamanlarda bile...
Şimdi en sevdiğinin gözlerinde ufacık bir buğulanma gördüğünde titreyen yanın, o zamanlar hangi bolluk içerisinde, öyle vurdumduymazdı ki...
En zoru özlemek. Özleyerek beklediğin zamanın bir sonu olmadığını bile bile özlemine engel olamamak.
Olmadığın her zaman parçasında bozuk saat gibiyim. İlerleyemiyor tarihim.
Sen.. Çok erken gittin, ben çok eskide kaldım.
Dışarıda bahar var; muhakkak senden..,sağanaklara karışsam, duyulur mu gittiğin yerden..?

2 Mayıs 2014


"..Biliyorum, kader değil
Kendi ellerimle kazdım
Bu mezarı ben kendime
Ölüp gitmek hüner değil
Gel de anlat bunu sızım sızım sızlayan kalbime.."

28 Nisan 2014

yolum yok, yordamım yok..*


Kendi yazdıklarımı dönüp okuma ve tanıma konusunda ne kadar başarısızsam, akşamda kırılanda da o kadar ustalaşıyorum gittikçe. Günleri saydım, sözcükleri dizdim, uzun uzun noktalama işaretlerine baktım, biçim ve biçemsel olarak birbirinden farklı iki metni karşılaştırıp kesişim kümelerini çizdim, hitaplardan geçtim, bahsi geçen müzikleri dinleyerek okudum, onlarsız okudum, saatlerine baktım son noktaların, akrepten arta kalan gün dilimlerine. Saniyeyle ilgili olarak okuduğum bir şeyleri anımsadım dakika hesabı yaparken. Bir çalışma olarak değil, sezgimin yoldan çıkıp çıkmadığını kontrol içindi sanırım tüm bunlar. Kendi defterlerinin yırtık sayfalarını toplayamayan bir pasaklının haritasız bir gezginle örtüşüp örtüşemeyeceğinin sağlaması gibi bir şeydi ya da. Sağlaya sağlaya sağlayamadıklarımızdan mısınız. Kayda geçtim ama her şeyi. Her şeyi değil tabi, her şey eksi ben. Günün birinde yazarım bir bankta vücudumu saatsizlikle ağrıtırken belki, sonra da "Kimmiş ki bunu yazan?" diyerek telefonlara sarılırım. Onu da yapmam gerçi, fena bir nane iletişimin öylesi. Hem açılacak mı bakalım, "Bunu yazsa yazsa bir kendini bilmez yazmıştır" diyecek mi. Kuvvetle muhtemel ki iki yabancı olarak, bir -mişli geçmiş zaman masalını eşzamanlı olarak hatırlayıp susulur karşılıklı. 

Yedi yüz elli yedi gün farklı uyanmak da o masala dahil, dört yüz altmış bir günün tamamında yeni bir şey; "şey" üretememiş olmak da. Kendimi matematik bilmez bir muhasebeci olarak hissettiğim bu hayat geçirmecede yine bir çekip vuranım yok. Neyse ki cambaz usta. Hem bir palyaço neden yalan söylesin ki?**

Geçtiğimiz Egeli günlerden birinde ne var ne yok -ki geneli ne yok üzerineydi- kırmızı bir masaya saçılmışken, bir bisiklet firmasının mali işler sorumlusu ve yoktan var edilmiş bir yemek firmasına sahip olan minikcik eşiyle tanışmanın kazandırdığı şeyleri düşündüm. Herkes alkollüydü. Herkes aynı coğrafyada, herkes bilinen sektör muhabbetlerine, gençlik, güzellik gibi şeyler ekleyerek bol tebessümlü, ve öyle çok da kolay olmayan şeylerden hemen gerçekleşebilecek şeyler gibi bahsediyordu. Biraz daha kandırdık birbirimizi. Alkollüyken herkes her şeyden bahseder. Herkes herkesle tanışır. Kim ne söylüyorsa günahsızdır. Günah tanımını da bu esnada kendime göre biçimlendiriyorum. Güzel kadının paylaştığı gibi; "Sen beni kahvaltıda sev." En yalansızı odur çünkü, her şeye inanmamıza vesile olan olay sayısız kadeh değil, susamlanan muşambadaki parmak izimizdir. Baş dönmesi çoğunlukla güzeldir, ama kahvaltıda başın dönüyorsa o daha da güzeldir. Dönmüyorsa değişmişsindir ya da kaybedensindir veya o durmayan su sana öyle böyle kırılmamıştır. Kurumak için, durup, kalıp kavrulmak için büyük bir günah gerekir sanırım. İşlediğim cinayetin vicdan azabıyım. Raskolnikov'suz günüm geçmiyor. 

Daha soran olacak, biliyorum. Bilmekten öte hissediyorum. En az bir kişi daha, ki bir masalda, bir ağıtta, bir heyecanda, bir yerde yitmediyse soracak. Merak edecek ve merak edenler arasından bir tek o anlayacak. Daha cevap vermeye, hikâyeyi anlatmaya başlamadan, sessizliğime yüz yıllardır alışık ve bundan hoşnut gibi, o bir anlık durup bekleyişimden anlayacak ne olduğunu. Sırtımdaki düğmelerin aralıklarıyla, ellerimdeki ağrının arasında bir yerde konuşlanmış o hikâyeyi anlatırsam sanki sonsuz olacak. Bunun bir zamanı yok. Saydığım günleri çoğaltacak, kendi hanemden azaltacak, ama illa bir yerde denk düşeceğim. Sezgi yoklaması, sağlaması, neyse, bunun için belki. Kaybeder miyim korkusu yaşadığım bir umut kırıntısı, bir şey; "şey" için.. 

Sanki bir kelime görsem dünya baştan kurulacak.

fotoğraf: spkd