26 Eylül 2014
artık dar gelir bana..*
Katıksız günlerin bütün dakikalarını ilişiklendirebileceğim kadar çok şey birikmiş.
İçerisindeyken fark etmediğimiz nice sonbahar geçmiş sütlü, tarçınlı, elmalı gülücüklerle.
Sabahları uyanıp da aynaya bakmaya tahammül edemediğim her an başka bir ayna kendiliğinden gelip de öpmüş günü.
Kışlar beklenmiş.
Daha çok karlar.
Rengârenk giyindiğim kara mevsimlerde bunca fotoğraf çekildiğine göre hoşuna gitmiş bu durum. Halbuki zihnimdeki algı çok başkaydı.
Yalnız ve evde, tamamen yalnız ve tamamen evde olduğum şu eylül, ne zaman mutfağa girsem, bir şeyler yuvarlanıyor tezgâha. Nasıl anlatılır, mantarlar, kabaklar ve omletler, her şey toprağını yitirmiş ve çoktan çürümüş ve soğumuş gibi. Ama yine de omletleri hep senin yaptığın gibi yapmaya çalışıyorum. Olmuyor. Ama eğer varsa her kahvaltıma hâlâ önce salatalıkla başlıyorum. Aslında bunu alay ediyorsun diye özellikle yapmaya gayret de ediyorum galiba.
Yine de her tencere ve tavaya illa bir damla gözyaşı da katılıyor.
Pijamamdan sıyrılamadığım bu ardışık günlerin etrafından kediler bile geçmek istemiyorlar.
Kendime kendimi hatırlatacak bir şeyler yapmaya kalkıştım şu sıralar.
Sır gibi biraz. Ama pek de değil aslında. Yayılmamasını tercih edeceğim ama lafı açılırsa da konuşabileceğim bir şey sanırım. Pek karar vermedim. Sadece borçlu gibi hissediyorum kendime. Kendime de.
İçimde sürekli olarak nereye koyacağımı aradığım ve asla bulamadığım bir özlem var.
Ben çok uzun zaman "Özledim" diyerek başlamamışım güne. Günlerimden özlemi çıkarıp atacak kadar dolu bir şeylerin ortasındaymışım. Kıymet bilmezliğim orada da kendini göstermiş.
Hafta sonlarını bekleyecek bir şeyim kalmadı biliyor musun?
Sıkılırdım oysa. Koskoca bir hafta beklemekten. Şimdi çarşambalar da cumartesi, perşembeler de pazar, pazarlar zaten pazar.
Her gün dilimliyorum domatesleri. Gününe bakmaksızın. Aynı şekilde değil. Yarısı illa ki kalıyor. Bu hüzünlü bir şey bayım. Bir domatesi dahi tüketememek.
Artık alışveriş yaptığım yerler de biçimlendi. Haberin olsa hoşuna giderdi. Haberin olmuyor.
Kendimi yapamadığım ne varsa yapmaya zorluyorum, sanki ansızın müfettiş gelecek gibi.
Bu aralar ne oluyor bilmiyorum. Korkuyorum sokaklardan.
Belki de o sevdiğim ve bildiğim ve öğrendiğim sokakları bunca özleyişimi bastırır mı korkusudur.
Sokak köpeğimi özlüyorum. Boynuna ve şişmanlığına sarılmak, ağzına salam tepmek istiyorum.
Bir cumartesiyi cumartesi yapan ne varsa, sokaktaki pis atıştırmalıklarla yaşamak istiyorum. Mısır, gevrek, dondurma yiyip üzerine oralet içelim, akşamına illa ki sevdiğimiz barlardan birinde iki biraya varalım istiyorum. Nereden baksan hamburger de yiyebilirim. Veya o en sevdiğim fırından geceye ayrılacak bir muzlu pasta almanı da isteyebilirim.
Artık iştahsızım ve bu beni eğlenceli bir insan yapmıyor.
İnanır mısın bilmiyorum ama eve geleceklere tatlı yaparken tencerenin dibinden dahi bir parmak çalmıyorum.
Uzun zamandır bir şey de içmiyorum. Aynı senin de dediğin gibi. "Dışarı çıkıp iki bira içmek bile değişiklik haline geldi. Hayat çok boktan." Evet, tam olarak bu.
Ağustos muydu. Öyleydi. Ne kadar kısa bir zaman geçmiş ve bana nasıl da bir ömür gibi geliyor.
Böyle şeyler saçmalamayı kendime yasaklamıştım aslında. Çünkü biliyorum, şimdi oradan bakıldığında güçsüzlüğüm zavallılaştırıyor bir şeyleri.
Ama günler birbirini nasıl tüketeceğini düşünürken bu çok da umrumda değil sanırım artık.
Yorgunum.
Bu boşluğun içerisinde oradan oraya savrulmaktan çok yorgunum.
Evden çıkmıyorum.
Okuyup, yazdığım, izlediğim, dinlediğim ve hatta çizdiğim şeyler var. Bütün bunlar nasıl da mutlu haberlerdi değil mi bir aralar.
