30 Mayıs 2013

öylece

Mevsimler devriliyor aramızda. Uzun mevsimler. Yaşımızı boydan boya parçalayacak zamanlar.

Kışları oralarda nasıl geçer bilmiyorum ama zaten yerini de bilmiyorum. Hep tahminlerimden taşan coğrafyalarda oldu adımların. Gece yarısı telefonları hiç bildiğim yatak örtüsüne değip de geçmedi. Şimdi de orda gibisin ama gidecek gibisin, kalacak gibi misin. 

Çocukluğunu dinlemedim. Belki bana da bu zul gelirdi dinleseydim. Çocukluğu taşımak çok zor çünkü. Ama bazen içimi sıyırmadan edemiyorum, gölgesini gördüğün ağaçların ismini yazmak istediğim kağıtlarla.. Bastığın toprak ve içtiğin su, bir annenin kışları, evin yemek kokusu.. 
Kederli bir şey bu. 

Hikâyenden toz yutup da uzaktan bakamadığımdan belki, bütünün neresinde olduğumu kestiremeyişim. Gerçi sanki sakınmasızız hepimiz.. Hangimiz, hangimizin kalbinin atlıkarıncasında bir tur olabildik, bilmiyorum..
Buralarda kendini yenileyen, yineleyen bir şeyler olduk belki. Bu bir şey olmak mı. Ad koymak mı. Hikâye sonlandırmak mı. Yenisine başlamak mı. 

Diyeceksin ki şimdi çıkıp, hayır demeyeceksin. 
Dersen bitecek çünkü. Anlam verilemeyen bir sürü toza, buluta cevap verildiği anda, bu pişmaniye gibi çektikçe gelen, içimizde erimeyen şey kopacak. 

Diğer hikâyelerini bilmiyorum aslında, yani buçuklu şeylere biliyorum demeyi sevmiyorum. Zaten hikâye insanı da değilim. Masallar oldukça. 
Böyle demem bile tutup da getirmiyor iki ucumu bir yere, biliyorum. 
Nerede beklemek, nerede sonsuzluk, nerede ölümsüzlük diyeceksin. Zamana inanmıyordun da mı böyle yaptın diyeceksin. 
Yok, hayır demeyeceksin. 
Cevapsız olmak durumunda çünkü şimdi havanın bir kapayıp bir açması. 
Bir son yok. 
İşte bunu bildiğin için ve bildiğim için masal diyorum. 

Sabahları uyandığımız sürece..

Neyseki artık gecelere çok kalanımız yok aramızda.

26 Mayıs 2013

mayı(s)onu.



Benim de kötü geçmedi çocukluğum
Geçende oturdum da düşündüm.
Her gününde başka bir tad bulduğum,
İstanbul'un bir kenar mahallesinde,
Veya Eskişehir'de evimizdeyken.
Şöyle birkaç saat düşteydim sandım
Sanki rahat bir toprakmışım da, içime
Bir cemre düşmüş gibi ısındım.

Turgut Uyar

25 Mayıs 2013

*

Her şey güzel olacak...

23 Mayıs 2013

teşekkür

Aniden kalbime çimdik atılmış gibi ağlamalarımı bir tek o çocuk gördü.
Oysa kimse ağlamazdı evde.
Bir ölümün ardından dahi gözyaşlarını sadece yastığa akıtan bir hane halkındandım.
Gizli ve sessiz yürüyen keder içinde ben, en göze batanıydım.

Hiçbir zaman dişlerini sıkıp, yüzünü gökyüzüne kaldırıp, yoluna devam edebilen bir kadın olamadım.
Belki doğunun kana, kandan da çok ruha karışmasındandır, belki de hep karşıt şeyi içselleştirme eğilimimdendir, bilmiyorum.
Ben hep ağladım.
Çoğu zaman gün tebessümlerini geceye taşıya taşıya..

Bu sefer titrek mum halimle kalamadım. İçimden akşamları taşıra taşıra, gündüze yenile yenile ağladım.
Yağmur yağıyordu.
Yağmur hep güzel saklar ıslaklığını yanağın..
Sağanaklar boyu ağladım.
Biletler arasında, koltuk numaralarıyla matematik yapmaya çalışarak, batıya kayıp o sonsuz gururu takınmaya çabalayarak.

