30 Aralık 2012

Külsüz kedi zamanı

Bazı şeylerin yalnızca rayihaları kalıyor geriden esen...
Zamanın, kurşun kalemi parmaklarının arasında ezip, bastırdıkça arka sayfaya iz bırakan hali bir ömrün kokularını kronolojik olarak sıralamaya yarıyor gibi..
Kış kokusunun genzimize doldurduğu beyazlık ve hafif kızarmış domateslere ayna tutan burunlarımızla,
Bir kez daha, sıfır olması umut edilen noktaya merhaba.
Yarın sayfaların sağ üst köşelerindeki, üçüncü noktadan sonrası değişecek; ve biz yine geçmişe saplı kalplerimizle 12'yi yaşatmaya devam ediyor olacağız. Bahara, kabullenişimiz çiçeklenecek, yeni sayıları eskitmeye girişeceğiz.
Eskittikçe mutluluğu artacak bir sene, en güzelidir.
Herkese ve tüm kuşlara sıcak ve mutlu zamanlar...

http://fizy.com/#s/124psd

22 Aralık 2012

Tek..


Kalbe ihtiyaç, ömre mücevher...

21 Aralık 2012

Son-suz..


     Gece nefes nefese...
Aşk renginde..
Durmaktan vazgeçecekse de dünya, 
"bu su hiç durmaz"...



*fotoğraf: pinkshake

12 Aralık 2012

kapan

 Hiçbir şeyin zamanı değil.
Hep geç, hep erken...
Yorgunluğum çok diri..
Eskimeyen bir sararmışlık..
Tozlarına ufalanmayan keder..
Kar yağmıyor,
tarih alaycı..
Neredeyim..
Sevdiğim rengi görünce
içinden geçen kelime: "........."
Hadi sen söyle..

11 Aralık 2012

a.a.

"Kışın insanın içine sıcak bir içecek gibi akıttığı tarçın ve mahcubiyette, mahlep ve içe kapanışta, süt ve yanık kokusunda, camın dışı ve pencerenin titreyişinde, arkadan kapıyı örtüp halıya basıştaki emniyette bir şeyler sezip bacağını kırıp oturma ve buzdan bir şeyler öğrenme hali vardır. Bu aralık ayı ile mart ortasına kadar devam eden dönem bir edeplenme ve hali ile bir olma zamanıdır."

9 Aralık 2012

uydusu..

Bu temmuz da bir o kadar aralıktı ya, şimdi birbirinin peşindeki telaşlı kuşların tüylerinden sızan gökyüzünün rengi koyulaşmış yine de. 

Bazı zamanların kokusunun peşinde geçen satır aralıklarında sağ elimdeki kalem ısırıkları sızlıyor. Ellerimin ağrısını geçirmeyen yazlar, onları kızartıp pürüzlü kağıttan yollara çeviren kışlar, ve bahar herkese; ellere...

Uslanmayan bir su birikintisinin kenarında gökgürültüsünü dinlediğimiz ömür yatağında, genç ama ölmeye yaklaşan, yaşlı ama yeni baştan başlayan, başlamak arzusu olan..

Bu şehrin köpeklerinin gözlerinde buğulanan rüzgâr, sulanmayan keder, kuraklaşmayan tebessüm...

Evden haber var. Adresi yitmeyen, esnafı değiştikçe, insanı sokağa indirmeyen ev..
Birkaç yaşımdayken her hafta sonu gittiğimiz çocuk parkı yok ya, ya da ilklerin acemiliğiyle ada- parseline takılmadığımız yerler yönler hatıralar...
Temkin ne yaşlı bir kelime...

Bazen kırmızı bir pijama altıyla sokağa çıkmaya çekinecek kadar yorgunum ya, en çok ona kırgınım..

5 Aralık 2012

*

En canınızdan bezip "Benden bu kadar," dediğiniz anlarda, bir oyunbozan çıkar ortaya. Kendinizi yok etmeyi, en azından yok saymayı düşündüğünüz bir anda, birisi bir kahve ısmarlayıverir; ve bir kahveye fit olup, yaşama devam etmeye karar verirsiniz. Değişen bir şey yoktur tabii - ve bu kimse yeni biri de değildir. Bu, iyiniyetli olduğu sanılan, o anda yaptığının farkında olmayan insanlar yüzünden yüzlerce intihar önlenir; yüzlerce kopuk yaşam, çürük de olsa yaşamınızın rengine uymayan renkte iplikle dikilir. Önüne bakıp da renk farkını gören, daha fazla dayanamaz; ama nasılsa bu pek rastlanan bir şey değildir.