Oysa ben sokaklarda başı boş, etrafa bakına bakına gezinmeyi istediğim bir sonbahardan dökülüyorum.
Tüm sokaklarda değil.
O sokaklarda.
Peteğime birisi taşınmış.
Bu nereden baksan beni hıçkıra hıçkıra ağlatan bir haberdi.
17 Eylül 2014
geldi sonra, bir anda*
Boynumdaki ağrı, gece kıpırdamaksızın yatıp da sabah sağ kolumu uyuşturan, kalın perdelerin koynundaki, hafiften süt, geceden dudak ısırtan baharatlı kokudaki ağrıya benzemiyor.
Sızının güzelliğini sen de biliyorsun.
Boynum öpülmedikçe geçmeyecek, bunu da bilmeni istiyorum.
Sol tarafımı himayesi altına alan bu tutmazlığın neyle şaha kalkacağını da sadece şu en soldaki biliyor.
Elinden gelir ya, gelmiyor.
Sonbahar gelince buraları tuhaf bir kaldırım kenarı yapraklığı kaplıyor.
Kahveler bitmek istemiyor.
Biterlerse sanki ev de bizi terk edecek gibi geliyor.
Bu çoğul konuşmak niye.
Çoğullaşma isteğinden mi, tek başınalığın kelimelerinden ürkmekten mi.
Kalabalığın soluğunu içime çekmeyeli epey olduysa da,
yine sadece bir kediye ihtiyacım var gibi.
Belki bir iş.
Belki daha fazla şiirli gün dilimleri.
Eskinin içimi kanırtmasına da güzelleme buldum.
Aslında.
Uyumuyorum ve uykusuzluk da uyumak kadar, belki ondan daha fazla sızlatıcı bir şey.
Aklım karışıyor.
Beklediğim tarihler geldiklerinde atlıkarınca dönmüyor.
Ya da denize çok yakın bir yerde suların en ama en güzel rengini yakalayıp, tam o anda baş döndürücü bir şey içmiyoruz.
Veya okşanmıyor sırtı, eğrilmiş dünün.
Elbette omzumdan koluma ve parmak uçlarıma ve elbette boynumdan başıma yürüyecek bu ağrı.
Ve elbette omzumdakiyle boynumdaki sevişip bir acı eşiği ölçümü yapacaklar ki en soldaki en kadar kıpraşabiliyor görelim.
Bazen diyorum.
Yaşlanmaktan ve ölümden korkan insanlarla konuşmak dahi niye ikna etmiyor akışına bırakmaya.
Belki de çoktan bırakılmıştır.
Ve belkisizdir belki.
Belki de akışına bırakmanın dahi istediği çabayı yutmuştur kurutucu yaz.
Sahici bir sonbaharla yıkanmadıkça temizlenmeyecek tozu şarkıların.
Uzun zamandır dinlemediğim şarkılara olan vefasızlığımı, birkaç yeni şarkıya takılıp kalarak örtmeye çalışıyorum.
Ama bilirsiniz;
çivi çiviyi ne zaman söktü ki.
Varlığını yok sayamadığın bir şeyin, şu kıpraşmayı yaratacak yegâne kuvvetin sahibi olduğunu da unutamıyorsun.
3 Eylül 2014
yer bulamamış
Yine terk edildim.
Yine kapıyı açtım.
Yine bir bilet.
Yine yersizlik.
Yine ellerimde ağrı.
Yine istemsizce plan yapmanın hayat tarafından reddi.
Yine söz geçmeyen bir ritim.
Yine aynı müzik listeleri.
Uyku kısa ömürlü. Gitti. Hemen. Döner dönmez.
Bozkırdan sonra bu nem beynimin bütün boşluklarına doluyor. İki buçuk sene sonra baş ağrılarım kendini bağırıyor.
Yarın gidiyorum. Üçü beşi yok. Günler eksiliyor.
Cebimde çok anahtar. Sütlü kahve içenlerin kendilerine edinecek bir yuva aradıkları doğru mu sahiden? Öyleyse neden bütün sadeciler demirbaş da ben dalga dalga.
Damarlarımı gördüm. Ama sanki ellerimin formu değişiyor. Değişmese de ağrıyor. Aynı şekilde. Belki eskisinden beter. Boynumdan koluma ve oradan da tanımak isteyen parmak uçlarıma.
Hayat hep şekil yapıyor. Karizmatikliğinden değil. Bizi bozmak orgazm olmasına yarıyor, ondan.
Gittim, geldim, ben kendimi yenemedim. Adeta üç günlük sancıyım. Boşa mı temmuzdu. Boşa mı kalabalık caddelerdi yazın konuşlandığı? Göğüs kafesim sancıyor.
Müzik listesi filan yok.
Böyle zamanlarda hep bir ilâ iki arasında gidip geliyor. Arabesk sevilecek eylülmüş gelen.
31 Ağustos 2014
Ç.
Bir şerbet rengi.
Uykunun rüyaya varma arifesindeki o kısacık an.