Bazı şeyler nasıl susturulur bilmiyorum.
Bizim ülkemizde keder suskun bir şey değildir. 
Evdeki sessizliği ülkenin anneleri yırtar.
Ben sağanaklar nasıl durdurulur, bilmiyorum.
Zamanın bir şeylerin merhemi olduğuna inanmıyorum ama bulutların canları sıkılıp da güneşe yol vermelerini beklemek bile zaman geçirmek işte..

Yalnız başına ağlamakla, birinin gözlerinin içine bakmak zorunda olup gözyaşını tutamamak çok başka şeyler.
Zor bir şey; inanmadığın bir sürü şeyin arasında inancının en sağlam kanıtı karşında dururken güçsüz kalmak..

Ama bak, kalktım.
Bir kez olsun zamana inanmaya karar verdim ya da.
Yağmurun baharları yaza taşıyacağına.
Senin çaresizliğinden, gözlerime gözlerinle taşıdığın korkudan ürküp kalktım.
Seni yordukça, içindeki yarını tüketme korkusu..
Belki de bu yüzden ilk kez bu kadar gürültülü, bu kadar zamansız, bu kadar durdurulamazdı titreyişim. Bir tek senin cesaretine inanabildiğimden hayatta.

Ben bu bahar çok ağladım.
Bir tek o çocuk gördü.
Bir tek o görmezden gelemedi.
Onun gözlerini gördükten sonra güçsüz olmak zaten imkânsızdı.

13 Mayıs 2013

başlangıç

Hiç şüphesiz ki bu yağmurlar kendini sararık çimlerde öldürecek en nihayetinde. 

İzmir'deki evin balkonlarında adeta bir festival gibi renklerini birbirine geçirerek büyüyüp, salkım salkım kendini mevsime veren çiçekler ve balkonsuz İç Anadolu evime ulaşan ıhlamur kokuları birbirlerine anlayış gösterecekler. 
Çünkü hoşgörüsüz bir iklimin çocukları değiliz hiçbirimiz. Dördünü birbirine teslim edebilen bu topraklarda, ne ben susuzluktan çatlayarak kırılan bir toprak parçası olmalıyım, ne de siz çiçeklerinizi yalnızca balkonlardan hayata uzatmalısınız. 
Benim size getirecek akşam serinliğim var, siz de bana renk verin.

Şu ömürle ilgili öngördüğüm bir şeye ilk kez inanmalısınız.

Çünkü açma mevsimim yaklaştı.

Bu yağmurlar erguvanlara, bu yağmurlar akasyalara, bu yağmurlar sağanak sonrasında güneş güneş damlamaya..

Elimi tutun...

4 Mayıs 2013

yoluma, yolundan akıp...*

Papatyaları eksik etmediğimiz bir mevsime başlayalım yarın.
Bundan önceki kaçmaya and içmişlerin hepsini çiçeklendirecek kadar çok yeşertelim şehri.
Günce kenarlarına eğri büğrü yazdığım dizeleri birbirine dolayıp taçlar örelim.
Bisiklet zor bu sokaklarda, vadilere kaçalım. Ama dondurmalı irmiği eksiltmeyelim.
Kavun kokmaya yakın, yüksek pencerelerin kanatlarından taşalım. 
Senin sofraların var.
Benim anasona meyillendiğim mevsimlerim.
Her sessizlikte anla mesela, okurken uyuyakaldığımı.
Hep öyle olur. Ama sen devam et okumaya, göz kapakların kendiliğinden vazgeçene kadar.
Bir gün sana okumayı çok sevdiğim bir dilde renkli şeyler okuyayım, yemek menüleri hoşuna gitmez mi? 
Sonra terliklerle arşınladığım şehrin nehrine doluşalım. 
Akşamüstleri karaduta bandırılmalı, geceler meyveli başka şeylere.
Bir gün doğumunun arifesinde ıhlamur ağaçlarının altında izleyelim dönen kuşları.
Henüz kapanmış içki dükkanlarının vitrinlerine bakıp konuşalım, kuruyemişçiler de olur. 
Zaaflarıma gülelim, zaaflarına gülelim, birbirimizin zaafı oluşumuza içelim.
Uykular baş dönmesi gibi geçsin, öyle geçsin ki ayıldığımız gün gerçekliğini yitirecek kadar sarhoş doğsun.
Bu kez başka bir şey yapalım.
Zaten sevmediğimiz matematiği bilenlerine bırakalım.
Tarihsiz bir ilkyaz. 
Göğüs kafesimde büyüttüğüm yorgunluğu tatile çıkaralım.
Renkler var giyinmek için.
Soyunmak için.
Suların geçtiği şehirler.
İsminden sular geçenler.
Ve isminden şiir geçenler.
Geçenlerimiz.
Hadi gel.