Çünkü insan kendisi için yaşamıyor; yığınlar için yaşadığını sanan, hiç yaşamıyor - geriye, bir iğne iplikle peşinizden koşturan birkaç kişi kalabiliyor ancak. Ve tüm uğraşılar, yaratılmaya çalışılan şeyler, öğrenilen sözler, başka kimseler tarafından beğenilmek bile, bu birkaç iplikçi için. İplikçisi (cep tiyatrosu) olmayanlar da var tabii; ama onların dikiş tutacak bir yanları da yoktur.

Ve yaptığım hiçbir şey benim seçimim değil: "Aydede" diye şiir okuyan bir babam vardı - yürüyebilmem bile mucize. Dudaklarım küstah; uyumlu olsun diye böyle konuşmak zorundayım. Gözlerim annemin (hem de onun) ; ona da kim bilir kimden kaldı. 

Ve bu yaşa geldim, öğrendiğim tek şey, kahve ile şekerin bir arada olamayacağıdır.

Şule Gürbüz- Kambur

14 Kasım 2012

..*

"Bana renk bile sormayın- bir beyazdan ya da sarıdan ne anladığınızı bilmeden size yanıt veremem..."

13 Kasım 2012

hicrimden..*

Zihnime yarım yamalak tutunmuş dizelerin avuçlarını terletiyor tarih ki, düşüyorlar. Denize mi bu kez, bilmiyorum.. Altına tarih atılan her not beni biraz duraksatıyor; dünleri sonlandırdığından mı, anın kendi başınalığından mı...

Azerice bir şarkıydı ninnim. Hâlâ her gece rüyalardan kaçarken, ona varacağım anı kolluyorum. Annemin o zamanlardaki görüntüsü fotoğraflardan değil, rengini bulamamış gözlerimin belleğinden düşüyor.. 

Çok zaman geçti. Çok zaman geçiyor. Zaman çok geçiyor.
Duraksamadan duraklarda bekleyen onca insanın arasından, hesaplanmamış onca cümlenin arasından, kenarda saklanırsa bir gün yolumuz olacağına inandığımız biletlerin koçanlarından, gökyüzünün devingenliğinden, sokakların bir yağmura bakan gözü yaşlı halinden ve kendini karla sarmalayıp her engebesini yok edişinden, çaydanlıkların ocakta unutulmuşluğundan, uykuya varmayan nice geceden...
Boşluklardan geçiyor ve dolu olduğuna topluca kanaat getirdiğimiz bir çok şeyin arasından...

Yeni bir sayfanın başındayken sormak geçiyor içimden, sen varacağını biliyor musun..?
Ninnine, müziğine, bellediğin o ilk huzura..
Çıkmaz sokakların arasından geçmeyi başarıp çatlayan narlara karıştırabileceğine kanını?

Gidip de dönmüş bir soluğun, kendinden emin nasihatı falan değil bu.
Takılı kalmışlığın tarihi.
Dünleri yırtamamanın, yarından ürkmenin..
Anları sonbahar yapraklarıyla aynı çuvallara doldurma arzusunun..

Ben hâlâ, her gece, o geceye düşen zeytin kadifeliğinde olduğu gibi, her karartıda, her çarşafta, her sözcükte...
Yalnızca o zamanların değil, belki de ömrün yalan olduğunu bile bile...

Yine de "iyi ol".. Yalansız, dolansız, öylesine geçip gitmeden...

http://fizy.com/#s/1aimdb

12 Kasım 2012

dağılmamış..*

 Dişlerimizde kamaşan renklerin kokusu var..
Pazartesilerin dilimlenen sokakları, mevsim meyvelerinden dudak aralıkları...
Avuçlarımızda mı dersin şu yedirenk dünya...

6 Kasım 2012

Baskısı tükenen kitaplar gibi hüzünbaz son baharı dörtlük döngünün. 
Bir sahaf aralığında tozlanan sayfalarımız; gizli, arayanın haberi olmadan sararan..
Bul beni... Belki de köşeye saklayacağın bir cümle çıkar, imlâma seslenirsin; sessiz...
Bekleyen, beklenen, ayrı düşen.. 
Kasımı üflesen, sobanın üzerinde içine kapanan portakalın kokusu saçılacak...

1 Kasım 2012

sayfası..

Güzel bir kitap ayracı gibi ömrüme bu coğrafya..
Hava çok serin, sokakların koynundan başını gökyüzüne uzatmış ıhlamur ağaçları..
Nehrin, herkesin gözüne değen, ama kendini herkesten sakınan yeşili..
Bozkırda sonbahar, Cézanne'in nehirlerine düşüp de suyun renginden çatlayan meyveler gibi..

30 Ekim 2012

"Ey suları usul usul yükselen deniz
 İçimiz damar damar parçalansa da
 Dışımız lâl gibi sessiz..."