Uykuya dalmanın, bilinci uçurumdan attığı o kısacık an ya da.
Uyku rengi.
Suların maviliğiyle karışık.
Denizlere kirazlar dökülüyor rengi.
İç deniz.
Ve iki güzel adamla deniz kabukları topladığımız o su kenarı.
Kuru yosun yığınlarına bakarak ruhu seviştirmenin mümkün olduğu bir yer var.
Suyunun kenarında uyanmaktan haz duyulacak sahil beldeleri.
Gözyaşına dayanan bir yazın son perdesi.
Denizin ancak bileklerimizi yalayabileceği yakınlığında bir dilim limonlu kek yiyor hissi veya bir dilim kavunun yayılgan kokusu.
Çarşaflara karışan temizliği çiçeğinin.
Kadının.
Veya adamın.
Ve mutfak pencerelerinin seslendiği gün batımlarından genze düşen kızarmış biber rayihası.
Bir avuç dolusu kumdan değil, bütün avuç dolusu kumların içinden deniz minarelerinin çıktığı bir yer var haritada.
Ve kalbin, kendini nereye bıraksa gece bitkilerinin büyülü yeşiliyle ayaklandığı.
Erik ağaçlarının baktığı sular var.
Bir biletle gidilebilen, ve cennetten parça koparılabilen ağustosu var ömrün.
Bir sonbahar başlayacaksa,
hakkını verdi yaz.
Bu bir rüya değildi.
Ama ilk kez rüya görmekten korkmadım yirmi beş yılın dört gününde.
24 Ağustos 2014
Klavikula
Ne senin eğlencen olmak istiyorum ne de senin benim eğlencem olmanı. Seni sırf zevk için incitip, bizi birbirimize bağlayan o belirgin bağları karmaşıklaştırmak, seni dizlerinin üstüne düşürüp sonra tekrar ayağa kaldırmak istemiyorum. Kaotik bir hayatın görünür yüzü. Kalplerimizi çevreleyen halkanın bize yol göstermesini istiyorum, korku vermesini değil. Seni tahammül edebileceğinden daha yakınıma çekmek istemiyorum, ne de bağların gevşeyip yanlardan kendimizi asmaya yetecek kadar ipin sarkmasını.
...
Kemiğin kemiği. Etimin eti. Seni hatırlamak için dokunduğum kendi vücudum. Böyleydi, burada ve burada. Fiziksel hafıza zihnin sonsuza kadar kapatmaya çalıştığı kapılardan sendeleyerek geçiyor. Mavi Sakal'ın odasını açan bir iskelet anahtar. Acıyı ortaya çıkaran kanlı anahtar. Akıl unut diyor, beden inliyor. Köprücük kemiğinin orta noktası beni mahvediyor. Böyleydi, burada ve burada.
...
'Bir gün bu da geçer...' Asıl sorun yaratan klişeler. Sevdiğin birini kaybetmek hayatının sonsuza kadar değişmesi demek. Bir gün geçmiyor bu, çünkü 'bu' sevdiğin insan. Acı geçiyor, yeni insanlar giriyor hayatına, ama o boşluk asla dolmuyor. Nasıl dolsun?.. Kalbimdeki boşluğun şekli sensin, senden başka kimse dolduramaz onu. Bunu neden isteyeyim hem?
Jeanette Winterson- Bedende Yazılı*
20 Ağustos 2014
kabuğumu..
"kadını dalga sesinden dokumuşlardı
ay ışıklı ve kumsallı kırılıyordu..."
Çok uzak bir zamandan çıkıp geldi. Bana sorulsa kenarları kalkmış, sararık bir fotoğraf gibi derdim. Ama ona sorulduğunda kanlı canlı, içerisinden en görkemli renklerin fışkırdığı yazdan kalma manzaralar anlatıyor.
Yıllar sayılmış, ceplere konulmuş, sonra birer misket halinde güneşe tutulmuş ve şimdi toprağa saçılma vakti gelmiş.
Bir zaman hikâyesinde kendime yer edinmeyi düşünmeyişimden midir bilinmez, ben çok şaşırdım.
Kendimi yedi sene öncesinin bir yerinden çekip çıkartacak mecalim var mıydı bilmiyorum, düşünemedim bunu ama, hafızam sahici bir kırılma yaşıyor akrep ve yelkovan arasında.
Ansızın.
Çok beklenilmiş beni bu sulara atmak için. Bütün cümleler biriktirilmiş. Benim unuttuğum tarihlerin hepsi tekrar tekrar yazılmış bir yerde. O kadar kalıcı noktalar konulmuş ki aralarına, hafızamın tozuna utanmaktan kendimi alamıyorum.
Cam göbeği suları severdim diye gitmeme inanamamış insanlar varmış geride bir tarihte.
Veya yağmurların ardından parklara çıkıp salyangoz sevişlerimi aklının bir kenarına işlemiş.
Ne ismimi, ne cismimi, ne sözcüklerimi ne de belirtili nesnelerimi unutmuş insanlar.