**fotoğraf: Laura Makabreskhu

1 Mayıs 2013

bırak durmasın su..*

Uyunamayan uykular rüyalara, rüyalar kâbuslara, kâbuslar yeniden kımıltısız güne dönüşüyor.
Salınmıyor artık hiçbir düşünce, her kırıntı vurgun..
Nefessizliğim kelimesizliğe yuvarlanıyor.
Avuçlarım terliyor, bahar telâşından olsa keşke..
Olur belki bir sonraki bahara..
Ama şimdisi geçmiyor..
Korkak büyütülmüşüz, belli.
Üç beş yaşın özgüveni tırmanamamış yirmi üçe, yirmi beşe..
Fikrimizin bavullarını toplayıp da çekip gidememişiz bilmediğimiz yollara,
yolların bilinmezliği için saat çok geç..
Her şeye geciktiğim şu ömrü toplayıp çıkarıyorum, çeyrek yüzyıl ediyor.
Gam üstüne gam koyup binalar örüyorum doğumuma, 
başka türlüsünü bilmiyorum.
Mimar var, mimarlar, mimarlarım..
İşlerinde de iyiler, belli.
Benim etrafıma dikilen yeşeriklikler yetmedi ama..
Gökyüzünü gördüm.
Vaktim yok şimdi durmaya..
Geç oldu...
Boyum uzamıyor, binalara güneş girmiyor, hiçbir yeşillik bana yetmiyor pencerelerden..
Haritaları çoğaltmıyorsam, kıyamadığımdan şiirlere..
Şu anahtara iyelik eki asmak istiyorum artık.
Sonra, bir ihtimal olacaksa;
denize varmak..
Biraz gamsız, öyle kendi kendime, durmaya..
Düşüncemi saçmaya, bütün bu kalp ağırlığını ilk yarının sonlarına kadar sulara salmaya..
N'olur elimden tutsa şu tarih, n'olur duvarsız kalsak bu baharda, bir şans tanısak
birbirimize, sizin ortaklığınıza, benim ayrıklığıma..
Dilekse, ömürlük dileğim bu olsun...

19 Nisan 2013

gece yarısı..*


Çok soğuk. 
Bu kışın aklı, gönlü beyazda kaldı diye belki..
Yüksek tavanlara uzanan pencerelerin kanatlarını ardına kadar açıp da, rakı sofraları kurduğumuz tarihler şimdi doğalgazla ısınma çabasında.
Isınmıyor insan çoğu zaman.
Yüzük parmaklarımdan halkaları düşürtüyor bu ayazlar, bileklerimden kaydırıyor bilezikleri.
Ne zaman üşüsem, üzerimden akıp gidiyor taktığım şeyler.
Oysa ben her sevişmeye bir teki çarşafa sıkışıp, ötekisi kadının kulağında kalan bir çift küpe yakıştırıyorum hâlâ. Sıcağa, çok sıcağa.
Takılı kalabilen, akıp gidebilen, akıp da kalabilen..
Film olsun diye değil, aynanın karşısında seçilip de takılmış boncuklar, camlar, taşlar anıya dönüşür temennisindeki ısrarımdan.. Teki bir anıda kalmış küpeyi saklamayan adamların, kulağındaki eşini çıkarıp da kutulayan kadınlarından olmaktan belki..
Sahi filmde de, kadın bir çift küpe istiyordu değil mi? 
Güzel kadın, nehir kadınlarından, günlük tutan kadınlardan..
İlk yaz kadını derdim soracak olsan, uçuk sarıyı yakıştırırdım, hafif yeşile çalan. Hazzın kıyısına vardıran ekşilikte tadı. Limonsu, ama daha uçuşkan..
Güzel filmler geçti sessizliklerden.
Güzel şarkılar.
Güzel dizeler.
Güzel akşamlar.
Güzel çarşambalar.
Güzel mektuplar.
Küpeler değil.
Zemheri zamanlardandır belki..
Kesin öyledir..