28 Ekim 2012

yudum yudum, damla damla...*

Zamanın akmadığı yerde, günün renkleri değişiyor.
Perdeleri aralayacak bir şeyleri ararken, fonda hep aynı şarkı çalıyor.
Örtünmemekte direnen yanımın ne farkı var kendini kapatmayan umut çiçeğinden..
Zaman, yaralı.
Zaman, hızlı.
Zaman, ağır aksak.
Zaman, hırsız.
Zaman, bağışlayıcı.
Zaman, gündüz açan.
Zaman, gece asla kapanmayan.
Zaman, kendini tüketmeyen bir pazarda.
Zaman, kaçıncı perdede.
Zaman, üçte.
Zaman, ikimizin arasındaki doğrusu yitmiş sonsuzlukta..

25 Ekim 2012

26.01.


"Değil, unutulur şey değil
Çaresiz geliyor aklıma.."

23 Ekim 2012

dem

Birbirine sokuluyor bulutlar, uzun bir yasın başındalar. Bir damla bırakana katılacak diğerlerinin tutmak için kendilerini zorladıkları yaşları. Uğurlayacaklar son yazı, şehri yıkayıp paklayacaklar, hazırlayacaklar sonbahara. Bu şehrin huyu bu, kavruk yaz renklerinden, gelin çiçeklerinden sonra anlaşamadığı şeyler oluyor. Oysa deniz, yağmuruna kavuşmayı bekler içimizde, ama burada işler başka. Bulutlar azıcık ağlasalar, şehir birbirine karışıyor, her işi olumsuz gidiyor şehir insanının. Hani şu, günde birkaç aspirin, ağrı kesici, vitamin alan ve h harfi yutan rahat şehir insanlarından* bahsediyorum. N'aber?'in cevabı bu işte. Yağmurla yıkanınca sokaklarının tenhalaştığını ve duştan çıkan bir kadının aynaları buğulandırışına benzediğini görmüyorlar ya, ben en çok ona kırılıyorum.

Sonbaharın ikinci gelişi bu. Oraya erken geldi, buraya biraz gecikmeli. Geç bir yazın son fuşyasına yetişemediysem de kızaran yaprakların döne dolaşa suya uçuşunu yakalarım gibi.
Yeşil bir su değil buradaki, oradakinden biraz büyük ölçekli, en büyük birikintilerden biraz ufak, ismimizi karşılamaya yetecek bir mavilik..

Telefonlar var bu mevsim karşılama törenine yetişecek; uzak yakınlık.*
Ulaşamadığımın telâfisi gibi; eve dönenler..
Biz; eve dönenler. Aynı eve dönenler. Birlikte büyüyenler. Büyüdüğünü sanıp elbette ki karşılıklı bilinen sokak köşelerinde buluşanlar. Kediler.
Kedili şehirlerin çocukları. Büyüseler de büyümeseler de bir suya, ortak kaleme alınan anılar düşürenler.
Oynanılan oyunları anımsayamamanın değil, bir aralıkta birbirini bulmanın yarı buruk mutluluğuna kapılanlar.
Anne kokusunu duymaya gelip, bulutları dürtenler.

Gözlerimiz, yo hayır kalbimiz, belki de her şeyimiz..; artık sonbahar.