Kendi aldığım hediyeyi anımsayamazken, kıyılardan toplama taşlara ev anahtarlarını takmışlar da yaz yaz saklamışlar.
Rembrandt dedi sonra. Yine utandım. Öyle bir deftermiş verdiğim. Denize atılmış ardımdan. Belki de o suyun dibine takılı kalmıştır yaram.
Bu araftaki hal, olamadığım bir denizin ağırlığının dibe çöküşündendir belki.
Her şey ne kadar eski ve ne kadar da yeni.
Tüm bunlar çok çocuktu oysa.
Yedi değil üç sene geriye dönüp de baktığımda, ki bakamıyorum ancak durakalırım, yine mi çocuk manzara, yine mi oyun parkı diye sormadan edemiyorum. Değil gibi oradan buraya taşıdığım kırık deniz kabukları. Bağlanmayan yaralar, bir kadının. Onu biliyorum.
Tükettiğim cümlelerin ardından gece üç sessizliği düşüyor ya güncel tarihime, onun kumu bu kalbimden dökülmeyen.
İnsanları yıllar değiştirmiyor.
Değiştirmiyormuş, yeni öğrendim.
Kırık cümlelere aşık olmamın tarihi çok eskiden.
Kırılırız, kırılırız da üçe beşe yediye bakmadan, biriktiğimizden haberimiz olsa eksilmelerimiz şiirliğince güzelleşirdi belki..
Zaman geçiyor.
Kalmışım yitip gitmeler arasında, bir yerlerde, bir sahillerde, bir semt adına ilişebilmişim, yanlış anlamışım bazen, sesime hakim olamadığım yerde kırıldığım sessizliğe yeniden batmışım, ama mişler ve mışlar. Ve iyelik ekleri.
Hepsini ben yürüdüm.
Unuta unuta, adım adım.
Saklayabildikleri de var. Zihnimin değil kalbimin.
Bir vapurda bir an bıraktığım bir elin kırgınlığını unutmadım. Bir yatağın penceresinden gördüğüm o ağacın altında ağlayışımı da unutmadım. Çantamdaki zarfın içinde kalbime bahar bahar dökülen o dörtlüğü de unutmadım. Ne o sonsuz siyahlığında gecenin çim yeşilinin ve sırtımdaki kışın ne de o trafik lambasındaki uzunluğunu kırmızının. Okul bahçesindeki o bankta bana anlatılanları, nehir boyu mutluluğumun ıhlamur kokusunu unutmadım, unutmadım.
Unuttuğum şeyleri affetmesini istediğim insanlar var.
Affedilmek bir ömrü öpen tek şey çünkü.
Öpmesini istediğim insanlar var.
15 Ağustos 2014
13 Ağustos 2014
palyaço.
Her şeyden önce dil değişiyor.
Sözcükler kendilerini baştan kuruyorlar ve farklı dudak kıvrımlarından kendilerini akıttıklarında farklı anlamlar buluyorlar.
Sevdiğim şekilleri var oysa mimiklerin. Sevdiğim mimikler. Ve mimikleri için sevdiklerim.
Dudaklarının kıvrımlarını ezbere bildiğimi sandığım nefesler. Sandığım diyorum, çünkü hızla biçimleniyor her şey. Bir sözcüğün ikimiz arasındaki gidip gelişi, bir başka zamanda senin bir başkasıyla aranda gidip gelişinin yanında mezar yürüyüşüne benziyor.
Sözcüklerin değişiyor. Farklı özneler almaya başlıyorsun cümlelerine ve kullandığın harflerin yolculuğu bendeki adreslere ulaşmıyor. Bu posta kutunu açıp da içinden mektubu alınmış yırtık bir zarfla karşılaşmaya benziyor. Hissi.
Çok canım acıyor. Seni okudukça, dudaklarını takip ettikçe çok acıyor. Kaburgalarımın arasından dökülüyor acı. Bu, çok kıymetli bir şeyi rehin vermek gibi mi, emin değilim ama benziyor.
Emanetçilere yer yok benim hiçbir rengimde.
Sessizce yaşanmalı bazı şeyler.
Her şeyden önce dil değişiyor çünkü. Senin bana söylediğin bir kelime, zamanın birinde destanken şimdi kaldırım kenarına ayak ucunla iteklediğin bir taşa dönüşüyor.
O zaman ilahlaştırdığın hiçbir şey kutsal kalmıyor.
"Kutsalın ne olduğunu ne bilirsin sen?" der gibi bakarsın belki artık bana o pencerenin ardından.
Genellemelerin arasında bir isim olurum.
Misillemelerle kuvvetlendiğin ama ağlattığın bir şey.
Şey diyorum, çünkü sözcüklerin değişiyor. İyelik eklerimizi atınca alay edilebilen, üstelik bilmediğin bir dilde tiye alınabilen bir şey oluyorsun.
Biten bir şeylerin ardından ağza alınmayacak sesler var.
Şahit edilmeyecek diyaloglar.
Gösterilmeyecek manzaralar.
Gidilmeyecek mabetler.
Anılarını topladığın sokaklar da.