18 Nisan 2013

bekle- sen..


Bak neler oluyor.
Eskiden inanmadığım tablolara renk çalmak için güç veriyor hayat, kırıntıyla da olsa..
Bakarak büyüdüğüm sulara değen yeni bakışım, şehri affettirecek neredeyse..
"Ne güzel" diyorum. Her gün batışı yeni bir şiir gibi.
Her gün başka tonlarıyla batıyor sulara; kavuniçinin pembeyi kışkırtması, alkol mavisinin eflâtunla sevişmesi, sonra morcivertken laciye boyaması günü..

Bazen çok umutlu bir kadın oluyorum.
İnançsız ama umutlu.
Tüm o sözcüklerimi sellere bırakan gözyaşlarımın yanında, öyle yamaçlardan dökülen renkleri dudağının kıyısıyla öpen, sessiz bir kadın.
Sessizliğinde tek sesin, o olmasını isteyen bir kadın.

İçimdeki bütün çöküntü alanlarından kendimi kurtarıp düzlüğe çıktığımda, öyle suya karşı bir bank olsa yeter diyorum, yetmez mi. İçimin şehirlerini de öyle yazıp çizmedik mi.
Bir sürü şey geçiyor gözlerimi kapattığımda. 
Az şehir, az insan, çok şey.

Şundan birkaç sene önceki sureti arıyorum bazen aynada, sonra en yakın arkadaşımın beni İstinye Sahili'ne yolladığı o günü buluyorum. O günkü el yazımı arıyorum. O günkü kızı. O gece telefondaki sesimi. O yazı. O yazdan geriye kalanları. Bir bankta kendimi yeniden doğurduğum o tarihi. Temmuz doğum sancısı kadar, ölümü de şereflendiriyor bazen. O bar geliyor sonra aklıma, o kalabalık, müzik yapan adamlar, sol koluma bakmaktan beni vazgeçiren tarih, insanlardan ürkmeksizin gövdeye karışabildiğim.. Yeniden çınardan bir hayatın rüzgârla salınabilen bir dalı olduğumu düşündüren..

Bir yurt odasının yapış yapış pencerelerinin önünde öyle sakınmasızken geceden dolan terli çam kokusu..
Sonra başka şeyler.. 
Terasında kahvaltı ettiğimiz bir yer vardı. Galatasaray Lisesi'ne çok tepeden bakardık. İstanbul herkesindi,  merdivenleri bize kalırdı ama. Bize hep merdivenler kalırdı. Belki de o yüzden düşmek epey can yaktı. 

Bir tek bunlar değil. 

Kaybetmekten ürktüğüm insanların birer birer yol ayırış sahneleri de karıncalıyor göz kapaklarımı. Ama yaşsız belki. Belki uzun zamandır, büyütmek adı altında hazırladıkları şey buydu, bilmiyorum.
Herkes yolun bir yerinde kendine, kendiyle kalır değil mi..
Ben en genç olanlarıydım, ondan herhalde bu yalnızlık şimdi.

Mesela bir de iskeleler var. Neden öyle gözüme çizik atılmış gibi bindiğim vapurlar..? Bir değil, iki değil ki.. Merve'nin Karaköy'den getirdiği bir kart var, benim inandığım, inanmak istediğim insanlara doldurduğum defterler, anısı kalmış, karanlık sözcükler, söylenmeyenler, ama illa vapurlar.
Bazı haftasonları, inatla yürürdüm diğer iskeleye. Şimdi metallerle ayırmışlar güzegâhına göre insanları, oysa mimar çocuk görse sevmezdi, defter doldurulan çocuk da, bu çocuk da. Hiçbir çocuğun sevmeyeceği kadar büyük artık her şey. Büyük, büyüdükçe kirlenen, kirlendikçe temizlenmesi mümkün olmayan..

Bazı sokaklar da var. 
Çok şarkı.
Belki keşkeler..
Pişmanlığın niceliği ölçülemiyor.
Ama bir ömür, fazlasını taşımaz, onu biliyorum.
Belki de en genç kalan, en genç ölen, öldürülen olarak tam da bu yüzden
Gitmem gerek.
Deli sayılmam.
Sadece neden pişman olacağımı iyi biliyorum.
Ve olmayacağımı da.
Yerimde genç kalamadığımdan..