9 Ekim 2012

yüzün, gündüzün..*

"Neyin özlemini çekiyorsun? Seni hasretle yanıp tutuşturan şey ne?"
Vücudun tüm salınımını ve diriliğini borçlu olduğun şeyin özlem olmasını Pina Bausch sürekli bu soruyu sorarak hatırlatırmış. Senin bedenine ayın hangi hali düşüyor bu aralar.. 
Hangi müziklerin kıyısından sallıyorsun oltanı..
Sonbaharı aşan bir şeylerden bahsettiler. Kızaran yaprakları aşan bir özlemdir belki iki köprücük kemiğimin tam ortasına düşen yaprak çiziği.. Senin köprücüklerinden hangi mevsim yürüyor.. Ben hep bordoyu düşünüyorum. Gri; yağmurlu, belki de haklı olarak karlı.. Bugün izlediğim filmde devasa bir kayaya çarpan suya da yakışıyordu. Ve Ortaçgil'in yaklaşık iki sene kadar önceki bir sohbetinin kıyısından denizin sesi duyuluyordu. Vapur seslerini düşündüm, zamanında çığlıklarıyla günleri başlattığım martıların kanat aralıklarına düşen fümeyi..  Sen hangi kuşlarla uyanıyorsun göç mevsimi dayanmadan yurt geneline..
Bu aralar insanlar büyüyor. Geçen senenin bu seneden farkı neydi bunu kavrayamadan bir sonrakine varıyoruz. Fark etmedim iki ardışık sayı düşmüş nefes aldığımız yıl hanemize. Yaşlandıkça jestleri, mimikleri mi azalıyor insanların, seslerimi daralıyor, kelimeleri mi kendilerini tasarrufa sokuyorlar, bilmiyorum ama uzaktan fark ediliyor gülmediğin. İfadelerin zayıflıyor galiba, ya da çok takılır oluyorsun sahici mutluluklarında çizilen resimlere. Sen neler yapıyorsun. Ben kahvaltılarını özlüyorum. Minik kırmızı kareli örtüler düşlüyorum, kenarları püsküllü olsun diyorum, ellerim örüyor hemen salkım saçak ne bulsa.. Utandığımda uğraşacak şeylere ihtiyacım oluyor. Mutfağın bir köşesinde portakal ağaçlarına bakan bir pencere olsun istiyorum. Fıstık yeşili saksılarda ismini bilmediğim küçük ve renkli çiçekler yetişsin diye, daha çok; sulamayı unuttuğumda dudak kıvrımların değişsin diye.. Ne zaman sıcak bir şey içsem, içime akıyor sesin. Bu aralar televizyonda kimi görsem sana benzetmeye kalkıyorum, olmuyor. Televizyon izlemeyi de beceremiyorum. 
Bir kursa başlamaya karar verdim, birkaç kadeh bir şey içtiğim bir yerde dünyanın öbür ucuna gitmek için çekiliş kuponu doldurdum, bayram için denize doğru bilet aldım, eve. Dönerken boyoz getirmeye karar verdim. Buradaki komşularımla tabaklar boşalmasın oyunu oynuyoruz. Sen neler yapıyorsun.. Benim zeytinli poğaça gördükçe gözlerim doluyor..
Bazı geceler sabaha varmasın istiyorum, sabaha sadece büyükler dayanabiliyor sanırım..
Uykusuz geçen gecelerin rüyasız olması belki huzurlu gelen kısmı.. Sen uyuyabiliyor musun, rüyasız ama sarman sıcaklığında...
Uyumanı istiyorum, gecenin yanağından kaymasını, sabahın toplu taşıma araçlarının gürültüsüyle değil de piyano sesiyle başlamasını..
İyi olsan... 


http://fizy.com/#s/123yi5

6 Ekim 2012

kırıntıları yerleştirdiğin yerden..

 Başka türlü mevsimlerin baş dönmesinde bir hare miyiz, 
eylül şiirlerinin hangi dizesinden ekim doğuran yerdeyiz,
toparlanıp gitti mi, başucumuzda ninnide mi..
Tarçından karanfile yuvarlanan kokuda, 
biliyorsun ya; 
bize en yakın renkteyiz...

25 Eylül 2012

kayıp

Karşılık bulsun diye söylenmiş bazı cümleler, ruh suskunluğuyla cevaplanıyor.
Belki de suskunluğun deprem yarattığı o büyük gürültüyle.
Sevdiğin bir sokağın kaldırım taşları arasından yuvarlanarak her şeyin büyüsünü kaybetmesine yol açan birkaç cümle.
-Cik derdi belki o, ben diyemiyorum.
Kocaman kocaman cümleler.
Ama senli, ama benli.
Bizden uzaklaşan.
Sana fark ettirmeden benden uzaklaşanlar.
İnsanlar nasıl bir araya geliyorlar ki hayalleri paylaşmadan.
Ben kaçıyla, başka ne şekilde bir araya geldim.
Mevsim hayali olmadan, yol hayali olmadan, uyanışların hayali olmadan, iki renkten bir yenisine varacağının heyecanlı hayali olmadan, gitmenin...
Yerleşikliği mi göçebeliği mi tartışıyoruz bu beklemenin zulmünde, bilmiyorum.
Ne istediğini bilip de cevapsız kalmaktan daha çaresiz bir şey yok.
Zaman yalan, demeyi isteyip de koluna saatini takmadan dışarı çıkamayan halinden daha zavallı...
Şehirler değişiyor, fütursuzca baktığımız şeyler değişiyor, gözlerimizi kaçırdıklarımız..
Hayallerimizin değişemediği yerde nereye kıvrılıyor peki yol?
Ya hiç değişmiyorsa bir şeyler, gökyüzü gibi denizlerde de..
Ya büyümek değilse bu düşen takvim yapraklarının sonunda bize kalan..
Gözle görünür şeyler değişirken, ya değişmiyorsa o ara sokaktan ayak bileklerimize dolanan yokuşun seslenişi yarına..
Değişmiyor-sa-n...