Kendine bir şeyleri yasak etmek değil bu. Kendine tanıdığın özgürlüğün geleceğe dair bir esaret yaratışı.
Dil değişiyor, sesler duyuyorum, diyaloglar takip ediyorum, uzun uzun bakıyorum fotoğraflara, en sevdiğim sokaklarda nasıl da yerimi yadırgamış yürürüm şimdi onu düşünüp korkuyorum ve yitiriyorum. Dakikalardan, saatlerden, çok zamanlardan biriktirdiğim anları, öyle birer birer, zamanın ağır ahesteliğinde değil, canım yanıyor diye üçer beşer atarak üzerimden.
Neden yapıyorsun bunu demek istiyorum.
İstiyorum ama,
sessizce yaşanmalı bazı şeyler.
Sözcüklerine bunca güvenirken, ve onların benim eklenmediğim biçimler almasına bunca izin vermişken, dokunmadan sıyrıl üzerimden; öyle sessiz, öyle bir fanusta saklar gibi tarihi, öyle benim sağır ve kör olacağım şekilde yap.
Bir talan akıyor kaburgalarımın arasından.
Her gece.
Her şarkıda.
Her kokuda.
Her çarşafta.
Her kadehte.
Her uykusuzlukta.
Sesler var, seslerin hepsi gürültü.
Küfre dönüşüyor her sözcük.
Yeni bir dil öğrenmek zor, biliyorum. Ama başka seslenişler edinmezsen, senin dilin benim katilim olacak.
12 Ağustos 2014
dize*
"We don't read and write poetry because it's cute. We read and write poetry because we are members of the human race. And the human race is filled with passion. And medicine, law, business, engineering, these are noble pursuits and necessary to sustain life. But poetry, beauty, romance, love, these are what we stay alive for. To quote from Whitman, "O me! O life!... of the questions of these recurring; of the endless trains of the faithless... of cities filled with the foolish; what good amid these, O me, O life?" Answer. That you are here - that life exists, and identity; that the powerful play goes on and you may contribute a verse. That the powerful play *goes on* and you may contribute a verse. What will your verse be?"
10 Ağustos 2014
4 Ağustos 2014
87.
...
Daracık boş zamanlarımda durup sokakları düşünürüm
Deniz kıyılarına inen ufak tefek sokakları
Doksaniki dosya düzenlerim başlarım yeryüzünü
sevmeye
Alışmadığım şeyleri sevmeye çabalarım
Bir vakit var yeşille beşbuçuk arasında
Evrenin sevişmek için yorulduğı yumuşadığı
isteklendiği
Ellerim kollarım sevinir ben sevinirim sokaklarda
Durmaz yaşarım koyu koyu
Dünyada Meymenet Sokağı var başka sokaklar var
hep sokaklar
Sokakları gerinerek sevmeye başlamaklar
Ağaçlarla şaraplarla ben varım
En uzaktaki körler var aşkolsun onlara
Daha ellialtı dosya var düzenliyeceğim
Gökyüzünün kalkıp dudaklarıma bir değmesi var
Oysa kapılar var duvarlar var perdeler var
Bir bıraksalar
Sonra başka şeyleri özlemeye
Turgut Uyar
26 Temmuz 2014
gizli örtüsünden..*
Bütün anlamların yer değiştirdiği bir temmuzun son günleri. Kendi çizgilerimin mealini arıyorum sokak sokak, insan insan. Eteklerimden dökülmesinden korkuyorum tek bir sözcüğün bile. O uzun yollardan, çaydan rakıya varan sofralardan, kule diplerinden, nehir boylarından, vapur köpüklerinden, avuç içi sıcaklıklarından, buzlu kışlardan tek bir sözcüğü dahi kaybetmemeliyim eve varana dek. Anahtarımı çevirecek olan üç noktalar var. Sonu getirilmeyen, getirilmediği için anlam bulan.
Bu temmuz ansızın oldu her şey. Sanki her şey ama her şey kalbimin salonuna saçıldı. Koltuk altlarına kaçıp da temizliğe kalkıştığım sırada parlayan şeyler de var, süpürgeliklerin kenarında tozlananlar da. İlk kez belki de bir tarih bana unutmamamı emrediyor. En kendimi sınırladığım mekânlarda, en tanımadığım kadınlar ve adamlar, en bildiğim soruları sorarlarken ve hiçbir sözcüğümü yettiremezken en bildiklerime.
Uzun monologlara arka plan olmaya niyetli bir yaz.
Bildiğim rutubet, bilmediğim yağmurlar.
Nicedir hep en aşina olduklarıma eğilen güneşliklerim, şimdi başka bir ömrün alışkanlıklarına perde açıyor. Menekşelere su veriyorum, ölü orkideleri canlandırmaya çalışıyorum ve defter aralarına sıkıştırmadan kurutuyorum gülleri. Sukulentlerin pembesini seviyorum, ellerimde pembe sevmesem bile. Bulutsu ve rüyamsı bir pamuklanma yaratıyor içimde.