Gitmem gerek.
Yeni bir sokak eklensin diye belki gözümün önünden gitmeyen şeylere.
Belki bir koku.
Belki o koku..;
Ezbere bildiğim. 
Ama hiç bilmediğim bir şehirde, sanki ilk defa koklayacakmışım gibi olan..

Korkuyorum.
Görüntüleri yitirmekten.
Unutmaktan.
O harika adamın dediği gibi, "Unutmak, inananlar için Tanrı'nın, inanmayanlar için doğanın en büyük mucizesidir."
Mucize istemiyorum.
Anları, anıları, bu kadar benimken zihnimin yorgunluğuna bırakmak..
Kalbimi zorlamak, gözlerimi bunlarla bozmak varken,
kapatmak istemiyorum, uyumak..
Belki giderim ve sadece şöyle olur;

"Tırnak cilası dışında çırılçıplaktı." 

...

14 Nisan 2013

her şey çok ... olacak..*

"Adam önce 'Kuş, ağaç, ne istiyorsanız onu olun şimdi.' dedi.
Sonra da "Kuş olduysanız nasıl bir kuşsunuz, ağaçsanız ne düşünen bir ağaç?" diye sordu.
Ağaçtım ben.
Ya kesilirsem? diye düşünen bir ağaç.
Yanıma geldi.
"Sen istemedikçe kim kesebilir seni?" dedi.
O günden sonra, kestirtmedim kendimi.
Korkmadım.
Ondan sonra bir daha hiç korkmadım."
Bunu anlattı. 
Sonra bana "Yeter ki, seni üzecek bir şeylerin karşısında ağaç gibi durabilecek cesaretin olsun.." dedi.
Kim kesebilir?
Keserse ne olur?
Olan hep kalanlara olur.
Korkma.
Korkma- hem.. 
"Ben varım..."

11 Nisan 2013

Shiraz

Nisan kokusunun duyulabildiği bir yerde baharı tozutuyorum. 
Aşiyan'da değil. Erguvanların oluk oluk kalbe aktığı bir yerde de değil. 

Yine de denizin ve mevsimin karışıp, güzelleştiği, birbirine birbirini yakıştırdığı bir coğrafya; tanıdık ama yavaşça uzaklaşan..
Burada dokunmayı sevdiğim nice şey, birbiriyle eşleşip yok oldu. 
Yok olmanın tarihinin, başlangıca en yakın yerde başlaması tuhaf..

Özlediğim çok şey var, "Say" dese birisi; neresinden başlarım, hangi kelimeleri seçerim, hangi kokulara yaslanırım; bilmiyorum.. 
"Halıya çıplak ayakla basmayı özledim" dediği gibi bir çocuğun, "Eski insanları" deyip üç noktalık iç geçiren adamın, ya da "Seni" diyebilecek kadar yürekli bir soluğun.. Hangisinin özlemine benziyor kıyımda köşemde tozlandırdığım.. 

Henüz geçmiş zamana düşmemiş şeyleri özlüyorum en çok sanırım.. 
Yenilendikçe, kendini kenarda biriktiren ve gerçekleştirmek için beklediğimiz, ertelediğimiz, eksik..

Yaz geliyor, denize girelim beraber. 
Bunu özlüyorum.
Bilmediğim bir sahilin kumuna, suyun yalayacağı izler bırakmayı..
Tanımadığım bir rüzgârla ıslak kıyafetlerimizin içini doldurmayı.

Aşiyan'ı değil.

Oranın en güzel çiçeği nedir, bilmiyorum.
Ama onu özlüyorum.
Bir gündüz, bir kapı, bir demet.
Tanımadığım bir yerin gecesini,
bilmediğim bir hikâyenin kenarında rakı içen adamı,
yabancısı olduğum bir şeylerin birbirini bilen insanlarını..
Çıkmaz sokakların kesiştikleri yerdeki ağaçları..

Yaz geliyor, ne ilk ne de son kez.

Ama başka.

31 Mart 2013

not

Ben seni isminde öldürüp, ömrümde büyütürken, sen de beni doğurmuşsun.
İşte, sadece bunu hissedebildiğim için bile, o geçen senelere küskün değilim.
Bazı sessizlikler, ne uzun destan..
Yine de, artık yaşlanıyorum.
Telefonsuz bırakma, günün birinde yeniden gidersen..

29 Mart 2013

yeter

Bir şeyleri yol kenarında bıraktım ben.
Buraya gelene kadar üzerimden çok fazla şey attım.
Şu bedene sığmak yetecekti.
Tüm hırsım, şu gökyüzünü içime doldurmaktan ibaret.
Bıraktım ne varsa.
Alıştığım tanımları, benzeşik insanları, kendime yüklediklerimi..
Şimdi sadece tek bir şeye ihtiyacım var.

26 Mart 2013

en az

Günlere tam gerinirlerken kelepçe takılıyor gibi. Yorgun bir zaman, mecalsiz bırakılan bir zaman..
Hepimiz yuvarlanıyoruz, hepimiz başka yerlerin kıyılarındaki çakıllardan medet umuyoruz. 
Ayrışık otlara dönüşüyoruz yaşlandıkça. 
En az sözcükle en fazla şeyi anlatmak istediğim, beni anlayacağından bunca emin olduğum o el, gözyaşlarını siliyor. 
Hayal kırıklığı; bir ona, bir de bana.
Anlayamamışız. 
Çözememişiz bir şeyleri büyütürken, büyütülürken. Her şey başka olabilirdi. Konuştuk ya, başka türlü çocuklardık, eğer elimiz tutulsaydı.. 
Bıraktığın yer burası olmasın demek istiyorum. Sana bunca ihtiyacım varken, çocukça bir istekle ömrümü yarıda kesme istiyorum. Sen yol ver, sen elini sırtıma koy, sen ittir, sen yüzünde gülümsemeyle uğurla, bir tek senin aferinin olsun şu hayatta.. 
Olmuyor. 

Sen kuru bir dal gibi varlığını titretecek bir gürültüyle kırılırken, ben olgunluk çağındaki ormanlara adım atmaya çalışıyorum. 
Neden yapıyorsun bunu. 
Neden fikrin bunca zincirsizken, ben en tutuklu yerindeyim.. 
Anlaşılmazlığa meydan verecek kadar çok zaman yok aramızda oysa ki. 
Geçtiğim yolların haritası var elinde, neden bu yerleşikliği, kımıldamazlığı ağrının..? 
Bunca pişmanlık neye yetmiyor, bunca yarıda kalmışlık.. 
Devam etmesen, n'olur...

Bir tek, o sıcacık eline ihtiyacım var şu hayatta, buğusuz gözlerine, tereddütsüz gülümsemene..
Uzun uzun konuşmadığımız her şeyi anlamış olduğunu hissetmeye ihtiyacım var.
Başka türlü bir mücadelenin içindeyken, bunca zorlanırken, etrafımı ağrılarla değil, hafiflettiklerinle sarmana..
Benim sana ihtiyacım var. 
Sınırlarla çizilmiş bir kara parçasından ibaret olmayan bir ihtiyaç. 
Üşütmesen beni bu baharlarda, 
üşütme- sen.. 
N'olur...

22 Mart 2013

sil.

Çok uzun zaman..
Gün doğumunda sokakta olmayalı.
Çok uzun zaman, bulunmayı unuttuğum bir yerde adres kırıntılarını bir araya getirmeyeli.
Bir şehirden korkmayalı..
Yatılı olsam da, uzamayacak.
Çünkü ne ben cesurum, ne sen şefkatlisin.
İkimizin birbirimize verecekleri olduğunu yalnızca bir an düşündüm; ufacık bir an.
O da rüyaymış.
Belki de yalan, 
sen ne dersen..

17 Mart 2013

hatırası..

Şarkılarını söylemeye devam ediyor güzel kadınlar, güzel adamlar. Her mevsim, ağaçların dallarında soyunuyor. Her mevsim, ekşi kokulu bir ilkokul sınıfının sarı duvarındaki tablodan düşüyor. "Artık havalar da ısınıyor.." cümlesinin sarf edilişindeki "ne kadar soğuğuz" vurgusunun reddedilişini bekliyor karşı taraf. 