Uzun, imlâlarında cömertliğe gitmeyen, resmi ve kasvet cümleleri dinlerken yoruluyorum. Bunu tahammülsüzlük adındaki şımarıklığa bağlasam da çoğu zaman, biliyorum ki yorgunum. Yorgunum, çünkü en ciddi eylemlerin hepsine renk koydum bugüne dek. Yorgunum, çünkü bir buçuk- iki sene boyunca en renksiz ve en ciddi cümlelerle kendime dair bir şey ortaya koymaya çabaladım. Mümkün müydü bu? Gerçekleşmiş olması, bunu mümkün mü kılıyor?
Şimdi ne haberleri dinleyebiliyorum, ne ciddi mevzular üzerine derin konuşmalar yapabiliyorum, ne o içim giden kaynakçalı kapakları kaldırıp iki satır okuyabiliyorum, ne de uzayan bir meseleyi saatlere yayabiliyorum. Şımarıklık, umarsızlık, tahammülsüzlük, yorgunluk. Hepsi. Veya hiçbiri.
İçimin sıkılmasını bir fil sürüsüyle birlikte izliyoruz. Onları ortak etmem tamamen yarım bıraktığım bir kitabın vicdanından. Evet, kitap filler üzerineydi. Ve onlar mucizevi hayvanlar. Bu bulantıma ses etmeden, öylece göğüs kafesimde oturacak kadar.
Bir his bulmaya çalışıyorum kuş çığlıklarıyla gelen sabahlarda. Perdelere bağıran gün ışığında. Ve gün dilimlerinin her birinde, ayrı ayrı. Ne hissettiğimi ifade etmek istiyorum bazen. Kalemle küs müyüz, emin olamıyorum. Boyamak istiyorum içi boşluklu çizgileri, karar veremiyorum. Ne söylemek istediğimi bulup çıkaramıyorum. Eteklerimden dolup taşan hitapların, özlemlerin, kayıpların ve sıcaklıkların beni sarmalayışına bir ses biçemiyorum.
Bu yaz kimse müzik dinlemiyor mu.
Ve bu yaz herkes birbirini özlerken, yine de kimse müzik dinlemiyor mu.
Neyse ki hâlâ unutmadığım şarkılar var...
Neyse ki...
18 Temmuz 2014
içime doğru
Günler çok hızla birbirlerini deviriyorlar. Bu hıza yetişmeye çabalıyorum. Çünkü koşmazsam biliyorum ki aynı şeye olacak. Duracağım ve durduğum an kök salmaya başlayacağım. Oysa bir tek benim görmezden geldiğim bir durum bu; kök salma eyleminin bana yakışmayışı. Duruyorum. Ne zaman dursam pas bulaşıyor sağıma soluma. Ne zaman sesimi yitirecek kadar kalsam kimsesizleşiyor ellerim de ellerimden dökülenler de. Müziğin sesini açmadığımda içimin kuşları da susuyor. Uyuduğumda gece bile küskünleşiyor şahitliğimde. Eşelemeliyim hayatı, sokakların tozunu almalıyım üzerime, susacaksam da geveze susmalıyım. Başka türlüsü kafesli bir his. Geçen gün yavru bir kedi kucağıma çıktı. Ağlayacak gibi oldum. Canlının canlıya değmesinin yarattığı o ılık his içimi titretti. Unutmamalı insan bunu sanırım. Nefesini diri tutacaksa, en çok bunu hatırlamalı. Özlenmişsin gibi sarıldığında birisi, bacağına iki küçük pati değdiğinde, gözyaşına sıcak elleri olan birisi dokunduğunda, veya uzun uzun avucunda tuttuğunda sana değen bir rengi; bu hatırlanmalı, hatırlamaya değmeli.
Kimse kimseye dokunmuyor bu günlerde.
Her dokunuş kırmalı, yıkmalı buralarda.
Ölümün bile dinginliğine izin yok.
Kan revan içinde her yer.
Oysa yazlar güneş damlatmalıydı ilkokuldaki mevsim tablosundan öğrendiğimiz gibi.
İşte o yüzden,
bu şaşkınlığımızı yok edecek ılıklığa, -lara ihtiyacımız oluyor...
Sonra biraz durunca, bir durup bakayım denilen her yer buz sarayı...
16 Temmuz 2014
çeyrek.
Yaşlanmamış da büyümüş gibi,
hissettiriyorsa birileri...
Saklanmalılar dilek tutan o nefesine.
İyi bakılmalı,
Ve hatta hâla çocuk bakışına inanıp da tutunuyorsa birileri,
Okşanmalı üzeri tozlanan zamanın.
14 Temmuz 2014
"Bilge'ye..."
Kavaklıdere'deki önü vişne ağaçlı evin balkonunda havalandırdığın leylak rengi gömlek...
Kedi Macarcası konuşan yanaşma kızın Bıyık...
Balıkçı halinde, kırmızı tablada bekleyen ak levrek...
Samanpazarı'nın ve Nilgün Sokağın ayağına alışık yokuşları...
Ankara'dan Bostancı'ya sabah 7.30'da varan Mavi trenler...
Uzatılmış kahvaltı törenlerimizin ve sözleri noktasız gecelerimizin isli çayları...
Mete Caddesi'ndeki çocukluk evinin kim bilir nerelerde yitip gitmiş piyanosu...
Lağımlaranası dediğin ihtiyar Beyoğlu...
O Beyoğlu'nun Kedili Meryem'i...
Edirnekapı'nın, Yedikule'nin, hele hele Tekfur Sarayı'nın aşina Bizans'ı...
Kariye'nin ve Ravenna'nın mozaikleri...
Sevdiğin bütün zeytinyağlılar, tam istediğin gibi kızartılmış patatesler, fıstıklı dondurmalar...
Otuziki kısım tekmilli, geceden geceye uzanan, üst üste katlanan düşlerin...
Kapaklı teneke kutuların yanında uçları sivriltilmiş boy boy kurşun kalemlerin...
Hepsini, daha pek çok yaşanmışları ve yaşanmamışları bilgece bir aldırmazlıkla bırakıp gittin.
Ama tenha yolun ortasında, kolu kanadı kırık, alabildiğine şaşkın, alabildiğine yılgın, bütün vazgeçmelere teşne birini bıraktın ki...
Eminim, ta içimde duyuyorum, gözün arkada kaldı.
Tarih kadar uzun, ömür kadar kısa ortak zamanımızda ilk ve son defa...
nasıl oldu... İncittin beni!
Füsun Akatlı
nasıl oldu... İncittin beni!
Füsun Akatlı
13 Temmuz 2014
"Sellukalar uyandı..."
Olaylarımız farklı olsa da dönüp dolaşıp geldiğimiz yer aynı.
Birer çocuk olarak da aynı, ekonomik bağımsızlığının peşindeki kadınlar olarak da aynı, bir evin bir nesnesi gibi duran eğreti hallerimizle de aynı, babalarımızın karşısındaki duruşumuzla da aynı, birbirimizin tutunacak dalları olarak da...
Çok çocuğuz, çok kadınız, çok çalışkanız, çok sıkılıyoruz, çok koşuyoruz, çok tükeniyoruz, hiç tükenmiyor gibi yapıyoruz, çok seviyoruz, çok kırılıyoruz, çok kırıyoruz, çok ayağa kalkıp aynaya bakıyoruz, çok konuşuyoruz, bir o kadar susuyoruz; çok susuyoruz, çok umut ediyoruz, çok hayal kırıklığına uğruyoruz, çok ağlıyoruz, çok gözyaşı siliyoruz, çok güçlü durmaya çalışıyoruz, çok bilek burkuyoruz, çok kalp ağrısı çekiyoruz, kalp de ağrıtıyoruz, çok buğulanıyor bakışlarımız, hayata haddinden fazla inanıyoruz, çok aldatılıyoruz, çok gidiyoruz, çok dönüyoruz, en çok kalıyoruz, çok unutuyoruz; unuturmuş gibi yapıyoruz, çok anı biriktiriyoruz, çok anıdan güç buluyoruz, çok gülümsüyoruz, çok kahkaha atıyoruz, çok sessizleşiyoruz sonra, çok cümlesiz kalıyoruz, çok pencere önü çiçeği* oluyoruz, çok okuyoruz, okuyamayınca kendimize küsüyoruz, insanları çok seviyoruz, bir o kadar da sıkılıyoruz, biz çok sıkılıyoruz, biz çok da eğleniyoruz, her ne varsa onu çok yapıyoruz.
Biz hep aynı yere yürüyoruz.
Aynı yamaçlardan yuvarlanıyoruz.
Renkler değişiyor, tarihler karışıyor, figüranlar esmerleşiyor, günler sararıyor, ama hep bir avuç, birbirimize kalıyoruz.
Kimi zaman iki, kimi zaman üç, kimi zaman dört, kimi zaman beş kadın yan yana oturup kendimizi işe yaramaz hissediyoruz. İşte tam o anda dünya yıkılıyor, öyle bitkin ve öyle çaresiz kalıyor ki yaşamak ve bir tek o masada yeniden ayağa kalkabilecek kadar güçlü oluyor her şey.
Sonra diyoruz ki: "Bir gün her şey çok başka olacak..."
Buna birbirimizi inandırdığımız anda bahar geliyor, işte o zaman en çok çiçeği biz açıyoruz...
Sizi seviyorum...
11 Temmuz 2014
Temmuz 1950*
Ben hissettiğim, düşündüğüm ve yaptığım şeyim. Varlığımı yapabildiğim ölçüde etraflıca ifade etmek istiyorum çünkü varlığımı ancak bu şekilde canlı tutabileceğim fikrine kapıldım. Ama neysem onu ifade edeceksem, bir hayat standardına, bir sıçrama noktasına, bir tekniğe ihtiyacım var -kendi kişisel ve acınası küçük kaosumu gelişigüzel ve geçici de olsa yerli yerine koyabileyim diye. Bu standardın ya da sıçrama noktasının ne denli sahte ve dar görüşlü olması gerektiğini yeni yeni öğreniyorum. Yüzleşmekte zorlandığım şey tam da bu işte.