Sevdiğim kalemler yazmaz oldu, gözlerim satırları birbirlerinde eritmeye başladı, ülkenin beşeri haritasına sık sık bakar oldum. Dizimde bir battaniye, ellerim.. Ellerim sık sık ağrıyor, biliyorsun işte.. Bir sahil şehrinde büyüdüm. Şimdi dönme şansım olsa, asla otobüs kullanmazdım o şehirde. Vapuru olan bir şehirde otobüse binen insan zamanlarımdan utanır oldum. O otobüslerden birinde bir kadın ellerimden bahsetmişti. Saklamak istemiştim. Oysa belki de o kadın, daha fazla jest yapmamın uygun olacağını söylemişti, ne söylemişti bilmiyorum, kısa saçlı, güzel küpeli, renkli gözlü kadın. Ellerimin ağrıdığını bilsen de söyler miydin öyle.. Ne garip karşındaki insana sızmaması ağrının, zırh gibi giyebilmek sorunsuzluğu, "yok bir şey" diyebilmek ne tuhaf. Nefes almayı zorlaştıran bir şeyleri, vücudunla saklayabiliyor olman ne aciz bir kudret. 

Bu zamanlar, hiç geleceğe çıkmıyor gibi. Dünden güneşler kesiyorum, bulutlar kabul etmiyor. Özlemin başka sözlük anlamlarını görebilmek istiyorum açıp baktığımda, dil kurumu yatıştırmıyor olasılıklarımı. Olasılıklarımızı. Sırlarımızı. Gün ışığındaki hallerimizi. Hiçbir şeyimizi. 

Başka türlü bir yolun yolcusuyuz, yan yana değil belki, aynı güzergâhta hiç değil belki, diyor ya "bir aralık". Öyle.. Şu otogarda karşımızda iki titrek kuş gibi uyuyan delikanlıyla bir aralık göz göze gelip utanışımız gibi belki. O anı yaşamaktan çekinmek, ama geri alamamak, bir yandan tanık olduğumuz için burkulmak, bir yandan da o sıcaklığı duyumsayıp iyi olmak.. Tam öyle, o aralıklar kalbin tüm kıvrımlarından geçiyor. Bir kış gününde sırtımdaki düğmelerin arasından doluşan ayazı örtmeye çalışan beceriksizliğimizden, hiç uyumadığımız gecelere inat o teklikte uyuyabiliyor oluşumuzdan, yoksul ama gösterişli denemelerimizden, kırgınlığa toprak atan bekleyişten, nefesten, nefesten, nefessizlikten. Geçiyor, yol alıyor, hep aynı yere dönse de yol alıyor. Dünya gibi bir şey. 

Altını çizdiğim satırlar azaldıkça, yaşlanıyor içimin bir yeri. Sevdiğim cümleleri bulup çıkaracak gücü nerede yitirdiğimi düşünüyorum. Belki de eskide kalmışlıkla ilgilidir.. Eskilerden bir çocuk en sevdiğim ve onu tanıştırdığım yazarı hâlâ okumaya devam ettiğini söyledi, özlemiyle beraber. Belki de dönmeliyim. Birilerinin özlemine değindiğim kitaplara, cümlelere, sahaf kokulu sayfa aralıklarına. Bundan sekiz- on sene öncenin iç titreten hallerine.. Kendimi bıraktığım yeri bulmak için aramaya oralardan başlamalıyım belki. 

Zaman nasıl geçmiyor ve zaman nasıl da geçiyor.  

Tek valizli bir insan olabilmeyi dilediğim zamanlarım oldu, cahilliğe ya da deliliğe değen cesaret anlarım.. Pişmanlık değil, kalmaktan korkmak, uçları sararık bir saz gibi köküm sabit, oradan oraya sallanıp, aynı yerde kalmaktan.. Küçük şeyler değildi, şimdi küçük şeyler için adım atarsam dünya üzerime devrilecek gibi geliyor.

Kalabalıkları unutuyorum yavaşça, insanları tanımaktan vazgeçiyorum, yetinmeyi öğrenmek mi, gönüllü bir vazgeçiş mi, elimde olmayan bir kayboluş mu... Aralarındaki farkı bulamıyorum. Evin bir göz odasından ötekine geçsem aynada çoğalacak suretten korkuyorum.