Sylvia Plath
10 Temmuz 2014
unutulmasın'a..*
Unutulmayacak akşamlar unutulmayacak şarkılarla var ediyorsa kendini, nereye not edilmeli bir temmuz kadehinin rengi?
Yokuşlu zamanlardan geriye, bir çıkımlık mesafeden Boğaz kalmıştı. Geceydi, üç daireden fazlası yoktu sallantıda. Üç dairenin üçü de beyazdı, karanlığa sarı dökmenin güneşe yakınlığına inat bir beyazdı. Yaz akşamının üşüdüğü yer bile sıcaktı o zaman.
Bir hikâye anlat deseler, sadece yüzüne bakardım, anlardı. Anlattığın şeye dil gerekmediği yerde hikâye kendini yazardı. Yazmıştı.
Mürdümden bir iz bırakmaya yeltendiğim çok güzel kokulu yerde hafiften söylenen, söylenmekten çekinilmeyen, uykuya da uykusuzluğu da yakışan şarkılar vardı.
Sonra çekinceyi güzelleştiren bir yeşile varıldı.
Ve hatta sincaplar bile oradalardı.
6 Temmuz 2014
3 Temmuz 2014
"İtalyanca'da buna şöyle diyorlar: " *
Sanki iyi olacak gibi. Ansızın telefon çalmayacak. Çalarsa da bir şeyleri yoluna sokmak adına olacak bütün telefonlar.
Kimsenin telefon rehberindeki "Aranmalı, dağıtılmalı" isim olmayacaksın. "Aranmalı, ismini sevdiğim için aranmalı" harfinde ikâmet edeceksin. Kimseye yük olmayacak bir nefesin olmalı hayatta. Kapatılacak bir perde, susturulacak bir ses, ertelenecek bir tarih, sansürlenecek bir cümle parçası olmayacaksın. Sadece bir isimle, isminin çağrıştırdığı şey olacaksın. Daha fazla da bir misyonun olmayacak hayatta, insanlar arasında. Taşıyorsan, seviyorsan, bu böyle.
Bir sınav seni darmadağın ettiğinde, gökyüzüne en yakın yere çıkmaya güç buluyorsan hayattasın.
Bütün bir günü sokak sokak, fiziksel durumunun elverdiği son noktaya kadar, bir şeyler arayarak geçirip de yara bere içinde kaldığında, yine de bir sahil boyu, sadece geriye bunun kalmasının güzelliğine inandığın için yürüyebiliyorsan hayattasın.
Güç buluyorsan hayattasın. Denizi görmeye, göğü koklamaya, yolları yürümeye, sokakta olmaya güç buluyorsan varsın, öyle yarına kalacaksın.
Uzun zamandır üzerine çalıştığın bir şeyleri paylaşacak insanın varsa, öğrendiğin dillerden sevdiğin sözcükleri çıkarıp da karşındakini gülümsetecek anların varsa, kolunu saatin ağırlaştırmıyorsa, akşama zilinin çalacak olmasıysa bazen güne başlama sebebin, o zaman varsın.
Hiç inanmadığın, olmasını arzulamayı bile beceremediğin bir şey için plan yapmak çirkin değil çocuksulaştığında yuvarlanacak hayat önünde.
Birlikte gülmek, birlikte ağlamanın sırtını sıvazladığında. Dün bahardan kopma bir yeşil kutuya dolmuşken, güzle birlikte mora dönmeye başlayınca, sevdiğim şeyleri sevdiğim renklerle boyadım diyebildiğinde...
Biraz burukluktan biraz da umursamadığından gireceğin yaşı, takvime bakmadığında, çevrendekiler sana renk biçtiğinde. Coğrafyanı istediklerinde..
Bir yerde bir çiçek adına yakıştığında güzelsin. Tesadüflere inanacak kadar tesadüfün olduğunda, işte o zaman inançlısın.
Bir temmuzun bir temmuzdan fazla bir şey olduğuna inanmam dokuz senemi aldı. "Aslında mutsuz bir çocukmuşum küçükken" diyebilmeye cesaret edişim de epey. "Melankolik bir gençlik yarattım kendime" diyebilişim de. "Hüzünlü bir kadınım, hüznümü sev" demek isteyişim de. "Aslında mutluluk da dondurmanın yarattığından fazlası" diye düşünebilişim de.
Her şey çok zaman aldı. Hayat zaman alıcı bir şey. Ve sahip olduğum tek şey bir isim. Rehberlerde yük olmasın istediğim bir isim. Dudakların kıvrılmasına neden olmasını istediğim bir isim. Kalbin yükü, için sızısı, dünün yarası, başarısızlığın yansıması olmasın istediğim bir isim.
Yola böyle devam edeceğim.
Her şeyi soyunup, bir tek onu üzerime alarak.
Daha fazlası olmamalı.
Olmamalı inan..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)