Oysa insanlar var, nasıl da bir zamanların güneşi olan, bozkırın yağmuru yaptığım, makilerin orada* bir iklimde aşk yaşadığım.. Nerede olduklarını bilmiyorum, adresleri belli, belki de yavaşça duyduğum o özlemi ben dile getiremezken, onların da kenara yazdıkları notlardan hatırlanmayı diliyorum. Bu aralar özlem için daha fazla karşılık üretilmeli. Hatırlanan şeylerden bir ömre sanat eki hazırlanmalı. 

Güzel şeylerin, güzel olarak hatırlanan şeylerin ardından sızlayan yanımızı örtse de ten, hatırasızlık çok acımasız.. 

Gelsen, gitsem.. Hiçbiri değil; ne ben kalsam, ne sen gitsen..*
Ama illâ ki unutmasak.. 

"Çıplak bedenler birbirine sürtünerek ısınır. Yalnızlar soğuktan ölür."

Bekleyişin yorgunluğunda.*

Birilerinin gelmesini bekliyorum. Arka planda bitmeyen bir uğultu gibi bu bekleyiş. Yorucu. Hayat birilerinin eksikliği olarak çoğalıyor. Zaman geçmiyor, boşluk çoğalıyor sadece. Doldurulması gerek. İnsanlarla, başkalarıyla, birileriyle. Bir zamanlar olduğu gibi. Adlarını çoktan unuttuğum gölgelerin konuşmaları kalmış geride, yıllar boyu yinelenen kelimeler, jestler, nidalar. Gelmelerini istiyorum. Geçmişte olduğu gibi kolayca kurulsun hayat. Ancak geldiklerinde de sinirleniyorum. O kadar hızla değişiyorlar ki. Bazen onları tanımakta güçlük çekiyorum. Yüzleri sabit kalmıyor. Birbirlerine ödünç veriyorlar, anadan kıza, babadan oğula geçiyor maskeler. Bana nasıl hitap ettiklerine kulak kesiliyorum, ona göre cevaplıyorum. Sonra yeniden meşguliyetine dönüyor aklım. Nedir? Yazılacak, bitirilecek bir kitap vardı. Yazılar. Cümleler. Kelimeler. Gelenlerin gitmelerini istiyorum. Gidiyorlar. Aklımın içinde yeniden başlıyor uğultu. Sonra aniden bastıran bir sis, uyku. Bekleyişin yorgunluğunda.

Murat Gülsoy

8 Mart 2013

Madem kar ensemizi öpmeden gitti..,
baharı çağıralım mı...

7 Mart 2013

adresime.

Bir mektup yaz bana. Onu soyunamam. Onun dokunulmazlığını aşamam.
Sadece bir mektup yaz bana.
Elinin kalem tutuşunu, kaleminin yüreğime neyi çizdiğini bileyim.
İnsanların arasındaki her şeyi temize çeken bir cümle var.
Onu yaz. 
Hiç sıkılmıyor insan bunu duymaktan, hiç affetmemezlik yapmıyor bir gün dönüp de baktığında.
O cümleyi çek çıkar aradan, ismimin yanına onu ekle.
O zaman, çok zaman, çok bilet, her şey çok olsa da aramızda, yarım da kalsa, en güzel nokta da koyulmuş olsa sürer gider bir tebessümle..
O tebessüm ki ne çok ihtiyaç duyuyor insan, yılların sonrasında, başka dünyaların masasında, beklemediği bir geleceğin ortasında, en çaresiz anında, en kendine tahammülden uzaklaştığı yarıda..
Başka hiçbir şey istemiyorum.

Hadi bana söyle, o hiçbir şeyi tüketemeyen özlemi...

4 Mart 2013

diye..

Hepsinin gelmesini bekleme;
Bir kişi gelmeyecek.

Sen alışmayasın diye,
Korkmayasın diye,
Düşünesin diye.

Kendine yetmen için...
Herkesin kendinden kaçacağı yerlerde
Sen kaçmayasın diye.

Gelenler gitmeyecekmiş gibi...
Doğumlar da ölümler de 
Duyasın diye.

Bildiğini bildirmek için
Bilmeme'yi öğrenmelisin.
Tam kalasın diye.

Hepsinin gelmesini bekleme,
Sen var olasın diye.
Bir kişi gelmeyecek,
Sen, bir olasın diye.

Özdemir Asaf